29 Nisan 2017 Cumartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 32. Hafta

Herkese selamlar; 

Havaların güzelleşmeye başlaması ile benim iç dünyamın da yeşerdiği bir hafta oldu. Doğum günüm sebebi ile uzun zamandır gitmek istediğim ama trafik, kalabalık sebebi devamlı ertelediğimiz bir gün geçirdik. Şansımıza pazar günü olmasına rağmen hiç sıkışıklığa yakalanmadan günü atlattık. Artık 30 yaşıma elvada dedim, merhaba 31! Heyecan dolu bir sene bekliyorum senden... 

Bu hafta doğum yapmayı planladığım hastanenin hazırladığı hamilelik seminerine katıldım. Tüm gün süren seminerde benim gibi 25 karnı şiş insanı bir odada görmek biraz komik geldi. Her an patlamaya hazır bir bomba edası vardı salonda. Doğuma, emzirmeye, yenidoğan bakımına yönelik bilgiler verildi. İşin aslı bu kadar okumamın ve de #BYBO'nun faydasını net bir şekilde görmüş oldum. Pratikte bilmediğim ya da fikrimin hiç olmadığı bir konu çıkmadı karşıma. Gerçi yenidoğan hemşiresinin emzirmeyi görsellerle anlatması iyi geldi, ona şüphe yok. Ben doğumdan sonra ilk haftalar şampuan kullanmayı düşünmüyorum, o konuda da çocuk doktorundan destek geldi. Yaz olacağı için mümkün mertebe her gün suya sokmak istiyorum ama şampuan, sabun gibi her ne kadar bebek için üretilmiş olsa da dışarıdan bir ürün kullanmaya gerek görmüyorum. Tabii bol kakalı zamanlar poposunu sabunlamaktan bahsetmiyorum, ona mecbur olacağım kesin. Sadece zaten tertemiz olan bebeye mümkün mertebe az ürün kullanmak niyetindeyim. Tabii doğumdan sonra ne olacak, ne yapacağım, onu göreceğiz. 

Okuduğum kitaplara bu hafta bir yenisini ekledim, Eren Kaya'nın 'Uyku Kitabı'. Kitap su gibi akıyor, bir çırpıda bitiyor. Her kitleye çok rahat ulaşabilecek kadar duru bir dile sahip ki ben bunun ülkemizde 'kitap okunurluluğu' açısından önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Uyku eğitiminin ne kadar önemli olduğunu özellikle en yakın dostumun kızı Zeynep'ten görebiliyorum. Onun düzeni gerçekten bir anneyi de bebeği de tatmin edecek cinsten. Düzeni, kesintisiz uyuyabilmesi bana bile şimdiden hayal gibi geliyor. Uyku eğitimi ile ilgili farklı yöntemleri içeren uzmanların kitaplarını okudum. Bence hangisinin size ve bebeğe uyacağını bulmak için az çok hepsi hakkında fikir sahibi olmak eğitime başlamadan önce atılması gereken bir adım. İşin özünde hepsinin ortak noktasını kendimce şöyle özetliyorum; 'eğitimi ver, hangi yöntemle olduğunu sen seç, yeter ki çocuğa bir rutin, uykuya yönelik eğitim kat'. Umuyorum bebem doğduğunda, doğru yöntemle ona da bana da işkenceye dönmeden bir eğitim vermeyi başarırım. Hele 3 ayı bitirelim de tabii, ona sıra gelecektir!

Bu hafta aynı zamanda perinatolog ile randevum vardı. Plasentanın duruşuna baktığında, biraz daha yukarı çıktığını, henüz yanlarda olduğunu ama şu an ciddi sıkıntı yaratacak bir durumda olmadığını söyledi, içime su serpmiş oldu. Böylece doğal doğuma yönelik önümdeki en büyük engel biraz daha kalktı sayılır. Eğer ki tekrar inmezse ya da yanlarda tehlikeli noktalara geçiş yapmazsa, bebeğim istediği zaman gelebilecek ki bunu ne kadar istediğimi ilk haftalardan beri söylüyorum. Tabii bu durumda benim yürüyüşlerime biraz hız kazandırmam gerekecek. Havalar da ısındığı için daha motive çıkmam mümkün gözüküyor. Fakat "çiş" derdini ne yapacağız bilmiyorum. Normalde de çok sık tuvalete çıkan biriyim. Şu her teneffüs saatinde sınıftan koşarak tuvalete giden kız var ya, işte o benim. Günde 2 - 2,5 litre su içiyorum, bunun etkisi var biliyorum ama hamilelikte iyice azdı. Son iki haftadır ise eziyet oldu. Evde isem ya da oturuyorsam sıkıntı yok. Ayağa kalktığım an sıkışmaya başlıyorum. 40 dakikalık yürüyüşte üç kere tuvalete gitmek zorunda kaldım. Tutabilsem biraz dayanayacağım fakat geldikten sonra o kadar baskı oluyor ki tek düşündüğüm "kaçıracağım herhalde" oluyor. Genel kanı bunun daha da artacağı yönde. Fakat biraz daha sıkışırsam ben evden adım atamaz hale gelebilirim gibi hissediyorum orası ayrı. 

Bu haftalık benden bu kadar, haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

26 Nisan 2017 Çarşamba

Duymayı reddetmek insan olmaya ihanettir

Oğlumun yatağının başucunda, film karakterlerinin yapıştırmaları var. Benim yatağımın başucunda çerçeveli Atatürk resmi vardı çocukken. Çocuk odası değil, nüfus idaresi gibi. Biraz el becerim gelişince de, kendim kese biçe bir Atatürk profili yaptım astım odama. Annemin çekmecesinde Atatürk kartpostalları vardı. Televizyonda Atam sen kalk ben yatam diye şiirler okunur, ben ağlar, ah Atam, neden öldün diye duygulanırdım. Yatmadan Atatürk’le de bir konuşurdum zaman zaman. Ülkeyi onun izinde kurtaracaktım. Bu memlekette benim gibi yetiştirilen milyonlarca çocuk olmuştur. Aslında yazmak istediğim konu Atatürk değil, ama yetiştiğim evi anlayın istedim. 

Kürt ne demek bilmiyordum, Kürt diye bir kelime de duymamıştım. Güneydoğulu insanların şiveleri farklı idi, ama bu bana acayip gelmiyordu. Bir gün, yaklaşık on yaşındayken, inşaat işçilerinin bilmediğim bir dil konuştuğunu duydum. “Arapça mı konuşuyorlar?” diye sordum, annem “Kürtçe” dedi. Böylece Kürtçe diye bir dil olduğunu öğrenmiş oldum. Ama Kürtçe aslında “gerçek bir dil değil”di. Biraz Farsça, biraz Arapça, biraz Türkçe karması uydurma bir dildi. Bunu da böyle öğrendim ve böyle kabul ettim. Türkçe ile ise ateşli bir aşk yaşıyordum. Elimden romanlar, şiirler, denemeler düşmüyor, devamlı okuyor ve konuşuyor ve dinliyor ve yazıyordum. Sanki vücudumun bir uzantısı, sanki bir uzvum gibiydi Türkçe. Sanki Türkçe’yi benden alsalar nefessiz kalırdım. İngilizce öğreniyordum, iyi de öğreniyordum, ama hiçbir dilin Türkçe’nin yerini tutmayacağını daha iyi anlıyordum böylece. İleriki yıllarda haftalarca bir kelime Türkçe konuşmadığım dönemler oldu, Türkçe kelime ararken takılmaya başladığım, bir şey yazacağım zaman İngilizce yazmayı daha kolay bulduğum dönemler, ama bebeğimi elime aldığımda sadece Türkçe ninni söyleyebileceğimi biliyordum. Hiçbir dilde küfrün Türkçe kadar rahatlatmadığını, hiçbir dilde Türkçe kadar sevemediğimi biliyordum. Çok ülke dolaştım, ama memleket neresi diye sorsanız, bir yerden çok, bir dil, dilim, Türkçe’m derdim. 


Kürtlerle ikinci karşılaşmam evimin salonunda, televizyon ekranında oldu. Teröristler vardı, dağlarda askerlerimizi şehit eden ve benim devamlı öfke duyduğum. Teröristler vardı bebekleri katleden ve benim insan olarak görmediğim. Ve etrafımı ve beni saran bu öfke dalgasının içinde, babaannemin, “onların da anası var, kandırılmış çocuklar, vah” dediğini duydum. Koca bir lanet ve öfke fırtınasını durdurdu yaşlı bir ses. Etkisiz hale getirilenler insan oldu, hatta çocuk oldu, anneleri oldu, anneleri ağladı, anneleri kahroldu, kandırıldılar, çocuktular, gençtiler, birden bir genç belirdi gözümün önünde, kavruk tenli, zayıf, kandırılmış ve ölü. Kafamda bir genç belirdi ve en sevdiği yemek neydi acaba diye düşündüm. Ne zaman ölüm haberi duysam, hangi taraftan olursa olsun, en sevdiği yemek neydi diye sormaya başladım kendime, insan olduklarını unutmamak için. Babaannemin, Türk milliyetçisi babaannemin, sadece bir anne olarak, “vah onların da anası var” dediği an hiç beni bırakmadı ama. Belki başka kimse duymadı, ama benden hiç gitmedi sözleri. 

Kürtlerle üçüncü karşılaşmam Leyla Zana’nın üç renkli kurdelesiyle Meclis’te yemin etmeye geldiği gün oldu. İnsanlar lanet okuyor, öfkeden titriyordu etrafımda. Ben kızgındım, bu ne cüret, bu nasıl bir ihanet diyordum. Sonra ufak bir kadının Kürtçe yemin ettiğini ve benim öfkemin söndüğünü, birden korkunç bir uyanış yaşadığımı hatırlıyorum. Korkunç, çünkü Kürtçe'nin bir dil olduğunu anladığım andı o. Bir insanın damarındaki kanına karışmış, sevmeyi ve küfretmeyi, ninni söylemeyi bildiği dilinde, yemin etmek istediğini anladığım andı o. Birinin bana Türkçeyi yasakladığını düşündüğüm ve donduğum andı. Türkçe yazamazsın ve şarkı söyleyemezsin dediğini düşündüğüm adamlara karşı, bir kürsüye çıkıp Türkçe konuştuğumu hayal ettiğim andı. Türkçe'ye duyduğum aşkın, beni Kürtleri ilk kez anlamaya mecbur kıldığı andı. Karşımdaki bir hain mi, bir kahraman mı karar veremeyip, kafamın karıştığı andı. 

Dördüncü, beşinci ve başka karşılaşmalarım oldu. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, sinemaya, kafeye, sergiye yetişirdim. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, durmazdım. Umurumda değilmiş gibi yürüyüp geçer, umurumda değilmiş gibi yaşardım. Sonra kabuslarıma girdi o anneler, ellerinde resimler, resimlerde çocuklar.” Vah, onların da anneleri var”. Var, babaanne, gördüm onları, yanlarında oturmadım hiç. Yürüdüm gittim, yüzümü çevirdim utancımdan. Neden oturmadım bilmiyorum, neden umurumda değilmiş gibi yaptığımı da bilmiyorum. Yaptım. Vicdanımız anlarda yakalıyor bizi, ama öğretilmiş kör rahatlığımız tüm hayatımızı kaplıyor. Bombalar patladı yürüdüğüm yollarda, korkuyordum. Bombalar patlıyordu, sevdiklerim askerdi, gün sayıyorduk. Ben Türkçe şarkı söylüyordum ve Ahmet Kaya’yı sürgün ediyorlardı. Utanıyordum, ama bir şey yapmadan. 

Diyarbakır’da olanları duyuyordum artık oradan buradan. Anneler hapis ziyaretlerinde Kürtçe yasak olduğu için çocuklarıyla konuşamıyorlardı. Başka dil bilmiyor ve sadece birbirlerini seyrediyorlardı. Ve ben Türkçe kahkahalar atıyordum. Haklı olmak yeter mi, öldürmeden verse Kürtler mücadeleyi dedim kaç kere. Silahsız, kansız bir mücadele, benim de destek olabileceğim demokratik bir mücadele... Bunları Türkçe anlatıyordum. Sonra silahsızca açlık grevi yaptılar hapishanede. Onların bedenleri küçüldükçe, benim vicdanımdaki yara, boğazımdaki yumruk büyüdü. Ben unuttum ve sağlıklı bedenimle yaşamaya devam ettim, onlar hiç iyileşmedi ama. Sonradan öğrendik, olan bitenleri, bizim itirafçılardan dinledik, “bizimkilerin” yaptıklarını ve aklın, vicdanın kabul edemeyeceği zalimliği... Ortak olduğumuz suçun büyüklüğünü öğrendik. Nasıl kirli olduğumuzu öğrendik. Yüzünü dönmeyen herkes gibi öğrendik. Ama neden dedim, neden ses getirecek, müthiş insancıl, yaratıcı bir mücadeleye girmiyorsunuz? Neden bütün dünyayı size bakmaya zorlamıyorsunuz? Bunu ölene, sakat kalana kadar aç kalanlara dedim, utanmadan. Böyle de utanmaz olur güçlü! 

Bir gün, bir parkta otururken ve var gücümle, dünyaya sesimi duyurmaya çalışırken, en merkezdeyken, en görünürken, en imtiyazlıyken, kalabalıkken ve bence çok haklıyken, dehşetle yaşadım, bağırıp da duyulmamanın çaresizliğini. En yaratıcı ve en barışçıl, en umutlu ve en güzeldik. Kameralar önümüzde ve arkamızdaydı. Ve park gözyaşı bombasıyla boşaltılırken, büfedeki televizyon diyordu ki bana, park yapılan anonslarla, olaysız bir biçimde boşaltıldı. Ve büfeci boğazımızı yakan biber gazını içine çekmemeye çalışırken, televizyonu açmış, gözlerine ve ciğerlerine değil, haberlere inanıyordu. İnsan gördüğünü inkar eder mi? Ediyormuş, ben de etmişim. Gerçek inanmak istediklerimize uymuyorsa, yalanlara inanırız. Parkta bir grup genç vardı konuştuğum, “biz fakiriz, işçiyiz, bizi hiç duymadılar, duymazlar da” derken gözlerinden yaşlar süzülen. Onlar ortada kalmıyorlar, dağıtılan yemeklerden almıyor, yanlarında bisküvi getirip, kenardan seyrediyorlardı. Ne içinde yer alabiliyor, ne de dışında kalmak istiyorlardı. “Biz alışığız dövülmeye, siz değilsiniz, haberiniz yok, bu hep böyle.” “Ya ben, bana ne olacak, ben hep dışardayım” diye isyan eden bir çocuk vardı. En kenarda tek başına oturan ve Anadolu’dan gelmiş bir adam vardı. “Bütün isyanlar bastırılır ve biz yine isyan ederiz” dedi. “Bu da bastırılacak, ama biz yine isyan edeceğiz, bu dünyanın kuralıdır.” Duyulmamaya alışık olanlardandı. Ortadaki güzel kıyafetli, fotojenik çocuklar zaferden ne kadar eminse, kenardakiler ise yenilgiden, ama yenilginin mücadele etmekten vazgeçmek için bir sebep olmadığından eminlerdi. Ben onları dinledim diye onların gözleri doluyordu, beraber ağlıyorduk, tam olarak neye ağladığımızı anlatamam. Herkes orada ne kadar birleştiğimizi anlatıyordu, ben hiç bu kadar derinden hissetmemiştim bizi ayıran sınırları. Kameramanlar vardı, biz çekiyoruz, ama yayınlamıyorlar ki diye özür dileyen, televizyonları yönetenler vardı, patron izin vermiyor ki yayınlatalım diyen. Duyulmamak nasıl bir çaresizlik, yaşamadan anlaşılacak gibi değil! Ve o an ben, bininci karşılaşmamda Kürtlerle, orada bana bildiri okur gibi sadece sloganlarla konuşan öfkeli Kürt kadınla, bana söylediği samimiyetsiz sözlerinin altında samimi olarak “beni duymuyorsun” dediğini fark ettiğimde, o an ilk kez o çaresizliği iliklerime kadar paylaştım. 

Günlerdir parkta kalan güzel bir kız, bana Kürtlerin neden hain olduğunu ve albay dedesinden öğrendiği gibi, Kürtlerin her hakka sahip olan vefasızlar olduğunu anlattı ve yanındaki çocuk gözleri ayrılarak dinledi onu, “ama sen böyle düşünüyorsan, biz niye buradayız, biz ne yapıyoruz burada? Görmüyor musun, bizim için de aynı yalanları söylüyorlar? ” diye sordu “Bizim yaptığımız başka, biz haksızlıkla mücadele ediyoruz” dedi kız. Çocuğun omuzları çöktü. Ölmekten beteri, duyulmamak. Hangi dilde konuşursan konuş, dilin anlamı yok, seni dinleyen, anlayan yoksa. Bir insana yapılacak en kötü şey, ona işkence etmek, onu öldürmek, onu konuşturmamak sanırdım. Onu dinlememek, onu görmemekmiş. Var olmamak, görülmemek. Sen yoksun. Sen yoksun. 

Kim bilir kaç Kürt bağırmıştı, demokratik ve yaratıcı ve insancıl şekillerde. Kim bilir kaç barışçıl gösteri yapmışlardı. Kim bilir kaç kez anlatmışlardı bize. Biz duymamıştık. Duyurmamayı seçenlerle, duymamayı seçenlerin işbirliği ile her gün ölmüştü ruhları. Ben onlardan Kürtçeyi çaldığımı anladığım gün, değişmiştim. Ama onlardan sadece dillerini değil, seslerini de çaldığımı anladığım gün, susamayacağımı da anladım. Görmek zorundaydım, duymak zorundaydım, göstermek ve duyurmak zorundaydım. Bazen yaşlı bir kadın, bir ana olmuş ve vah demiş, onların da anası var. Bazen bir kız çocuğu, dilsiz kaldığını hayal etmiş ve içi acımış. Çok siyasal bir konuymuş, ama aslında hiç değilmiş. Anne olmakla ilgiliymiş, ninni söylemekle ilgiliymiş, karşındakini görmekle, duymakla ilgiliymiş. Bir çocuğun kendi dilinde şaka yapmak istemesiyle ilgiliymiş, bir kadının acısını haykırmasıyla ilgiliymiş. Sevmek ve kaybetmekle ilgiliymiş. Bütün bu cinnetin, cinayetin, kanın ve savunulamayacak çok şeyin arasında, sıkışmış kalmış insan hikayeleri varmış, duyulmayı bekleyen. Duymamak insan olmaya ihanetmiş. Bu kanın durmasını durdurmak için ben ne yapabilirim diye sordum. Susma! dedi içimden bir ses. Korkuyorum dedim. Herkes korkuyor dedi. Hep korkacaksın, ama bu susmak için bir bahane değil. Bombaların, silahların susmasını istiyorsan, sen susmayacaksın dedi. Ölümün, öldürmenin olduğu yerde herkes kirli, herkes haksız, kimi savunacağım dedim. Birini değil, bir tarafı değil, sadece barışı savunacaksın dedi. Ve nerede, ne zaman bir barış umudu görsen, ona sarılacaksın. Acıları paylaşacaksın, umudu yaşatacaksın. 

Kulağını kabart, duyacaksın.

Aysuda Kölemen

23 Nisan 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 31. Hafta

Güzel günler ümidi ile merhaba BYBO,

31. haftayı devirirken sol kalçam "ah-uh" sesleri çıkartmama neden olacak kadar ağrımaya başladı. Yavaştan kendisini hissettiriyordu fakat son günlerde ağrı hiç geçmez halde. Sanırım doğum yaklaştıkça ağrılar konusunda biraz daha hassas olmaya başlayacağım. Rüyalarım ise aldı başını gidiyor, her gecem ayrı bir serüven. En son kurt adam tarafından kaçırıldım, bunun da ötesi olmaz herhalde! Kabusların yanında bebemi gördüğüm rüyalar da oluyor. Yüzünü net olarak 'görmesem' de kucağımda olduğu rüyalar, o günü keyifli geçirmemi sağlıyor. Sadece keyif değil hem sabırsızlık hem de korku sarıyor o sabahlar beni. Bir yanım hemen 38. - 39. haftalara gelip bebemi kucağa almak istiyor, diğer yanım endişe içinde olabildiğince yavaş geçsin bu zamanlar diyor. Tam bir iç dünya hengamesi... Geçen hafta doktor kontrolüm vardı. Plasentam ile ilgili biraz daha olumlu yaklaşım içine girebildik. Yukarı doğru çıkmaya başlamış fakat hala yanlarda. Durumu daha da netleştirmek için haftaya perinatolog ile görüşeceğiz. Eğer o da ılımlı yaklaşırsa doğal doğum için elimde hala bir şans olacak. Bu da benim keyfimi gerçekten çok yerine getiren bir haber oldu. 


Tüm pozitif enerjimi plasentaya iletiyorum, yukarı doğru alalım kendisini! Doktorum ay sonunu bulmayacaksam araba ile annemin yanına gitmeme izin verdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek hafta sonu "Ayvalık yolcusu kalmasın" dedik. Yol tahminimden yorucu geçmekle beraber 3 gün süren mini tatil bana çok iyi geldi. Temiz hava, kumsalda yürüyüş, taze salatalar, balık, ev yemekleri derken Ege'nin tadını tam manası ile çıkarmayı başardım. Baharda gitmemizin avantajlarını da sonuna kadar kullandık. Daha "yazlıkçı" modu başlamadığı için mekanlar olabildiğince sakindi. Uzun zamandır Cunda'yı bu kadar güzel görmemiştim. 10 15 sene önce gittiğim zamanları hatırlattı bana. Henüz 'keşfedilmemiş' doğal güzelliği ile karşımdaydı. Hamile halimle ne kadar iştahlı bakıyorsam ikramlar da eksik olmadı. İkramlar karşısında 'tatildeyim canım ben' diyerek bir iki kaçamak yaptım, pişman değilim! İçimde kalan tek aktivite denize girmek oldu. Hava gerçekten 22 - 23 dereceleri görseydi tek seferlik deneme yapacaktım fakat 20 dereceyi bile anca görüp, üstüne de Ege rüzgarını yiyince cesaret edemedim. Ağustos'a şunun şurasında ne kaldı diyerek kendimi avutuyorum. 

Geçen hafta yine hızlı bir kararla oda dolap işini bitirmiş oldum. Kayınvalidem geldi, sadece örtüleri yıkama amacı ile işe başladık, tüm işleri hallederek kapıyı kapattık. Yorucu bir süreç oldu ama değdi. Benim gibi kafasında bir iş varken diğer işlere tam konsantre olamayan biri için büyük bir rahatlama da oldu diyebiliriz. Kıyafetler, yatak artık hazır nazır. Hastane çantasını da Mayıs sonu gibi halletmeyi planlıyordum ta ki bu hafta annemle yaşadığımız küçücük olaya kadar. Bir bebek mağazasında zıbın aranırken, benim yaşlarımda bir 'baba' geldi ve alttan çıtçıtlı yenidoğan kıyafeti istedi görevliden. Satıcı elindekileri tek tek gösterecekken, baba aynı telaşla 'Hangisi olursa fark etmez; alttan çıtçıtlı herhangi bir body olur. Beni hastaneden bekliyorlar, doğum yeni oldu' dedi. Bebeğin 2.250 gram, beklenenden biraz erken geldiğini de arada öğrenmiş olduk. Bu da benim çanta hazırlama faslını biraz daha öne almama neden oldu. Büyük ihtimalle birkaç haftaya o işi de bitiririm. Ondan sonra benim yapacağım birşey kalmayacak, doğru zamanda Eren'in gelmesini bekleyeceğiz. 

Üç hafta kadar önce BYBO arkasından yaşanan bir takım olaylar ve bu hafta ülkenin geleceğine yönelik alınan büyük karar (!) benim oğlumla ilgili en kritik konuları düşünmeme neden oldu. Oğlum çok zeki biri olur mu bilmiyorum, büyük işler başaracak mı bilmiyorum, spora / müziğe yeteneği olacak mı onu da bilmiyorum. Fakat ben onun iyi biri olması için herşeyi yapacağım, onu biliyorum. Doğruyu takip etmesi gerektiğini, bunu yaparken körü körüne değil sorgulayarak hareket etmesini, iyinin - hakkın yanında olması gerektiğini, "kötülere / zalimlere" karşı boyun eğmemesini öğreteceğim ona. Emeğe, iyiliğe ihanet etmemesini, edenin de yanında olmaması gerektiğini anlatacağım uzun uzun. Çok para kazanır mı, çok iyi bir mesleği olur mu bilmiyorum da iyi insan olması için çaba sarf edeceğimi biliyorum. Hayvanları sevmesini, doğayı (elimizde ne kaldıysa) korumasını, "erkek annesi" olmanın verdiği sorumlulukla kadınlara karşı "doğru" davranış sergilemesini öğreteceğim. Bu da benim ve eşimin boynumuzun borcu olarak yazılı kalsın burada. 

 Haftaya hem doktor kontrolü hem de doğum semineri var heyecanla beklediğim. Verimli bir seminer ve güzel haberlerle karşınızda olurum umarım. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgilerle 

Ezgi.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 28. Hafta

Merhaba BYBO dostları, 

Bu hafta tam manası ile benim için sakinlik içinde geçti. Kursun bitmesi ile beraber evin tadını çıkarmaya başladım. Kendime günlük program yaptım; ders zamanlarını belirledim. Haftalık yemek listesi ayaladım. Evde yapılması gereken irili ufaklı işleri sıraladım. Yorgunluk durumuna göre onlara da yavaş yavaş el attım. Gerçi bir gün dolap temizliğini biraz fazla abarttım, sonrasında ağrım olduğu vakit kendimi 'nadasa bırakarak' ilerlemem gerektiğini idrak ettim. Fakat sonuçta evde olmanın keyfine tam olarak vardım diyebiliriz. Psikolojik olarak da fiziksel olarak da daha iyi hissettiğim bir hafta oldu. Özellikle tahta sıralardan kurtulmamla beraber bel ağrılarımda da fark edilir bir azalma oldu. Yürürken belime bıçak saplanıyor hissi de böylece yok olmaya başladı gibi. 'Daha dur sen ağrıları bu dönemde göreceksin' diyenlere kulak tıkayarak şimdiki halimin tadını çıkarıyorum. Geçen hafta sonu yaklaşık iki senedir beraber çalıştığımız beslenme uzmanı ve fizyolog olan doktoruma gittim. Kendisi sadece kilo ile değil benim ruh halimle de sağ olsun yakından ilgilenir. Bazı insanlar vardır, sadece konuşması bile size iyi gelir, içinizi açar. İşte o da benim için bu tarz insanlardan. Sanırsınız o kadar kilo alan ben değilim, keyifli keyfli çıktım yanından. Moral, motivasyon tavan seviyede günü geçirdim. 

Son tahlillerime bakarak her gün 30 dakika güneş banyosu yapmamı istedi. Şansıma bu hafta da genel olarak güneşliydi. Unutmadığım günler geçtim balkona, aldım kitaplarımı, bacaklarımı ve kollarımı sıyırdım, yarım saat kadar ev ortamında güneşlenmeyi başardım. Tabii çıktığım saatler öğleden sonra idi. Güneşin doğrudan geldiği saatlerde çıkmamaya özen gösterdim. Ama sanki bebem, babası gibi sıcağı sevecek gibi geliyor bana. Ben sıcağa hiç dayanamam, çok çabuk sıkılırım. Lakin kocam ise Akdeniz insanı. Bebe bu konuda kime çekecek merakla bekliyorum. Doktor uçağa izin vermedi ama araba yolculuğu için bir kere daha zorlamayı düşünüyorum. Annem Ayvalık'ta yaşıyor ve ben ay sonu 3 4 günlüğüne onun yanına gidip, Ege havası almayı çok istiyorum. İstanbul'dan uzak, dingin, kısacık bir tatilin doğumdan önce bana iyi geleceğini düşünüyorum. Hem kendimi anne yanında şımartmak için çok geçerli bir haldeyim. Umuyorum izin verir. 

Yaptığım araştırmalarda öğrendim ki plasentanın rahim ağzını kapamasının üç farklı aşaması bulunuyormuş: Biri tamamen kapama, biri kısmen kapama, diğeri tam kapamıyor arada boşluk var fakat plasenta hemen rahmin üstünde yer alıyor. İlk durumda normal doğum mümkün gözükmüyor, diğer iki seçenekte ise duruma göre normal doğum yapılabiliyor. Benimki hangi aşamada henüz bilmiyorum, yukarı çıkacak diye düşündüğümüzden doktorla hiç bu muhabbetlere girmedik. Haftaya kontrolde yine plasentam aşağıda ise sanırım bu detayları konuşma vakti de gelmiş olacak. En azından biraz daha bilgilendirilme kafamı rahatlatacaktır. 


Bu hafta bebemin en kıymetli oyuncakları geldi. El emeği, göz nuru örgü bebeklerimiz. Kayınvalidemin el işi gerçekten de çok başarılıdır. Gördüğünü bir kalıp şeklinde çıkarmayı başaran insanlardan. Hem kıyafet konusunda hem de bebekler konusunda epey şanslıyım. Bugüne kadar bana örüyordu şimdi sıra bebeme geçti. Özellikle kendisi bazı konularda benden daha hassas olduğu için ördükleri açısından da kafam çok rahat. Batmayan ip, organik ip, boyasız ip gibi tüm detaylara bakıyor. Bana sadece giydirmesi ya da oynatması kalıyor. Bebenin de severek oynayacağı ve giyeceği günleri görelim... Kutsal bir tören edasında bahsedilen bebe doğmadan önce kıyafetlerini yıkayıp ütüleme işini ay sonuna doğru halledeyim diyorum. Gerçi 'yok 34.haftayı bekle, 35.haftayı bekle, tozlanır, kirlenir' gibi yorumlar alsam da kim dolabındaki tüm kıyafetleri her ay baştan aşağı yıkayıp sonra ütülüyor bilmiyorum. Doğuma kadar annem yanıma gelmeyecek, o yüzden ben de iyice şişip rahatsız hale gelmeden o işi de aradan çıkartmak istiyorum. Hele benim gibi ütüden nefret eden bir kişiyseniz, havalar ısınmadan halletmek mantıklı olacak gibi. Neyse ki çok yakın bir arkadaşım o gün yardıma gelecek, bir gün içinde bitirmeyi başarırız böylece. O iş de aradan çıktığında bebek eşyalarına yönelik pek bir işim kalmamış olacak gibi gözüküyor. Bu haftalık da bu kadar. Güzel bir Nisan ayı bizi bulsun. 

Sevgiler,

Ezgi

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım