29 Nisan 2017 Cumartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 32. Hafta

Herkese selamlar; 

Havaların güzelleşmeye başlaması ile benim iç dünyamın da yeşerdiği bir hafta oldu. Doğum günüm sebebi ile uzun zamandır gitmek istediğim ama trafik, kalabalık sebebi devamlı ertelediğimiz bir gün geçirdik. Şansımıza pazar günü olmasına rağmen hiç sıkışıklığa yakalanmadan günü atlattık. Artık 30 yaşıma elvada dedim, merhaba 31! Heyecan dolu bir sene bekliyorum senden... 

Bu hafta doğum yapmayı planladığım hastanenin hazırladığı hamilelik seminerine katıldım. Tüm gün süren seminerde benim gibi 25 karnı şiş insanı bir odada görmek biraz komik geldi. Her an patlamaya hazır bir bomba edası vardı salonda. Doğuma, emzirmeye, yenidoğan bakımına yönelik bilgiler verildi. İşin aslı bu kadar okumamın ve de #BYBO'nun faydasını net bir şekilde görmüş oldum. Pratikte bilmediğim ya da fikrimin hiç olmadığı bir konu çıkmadı karşıma. Gerçi yenidoğan hemşiresinin emzirmeyi görsellerle anlatması iyi geldi, ona şüphe yok. Ben doğumdan sonra ilk haftalar şampuan kullanmayı düşünmüyorum, o konuda da çocuk doktorundan destek geldi. Yaz olacağı için mümkün mertebe her gün suya sokmak istiyorum ama şampuan, sabun gibi her ne kadar bebek için üretilmiş olsa da dışarıdan bir ürün kullanmaya gerek görmüyorum. Tabii bol kakalı zamanlar poposunu sabunlamaktan bahsetmiyorum, ona mecbur olacağım kesin. Sadece zaten tertemiz olan bebeye mümkün mertebe az ürün kullanmak niyetindeyim. Tabii doğumdan sonra ne olacak, ne yapacağım, onu göreceğiz. 

Okuduğum kitaplara bu hafta bir yenisini ekledim, Eren Kaya'nın 'Uyku Kitabı'. Kitap su gibi akıyor, bir çırpıda bitiyor. Her kitleye çok rahat ulaşabilecek kadar duru bir dile sahip ki ben bunun ülkemizde 'kitap okunurluluğu' açısından önemli bir detay olduğunu düşünüyorum. Uyku eğitiminin ne kadar önemli olduğunu özellikle en yakın dostumun kızı Zeynep'ten görebiliyorum. Onun düzeni gerçekten bir anneyi de bebeği de tatmin edecek cinsten. Düzeni, kesintisiz uyuyabilmesi bana bile şimdiden hayal gibi geliyor. Uyku eğitimi ile ilgili farklı yöntemleri içeren uzmanların kitaplarını okudum. Bence hangisinin size ve bebeğe uyacağını bulmak için az çok hepsi hakkında fikir sahibi olmak eğitime başlamadan önce atılması gereken bir adım. İşin özünde hepsinin ortak noktasını kendimce şöyle özetliyorum; 'eğitimi ver, hangi yöntemle olduğunu sen seç, yeter ki çocuğa bir rutin, uykuya yönelik eğitim kat'. Umuyorum bebem doğduğunda, doğru yöntemle ona da bana da işkenceye dönmeden bir eğitim vermeyi başarırım. Hele 3 ayı bitirelim de tabii, ona sıra gelecektir!

Bu hafta aynı zamanda perinatolog ile randevum vardı. Plasentanın duruşuna baktığında, biraz daha yukarı çıktığını, henüz yanlarda olduğunu ama şu an ciddi sıkıntı yaratacak bir durumda olmadığını söyledi, içime su serpmiş oldu. Böylece doğal doğuma yönelik önümdeki en büyük engel biraz daha kalktı sayılır. Eğer ki tekrar inmezse ya da yanlarda tehlikeli noktalara geçiş yapmazsa, bebeğim istediği zaman gelebilecek ki bunu ne kadar istediğimi ilk haftalardan beri söylüyorum. Tabii bu durumda benim yürüyüşlerime biraz hız kazandırmam gerekecek. Havalar da ısındığı için daha motive çıkmam mümkün gözüküyor. Fakat "çiş" derdini ne yapacağız bilmiyorum. Normalde de çok sık tuvalete çıkan biriyim. Şu her teneffüs saatinde sınıftan koşarak tuvalete giden kız var ya, işte o benim. Günde 2 - 2,5 litre su içiyorum, bunun etkisi var biliyorum ama hamilelikte iyice azdı. Son iki haftadır ise eziyet oldu. Evde isem ya da oturuyorsam sıkıntı yok. Ayağa kalktığım an sıkışmaya başlıyorum. 40 dakikalık yürüyüşte üç kere tuvalete gitmek zorunda kaldım. Tutabilsem biraz dayanayacağım fakat geldikten sonra o kadar baskı oluyor ki tek düşündüğüm "kaçıracağım herhalde" oluyor. Genel kanı bunun daha da artacağı yönde. Fakat biraz daha sıkışırsam ben evden adım atamaz hale gelebilirim gibi hissediyorum orası ayrı. 

Bu haftalık benden bu kadar, haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

26 Nisan 2017 Çarşamba

Duymayı reddetmek insan olmaya ihanettir

Oğlumun yatağının başucunda, film karakterlerinin yapıştırmaları var. Benim yatağımın başucunda çerçeveli Atatürk resmi vardı çocukken. Çocuk odası değil, nüfus idaresi gibi. Biraz el becerim gelişince de, kendim kese biçe bir Atatürk profili yaptım astım odama. Annemin çekmecesinde Atatürk kartpostalları vardı. Televizyonda Atam sen kalk ben yatam diye şiirler okunur, ben ağlar, ah Atam, neden öldün diye duygulanırdım. Yatmadan Atatürk’le de bir konuşurdum zaman zaman. Ülkeyi onun izinde kurtaracaktım. Bu memlekette benim gibi yetiştirilen milyonlarca çocuk olmuştur. Aslında yazmak istediğim konu Atatürk değil, ama yetiştiğim evi anlayın istedim. 

Kürt ne demek bilmiyordum, Kürt diye bir kelime de duymamıştım. Güneydoğulu insanların şiveleri farklı idi, ama bu bana acayip gelmiyordu. Bir gün, yaklaşık on yaşındayken, inşaat işçilerinin bilmediğim bir dil konuştuğunu duydum. “Arapça mı konuşuyorlar?” diye sordum, annem “Kürtçe” dedi. Böylece Kürtçe diye bir dil olduğunu öğrenmiş oldum. Ama Kürtçe aslında “gerçek bir dil değil”di. Biraz Farsça, biraz Arapça, biraz Türkçe karması uydurma bir dildi. Bunu da böyle öğrendim ve böyle kabul ettim. Türkçe ile ise ateşli bir aşk yaşıyordum. Elimden romanlar, şiirler, denemeler düşmüyor, devamlı okuyor ve konuşuyor ve dinliyor ve yazıyordum. Sanki vücudumun bir uzantısı, sanki bir uzvum gibiydi Türkçe. Sanki Türkçe’yi benden alsalar nefessiz kalırdım. İngilizce öğreniyordum, iyi de öğreniyordum, ama hiçbir dilin Türkçe’nin yerini tutmayacağını daha iyi anlıyordum böylece. İleriki yıllarda haftalarca bir kelime Türkçe konuşmadığım dönemler oldu, Türkçe kelime ararken takılmaya başladığım, bir şey yazacağım zaman İngilizce yazmayı daha kolay bulduğum dönemler, ama bebeğimi elime aldığımda sadece Türkçe ninni söyleyebileceğimi biliyordum. Hiçbir dilde küfrün Türkçe kadar rahatlatmadığını, hiçbir dilde Türkçe kadar sevemediğimi biliyordum. Çok ülke dolaştım, ama memleket neresi diye sorsanız, bir yerden çok, bir dil, dilim, Türkçe’m derdim. 


Kürtlerle ikinci karşılaşmam evimin salonunda, televizyon ekranında oldu. Teröristler vardı, dağlarda askerlerimizi şehit eden ve benim devamlı öfke duyduğum. Teröristler vardı bebekleri katleden ve benim insan olarak görmediğim. Ve etrafımı ve beni saran bu öfke dalgasının içinde, babaannemin, “onların da anası var, kandırılmış çocuklar, vah” dediğini duydum. Koca bir lanet ve öfke fırtınasını durdurdu yaşlı bir ses. Etkisiz hale getirilenler insan oldu, hatta çocuk oldu, anneleri oldu, anneleri ağladı, anneleri kahroldu, kandırıldılar, çocuktular, gençtiler, birden bir genç belirdi gözümün önünde, kavruk tenli, zayıf, kandırılmış ve ölü. Kafamda bir genç belirdi ve en sevdiği yemek neydi acaba diye düşündüm. Ne zaman ölüm haberi duysam, hangi taraftan olursa olsun, en sevdiği yemek neydi diye sormaya başladım kendime, insan olduklarını unutmamak için. Babaannemin, Türk milliyetçisi babaannemin, sadece bir anne olarak, “vah onların da anası var” dediği an hiç beni bırakmadı ama. Belki başka kimse duymadı, ama benden hiç gitmedi sözleri. 

Kürtlerle üçüncü karşılaşmam Leyla Zana’nın üç renkli kurdelesiyle Meclis’te yemin etmeye geldiği gün oldu. İnsanlar lanet okuyor, öfkeden titriyordu etrafımda. Ben kızgındım, bu ne cüret, bu nasıl bir ihanet diyordum. Sonra ufak bir kadının Kürtçe yemin ettiğini ve benim öfkemin söndüğünü, birden korkunç bir uyanış yaşadığımı hatırlıyorum. Korkunç, çünkü Kürtçe'nin bir dil olduğunu anladığım andı o. Bir insanın damarındaki kanına karışmış, sevmeyi ve küfretmeyi, ninni söylemeyi bildiği dilinde, yemin etmek istediğini anladığım andı o. Birinin bana Türkçeyi yasakladığını düşündüğüm ve donduğum andı. Türkçe yazamazsın ve şarkı söyleyemezsin dediğini düşündüğüm adamlara karşı, bir kürsüye çıkıp Türkçe konuştuğumu hayal ettiğim andı. Türkçe'ye duyduğum aşkın, beni Kürtleri ilk kez anlamaya mecbur kıldığı andı. Karşımdaki bir hain mi, bir kahraman mı karar veremeyip, kafamın karıştığı andı. 

Dördüncü, beşinci ve başka karşılaşmalarım oldu. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, sinemaya, kafeye, sergiye yetişirdim. Cumartesi annelerinin yanından yürüyüp geçer, durmazdım. Umurumda değilmiş gibi yürüyüp geçer, umurumda değilmiş gibi yaşardım. Sonra kabuslarıma girdi o anneler, ellerinde resimler, resimlerde çocuklar.” Vah, onların da anneleri var”. Var, babaanne, gördüm onları, yanlarında oturmadım hiç. Yürüdüm gittim, yüzümü çevirdim utancımdan. Neden oturmadım bilmiyorum, neden umurumda değilmiş gibi yaptığımı da bilmiyorum. Yaptım. Vicdanımız anlarda yakalıyor bizi, ama öğretilmiş kör rahatlığımız tüm hayatımızı kaplıyor. Bombalar patladı yürüdüğüm yollarda, korkuyordum. Bombalar patlıyordu, sevdiklerim askerdi, gün sayıyorduk. Ben Türkçe şarkı söylüyordum ve Ahmet Kaya’yı sürgün ediyorlardı. Utanıyordum, ama bir şey yapmadan. 

Diyarbakır’da olanları duyuyordum artık oradan buradan. Anneler hapis ziyaretlerinde Kürtçe yasak olduğu için çocuklarıyla konuşamıyorlardı. Başka dil bilmiyor ve sadece birbirlerini seyrediyorlardı. Ve ben Türkçe kahkahalar atıyordum. Haklı olmak yeter mi, öldürmeden verse Kürtler mücadeleyi dedim kaç kere. Silahsız, kansız bir mücadele, benim de destek olabileceğim demokratik bir mücadele... Bunları Türkçe anlatıyordum. Sonra silahsızca açlık grevi yaptılar hapishanede. Onların bedenleri küçüldükçe, benim vicdanımdaki yara, boğazımdaki yumruk büyüdü. Ben unuttum ve sağlıklı bedenimle yaşamaya devam ettim, onlar hiç iyileşmedi ama. Sonradan öğrendik, olan bitenleri, bizim itirafçılardan dinledik, “bizimkilerin” yaptıklarını ve aklın, vicdanın kabul edemeyeceği zalimliği... Ortak olduğumuz suçun büyüklüğünü öğrendik. Nasıl kirli olduğumuzu öğrendik. Yüzünü dönmeyen herkes gibi öğrendik. Ama neden dedim, neden ses getirecek, müthiş insancıl, yaratıcı bir mücadeleye girmiyorsunuz? Neden bütün dünyayı size bakmaya zorlamıyorsunuz? Bunu ölene, sakat kalana kadar aç kalanlara dedim, utanmadan. Böyle de utanmaz olur güçlü! 

Bir gün, bir parkta otururken ve var gücümle, dünyaya sesimi duyurmaya çalışırken, en merkezdeyken, en görünürken, en imtiyazlıyken, kalabalıkken ve bence çok haklıyken, dehşetle yaşadım, bağırıp da duyulmamanın çaresizliğini. En yaratıcı ve en barışçıl, en umutlu ve en güzeldik. Kameralar önümüzde ve arkamızdaydı. Ve park gözyaşı bombasıyla boşaltılırken, büfedeki televizyon diyordu ki bana, park yapılan anonslarla, olaysız bir biçimde boşaltıldı. Ve büfeci boğazımızı yakan biber gazını içine çekmemeye çalışırken, televizyonu açmış, gözlerine ve ciğerlerine değil, haberlere inanıyordu. İnsan gördüğünü inkar eder mi? Ediyormuş, ben de etmişim. Gerçek inanmak istediklerimize uymuyorsa, yalanlara inanırız. Parkta bir grup genç vardı konuştuğum, “biz fakiriz, işçiyiz, bizi hiç duymadılar, duymazlar da” derken gözlerinden yaşlar süzülen. Onlar ortada kalmıyorlar, dağıtılan yemeklerden almıyor, yanlarında bisküvi getirip, kenardan seyrediyorlardı. Ne içinde yer alabiliyor, ne de dışında kalmak istiyorlardı. “Biz alışığız dövülmeye, siz değilsiniz, haberiniz yok, bu hep böyle.” “Ya ben, bana ne olacak, ben hep dışardayım” diye isyan eden bir çocuk vardı. En kenarda tek başına oturan ve Anadolu’dan gelmiş bir adam vardı. “Bütün isyanlar bastırılır ve biz yine isyan ederiz” dedi. “Bu da bastırılacak, ama biz yine isyan edeceğiz, bu dünyanın kuralıdır.” Duyulmamaya alışık olanlardandı. Ortadaki güzel kıyafetli, fotojenik çocuklar zaferden ne kadar eminse, kenardakiler ise yenilgiden, ama yenilginin mücadele etmekten vazgeçmek için bir sebep olmadığından eminlerdi. Ben onları dinledim diye onların gözleri doluyordu, beraber ağlıyorduk, tam olarak neye ağladığımızı anlatamam. Herkes orada ne kadar birleştiğimizi anlatıyordu, ben hiç bu kadar derinden hissetmemiştim bizi ayıran sınırları. Kameramanlar vardı, biz çekiyoruz, ama yayınlamıyorlar ki diye özür dileyen, televizyonları yönetenler vardı, patron izin vermiyor ki yayınlatalım diyen. Duyulmamak nasıl bir çaresizlik, yaşamadan anlaşılacak gibi değil! Ve o an ben, bininci karşılaşmamda Kürtlerle, orada bana bildiri okur gibi sadece sloganlarla konuşan öfkeli Kürt kadınla, bana söylediği samimiyetsiz sözlerinin altında samimi olarak “beni duymuyorsun” dediğini fark ettiğimde, o an ilk kez o çaresizliği iliklerime kadar paylaştım. 

Günlerdir parkta kalan güzel bir kız, bana Kürtlerin neden hain olduğunu ve albay dedesinden öğrendiği gibi, Kürtlerin her hakka sahip olan vefasızlar olduğunu anlattı ve yanındaki çocuk gözleri ayrılarak dinledi onu, “ama sen böyle düşünüyorsan, biz niye buradayız, biz ne yapıyoruz burada? Görmüyor musun, bizim için de aynı yalanları söylüyorlar? ” diye sordu “Bizim yaptığımız başka, biz haksızlıkla mücadele ediyoruz” dedi kız. Çocuğun omuzları çöktü. Ölmekten beteri, duyulmamak. Hangi dilde konuşursan konuş, dilin anlamı yok, seni dinleyen, anlayan yoksa. Bir insana yapılacak en kötü şey, ona işkence etmek, onu öldürmek, onu konuşturmamak sanırdım. Onu dinlememek, onu görmemekmiş. Var olmamak, görülmemek. Sen yoksun. Sen yoksun. 

Kim bilir kaç Kürt bağırmıştı, demokratik ve yaratıcı ve insancıl şekillerde. Kim bilir kaç barışçıl gösteri yapmışlardı. Kim bilir kaç kez anlatmışlardı bize. Biz duymamıştık. Duyurmamayı seçenlerle, duymamayı seçenlerin işbirliği ile her gün ölmüştü ruhları. Ben onlardan Kürtçeyi çaldığımı anladığım gün, değişmiştim. Ama onlardan sadece dillerini değil, seslerini de çaldığımı anladığım gün, susamayacağımı da anladım. Görmek zorundaydım, duymak zorundaydım, göstermek ve duyurmak zorundaydım. Bazen yaşlı bir kadın, bir ana olmuş ve vah demiş, onların da anası var. Bazen bir kız çocuğu, dilsiz kaldığını hayal etmiş ve içi acımış. Çok siyasal bir konuymuş, ama aslında hiç değilmiş. Anne olmakla ilgiliymiş, ninni söylemekle ilgiliymiş, karşındakini görmekle, duymakla ilgiliymiş. Bir çocuğun kendi dilinde şaka yapmak istemesiyle ilgiliymiş, bir kadının acısını haykırmasıyla ilgiliymiş. Sevmek ve kaybetmekle ilgiliymiş. Bütün bu cinnetin, cinayetin, kanın ve savunulamayacak çok şeyin arasında, sıkışmış kalmış insan hikayeleri varmış, duyulmayı bekleyen. Duymamak insan olmaya ihanetmiş. Bu kanın durmasını durdurmak için ben ne yapabilirim diye sordum. Susma! dedi içimden bir ses. Korkuyorum dedim. Herkes korkuyor dedi. Hep korkacaksın, ama bu susmak için bir bahane değil. Bombaların, silahların susmasını istiyorsan, sen susmayacaksın dedi. Ölümün, öldürmenin olduğu yerde herkes kirli, herkes haksız, kimi savunacağım dedim. Birini değil, bir tarafı değil, sadece barışı savunacaksın dedi. Ve nerede, ne zaman bir barış umudu görsen, ona sarılacaksın. Acıları paylaşacaksın, umudu yaşatacaksın. 

Kulağını kabart, duyacaksın.

Aysuda Kölemen

23 Nisan 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 31. Hafta

Güzel günler ümidi ile merhaba BYBO,

31. haftayı devirirken sol kalçam "ah-uh" sesleri çıkartmama neden olacak kadar ağrımaya başladı. Yavaştan kendisini hissettiriyordu fakat son günlerde ağrı hiç geçmez halde. Sanırım doğum yaklaştıkça ağrılar konusunda biraz daha hassas olmaya başlayacağım. Rüyalarım ise aldı başını gidiyor, her gecem ayrı bir serüven. En son kurt adam tarafından kaçırıldım, bunun da ötesi olmaz herhalde! Kabusların yanında bebemi gördüğüm rüyalar da oluyor. Yüzünü net olarak 'görmesem' de kucağımda olduğu rüyalar, o günü keyifli geçirmemi sağlıyor. Sadece keyif değil hem sabırsızlık hem de korku sarıyor o sabahlar beni. Bir yanım hemen 38. - 39. haftalara gelip bebemi kucağa almak istiyor, diğer yanım endişe içinde olabildiğince yavaş geçsin bu zamanlar diyor. Tam bir iç dünya hengamesi... Geçen hafta doktor kontrolüm vardı. Plasentam ile ilgili biraz daha olumlu yaklaşım içine girebildik. Yukarı doğru çıkmaya başlamış fakat hala yanlarda. Durumu daha da netleştirmek için haftaya perinatolog ile görüşeceğiz. Eğer o da ılımlı yaklaşırsa doğal doğum için elimde hala bir şans olacak. Bu da benim keyfimi gerçekten çok yerine getiren bir haber oldu. 


Tüm pozitif enerjimi plasentaya iletiyorum, yukarı doğru alalım kendisini! Doktorum ay sonunu bulmayacaksam araba ile annemin yanına gitmeme izin verdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek hafta sonu "Ayvalık yolcusu kalmasın" dedik. Yol tahminimden yorucu geçmekle beraber 3 gün süren mini tatil bana çok iyi geldi. Temiz hava, kumsalda yürüyüş, taze salatalar, balık, ev yemekleri derken Ege'nin tadını tam manası ile çıkarmayı başardım. Baharda gitmemizin avantajlarını da sonuna kadar kullandık. Daha "yazlıkçı" modu başlamadığı için mekanlar olabildiğince sakindi. Uzun zamandır Cunda'yı bu kadar güzel görmemiştim. 10 15 sene önce gittiğim zamanları hatırlattı bana. Henüz 'keşfedilmemiş' doğal güzelliği ile karşımdaydı. Hamile halimle ne kadar iştahlı bakıyorsam ikramlar da eksik olmadı. İkramlar karşısında 'tatildeyim canım ben' diyerek bir iki kaçamak yaptım, pişman değilim! İçimde kalan tek aktivite denize girmek oldu. Hava gerçekten 22 - 23 dereceleri görseydi tek seferlik deneme yapacaktım fakat 20 dereceyi bile anca görüp, üstüne de Ege rüzgarını yiyince cesaret edemedim. Ağustos'a şunun şurasında ne kaldı diyerek kendimi avutuyorum. 

Geçen hafta yine hızlı bir kararla oda dolap işini bitirmiş oldum. Kayınvalidem geldi, sadece örtüleri yıkama amacı ile işe başladık, tüm işleri hallederek kapıyı kapattık. Yorucu bir süreç oldu ama değdi. Benim gibi kafasında bir iş varken diğer işlere tam konsantre olamayan biri için büyük bir rahatlama da oldu diyebiliriz. Kıyafetler, yatak artık hazır nazır. Hastane çantasını da Mayıs sonu gibi halletmeyi planlıyordum ta ki bu hafta annemle yaşadığımız küçücük olaya kadar. Bir bebek mağazasında zıbın aranırken, benim yaşlarımda bir 'baba' geldi ve alttan çıtçıtlı yenidoğan kıyafeti istedi görevliden. Satıcı elindekileri tek tek gösterecekken, baba aynı telaşla 'Hangisi olursa fark etmez; alttan çıtçıtlı herhangi bir body olur. Beni hastaneden bekliyorlar, doğum yeni oldu' dedi. Bebeğin 2.250 gram, beklenenden biraz erken geldiğini de arada öğrenmiş olduk. Bu da benim çanta hazırlama faslını biraz daha öne almama neden oldu. Büyük ihtimalle birkaç haftaya o işi de bitiririm. Ondan sonra benim yapacağım birşey kalmayacak, doğru zamanda Eren'in gelmesini bekleyeceğiz. 

Üç hafta kadar önce BYBO arkasından yaşanan bir takım olaylar ve bu hafta ülkenin geleceğine yönelik alınan büyük karar (!) benim oğlumla ilgili en kritik konuları düşünmeme neden oldu. Oğlum çok zeki biri olur mu bilmiyorum, büyük işler başaracak mı bilmiyorum, spora / müziğe yeteneği olacak mı onu da bilmiyorum. Fakat ben onun iyi biri olması için herşeyi yapacağım, onu biliyorum. Doğruyu takip etmesi gerektiğini, bunu yaparken körü körüne değil sorgulayarak hareket etmesini, iyinin - hakkın yanında olması gerektiğini, "kötülere / zalimlere" karşı boyun eğmemesini öğreteceğim ona. Emeğe, iyiliğe ihanet etmemesini, edenin de yanında olmaması gerektiğini anlatacağım uzun uzun. Çok para kazanır mı, çok iyi bir mesleği olur mu bilmiyorum da iyi insan olması için çaba sarf edeceğimi biliyorum. Hayvanları sevmesini, doğayı (elimizde ne kaldıysa) korumasını, "erkek annesi" olmanın verdiği sorumlulukla kadınlara karşı "doğru" davranış sergilemesini öğreteceğim. Bu da benim ve eşimin boynumuzun borcu olarak yazılı kalsın burada. 

 Haftaya hem doktor kontrolü hem de doğum semineri var heyecanla beklediğim. Verimli bir seminer ve güzel haberlerle karşınızda olurum umarım. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgilerle 

Ezgi.

3 Nisan 2017 Pazartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 28. Hafta

Merhaba BYBO dostları, 

Bu hafta tam manası ile benim için sakinlik içinde geçti. Kursun bitmesi ile beraber evin tadını çıkarmaya başladım. Kendime günlük program yaptım; ders zamanlarını belirledim. Haftalık yemek listesi ayaladım. Evde yapılması gereken irili ufaklı işleri sıraladım. Yorgunluk durumuna göre onlara da yavaş yavaş el attım. Gerçi bir gün dolap temizliğini biraz fazla abarttım, sonrasında ağrım olduğu vakit kendimi 'nadasa bırakarak' ilerlemem gerektiğini idrak ettim. Fakat sonuçta evde olmanın keyfine tam olarak vardım diyebiliriz. Psikolojik olarak da fiziksel olarak da daha iyi hissettiğim bir hafta oldu. Özellikle tahta sıralardan kurtulmamla beraber bel ağrılarımda da fark edilir bir azalma oldu. Yürürken belime bıçak saplanıyor hissi de böylece yok olmaya başladı gibi. 'Daha dur sen ağrıları bu dönemde göreceksin' diyenlere kulak tıkayarak şimdiki halimin tadını çıkarıyorum. Geçen hafta sonu yaklaşık iki senedir beraber çalıştığımız beslenme uzmanı ve fizyolog olan doktoruma gittim. Kendisi sadece kilo ile değil benim ruh halimle de sağ olsun yakından ilgilenir. Bazı insanlar vardır, sadece konuşması bile size iyi gelir, içinizi açar. İşte o da benim için bu tarz insanlardan. Sanırsınız o kadar kilo alan ben değilim, keyifli keyfli çıktım yanından. Moral, motivasyon tavan seviyede günü geçirdim. 

Son tahlillerime bakarak her gün 30 dakika güneş banyosu yapmamı istedi. Şansıma bu hafta da genel olarak güneşliydi. Unutmadığım günler geçtim balkona, aldım kitaplarımı, bacaklarımı ve kollarımı sıyırdım, yarım saat kadar ev ortamında güneşlenmeyi başardım. Tabii çıktığım saatler öğleden sonra idi. Güneşin doğrudan geldiği saatlerde çıkmamaya özen gösterdim. Ama sanki bebem, babası gibi sıcağı sevecek gibi geliyor bana. Ben sıcağa hiç dayanamam, çok çabuk sıkılırım. Lakin kocam ise Akdeniz insanı. Bebe bu konuda kime çekecek merakla bekliyorum. Doktor uçağa izin vermedi ama araba yolculuğu için bir kere daha zorlamayı düşünüyorum. Annem Ayvalık'ta yaşıyor ve ben ay sonu 3 4 günlüğüne onun yanına gidip, Ege havası almayı çok istiyorum. İstanbul'dan uzak, dingin, kısacık bir tatilin doğumdan önce bana iyi geleceğini düşünüyorum. Hem kendimi anne yanında şımartmak için çok geçerli bir haldeyim. Umuyorum izin verir. 

Yaptığım araştırmalarda öğrendim ki plasentanın rahim ağzını kapamasının üç farklı aşaması bulunuyormuş: Biri tamamen kapama, biri kısmen kapama, diğeri tam kapamıyor arada boşluk var fakat plasenta hemen rahmin üstünde yer alıyor. İlk durumda normal doğum mümkün gözükmüyor, diğer iki seçenekte ise duruma göre normal doğum yapılabiliyor. Benimki hangi aşamada henüz bilmiyorum, yukarı çıkacak diye düşündüğümüzden doktorla hiç bu muhabbetlere girmedik. Haftaya kontrolde yine plasentam aşağıda ise sanırım bu detayları konuşma vakti de gelmiş olacak. En azından biraz daha bilgilendirilme kafamı rahatlatacaktır. 


Bu hafta bebemin en kıymetli oyuncakları geldi. El emeği, göz nuru örgü bebeklerimiz. Kayınvalidemin el işi gerçekten de çok başarılıdır. Gördüğünü bir kalıp şeklinde çıkarmayı başaran insanlardan. Hem kıyafet konusunda hem de bebekler konusunda epey şanslıyım. Bugüne kadar bana örüyordu şimdi sıra bebeme geçti. Özellikle kendisi bazı konularda benden daha hassas olduğu için ördükleri açısından da kafam çok rahat. Batmayan ip, organik ip, boyasız ip gibi tüm detaylara bakıyor. Bana sadece giydirmesi ya da oynatması kalıyor. Bebenin de severek oynayacağı ve giyeceği günleri görelim... Kutsal bir tören edasında bahsedilen bebe doğmadan önce kıyafetlerini yıkayıp ütüleme işini ay sonuna doğru halledeyim diyorum. Gerçi 'yok 34.haftayı bekle, 35.haftayı bekle, tozlanır, kirlenir' gibi yorumlar alsam da kim dolabındaki tüm kıyafetleri her ay baştan aşağı yıkayıp sonra ütülüyor bilmiyorum. Doğuma kadar annem yanıma gelmeyecek, o yüzden ben de iyice şişip rahatsız hale gelmeden o işi de aradan çıkartmak istiyorum. Hele benim gibi ütüden nefret eden bir kişiyseniz, havalar ısınmadan halletmek mantıklı olacak gibi. Neyse ki çok yakın bir arkadaşım o gün yardıma gelecek, bir gün içinde bitirmeyi başarırız böylece. O iş de aradan çıktığında bebek eşyalarına yönelik pek bir işim kalmamış olacak gibi gözüküyor. Bu haftalık da bu kadar. Güzel bir Nisan ayı bizi bulsun. 

Sevgiler,

Ezgi

30 Mart 2017 Perşembe

Ebeveynlik ve Fedakârlık

Bizim kültürümüzde “ebeveynlik” ve “fedakârlık” sıklıkla yan yana gördüğümüz iki kavram. “Sabahlara kadar başında bekledim!” “Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim!” “Saçımı süpürge ettim!” “Özel hocalar tuttum!” … Bu tür cümlelerden oluşan fedakârlık listeleri uzar gider. Oysa bence “ebeveynlik” ve “fedakârlık”, yan yana durmaları çoğu zaman yanlış hatta sık sık da sakıncalı olan kavramlardır. Zorunluluk mu Fedakârlık mı? Öncelikle, zorunluluk nedeniyle yaptığımız işlerden dolayı fedakârlık yaptığımızı söyleyebilir miyiz? Tuvalete gitmemiz, üşüyünce üstümüzü örtmemiz gibi eylemlerimizde fedakârlık bulunabilir mi? Cevap tabi ki “hayır” olacaktır. İşte çocuğumuzla ilgili gerçekleştirmiş olduğumuz eylemlerin de çoğunluğu bu zorunlu işler kategorisindedir. “Ama çocuk da olsa farklı bir insan ve benim kendimden başkasına yaptığım iyilikler neden zorunluluk olsun ve fedakârlık olmasın?” gibi bir düşünce gelebilir aklınıza. Evet, çocuğunuz sizden farklı bir insan ama tamamen sizin istek ve iradenizle dünyaya gelmesine sebep olduğunuz bir insan. Dünyaya gelip gelmeme, sizi anne baba olarak isteyip istememe gibi seçenekler arasından tercih yapma şansı yok. Dolayısıyla dünyaya bir çocuk getirirken, o çocuğun temel sağlık, beslenme ve ilgi gibi ihtiyaçlarını karşılayacağınıza dair bir önkabulü onaylamış oluyorsunuz, farkında olsanız da olmasanız da. Bu açıdan, çocuğunuz yetişkin bir birey olana kadar bakım-görümü tamamen sizin yükümlülüğünüz altında ve ortaya çıkan ürünle ilgili sorumluluğun önemli bir kısmı da sizin omuzlarınızda olacak. Bu, hem çocuğunuza hem de topluma karşı olan bir sorumluluk. Zorunluluğun bir diğer yönü de pratikteki zorunluluk. 
Diyelim ki çocuğunuz hasta oldu ve sabaha kadar başında beklediniz. Bu durumun bir alternatifi var mı? En fazla başka bir aile büyüğünün yardımından –kısıtlı miktarda- faydalanabilirsiniz ki çoğunun böyle bir imkânı da yok. Onun haricinde ne yapacaksınız? Yan komşudan, çocuğunuz her hastalandığında çocuğunuzun başında durmasını mı isteyeceksiniz? Bu örneği çocuğunuzun bütün ihtiyaçlarına genelleyebilirsiniz. Yani -bir üstteki paragrafta geçen zorunluluğun mantıkî temelleri aklınıza yatmasa da- pratikte de çocuğunuzun temel ihtiyaçlarını karşılamak zo-run-da-sı-nız. Fedakârlık Tavrı ve Hissinin Olası Sakıncaları “Ben gerçekten fedakârım. Çocuğuma hep diğer insanların çocuklarına verdiklerinden daha fazlasını verdim. Kendime hiç zaman ayırmadım, hep çocuğumla ilgilendim. Bütçemizi sarssa da çocuğumu en pahalı okullara gönderdim” şeklinde konuşan ebeveynler de var. Eğer bu yaptıkları, çocuklarının bir dezavantajından dolayı ise ve çocukları bu ekstralar ile ancak ihtiyaçlarını karşılamış oluyorsa, zaten bu da yine temel ihtiyaçlar kategorisine girer ve fedakârlık sayılmamalıdır ama çocuklarının çok da ihtiyaçları yokken bu tarz ekstra yüklerin altına girmişlerse “bu fedakârlıklarından dolayı kendilerini alkışlıyoruz” demeyeceğim tabi ki de, bilakis aşağıya yazacaklarım tam da bu ebeveynlere yönelecek olan eleştirilerdir. 

1- Ebeveyn Açısından Maddi, Manevi, Fiziki ve Psikolojik Olarak Sürdürülemezlik: Ebeveynlik uzun soluklu bir süreçtir. Kısa mesafe koşucusu gibi tüm varlığınızı ilk saniyelerde tüketirseniz, tıkanır kalırsınız. Ondan sonra birileri kolunuza girerek götürür sizi varış noktasına. Taşımanız gerekenleri taşımanız şöyle dursun, siz de başkalarına yük olursunuz. Yani uzun vadeli ve sürdürülebilir bir ebeveynliğe göre kendinizi ayarlamalısınız. Bunu yapmazsanız, ilk başlarda size hoş gelen –fırsat bulsa bile- kendine zaman ayırmama, fiziki olarak kendini çok yorma gibi durumlar zamanla sizin normunuz olacak. Performans olarak bu normun altına düştüğünüzde vicdan azabı hissetmeye başlayacaksınız ama bu normu sürdüreyim derken de perişan olacaksınız. İlk başlarda “süper”i yapmaya çalışırken manevi, fiziki ve psikolojik olarak yıpranmanız neticesinde asgariyi bile yapamamaya başlayacaksınız ve ‘haddini aşan her şey zıddına dönüşür’ durumu ortaya çıkacak. Çocuğuna 24 saat dolu dolu ilgi ve şefkat göstermeye çalışan –ama kendini ihmal eden- bir ebeveyn iken, çocuğunun hiçbir şeyine tahammül edemeyip sürekli bağırıp çağıran birine dönüşeceksiniz. Bu açıdan, bu öz varlıklarınızı idareli ve öngörülü olarak kullanmaya çalışmalısınız. “Fedakârlık” yapacağım diye insanüstüymüşüz gibi davranmanın hiçbir anlamı yok. Maddi varlıklarımızı da yine diğer varlıklarımız gibi dengeli bir şekilde kullanmayı öğrenmeliyiz. 

2- Çocuğa Yaşatılan Soğuk Duşlar: Birinci maddede saydığımız olumsuzlukların çocuğa olan yansımalarından birisi, sürekli anormal şekilde yaşadığı standart değişiklikleri olacaktır. Aşırı yoğun ilgi ve anlayıştan, tahammülsüzlük ve farklı versiyonlarda şiddete doğru yaşanan savrulmalar çocukta soğuk duş etkisi yaratacaktır. Maddi yönden ise; kendimizi zorlayarak çocuğa oluşturduğumuz standartlar, ufak bir maddi yalpalamamız sonrası ters düz olacak, çocuk adaptasyon sorunları yaşayacaktır. Bu arada çocuklarımız tabi ki bizimle birlikte hayatın zorluklarını da görmek ve bu şekilde hayata karşı direnç geliştirmek zorundadırlar ama hayatın bu zorluklarını öngörüsüzlüğümüz sebebiyle ve keskin bir şekilde çocuklarımıza yaşatmaktan kaçınmaya çalışmalıyız. 

3- Çocuklar Arası Adaletsizlik: Diyelim ki ilk çocuğumuza çok acayip “fedakârlıklar” yaptık. İlgiyi, şefkati ve maddi kaynakları ayarsızca önüne döktük ve derken ikinci bir çocuğumuz oldu. Acaba birinci çocuğumuzdaki standartları ikinci çocuğumuzda da yakalayabilecek miyiz? Aynı anda iki çocuğumuz olduğu ve birinci çocuğumuzun ihtiyaçları da yine devam ettiği için, tabi ki birçok alanda tek çocuklu gibi davranamayacağız ve ikiye bölünen bütün varlıklarımızla çocuklarımızın ihtiyaçlarını dengeli bir şekilde karşılamaya çalışacağız. Bu durum gayet normal. Çocuklar arası kıskançlık da doğal olarak işin cabası zaten. Görüldüğü kadarıyla zaten yeterince problem potansiyeli taşıyan çok çocukluluk durumunu, bir de bizim ebeveynliğe çok aşırı yüklemeler yaparak zorlaştırmamamız lazım. Yapılan üst düzey “fedakârlıklar” sonucu tek çocuğuna bile zar zor yetişen ebeveynler, çok çocuklu duruma geldiklerinde haliyle çocuklar arası dengesizlikler ve adaletsizlikler ortaya çıkabilecektir. Etrafımızda, koca koca insanlar olmalarına rağmen hala hayatta istediklerini elde edememelerinin sebebini, kardeş(ler)ine sunulan imkânların kendilerine sunulmaması olarak gören kişiler var. Çocuklarımıza bu ihtimalleri de düşünerek yaklaşmamız lazım. 
4- Borçlu Hissettirilen Çocuklar: Bu “fedakârlık” tavrı maalesef aile içinde çokça konuşulmaktadır. Aslında insanı “bu fedakârlık değil!” diye bağırtan en önemli etmen de budur. Çocuğunuz için gerçekten bir fedakârlık yaptığınızı düşünüyorsunuz, bunu ebeveynler olarak sadece kendi aranızda konuşursunuz. “Ama olmaz ki! Kendileri için nasıl ‘fedakârlıklar’ yaptığımızı çocuklar da duymalı ki ona göre hem bizim kıymetimizi hem de onlara sunduklarımızın kıymetini bilsinler.” anlayışı maalesef çok yaygın ve çok rahatsız edici. Ayrıca “bu ‘fedakârlıklar’ı sadece çocukların bilmesi yetmez, eş-dost-akraba-konu-komşu da bilsin ki, nasıl ‘cefakâr-fedakâr-çilekeş’ ebeveynler olduğumuz tescillensin, şöyle sinemiz doyası bir tatmin olalım, di mi ama…” Biz farkına varsak da varmasak da dillendirilen bu “fedakârlıklar” çocuğu içten içe borçlu hissettirir, minnet duymasına yol açar ve bence bu tarz bir borç-minnet duygusu gayet sağlıksız bir durum. Hatta ebeveynlerin ajitasyon yoğunluğuna göre, kendisine sunulanlardan dolayı ebeveynlerinin yaşadığı “mağduriyet ve mahrumiyetleri” sürekli duyuyor olmak, çocukların suçluluk duymalarına yol açabilir ve psikolojilerine zarar da verebilir. 

5- Başa Kakılan “Fedakârlıklar”: Bir de bu “fedakârlıklar”ın başa kakılması var ki, “borçlanma”dan daha da öte bir durum. “Borçlanma”da çocuk ebeveynlerin söz ve davranışlarından kendi anlayış hassasiyetine göre bir şeyler anlar ve ona göre kendine bir borç çıkarır. “Başa kakma”da ise çocuğun kendi kendine anlaması yeterli görülmeyen “fedakârlıklar” cisim haline getirilir ve çocuğun kafasına fırlatılır. Genelde, çocuğun gerçekleştirdiği bir “beklenti karşılayamama” ya da “suç işleme” durumunda açığa çıkarılır. “Başa kakma”nın tahribatı, “borçlanma”nınkine göre çok daha ağırdır. Anne babanın yaptığı yapacağı her şeye lanet okutmakla kalmayıp, hayatın anlamını da sorgulatabilir insana. Bir gün gelip de çocuğunuzun başına kakacaksanız, yaptığınız o şey her ne ise, yapmayın daha iyi. 

6- Daimi Alacaklı Ebeveynler: “Borçlu Hissetme” ve “Başa Kakma” kısımlarında bazı yönlerden ele aldığımız durumun ebeveynler tarafındaki yansıması da “ebeveynlerin daima alacaklı olması durumu”dur. Bu durum aslında meselenin en vurucu noktası desek yanlış olmaz. Ebeveynler çocuklarıyla ilgilendikleri dönem boyunca yaptıkları “fedakârlıkları”, çektikleri “çileleri”, yaşadıkları “mağduriyetleri/mahrumiyetleri” meğer hiç sıradan şeyler olarak görüp bir köşede unutulmaya terk etmemişler, üst üste yığıp bilinçlerine ve bilinçaltlarına doldurmuşlar. Çünkü “bu dünyada sadece kendileri çocuk büyütmüştür. İlk ve tektirler. Diğerlerinin yaptığı ebeveynlik, onların yaptığı süper kahramanlıktır. Daha neler neler…” Bu açıdan ebeveynler, bugüne kadar yaptıkları şeylerin “karşılığı” olarak kendilerini çocuklarının üzerindeki tek söz sahibi, hatta onların tek sahibi, yöneticisi ve idarecisi olarak görmeye pek bir alışıktırlar. Çocuklarının kendi başına bir birey olduğuna, bir tercih hakları bulunduğuna alışmakta çok zorlanırlar. “O üniversitedeki o bölüm kazanılacak, o meslek değil şu meslek seçilecek, o kızla değil bu kızla evlenilecek”tir. Sonra gelsin tartışmalar, mücadeleler… 

Son olarak; yukarıda yazdıklarım, ebeveynliğin ne kadar zor ve zahmetli bir iş olduğuna, ebeveynlerin çocuklarına harcadıkları her bir emek parçacığının paha biçilemez bir kıymette olduğuna inanmamı engellemiyor. Temel mesele; bu çok kıymetli emeği yorumlarken ve çocuklarımıza sunarken, bilerek veya bilmeden ortaya çıkabilecek yanlışlıkları engellememizdir. 

Huzur ve mutluluklar dilerim…

Atilla Mısra

26 Mart 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 27. Hafta

Selamlar, 

27. haftayla beraber 'üçüncü trimester' sürecine adım adım gelmiş bulunuyorum. Vücudum da son düzlüğe girdiğimizin sinyallerini günbegün arttırarak veriyor. Yorgunluk, ayak bileklerinde şişlik, uyku kalitesindeki düşüş, burun tıkanıklığı... Normal şartlarda daha önümde 13 hafta kadar olacağını düşünürsek, eğlenceli anlar katlanarak ilerleyecek diye düşünüyorum. Ah şu cefakar annelik (!) 

Geçen hafta duygusal olarak yersiz hassaslık içinde olduğumdan bahsetmiştim. Neyse ki bu hafta daha normalim, tek bir konu dışında: Leyla. Leyla benim 3 yaşına yeni giren yeğenim. Almanya'da olduğu için en son 4 ay önce görüştük. Şimdiye kadar süren en uzun ayrı kalışımız. Her gün kısa kısa görüntülü konuşmalarımız oluyor. Fakat son birkaç haftadır konuşmalarımızın özeti şu şekilde:

- Teyze sen bugün mü geleceksin? 
- Hayır canımın içi, sen geleceksin buraya. Havalar ısınacak o zaman sen beni görmeye geleceksin. 
- Ben senin evine mi geleceğim? 
- Evet kuzum. 

Arada bir iki farklı konu sonrası:

- Teyze sen gelince de (o an ne yiyorsa ya da yapıyorsa) beraber yeriz/ yaparız. - Tamam, ben yakın zamanda gelmeyeceğim ama gelince yaparız. 

En vurucu darbe geliyor: 

- Teyze senin orada ne işin var ya, uçakla gelsene buraya. Her seferinde ben de ablam da Leyla'ya yakın zamanda gelemeyeceğimi anlatıyoruz. Gerçi en son bu cümleyi söyledi, ben telefonu kapar kapamaz doktorumu aradım: "Uçağa izin hala mı yok?" diye. Plasentanın aşağıda olması nedeni ile hala iznim yok. Deseydi gidebilirsin, anında gidecektim. O bunları söylüyor ve beş dakika sonra unutuyor biliyorum. Teyze diyerek karalar bağlamadığını da tabii ki farkındayım ama çok özledim ve onun da özlediğini biliyorum. Bu da beni çok hassaslaştırıyor ona karşı. Doğum zamanı gelecekler ama o vakitte yeterli ilgiyi göstermem mümkün olacak mı bilmiyorum. Maddi olarak ayarlayabilirlerse Nisan ayı içinde bir hafta sonu babaanne ve dedesini de görmek için gelebilirler. En kötü senaryoda, doğum zamanını saymazsak, Ağustos ayında anne evinde cümbür cemaat Ayvalık'ta olacağız, o zaman bol bol hasret gidereceğiz. 

Okul, kurs, üniversite genel anlamda ben başarılı biri oldum. 'Örnek' bir öğrencilik hayatım oldu hep. Bunun sebebi bir gördüğümü şıp diye kavramam ya da çok hırslı olmam değil tabiri caizse 'eşek' gibi çalışmam. Yoğun sorumluluk duygusu hisseden biri olarak elimde bir iş varsa onu iyi yapmaya çalışırım. Buna dersler de dahil. Ta ki şimdi gittiğim kursa kadar. Ömrümde geçirdiğim en başarısız ders dönemi içindeyim ki bir lisans, üç yüksek lisans, iş ile ilgili lisans belgesi alan biri olarak bu tarz süreçlerden çok geçtim. Lakin şu an olmuyor. Beynim erimiş, pelte olmuş gibi hissediyorum. Algım zayıfladı, derslere verimli çalışamıyorum. Normal şartlarda 3 - 4 saat aralıksız çalışabilecekken şimdi ilk saatin sonunda yoğun bir sıkıntı yaşıyorum. Bazen geçerli bir sebep oluyor bu bölünmelerde bazen ise saçma sapan nedenler. Sınıfta, 'kendine çok yüklenme sen hamilesin' dediklerinde ayrı bir canım sıkılıyor. Hatta geçen kantindeki görevli benden bahsederken, 'bayan rahatsız çok bekletmeyelim' dedi. Tamamen iyi niyetle dediğini biliyorum ama orada benim rahatsız olduğum kanısı sadece koca karnımdan çıkıyor. Hamilelik gerçekten 'beynimi eritirken, beni rahatsız mı etti acaba' diye düşünüyorum. 

Bu konuda bu kadar dertli olmamın sebebi başarısız olmam değil Temmuz ayının sonunda gireceğim sınavlar. İş ile ilgili girmek zorunda olduğum bu sınavlar iki gün sürecek. Büyük ihtimalle o süreçte ben 'lohusa' olacağım. Bebem 40-50 günlük olacak ve ben sayfalar dolusu yazı yazacağım sekiz sınava gireceğim, sabahtan akşama kadar. Her biri de birbirinden keyifli (!). Doğumdan sonra oturup ders çalışabileceğimi düşünmediğimden, son iki ayım. Bu zamanı iyi değerlendirmek zorundayım yoksa bebeyle beraber Aralık ayında yine girmek zorunda kalacağım ki ders çalışmak ne kadar mümkün olacak bilmiyorum. Bana düzenli yardım edebilecek birileri olmayacak bebek bakımı sürecinde. Aralarda gelen gidenim olacak ama temelinde ben yalnız anneler grubunda olacağım. O nedenle Temmuz ayında gireceğim sınavda verebileceğim kadar dersi vermeliyim ki diğer dönemde bir iki dersi halledebileyim. Bu sebepten beynime rica ediyorum, şu bilgileri kafana sok! Saçlarımı, hamilelikte 'çok hızlı uzar' genellemesine inandığım için gönül rahatlığı ile kestirdiğimi önceki haftalarda yazmıştım. Çevremde de bildiğim hamilelerin gerçekten saçları sırma olmuştu. Peki ya ben? Normalde hızlı uzayan saçlarım durdu. Neredeyse aylardır normal hızının yarısı kadar uzamadı. Fakat sadece saçlarım değil, vücudumdaki hiçbir tüy uzamıyor. Bu da işin güzel yanı. Gerçek manada tüylerimin uzaması durmuş durumda. Kollarımda en son tüyü Ekim ayında gördüm. Kaşlar, bıyıklar ayda bir yapılacak küçük temizlik dışında sıkıntısız. Öyle tüysüz genç kız misali geziyorum. Doğum sonrasına dair korkularım olsa da şimdilik bu keyifli anın tadını çıkarıyorum, büyük yüklerden kurtulmuş durumdayım en azından bir süre daha. Biraz isyankar, biraz duygusal, biraz da hoşnut bir haftanın ardından gelecek hafta daha güzel ruh halleri ile görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Ezgi

22 Mart 2017 Çarşamba

Ayşe’nin Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Aslında bu hikayeye nasıl başlayacağımı hep düşündüm. Kadınların gururla anlattıkları doğum hikayeleri ve erkeklerin askerlik anıları hep önemlidir hayatlarında… Öncelikle doğuma kadar olan süreci sizi çok sıkmadan bahsetmek istiyorum. Hamile kaldığımı öğrendiğimde bebeğim karnımda üç haftalıktı. Adetim genelde düzensiz olduğu için ilaçla düzenleniyordu. O arada gecikince öğrendim hamile olduğumu. Kalp atışlarını duyduğum an doktorumla konuştuğum üç nokta vardı. Kesinlikle ben normal doğum yapmak istediğimi , bebekte ya da ben de her hangi bir sorun olmadıkça sezeryan yapmayacağına güvenmek istediğimi ve epizyotomi istemediğimi söyledim doktoruma. Eğer bunlardan herhangi birini sağlayamayacaksınız, doğumdan sonra görüşelim dedim. Tabii ki ben bunları söylerken doktor diye aslında bir meleğe gittiğimi o an unutmuştum, hormonların etkisinden olsa gerek… 

Her zamanki sakin, güvenli tavrı ile benim de güvende hissetmemi sağladığı için doktor konusunda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hamileliğimin ilk dört buçuk ayında sürekli mide bulantısı, kusmalar, koku hassasiyeti, kilo kaybı… pek bir keyif alamadım. Neredeyse 10 kilo kaybettim. Zira 57 kilo ile hamile kalmış ve 61 kilo ile doğuma gitmiş birisiyim. Sekizinci ayda karnım o kadar küçüktü ki insanlar altı aylık sanıyordu. Bu fotoğraf çekildiği zaman tam yedinci ayı yeni doldurmuştum. Başından beri normal doğum istediğim için son haftaya kadar bekledim. 41. Haftaya girdiğimde benim ufaklık yerinde epey rahat olsa gerek hala kanala inmemişti. İki güne bir doktor kontrollerim vardı. Sondan bir önceki kontrolde doktor kızımızın doğum pozisyonu aldığını ama hala doğum kanalına girmediğini söyledi. Bebeğin gelişimini tamamladığını ve içerde kaka yapabileceğini, riske atamayacağını da ekledi. O güne kadar sezeryandan hiç bahsetmeyen doktorum, iki gün sonra eğer tekrar kanala inmezse, apar topar olmasındansa, planlı bir şeklide sezeryan yapmamız gerektiğini söyledi. Hiçbir şekilde kendini sezeryana hazırlamamış olan ben hormonlarımın da etkisiyle yaklaşık 2 saat boyunda "ben sezeryan olamam' diye hüngür hüngür ağladım. Annem ve eşim ne dedilerse beni sakinleştiremediler. 

İki gün sonra tekrar gelmek üzere eve döndük. Bu arada günlerden Salı Cuma tekrar kontrolüm vardı. Artık ağırlaştığım için çok yürüyemiyor, merdiven inip çıkamıyordum. Bir an da ne yapsam da bebeğin kanala inmesini sağlasam diye normal doğum hikayelerini okumaya başladım telefonumdan. Okuduklarımın etkisiyle karnım burnumda evde temizlik yapmaya başladım. Annemin ve eşimin ısrarlı yardım tekliflerini kabul etmedim. Kendim yapayım biraz da rahatsız edeyim hanımefendiyi diye düşündüm. Perşembe gece 02:00'de bir sancı ile yatakta uyandım. Saat tuttum. 10 dakikada bir gelip bir dakika sürüyordu. Yine de çok emin olamadım ve 30 dakika bekledim. Son iki hafta boyunca 2 cm. açıklıkla gezdiğim için Doktor sancılar 10 dakikada bire düşünce haberleşelim demişti. Eşimi ve annemi uyandırdım. Olağanca sakinliğim ile bebek geliyor sanırım dedim. İkisinin paniğini unutamıyorum. Hamile olan ben, heyecanlı ve panik olan onlardı. Sonra yine olağan sakinliğimle doktorumu aradım. Sancım olduğunu, NST'ye bağlanıp gerçek doğum sancısı ise ona haber vereceğimi söyledim. Sakinliğime doktor da şaşırdı. Ben ise normal doğum olacağı için çok ama çok mutluydum.

Doğum yapacağım hastane eve 5 dk mesafede idi. Tabii o saatte trafik de olmadığı için biz 3 dakika sonra oradaydık. Doktorlar NST'ye bağladılar. Gerçek doğum sancısı olduğunu tespit edip doktoruma haber verdiler. 02:30'dan sabah 7:00'ye kadar epiduralsiz doğuracağım diye sancı çektim. Sabah 7:00'de doktorum geldiğinde sadece 4 cm. açılmıştım ve bitmiş bir haldeydim acıdan ve ağrıdan… Bebeğe gücün kalmayacak, epidural yapalım sana rahatla dedi doktorum. Ona her konuda güvendiğim ve daha fazla dayanacak gücüm de kalmadığı için kabul ettim. Epiduralden sonraki doğuma kadar geçen süreçte acı ya da ağrı hissetmedim ama kasılmalar ve titremeler oluyordu. Sonuna kadar odada sancı çektim son anda doğumhaneye indik. Normal doğumdan hiçbir zaman korkmadım. Bugün olsa yine yeniden yaparım. 

En nihayetinde saat 11:00 gibi küçük hanım gelmeye karar verdi. Ben, doktorum, doğum fotoğrafçım ve eşim doğumhaneye indik. Doğuma ait bir sürü fotoğrafımın ve video kaydımın olması çok güzel, ama çok fotojenik olduğumu söyleyemeyeceğim o esnada... Doğuma eşimin girip elimi tutması ve bana desteği de ayrıca güzeldi. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Tam dört kere ıkındım ama bebek çıkmadı, beşincide tüm gücümle ve nefesimle tekrar denedim ve bebeğimin çığlıklarını duydum. o anı unutamıyorum. Saat tam 11:10'da küçük kızım dünyaya geldi. 

Yüzünü gördüğümde en kuvvetli hissettiğim duygu onu kimseye vermek istemediğimdi… Bu güzel duyguyu en güzel şekilde her isteyenin tatmasını dilerim. 

Sevgiler,

Ayşe

19 Mart 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 26. Hafta

Selamlar sevgili BYBO okuyucuları,

Çok yoğun duygu patlamaları yaşadığım bir haftayı bitirmek üzereyim. Aşırı hassasım, saçma sapan şeylere ağlıyorum, anlık gerginlik yaşıyorum, bir an iyiysem bile bir anda yine patlayabiliyorum. Bunların hiçbirinin de haklı, geçerli bir sebebi olmuyor genelde (varsa bile böyle tepkileri hak edecek kadar büyük olmadıkları kesin). Fiziksel olarak epey yorgunum ama ruhen olan bu gelgitler beni daha çok yordu bu hafta. Doktorla konuştuğumda çok normal olduğunu, sevgili hormonlarımın oyununa geldiğimi söyledi. Zavallı koca kişisi demek istiyorum. (Eren'in Ezgi adına notu: Ama BYBO'da koca kişisi demediğimiz için demiyorum) İşin vahimi, ağlarsam ya da sinirlenirsem bu sefer içerideki cücük acaba kötü mü etkileniyor diyerek iyice hassas bir çizgiye geliyorum. Yersiz bir kısır döngüye girdim, yeni haftanın beni bu etkilerden azad etmesini diliyorum. 

Bir önceki kontrolümde umarım geçer dediğim ve net olarak burada bahsetmediğim bir mevzu vardı. İşte o durum ne yazık ki hala geçmemiş; sevgili plasentam tam olarak rahim ağzında duruyor. Bebeğin aşağısında, tüm çıkışı kapatıyor. Hocanın dediğine göre 32. - 33. haftalara kadar yukarı çıkma ihtimali mevcut. Net teşhisin o haftalarda konulması sağlıklı oluyor. Fakat değişmez ise ne olacağı belli; sezaryen. Tabii ki biliyorum sezaryen tam olarak bu durumlar için var, zorunlu hallerde hayat kurtarıcı büyük bir eylem. Fakat en başından beri yazdığım gibi ben doğal doğumu çok isteyen biriyim. Sadece bebek açısından da değil. Benim sağlığıma etkileri yanı sıra o tecrübenin gerçekten yaşanması gereken bir eylem olduğuna çok inanıyorum. Tabii ki bebeğimin ve benim sağlığım için gerekli durumda doğalı gözüm görmez ve ben de kahrolmam ama... Ama da orada bir yerlerde kalır sanırım. Plasentanın aşağıda olma durumlarında sezaryen biraz daha riskli olabiliyormuş, bu nedenle bebeğin kendi istediği zaman dünyaya gelmesine de müsade edilmiyormuş (genel olarak okuduklarım bu yönde). Bu da ayrı bir eksi, haydi sezaryen oluyor bari vücut eylemi kendi başlatsa idi. Tabii ki henüz bir kesinlik yok, evrene olumlu mesajlar göndermeye çalışıyorum :) Plasentanın yukarı çıkması için 6 - 7 hafta var, demek ki önümüzde daha uzun bir zaman dilimi mevcut. Hakkımızda "hayır"lısı... 

Bu haftaki kontrolde beklediğim gibi şeker yüklemesi yapılmadı. Bebeğin gelişimi, suyu, kilosu ve diğer değerlerini dikkate alarak şimdilik erteledi doktorum. 3 hafta sonraki duruma göre yaparız dedi. Ama ben 3 hafta erteledim mi emin değilim. Çok arada kaldım; doktor şimdi gerek yok derken gidip durduk yere test yapılmalı mı, yoksa bu kadar kritik bir test akılda kalmasın haftası da uygun diyerek beklemeden yaptırmalı mıyım bilemedim. Sanırım yaptıracağım, haftaya bana yine kan verme yolu göründü gibi gözüküyor. Aslında doktorumun genel tutumundan çok memnunum, şimdiye kadar değerlere bakmadan hiç vitamin ya da benzeri bir ilaç desteği vermedi. Doğru beslenme, sağlıklı uyku, düzenli spor gibi hareketlere daha fazla önem veriyor. Türkiye'de çoğunlukla hiçbir değere bakılmadan kullansan iyi olur diyerek ilaç veren hekimlerimiz olduğu için benim için artı bir özellik. Baştan beri sıklıkla kan ve idrar testlerine bakılarak eksikliğim olup olmadığı gözlemleniyor, buna göre yol çiziyoruz. Ama şeker yüklemesinde ben biraz aceleci davranacağım sanırım. 

Sonunda beşik işini halletmiş bulunmaktayız. Bu hafta başbaşa zaman yaratamadık ama Özgür'le beraber yatak yapımını aradan çıkardık. Ablamdan gelenler ve hediyelerle beraber alınacak zaruri bir ihtiyaç kalmadı sayılır. O konuda rahatım, minimum bütçe ile çok temiz ve tam kararında istediğim gibi hallettik bu işi. Ivır zıvırlar ile bana alınması gereken emzirme sütyeni tarzı ihtiyaçlar eksik. Onlar için bekliyorum, sonuçta biraz daha büyüyerek devasa boyutlara da ulaşabilir göğüslerim değil mi?! Şimdilik bir oda karman çorman duruyor. Kutuda bebek arabası, yatağın üstünde leğen, gelen ve aldığım kıyafetler tıkış tıkış dolap içinde... Baharın gelmesini bekliyorum. Nisan sonuna doğru şekle şemale sokmayı planlıyorum o kısımları da. Sanırım sonrası hastane çantası hazırlama faslı olacak. Yazdıkça bir heyecan bastı... Neyse daha zaman çok canım! "Hayır"lı haberlerimizin artması umudu ile...

Sevgiler,

Ezgi

14 Mart 2017 Salı

Büyüme Ataklarına Dair Genel Bilgiler

Bu yazının tamamı Wonder Weeks (Dr. Hettz van de Rijt ve Dr Frans X. Plooij) kitabından alınmıştır) 

Birçok yorumda "atak haftasında olabilir" diye bir ibare koyuyoruz, hafif tellenmiş bebelere dair. Bebekler ilk bir buçuk yıl içinde sekiz kere mental olarak değişirler ve bu değişiklikler bebekleri ruhen ve fiziken zorlar. Bizler nasıl ki zorlandığımızda "ay bana daral geldi" moduna giriyorsak, daha minnacık bir yavrunun kendisine ne olduğunu bile anlamadığı bir durumda çıldırmasının normal olduğunu kabulleneceğiz. Aşırı yorucu, zırlak, yapışık, gıcık olan bu yumuk elli yaratıkları ne kadar başkalarına satmak istesek de, o anda doğru olan bağırmadan, çağırmadan, sinirleri yıpratmadan bebeğe destek olabilmek. Zaten yavrunun derdi almış başını aşmış, bi de biz dert olmayalım. 

Kişisel tecrübeme göre, bir atağın en büyük yardımcısı sling (en azından bebek biraz daha küçükken). Kucağınızdan bıraktığınız an kıyamet çığlık atan bebe, sling içinde hem size yakın hem de siz işlerinizi yapmak konusunda pek zorlanmıyorsunuz, en azından iki eliniz boşta. Gelelim ataklara. Bu yazıyı, belki aranızda kitabı almak konusunda tereddütü olan (muhakkak elinizde olsun) ya da kitaba erişimi çeşitli sebeplerle zor olan ya da hiç olmayan arkadaşlar için epey kısa şekilde hazırladım. Maksat, derli toplu bir özeti olsun atakların. Bu arada atakların, bebeğin 40. hafta doğmuş gibi hesaplandığını belirteyim. Yani doktorunuz 22 Temmuz demişse doğum tarihine ve çocuk erken ya da geç gelmişse, esas doğduğu tarih değil, hesaplanan doğum tarihi baz alınacak. 



1. Atak – Olgunlaşma (4. veya 5. hafta) 

Bu haftalarda bebekler fiziki çok büyük değişiklikler yaşarlar ve bu ruhsal değişiklikleri de beraberinde getirir. Organları daha farklı çalışmaya başlayan, daha iyi görebilen bebek kendini bir girdapta bulur. Bu girdaptan en iyi çıkmanın yolu da tabii ki dokuz ay içinde kaldığı annesine yanaşmak, çıktıktan sonra sıkı fıkı vakit geçirdiği babasıyla kaynaşmaktır. Bol bol meme ister, sürekli ağlayabilir (bir iki gün) "çocuğun içine cin kaçtı" diye dertlenebilirsiniz. Dertlenmeyin. Çünkü geçecek ve bebek bu süreçten daha fazla şey yaparak çıkacak. Bu söylediğim tüm ataklar için geçerli. Ataklarda bebekler fena şekilde anneci/babacı (daha çok anneci ve memeci) olurlar. Yere koysan durmaz, göğe koysan almaz hallerdedirler. Camdan atmak isteyebilirsiniz, aman diyeyim. Geçecek. Sonra öyle güzel şeyler yapacak ki insan "iyi ki atmamışım da doğurmuşum" falan diyecek. 

2. Atak – Şekillerin Dünyası (8. hafta civarı) 

Bebekler bu dönemle birlikte çevrelerinin kocaman bir kaos olmadığını, bu kaosun içinde belli başlı şekillerin varlığını farkeder. Ellerini farkeder mesela. Tüm duyu organlarıyla bu şekilleri bulmaya çalışır. Doğuştan gelen reflekslerinde bir azalma görülür. 


3. Atak – Akışkan Geçişler (12. hafta civarı) 

Kucağınızdaki minnak kuzuların bir robot edasında hareket ettiklerini farketmişsinizdir. Farketmiş oldukları ellerinin kesinlikle hakimi değildirler ve onlara uzattığınız bir oyuncağa comodor 64 gibi duraklaya duraklaya ellerini uzatırlar. Bu atakla birlikte, bedenlerinde ve dışarıya dönük algılarında akışkanlık başlar. Başlarını bir yandan öbür yana daha rahat ve takılmadan hareket ettirirler, ellerini daha emin bir şekilde oyuncağa doğru uzatırlar ve mesela müziği daha akışkan bir şekilde duyarlar. Bu atakla bebekler dünyasına çok yeni kapılar girer ve onlarla oynamak daha keyifli bir hal alır. 

4. Atak – Olaylar (19. hafta civarı) 

Bu atağın belirtileri ta 14. haftadan itibaren kapınızı çalabilir. Akışkan geçişleri öğrenen bebe, "Du ben bi şey yaparım belki bunla" diyerek, akışkan geçişleri art arda sıralayarak bir olay yaratır. Mesela oyuncağa uzanıp, onu almak ya da ona dokunmak gibi. Bu esnada oyuncak sağdaysa elini sağa doğru, yukarıdaysa yukarıya doğru uzatır ve onu tutabilir. Bu dönemde ayrıca "babababab" "mamamam" gibi anlamsız sesler çıkarır. "Aaa konuşuyoo" falan der insanlar. Tabii ki konuşmuyor, ama gidişat bu yönde. Siz gözlerinin içine bakarak onunla bol bol konuşun. 

5. Atak – Bağlantılar (26. hafta civarı) 

Bu atağın da öncesindeki zorlu kısım 23. hafta civarında başlar. Bu atakla birlikte bebekler bağlantıları anlamaya ve kendileri bağlantılar yaratmaya başlarlar. Etraflarındaki her şeyin birbiriyle bağıntısı olduğunu farkederler. Mesela annenin sorusu üzerine babanın cevap vermesi gibi. Odadan çıktığınızda yanında olmadığınızı anlaması da bu zamana tekabül eder. O yüzden sizi yanında tutmak için bağırmaya başlama seansları burada ortaya çıkar. Odadan çıkarken ona seslenmeye devam edin. Bir de kişisel tecrübem, bu dönem "ce e" oyunlarının çok işe yaradığı. Odadan çıkmadan önce bir iki kere koltuk arkasından, kapının oradan ce e yapınca bebek fazla sızlanmadan geri gelmiş oluyorsunuz. Bu atak sırasında tuvalete gitmek tam bir işkence oluyor, çünkü peşinizdeki yavru bağırıp duruyor. 28.-30. hafta arasında bir zamanda bebeğiniz ona sormadan!!! ondan ayrılabileceğinizin ayırdına varıyor (ayrılık korkusu). Mental bir atak olmasa da, terkedilebileceğini düşünen bebek, duygusal bir farkındalık döneminden geçiyor. O zaman da yapışık olabiliyorlar. 

6. Atak – Kategoriler (37. hafta civarı) 

Bu atağın da derdi 35. hafta civarında basıyor. Biraz daha erken de olabilir. Bebekler bu dönemde ilk defa "erişkin" gibi düşünmeye başlıyorlar. Daha doğrusu biz sonunda onların nasıl anlayabildiğini anlıyoruz. Atak ile birlikte bebekler ıslak, kuru, düz, yumuşak vs. gibi kavramları algılayabiliyor daha doğrusunu bunları kategorize edebiliyorlar. Mesela bir topu canlı da görseler, resmini de görseler "top" olarak kaydedebiliyorlar. Farkedeceksiniz, acayip bir dokunma ihityaçları doğuyor. Sürekli onları alıp oda oda gezdirmenizi istiyorlar. Her şeye dokunuyorlar. Verin eline elma armut, bol bol dokunsun. Blw yapıyorsa, zaten yemeğe dokunmak onun için çoğoş. 

7. Atak – Peşisıralık (46. hafta civarı) 

Sondan bir önceki atakta bebeler peşisıra gelen hadiseleri kavrama ve gerçekleştirmeyi öğreniyorlar. Sıkıntılı oldukları dönem de 42. hafta civarı başlıyor. Mesela daha önce terminatör gibi evin içini dağıtan yastığı alıp atan ve sonra başka bir işe koyulan yavrunuz, bir bakmışsınız yastığı alıyor ve sırtına koyuyor. Anahtarı masadan alıp, kapıya takıyor. Bir bakmışsınız, kare delik içine üçgen tıkmaya çalışmıyor ve önce eline sonra önüne bakıp eşleştiriyor. Dans ederken daha önce yapmış olduğunuz peşisıra gelen figürleri biliyor ve yapıyor. Ne güzel dünya! 

8. Atak - Programlar (55. hafta civarı) 

İlk 14 ayın son atağı, sinir bozucu kısmını 51. hafta zamanında göstermeye başlıyor. Bu atakla birlikte bebekler olayların, kendi içinde sıralı olması gerekmeyen yapı taşlarından mamul programlar olduğunu kavrıyor. Programda ne var? Yemek yemek. Peki yemeği her zaman aynı şekilde yemek zorunda mı? Değil. Mesela iki lokma arasında su içmek isteyebilir, istemeyebilir de. Kaşıkla yemeği bırakıp eliyle de dalabilir. Eliyle yerken kaşık da isteyebilir. Sağ eliyle yerken, sol eline geçebilir; ama bu yemek yemek işini değiştirmez. İşte hayatın belli birtakım programlardan (yemek yapmak, yemek, gezmeye gitmek, toz almak vs.) ibaret olduğunu farkettiği yer de burası. Daha çok şeyler öğrenecek bebeler. Neden, niçin diye merak edecekler… Ama en yoğun öğrenimin gerçekleştiği, daha doğrusu hayatla başedebilme (temel ihtiyaçları kavrama) yetisi kazandıkları zamanlar bu zamanlar. Gerisinde hep bu yetilerin eşliğinde üst üste koyacaklar. Biz de onları izleyeceğiz ve elimizden geldiğince destek olacağız onlara.

Ece Yıldırım- Zimmer

11 Mart 2017 Cumartesi

Bitmeyen Sendromlar

Çocuğun 2 yaş sendromuna girdi mi? 3 yaş sendromu varmış bir de. 4 yaş. 5 yaş. Bitmeyen sendromlar... Çocukluğu bir sendromlar serisi olarak tanımlıyoruz. Sendrom anormal bir durumu işaret etmek için kullanılması gereken bir kelime değil mi oysa? Sıradışı, özel bir durum olduğunu belirtmek için. Tıpkı dişi çıktığı için vücut ısısı yükselen çocuğa hasta muamelesi yaptığımız gibi, tıpkı sindirim sistemi henüz gelişmediği için gazlanan çocuğa ilaç vermeye çalıştığımız gibi, normal olanı anormal ilan edip, sonra da tedavi etmeye çalışıyoruz. 

Bir çocuk psikoloğu arkadaşım çocuğun 2 yaş sendromunu sormuştu. Bizimki girmedi dedim. Sonra birkaç soru sordu, cevapladım. Güldü. İşte 2 yaş sendromu bunlar dedi. Ama ben bunları sendrom olarak görmemiştim. Hızla değiştiği bir dönemdi. Çok kafası karışıktı. Sabri azdı. Ne istediğini, neyi sevdiğini, bizim onun isteklerine nasıl tepki vereceğimizi anlamaya çalışıyordu. Yoruluyordu, ama mutluydu. Sinirleniyordu, ama heyecanlıydı. Denemeler yapıyordu, ama dikkatli olmayı da öğreniyordu. Heyecan vericiydi, büyüyordu. Ben sendrom denildiğinde, tedavi gerektiren bir şey bekliyordum. Halbuki karşımda değişim vardı. E değişim zordur elbet. Oğlum büyüyordu ve büyüdükçe, önceleri bir-iki ayda bir, sonraları uzayan aralıklarla kendine bir koza örüyor ve içine cekiliyordu. Baskalari fark etmiyordu, ama biz hemen anlıyorduk. Her değişimde eşimle büyük bir heyecan yaşıyorduk. Bu sefer ne çıkacak kozadan diye bekliyorduk. İnsanların sendrom dediği dönemler, bizim için çocuk yetiştirmenin en yorucu, ama bir yandan da en heyecanlı yani oldu hep. Oğlum huzursuzlanıyordu, iştahı azalıyor, aksileşiyor, biraz içine kapanıyordu. Karakteri değişiyordu. İşte diyorduk, yine kozasına çekildi, yine renk değiştirip çıkacak. Ama nasıl çıkacak? Kozadan bir kez müthiş bir merakla çıktı. Bir gün aniden dedi ki, “Ben arabaya binmeyi sevmiyorum. Ama X abla seviyor. Ama ben sevmiyorum. Ama o seviyor. Ben sevmiyorum. Sen anne?” İlk defa başkalarının kendinden başka bir şey sevebileceğini, tercih edebileceğini fark etmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Çok şaşkındı, o kadar şaşkındı ki, ben de şaşırdım. Hiç unutadadım Her gün, kendi sevdiklerini sayıyor, başkalarının da onları sevip sevmediğini soruyordu, isim isim, tek tek. Ben karpuzu cok seviyorum. Ama herkes karpuzu sevmiyor, değil mi? Sevmiyor oğlum. Bir gün kozasına girdi, çıktı ve robotlar insan mıdır diye sordu. Polisler de ölür mü? Ağaçlar da ölür mü? Kediler de canlı mıdır? O zaman robotlar neden canlı değildir? O zaman doktorlar da doğar mı? Peki çocuklar da insan mıdır? Sen kadın mısın anne? Ben erkek miyim? Kategorilerle boğuşuyordu, benim çok da anlamlandıramadığım kategoriler oluşturuyordu. Bir gün kozasından çıktı ve “ben bunu yaptığımda insanlar ne diyor anne?” dedi. Sanırım en zor dönemi oldu bu. 

Her gün saatlerce “insanlar ne diyor?” oyunu oynadık. Duploları dizer, sonra bir anne ve çocuk duplo el ele tutuşur ve duplo sahneleri izler, yorumlar yapardı. Çocuk her zaman şu soruyu sorardı, “insanlar ne diyor anne?” Anne duplo çocuğa duplodan sahneyi yorumlardı. Bir gün, anne-çocuk duployu izleyen bir anne-çocuk duplo koyduk. Oyun içinde oyun. Sonra bir başka duplonun rüyası oldu bu oyun. Bitmek bilmeyen bir “insanlar ne diyor?” oyunu. Dünyaya başkalarının da gözüyle bakmayı öğreniyordu. Bunun psikolojideki adini biliyordum, ama adını bilmeme gerek yoktu. Yaşıyordum, bunalıyordum. "İnsanlar ne diyor sorusu" azalmaya başladı. Kozaya girdi. Birkaç ay dışarı çıkmak istemedi. Odasında sadece kendi kendine oynamak istedi. Sebzelere dokunmak istemedi. Çok dokunmadık. Çıktığında “neden?” diyordu. Durmadan neden diyordu. “Anne su verir misin? Al oğlum. Neden? Sen istedin ya. Neden?! Susadın herhalde. Neden?” Eğer bir kez daha neden derse kendimi balkondan atacağım diyordum, ama yüz kere daha diyordu tabii. Yüz kere daha cevaplıyorduk. Yoruluyorduk. Sonra gülüyorduk. Sonra sinirleniyorduk. Sonra tekrar gülüyorduk. Sonra nedenler bitmese de, azaldı. İştahı kesildi. Huysuzlaştı. Bir gün kozadan çıktığında, “en güçlü ben miyim?” dedi. Anne, dünyadaki “en büyük şey” ne? Baba güneş "dünyadan büyük" mü? Güneş dünyadan “ne kadar” büyük? "Güneşten büyük" bir şey var mı? Yıldızlar ne kadar uzak? Anne 100 mü büyük milyon mu? Anne milyar kadar insan var, milyar kadar çok değil mi? Ne kadar çok? Anne en akıllı çocuk benim. En güzel anne sensin. Sıfır kadar var. Sıfır hiç demek. Milyon çok demek. ÇOOOOOOK! Sonsuz kadar mı milyon? Sonsuz ne kadar? “En”, “daha”, bitmek bilmeyen “dünyanın en sevdiğim”ler. En uzun, en güçlü, en eski, en büyük tabii, mutlaka en büyük. Çok kozaya girdi çıktı oğlum. O kozaya girdiğinde fark etmeyi, her zamankinden biraz daha sabırlı olmayı öğrendik. O mizmızlanınca, gidip sarılmayı, öpmeyi, gözünün içine bakıp, seni çok seviyoruz demeyi öğrendik. Beyninin fiziken değiştiğini, bir şeyleri çözmeye çalıştığını, kozadan yeni maharetlerle çıkacağını öğrendik. Merak etmeyi öğrendik. 

Bakalım şimdi nasıl bir numarayla çıkacak diye heyecanlanmayı öğrendik. Beyni şu anda neye hazırlanıyor diye sormayı öğrendik. Ne zor şey büyümek. Ne heyecanlı. Ne güzel. Ama ne zor. O zorluğu fark edince, sabır kendiliğinden artar. Size karşı bir tavır alma olarak gördüğünüz şeyin, büyüme sancısı olduğunu fark ettiğinizde, yardım etmek istersiniz. İsteyin. Sendrom demeyin. Sendrom dediğimizde, yaşamın en güzel süreçlerinden birini bir hastalık diliyle ifade ediyoruz. Atlatılması gereken bir şeye çeviriyoruz, tadına varılması gereken anları. İnanılmaz değişimler yaşıyor beyni, vücudu. Çevresini anlamlandırmaya çalışıyor. Sizi çözmeye çalışıyor, arkadaşlarıyla ilişkilerinde hasar görmeden yolunu bulmaya çalışıyor. Çocuğunuzu dinleyin, izleyin. Dinozorlar, itfaiye, bebekler, satranç, ne yaptığı önemli değil . Onları yaparken, beyninin nerede olduğunu anlatıyor size. Bir gün itfaiyenin renkleriyle meşgulken, bir başka gün itfaiye arabalarını birbiriyle konuşturacak, yine bir başka gün itfaiye arabasının nasıl oldup da kimse itmeden gittiğini merak edecek, motorunun nasıl çalıştığını ve sonra dünyanın en büyük itafiye arabalarını soracak. Ve dikkatsiz bir göz, bu çocuk 4 senedir itafiyeden başka bir şeyle oynamadı diyecek. Aynı arabayla her sene yepyeni dünyalar kurduğunu görmeyecek. Çocuk sendromda diyecek. Oysa… Çocuk büyüyor. Çocuk yaşıyor. Çocuk değişiyor. Çocuk öğreniyor. Çocuk sendromda değil. Çocuk çocuk. Siz de yetişkin olun. Onu sendromlarla tanımlamayın. Onu kategorilere sıkıştırmayın. Çocuğunuzu anlamaya çalışın. O çocukluğunu yaşayabilsin diye. Çocuk olabilsin diye. Çocuğunuzu görün.

Aysuda Kölemen

10 Mart 2017 Cuma

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 24. Hafta

Yorgun bir haftadan herkese selamlar, 

Bu hafta kursun hemen her gün olması ve saatleri de uzatmaları beni biraz fazla etkiledi. Ayak bileklerim şişti, kuyruk sokumuma doğru iğne batar gibi ağrılar saplandı, sulu yemek yerine sandviçler (neyse ki evden kendim yapıp getiriyorum) kabız yaptı. Eve her girişim, kendimi koltuğa salıverişim ile sonlandı. Sıkıyorum dişi, son 2 hafta! Sonra derslere devam ama en azından kendi tempomda ve evimde. Havalar da ısınır, sabahları kısa kısa yürüyüşler yaparım. Üzerine kahvaltı, mis gibi bir başlangıç için sebebim olur. 

Pazar günü Bakırköy Meydanı'nda, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için miting vardı. Sabahın köründe evden çıktığımda, Bakırköy mitingden ziyade savaşa hazırlanır edada idi. Her yerde çevik kuvvet, yollar kapanmış, araç geçişi durmuş. Öğlen başlayacak eylem için yedide önlemler alınmıştı bile. Kursa vardığımda ise uzaktan gelen herkes derbederdi. Otobüslerin meydana girişi engellediği için yürümek zorunda kalmışlardı. Çoğunluk doğal olarak durumdan şikayet ediyordu. Ama benim için o kadar yanlış bir açıdan şikayetler ortada dönüyordu ki! Kadınlara kızıyorlardı, 'ne gerek vardı', 'başka yer mi yoktu', 'yollar, onlar yüzünden kapanmıştı' gibi gibi. Burada sıkıntının güzelim kadınların özgürce bir gün yaşamalarının değil de polisin yok yere her yeri kapatmasının olduğunu söyledim. Bir iki kısık ses dışında bana katılan olmadı, işin özü o mitinglerin 'gereksizliği' idi. Bu sınıfın hepsi üniversite, çoğunluğu yüksek lisans diplomalı ama düşünmekten, 'ben' kimliğinden öteye gidemeyen bir gruptan oluşuyor. O sıra sıkça içimi sıkan his sardı beni, bu ülkede çocuk yapmak... 

Çocukluğum Bolu'da geçti benim. Daha doğrusu çocukluğumun en güzel 6 yılı diyelim. Çayır, çimen, orman, doğa ve ailecek yapılan piknikler. O kadar içime işlemiş ki sevgisi, ben açıkça orman aşeriyorum. Ayağım toprağa bassın istiyorum, çimenlere oturayım istiyorum, sandviçimi alayım, bir ağaç altında yiyeyim, yürüyüş yapayım, güneşi yaprakların arasında hissedeyim. Belgrad Ormanı olmazsa elimizde hiçbir şey yok bu şehirde! Çatalca taraflarında yol boyu açılan piknik yeri adı altındaki soygun mekanlarını saymazsak. Gerçi ormana giriyorlar, yavaş yavaş katlediyorlar orayı da. Havalar az daha ısınsın, kendimi çayıra çimene salma hayalim var. Temiz hava, doğa, sessizlik... İleride şu şehirden kurtulmayı başarırsam yeşilliği olan bir yere gitmeyelim. Yeşil görmeliyiz biz, oğlumun ayağı ayda yılda birden fazla toprağa, çime basmalı. En azından Sarıyer tarafına gidebilsek, İstanbul'da semt değiştirmek bile şehirlerarası taşınma kadar zor be kardeşim! Neresinden tutsak olmuyor sanki. 


Benim bebe büyüdükçe meraklarım, endişelerim, kurgularım artıyor; nasıl olacak, ne zaman olacak, sakin mi olacak, babası gibi yeri göğü inletecek mi, erkek çocukla baş edebilecek miyim minvalinde dolu düşünceler. Fakat esas merak ettiklerimden biri kasık fıtığı olayı. Şimdi ne alaka demeyin, hemen giriyorum konuya. Benim koca, onun babası, iki amcası hepsi kasık fıtığından bebekken çekmiş dostlar. Benim üzerimde öyle bir psikolojik baskı oluştu ki, 'çok ağlatma bak, aman fıtık olur'. Böyle bir durum mümkün mü? Fıtık genetik mi ve gerçekten ağlayınca mı oluyor bu iş? Kocam 3 aylıkken 2 ameliyat olmuş. Gözüm korkuyor, çünkü o kadar çok acı çekmiş ki garibim. Sütten kesilmiş, hasta olmuş baya zorlanmışlar o süreçte. Bizimkinin erkek olduğunu öğrendiğimde bile ilk aklıma bu durum gelmişti. Umuyorum o ameliyatlık fıtık benim oğlanı bulmaz. Bulursa da en hızlı ve temizinden halledebiliriz. 

Ben yumurta yemem, hatta o kadar ki yediğim her ne ise içinde yumurta kokusunu ya da tadını alırsam onu da yemem. Hiç yemedim çocukluktan beri. Ablamla beraber yaşadığımız dönemlerde, o bana omlet yapardı, ama içinde yumurtadan ziyade aklınıza gelen herşey olurdu. Yumurta kokusu giderdi böylece. Öyle yemişliğim oluyordu arada derede. Hamilelik başından beri ise menemen, omlet, salata denemelerim boşa gitti ama yerine pankek ve krep geldi. Tariflerdeki yumurta sayısını arttırıyorum. Kefir, tam buğday unu, yulaf koyarak biraz daha sağlıklı sonuçlar elde ederek haftada iki yiyorum. Arasında da bolca peynir ve yeşillik, tat kalmıyor zaten. Ama esas diyeceğim o değil. Ben neden yumurta yemiyorum?! Çocukluğumdan bir kare (belki çocuktan da küçüğüm emin değilim); evde yumurta haşlanmış, kahvaltı sofrası. Babam yumurtayı anneme vermeye çalışıyor, annem yüzünü buruşturarak itiyor. Net bir kare beynimde bu. Annemi, çocukken çok nadiren yediği yumurta sarısı dışında hiç yerken görmedim (40'ından sonra her sabah bir yumurta yer oldu). Hatta tepkisi genel olarak itme yönündeydi. Beni etkileyen temel durumlardan birinin bu olduğuna inanıyorum. Tabii ki onun aklına bile gelmemiştir o zamanlar, ama benim yemememle, annemin bir bağlantısı olduğuna eminim. O yüzden, ileride bebeye yumurta verirken en azından yermiş gibi yapmak (kandırmak çok zor diyorlar) ya da işi tamamen babasına bırakmak gibi bir düşüncem var. 'Haydi ye çok güzel' dedikten bir saniye sonra 'ööö' yaparsam, sanırım bebe de yemeyecektir. Bu da benim için küçük bir not olarak burada kalsın. 

Haftaya doktor kontrolüm var ve büyük ihtimalle şeker yüklemesi testim olacak. Umarım güzel haberlerle karşınızda olurum. Haftaya görüşmek üzere...

Sevgiler,

Ezgi

8 Mart 2017 Çarşamba

Erkekler evde çalışmayı başarabilecek kadar güçlü müdür?

Merhaba BYBO,

Uzun zamandır aklımda dönüp duran bazı düşünceleri buraya dökeyim istedim. Konu; kadınlara yapılan zulmün çok da görünür olmayan bir versiyonu; ev işleri ve çocuk bakımı. Ev işleri ve çocuk bakımının tamamen kadınların görevi olduğu algısı, toplumsal belleğimizin derinlerinde yer alan bir olgu. Çok uzun dönemlerdir kendini yeniden üretip sürekli pekiştiren bu olgu; uzaktan bakılınca normal, doğal ve değiştirilemez bir doku görüntüsü sergilemekte. Oysa meseleye biraz yakından bakıp dokuyu ilmek ilmek ayırdığımızda elimizde kalan; kader veya doğal zorunluluk değil, bir insan topluluğunun tercihlerinin ve alışkanlıklarının sistemleşmiş halidir. 

Gözlemleyebildiğim kadarıyla bizim toplumumuzda, ev işleri ve çocuk bakımının kadının tabi görevi olarak görülmesine kaynaklık eden temel iki düşünce var: 

1-Kadınlar ev işleri ve çocuk bakımına ‘fitraten’ daha yatkındırlar.
2-“Erkek eve ekmek getirir, kadın da evle ve çocuklarla ilgilenir.

Birinci düşünceyi çok farklı yönlerden eleştirebiliriz: Kadınların ev işlerinde uzmanlaştıkları en zor alanlardan biri olarak gözüken yemek pişirme konusunu ele alacak olursak; ünlü aşçıların çoğunun erkek olması, aslında erkeklerin yemek pişirme özürlü olmadıklarını, istediklerinde bu işte pekala başarılı olabildiklerini göstermektedir. Dolayısıyla bu örneği ev işlerinin diğer alanlarına da genelleyebiliriz. Çocuk bakımı konusunda da erkeğin doğurmak ve emzirmek dışında ‘fitraten’ yapamayacağı başka bir iş çeşidi olduğunu öne süren varsa buyursun, dinleyelim. Kaldı ki emzirmeyi çok yönlü faydalarını düşünerek değil de, sadece çocuğu beslemek anlamıyla düşündüğümüz durumlarda, biberon ve sağılmış anne sütü kullanmak suretiyle, erkek de bu görevi yerine getirebilmektedir. İkinci düşünceye gelince: Çalışan kadınların sayısının çok az olduğu dönemlerde bu düşünce, içindeki çarpıklıkları başarılı bir şekilde saklayabilmekteydi ancak günümüzde hem kadının hem de erkeğin çalıştığı ailelerin sayısının artması ile; kadınların erkeklerle bazen aynı şartlarda, bazen de daha ağır şartlarda çalışmalarına rağmen, ev işleri ve çocuk bakımının yine neredeyse tüm yükünün kadının üzerinde kalmaya devam ettiğini görmekteyiz. Erkek sadece mesaiyi bitirip eve dönmenin derdindeyken, kadın 24 saat boyunca mesaidedir: Akşam ne pişireceğim, oturma odasını toplamam lazım, çocuk bu gece erken uyusa bari… Yukarıdaki zulüm sisteminin ürettiği ‘erkek’ tipi, şahsi olarak iyi niyetli ve anlayışlı bile olsa, bu dokunun içeriğine nüfuz etmeyi beceremezse, zulmün parçası olarak yaşamaya ama buna rağmen kendini çok iyi bir insan olarak görmeye devam edecektir. 

Buradan sonra biraz da, bu sisteminin ürettiği bir ‘erkek’ olarak kendi şahsi ve ailevi tecrübelerimden bahsetmek istiyorum: 25 yaşına gelip evlenene kadar, bu sistemin içinde yetişmiş iyi niyetli ve anlayışlı görünen biriydim. Öncelikle sevgili eşim Emel Mısra’nın bu konuda beni bilinçlendirmesi ve farklı gruplarla (BLW, Baby Wearing, AP, BYBO) temas etmemi sağlaması, sonra biraz da olsa Sosyoloji ilmiyle ilgilenmem gibi sebeplerle normal insan olma yolunda bazı adımlar atarak hem ev işlerinde hem de çocuk bakımında eşimle yükleri paylaşmaya çalıştım, 6 yıldır da hala çabalamaya davam ediyorum ve inanın normalleşmek hiç de kolay olmuyor. Şu an bile en performanslı olabildiğim dönemlerde eşimle yük paylaşımımız ben/eşim: yüzde 30/70 gibi bir orantı sergiliyor. Erkeklerin normalleşmesini zorlaştıran, yukarıdaki toplumsal durumla da ilintili, temel iki sebep sezinliyorum: 

1- Alışmamışlıkların oluşturduğu beceri zafiyeti 
2- Sorumluluğu kabullenememe 

Birinci sebebi şöyle anlatayım: Klişe tabirle, bir bardak suyu bile kalkıp kendisi almayan, annesinin veya ablasının/kız kardeşinin getirmesini isteyen yurdum erkeklerinden bir tanesi de bendim. Hal böyleyken; yemek pişirmek, ütü yapmak, temizlik yapmak hep çok uzak, çok yabancı geldi. Alışılmayan, pratik sahibi olmadığımız şeyler, zorluk seviyesinden bağımsız olarak, hep korkutucu gelmiştir. Bilgisayarı en küçük parçalarına kadar ayırıp geri toplayan erkek, bulaşık makinesini çalıştırması istendiğinde uzay mekiği görmüş gibi davranmaktadır bu yüzden. İkinci sebep: Her ne kadar eşimle eşit oranda sorumlu olduğumuz işlerde yük paylaşımı yaptığımı düşünmek istesem de, derinlerden gelen bir ses, aslında bu sorumlulukların eşime ait olduğunu, benim eşimle yük paylaşarak ona çok büyük bir lütufta bulunduğumu haykırmaktadır. Tahmin edileceği üzere bu kötü sesin, çocukluğumda belleğime kazınanların marifeti olduğunu düşünmek için çok sebebim var. Bu iki sebebin yanına bir de her insanda bulunan tembellik, üşengeçlik ve iş satma gibi huyları eklediğimizde, normalleşme gerçekten ciddi çaba istemektedir. Ancak bu sebepler de aşılabilir şeyler, sadece süreci uzatıp zorlaştırıyorlar ve arkalarına saklanmamak lazım. Bu normalleşme sürecine pratik olarak yardımcı olacak bazı teknik ve yöntemlere de değinmek istiyorum: 

-Evinizi kendi makyaj çantanız gibi görmeyin. Eşiniz de evin neresinde ne olduğuna hakim olsun: Çocuğunuzun eşyaları, kıyafetler, temizlik malzemeleri, mutfak malzemeleri, her türlü yiyecek içecek….. Aksi takdirde, kendisinden yapması bir dakika sürecek bir iş istediğiniz eşiniz, o iş için gerekli araç-gereç-malzemeyi bulana kadar yarım saat harcayacaktır. Bu hem onun bu işi yapmaktan korkmasına sebep olacak hem de sizin her işte “Amaaan! Şimdi ona malzemelerin yerini tarif edene kadar kendim yaparım daha iyi.” demenize sebep olacaktır. Eşinizin evdeki şeylere hakim olmasının en iyi yolu, bütün her şeyi tamamen döküp, birlikte yeniden düzenlemenizdir. İnsan kendi koymadığı şeyin yerini kolay kolay öğrenemez. 


-“Birlikte” iş yaparak da “birlikte” vakit geçirebilirsiniz, sadece kahve içerken, yemeğe çıkınca vs. değil… Biz eşimle bir yandan bulaşıkları makineye yerleştirip mutfağı toplarken, bir yandan da sohbet ediyoruz. Tavsiye ederim. 

- İdeal olana ulaşmayı hemen beklemeyin. Kademe kademe gidin. Mesela çocuğun hem kakasını takip edip sonra da hemen altını değiştirmesini beklemeyin. Önce siz yine çocuğun kaka yapıp yapmadığını takip edin, aranan kakaya ulaştığınızda, eşinize çocuğun altını değiştirmesi talimatını verin. Birçok işte böyle devam etmeniz gerekecek. Uzun süre sizin yönlendirmenize ve talimatlarınıza muhtaç olarak ve bir işin bir kısmını yaparak devam eder, zamanla işin tamamını devralması umulur. 

- İlla ki sizin yaptığınız her işte başarılı olacak diye de beklemeyin. Realist olun. Yapamadığı iş türlerinde çok üzerine gitmek yerine yapabildiği iş türlerindeki yükünü artırın; yemek yapamıyorsa, sofra serme/toplama ve bulaşıkta biraz daha fazla yükün altına girsin. 

- Bir kadın ne kadar donanımlı ve detaycı ise, erkekten de o kadar zor yardım alacaktır. Çocuğun altını bile x kuramına göre değiştiriyor, evin her yerini ayrı bir şeyle temizliyor, ekşi mayalı ekmeğinizi evde kendiniz pişiriyor, mutfağa sadece Fransa’dan gelen bir tür peyniri sokuyor, bilmem ne sosu olmadan makarna yiyemiyorsanız, haliyle size yardım edecek erkek de zorlanacaktır. Bu durumun çözümü tabi ki sizin bütün bu öğrenip uyguladıklarınızdan vazgeçmeniz değil, eşinizin de olabildiğince bu alanlara eğilmesini, sizinle birlikte kendini geliştirmeye çalışmasını sağlamaktır. 

- Ve tabii ki bu yöntemlerin hepsinden daha önemli olan şey, eşinizin bu bilince sahip olmasıdır. 

- Ve de son olarak daha da önemlisi; çocuklarınızı da bu bilince sahip bireyler olarak yetiştirmenizdir. Yazdıklarımı gönül rahatlığıyla eleştirebilirsiniz, mutlu olurum. 

Saygılarımla…

Atilla Mısra

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım