26 Nisan 2017 Çarşamba

Duymayı reddetmek insan olmaya ihanettir

Oğlumun yatağının başucunda, film karakterlerinin yapıştırmaları var. Benim yatağımın başucunda çerçeveli Atatürk resmi vardı çocukken. Çocuk odası değil, nüfus idaresi gibi. Biraz el becerim gelişince de, kendim kese biçe bir Atatürk profili yaptım astım odama. Annemin çekmecesinde Atatürk kartpostalları vardı. Televizyonda Atam sen kalk ben yatam diye şiirler okunur, ben ağlar, ah Atam, neden öldün diye duygulanırdım. Yatmadan Atatürk’le de bir konuşurdum zaman zaman. Ülkeyi onun izinde kurtaracaktım. Bu memlekette benim gibi yetiştirilen milyonlarca çocuk olmuştur. Aslında yazmak istediğim konu Atatürk değil, ama yetiştiğim evi anlayın istedim. 

Kürt ne demek bilmiyordum, Kürt diye bir kelime de duymamıştım. Güneydoğulu insanların şiveleri farklı idi, ama bu bana acayip gelmiyordu. Bir gün, yaklaşık on yaşındayken, inşaat işçilerinin bilmediğim bir dil konuştuğunu duydum. “Arapça mı konuşuyorlar?” diye sordum, annem “Kürtçe” dedi. Böylece Kürtçe diye bir dil olduğunu öğrenmiş oldum. Ama Kürtçe aslında “gerçek bir dil değil”di. Biraz Farsça, biraz Arapça, biraz Türkçe karması uydurma bir dildi. Bunu da böyle öğrendim ve böyle kabul ettim. Türkçe ile ise ateşli bir aşk yaşıyordum. Elimden romanlar, şiirler, denemeler düşmüyor, devamlı okuyor ve konuşuyor ve dinliyor ve yazıyordum. Sanki vücudumun bir uzantısı, sanki bir uzvum gibiydi Türkçe. Sanki Türkçe’yi benden alsalar nefessiz kalırdım. İngilizce öğreniyordum, iyi de öğreniyordum, ama hiçbir dilin Türkçe’nin yerini tutmayacağını daha iyi anlıyordum böylece. İleriki yıllarda haftalarca bir kelime Türkçe konuşmadığım dönemler oldu, Türkçe kelime ararken takılmaya başladığım, bir şey yazacağım zaman İngilizce yazmayı daha kolay bulduğum dönemler, ama bebeğimi elime aldığımda sadece Türkçe ninni söyleyebileceğimi biliyordum. Hiçbir dilde küfrün Türkçe kadar rahatlatmadığını, hiçbir dilde Türkçe kadar sevemediğimi biliyordum. Çok ülke dolaştım, ama memleket neresi diye sorsanız, bir yerden çok, bir dil, dilim, Türkçe’m derdim. 


Kürtlerle ikinci karşılaşmam evimin salonunda, televizyon ekranında oldu. Teröristler vardı, dağlarda askerlerimizi şehit eden ve benim devamlı öfke duyduğum. Teröristler vardı bebekleri katleden ve benim insan olarak görmediğim. Ve etrafımı ve beni saran bu öfke dalgasının içinde, babaannemin, “onların da anası var, kandırılmış çocuklar, vah” dediğini duydum. Koca bir lanet ve öfke fırtınasını durdurdu yaşlı bir ses. Etkisiz hale getirilenler insan oldu, hatta çocuk oldu, anneleri oldu, anneleri ağladı, anneleri kahroldu, kandırıldılar, çocuktular, gençtiler, birden bir genç belirdi gözümün önünde, kavruk tenli, zayıf, kandırılmış ve ölü. Kafamda bir genç belirdi ve en sevdiği yemek neydi acaba diye düşündüm. Ne zaman ölüm haberi duysam, hangi taraftan olursa olsun, en sevdiği yemek neydi diye sormaya başladım kendime, insan olduklarını unutmamak için. Babaannemin, Türk milliyetçisi babaannemin, sadece bir anne olarak, “vah onların da anası var” dediği an hiç beni bırakmadı ama. Belki başka kimse duymadı, ama benden hiç gitmedi sözleri. 

Kürtlerle üçüncü karşılaşmam Leyla Zana’nın üç renkli kurdelesiyle Meclis’te yemin etmeye geldiği gün oldu. İnsanlar lanet okuyor, öfkeden titriyordu etrafımda. Ben kızgındım, bu ne cüret, bu nasıl bir ihanet diyordum. Sonra ufak bir kadının Kürtçe yemin ettiğini ve benim öfkemin söndüğünü, birden korkunç bir uyanış yaşadığımı hatırlıyorum. Korkunç, çünkü Kürtçe'nin bir dil olduğunu anladığım andı o. Bir insanın damarındaki kanına karışmış, sevmeyi ve küfretmeyi, ninni söylemeyi bildiği dilinde, yemin etmek istediğini anladığım andı o. Birinin bana Türkçeyi yasakladığını düşündüğüm ve donduğum andı. Türkçe yazamazsın ve şarkı söyleyemezsin dediğini düşündüğüm adamlara karşı, bir kürsüye çıkıp Türkçe konuştuğumu hayal ettiğim andı. Türkçe'ye duyduğum aşkın, beni Kürtleri ilk kez anlamaya mecbur kıldığı andı. Karşımdaki bir hain mi, bir kahraman mı karar veremeyip, kafamın karıştığı andı. 

Dördüncü, beşinci ve başka karşılaşmalarım oldu. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, sinemaya, kafeye, sergiye yetişirdim. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, durmazdım. Umurumda değilmiş gibi yürüyüp geçer, umurumda değilmiş gibi yaşardım. Sonra kabuslarıma girdi o anneler, ellerinde resimler, resimlerde çocuklar.” Vah, onların da anneleri var”. Var, babaanne, gördüm onları, yanlarında oturmadım hiç. Yürüdüm gittim, yüzümü çevirdim utancımdan. Neden oturmadım bilmiyorum, neden umurumda değilmiş gibi yaptığımı da bilmiyorum. Yaptım. Vicdanımız anlarda yakalıyor bizi, ama öğretilmiş kör rahatlığımız tüm hayatımızı kaplıyor. Bombalar patladı yürüdüğüm yollarda, korkuyordum. Bombalar patlıyordu, sevdiklerim askerdi, gün sayıyorduk. Ben Türkçe şarkı söylüyordum ve Ahmet Kaya’yı sürgün ediyorlardı. Utanıyordum, ama bir şey yapmadan. 

Diyarbakır’da olanları duyuyordum artık oradan buradan. Anneler hapis ziyaretlerinde Kürtçe yasak olduğu için çocuklarıyla konuşamıyorlardı. Başka dil bilmiyor ve sadece birbirlerini seyrediyorlardı. Ve ben Türkçe kahkahalar atıyordum. Haklı olmak yeter mi, öldürmeden verse Kürtler mücadeleyi dedim kaç kere. Silahsız, kansız bir mücadele, benim de destek olabileceğim demokratik bir mücadele... Bunları Türkçe anlatıyordum. Sonra silahsızca açlık grevi yaptılar hapishanede. Onların bedenleri küçüldükçe, benim vicdanımdaki yara, boğazımdaki yumruk büyüdü. Ben unuttum ve sağlıklı bedenimle yaşamaya devam ettim, onlar hiç iyileşmedi ama. Sonradan öğrendik, olan bitenleri, bizim itirafçılardan dinledik, “bizimkilerin” yaptıklarını ve aklın, vicdanın kabul edemeyeceği zalimliği... Ortak olduğumuz suçun büyüklüğünü öğrendik. Nasıl kirli olduğumuzu öğrendik. Yüzünü dönmeyen herkes gibi öğrendik. Ama neden dedim, neden ses getirecek, müthiş insancıl, yaratıcı bir mücadeleye girmiyorsunuz? Neden bütün dünyayı size bakmaya zorlamıyorsunuz? Bunu ölene, sakat kalana kadar aç kalanlara dedim, utanmadan. Böyle de utanmaz olur güçlü! 

Bir gün, bir parkta otururken ve var gücümle, dünyaya sesimi duyurmaya çalışırken, en merkezdeyken, en görünürken, en imtiyazlıyken, kalabalıkken ve bence çok haklıyken, dehşetle yaşadım, bağırıp da duyulmamanın çaresizliğini. En yaratıcı ve en barışçıl, en umutlu ve en güzeldik. Kameralar önümüzde ve arkamızdaydı. Ve park gözyaşı bombasıyla boşaltılırken, büfedeki televizyon diyordu ki bana, park yapılan anonslarla, olaysız bir biçimde boşaltıldı. Ve büfeci boğazımızı yakan biber gazını içine çekmemeye çalışırken, televizyonu açmış, gözlerine ve ciğerlerine değil, haberlere inanıyordu. İnsan gördüğünü inkar eder mi? Ediyormuş, ben de etmişim. Gerçek inanmak istediklerimize uymuyorsa, yalanlara inanırız. Parkta bir grup genç vardı konuştuğum, “biz fakiriz, işçiyiz, bizi hiç duymadılar, duymazlar da” derken gözlerinden yaşlar süzülen. Onlar ortada kalmıyorlar, dağıtılan yemeklerden almıyor, yanlarında bisküvi getirip, kenardan seyrediyorlardı. Ne içinde yer alabiliyor, ne de dışında kalmak istiyorlardı. “Biz alışığız dövülmeye, siz değilsiniz, haberiniz yok, bu hep böyle.” “Ya ben, bana ne olacak, ben hep dışardayım” diye isyan eden bir çocuk vardı. En kenarda tek başına oturan ve Anadolu’dan gelmiş bir adam vardı. “Bütün isyanlar bastırılır ve biz yine isyan ederiz” dedi. “Bu da bastırılacak, ama biz yine isyan edeceğiz, bu dünyanın kuralıdır.” Duyulmamaya alışık olanlardandı. Ortadaki güzel kıyafetli, fotojenik çocuklar zaferden ne kadar eminse, kenardakiler ise yenilgiden, ama yenilginin mücadele etmekten vazgeçmek için bir sebep olmadığından eminlerdi. Ben onları dinledim diye onların gözleri doluyordu, beraber ağlıyorduk, tam olarak neye ağladığımızı anlatamam. Herkes orada ne kadar birleştiğimizi anlatıyordu, ben hiç bu kadar derinden hissetmemiştim bizi ayıran sınırları. Kameramanlar vardı, biz çekiyoruz, ama yayınlamıyorlar ki diye özür dileyen, televizyonları yönetenler vardı, patron izin vermiyor ki yayınlatalım diyen. Duyulmamak nasıl bir çaresizlik, yaşamadan anlaşılacak gibi değil! Ve o an ben, bininci karşılaşmamda Kürtlerle, orada bana bildiri okur gibi sadece sloganlarla konuşan öfkeli Kürt kadınla, bana söylediği samimiyetsiz sözlerinin altında samimi olarak “beni duymuyorsun” dediğini fark ettiğimde, o an ilk kez o çaresizliği iliklerime kadar paylaştım. 

Günlerdir parkta kalan güzel bir kız, bana Kürtlerin neden hain olduğunu ve albay dedesinden öğrendiği gibi, Kürtlerin her hakka sahip olan vefasızlar olduğunu anlattı ve yanındaki çocuk gözleri ayrılarak dinledi onu, “ama sen böyle düşünüyorsan, biz niye buradayız, biz ne yapıyoruz burada? Görmüyor musun, bizim için de aynı yalanları söylüyorlar? ” diye sordu “Bizim yaptığımız başka, biz haksızlıkla mücadele ediyoruz” dedi kız. Çocuğun omuzları çöktü. Ölmekten beteri, duyulmamak. Hangi dilde konuşursan konuş, dilin anlamı yok, seni dinleyen, anlayan yoksa. Bir insana yapılacak en kötü şey, ona işkence etmek, onu öldürmek, onu konuşturmamak sanırdım. Onu dinlememek, onu görmemekmiş. Var olmamak, görülmemek. Sen yoksun. Sen yoksun. 

Kim bilir kaç Kürt bağırmıştı, demokratik ve yaratıcı ve insancıl şekillerde. Kim bilir kaç barışçıl gösteri yapmışlardı. Kim bilir kaç kez anlatmışlardı bize. Biz duymamıştık. Duyurmamayı seçenlerle, duymamayı seçenlerin işbirliği ile her gün ölmüştü ruhları. Ben onlardan Kürtçeyi çaldığımı anladığım gün, değişmiştim. Ama onlardan sadece dillerini değil, seslerini de çaldığımı anladığım gün, susamayacağımı da anladım. Görmek zorundaydım, duymak zorundaydım, göstermek ve duyurmak zorundaydım. Bazen yaşlı bir kadın, bir ana olmuş ve vah demiş, onların da anası var. Bazen bir kız çocuğu, dilsiz kaldığını hayal etmiş ve içi acımış. Çok siyasal bir konuymuş, ama aslında hiç değilmiş. Anne olmakla ilgiliymiş, ninni söylemekle ilgiliymiş, karşındakini görmekle, duymakla ilgiliymiş. Bir çocuğun kendi dilinde şaka yapmak istemesiyle ilgiliymiş, bir kadının acısını haykırmasıyla ilgiliymiş. Sevmek ve kaybetmekle ilgiliymiş. Bütün bu cinnetin, cinayetin, kanın ve savunulamayacak çok şeyin arasında, sıkışmış kalmış insan hikayeleri varmış, duyulmayı bekleyen. Duymamak insan olmaya ihanetmiş. Bu kanın durmasını durdurmak için ben ne yapabilirim diye sordum. Susma! dedi içimden bir ses. Korkuyorum dedim. Herkes korkuyor dedi. Hep korkacaksın, ama bu susmak için bir bahane değil. Bombaların, silahların susmasını istiyorsan, sen susmayacaksın dedi. Ölümün, öldürmenin olduğu yerde herkes kirli, herkes haksız, kimi savunacağım dedim. Birini değil, bir tarafı değil, sadece barışı savunacaksın dedi. Ve nerede, ne zaman bir barış umudu görsen, ona sarılacaksın. Acıları paylaşacaksın, umudu yaşatacaksın. 

Kulağını kabart, duyacaksın.

Aysuda Kölemen

1 yorum:

  1. Harika bir yazı olmuş. Bunu bu şekilde ifade ettiğiniz için, emeğiniz için teşekkürler. Ben hiç bi taraf değilim aslında, küçükken öğretilenlerden kurtulduğumda hiç anlamadım olanı biteni, dünyayı. Hâlâ da anlam veremiyorum, ama bu saçmalıklar, bazı insanların hayatını belirliyor. Biz de buna yaşamak diyoruz.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım