24 Aralık 2016 Cumartesi

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 14. Hafta

14. haftadan herkese selamlar,

Ben Ezgi. Normal şartlarda hamileliği öğrendiğim andan itibaren günlüğü açmak istiyordum lakin işler pek de beklediğimiz gibi gitmediği için biraz geçe kaldım, bu arada da gebeliğimin %33’ünü bitirmiş oldum. 

Ben sanırım ezelden beri çocuk istiyorum. Eğer bu bir içgüdü ise benim kulaklarımdan bile fışkırıyor olabilir, o denli yoğun hissettiğim bir sevgi var çocuklara karşı. Küçükken ne olacaksın sorusuna anne diye cevap veren bir çocuktum. Gerçi bir dönem prenses olacağıma emindim ama genelinde anne olmayı hep istedim. Anne olan prensese kadar varmıştı olay. Ciddi ciddi düşünme ve istemene faslına geldiğimde sadece istemekle kalmadım, çok okudum. Özellikle evlendikten sonraki tarih 2015’i gösterir. Ina May Gaskin, Gülnihal Bülbül gibi doğal doğumu anlatan ve destekleyen kişilerin kitaplarına eriştim öncelikle. Sanırım tersten başlamıştım işe ama doğum konusunda bilgisiz olmak en son istediğim durumlardan biri idi. Sezaryen olursam dünyanın sonu olmadığını ve gerekli yerde hayat kurtardığını biliyorum ama gereksiz yere olmak işte bu bence büyük bir sıkıntı. O nedenle çok okudum; yürümek, esnemek, merdiven in çık, perine masajları, kendimi bilgi ile donattım. Ablam 2014’te Türkiye’de normal, 2016’da Almanya’da doğal doğum yaptı ve ben aradaki farkı da öğrendim. Bizim ülkemizde en normal doğumda bile bir müdahale (epizyotomi, su kesesinin patlatılması, sun sancı gibi) neredeyse zorunlu hale gelmiş gibi, bir kez daha anladım. Buna da gayet razı olduğumu belirtmek isterim tabii.

Konuyu dağıtmadan ilerlemeyi başarırsam, eşimle (Adı Özgür, haftalar boyu eşim demekten kendimi ilk andan kurtarıyorum) bebek sahibi olma fikrine hazır hissettiğimiz zaman önümde bir sıkıntı mevcuttu. Genç kızlığımdan beri regl dönemleri düzensiz biri oldum hep. Bir ay 27 ise öbür ay 34, diğer ay 26 ise sonraki ay 36 günleri buldu. Bu da öyle 14.günde yumurtlarsın genellemesinden beni çok uzak tutuyordu. Konu ile ilgili farklı doktorlara gitsem de aynı cevabı aldım (ki bu cevabı daha çok duyacağız) yapısal. Bir sıkıntı yok ama durum böyle. Ben de blogun takipçilerinden biri olarak hemen ateş ölçme yöntemini okudum, öğrendim. İlk iki ay günlerimi ve tablomu çıkarttım ve ta-ta! günüm çok net ortada idi. Bir sonraki ay mutlu sona ulaşmıştık. Ekim’in ortalarında korkunç bir ağrı belimi, kasıklarımı ele geçirmişti. Canımın tatlı olmadığını baştan vurgulamak isterim, yastığı ısırır hale gelmiştim. Geceden randevu almış, sabah ilk iş doktora gidecektik. Fakat ağrım öyle bir raddeye gelmişti ki dış gebelik ihtimalini kendi içimde kesin görüyordum. Çevremde son yıllarda doğuran çok fazla yakınım vardı, hiçbiri de böyle bir ağrıdan bahsetmemişti. O korkunç internette arama hatasına başvurduğumda neredeyse tamam ölüyorum ben noktasına çoktan gelmiştim. 

Sabahı sabah ettik ve doktora geldik. Orada keseciğimi görünce, bir içim ısındı, tebessümüm arttı ama romantizme çok bağlayamadım çünkü ağrılarım beni öldürüyordu. Doktorum ve bir perina-tolog içeride bir kanama alanımın olduğundan bahsetti, ağrıları hem ona hem de nadiren bazı kadınların yapısal olarak rahim genişlemesini ekstra yoğun hissettiğine bağladı. Evet ben o "bazı kadınlar"dandım. Yaklaşık 4 hafta kadar yataktan neredeyse çıkamadım. Özgür ve en yakın arka-daşımlarımdan biri evden çalıştıkları için bana baktılar bolca. Ben sadece yattım. Bu arada bolca okudum ve okudum. BYBO Blogdaki tüm yazıları okudum, Emzirme Sanatı, Mahallenin En Mutlu Bebeği, Hamileliğinizin İlk Yılında Sizi Ne Bekler (ve devamı), grup içindeki neredeyse geçmişe doğru tüm soru ve sorunları okudum. Okumadığım zamanlarda ya uyudum ya da kafamı dağıtacak program-lar izledim ama hep yattım. İşe gitmeye karar verdiğim zamanlarda küçük çaplı iki kanamam oldu. Ağrılarım epey azaldı ama bu sefer de yatışım bu sebepten devam etti. 

Gel zaman git zaman birinci trimester böylece tamamlandı. İşe hala başlayamadım. Sanırım Ocak ayında gidebileceğim ama doktorum da ben de işi zorla-mama taraftarıyız. Göreceğiz demek istiyorum. Zaten hazırlanmam gereken çok büyük ve zorlu sınavlar (bu da başka haftanın konusu olsun) olduğu için evde kalmayı daha fazla tercih ediyorum yalan yok. Cuma günü randevum var heyecanla bekliyorum, her doktor randevusu ayrı bir macera oldu benim için. İşlerin yolunda gittiğini umuyorum bir de cinsiyeti öğrensek de büyük merak bitse :) 

Haftaya görüşmek üzere...

Ezgi

9 Aralık 2016 Cuma

Özlem'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Eşimle 2009 senesinde evlendik. Bir sene sonra çocuk istediğimize karar verdik ve doğum kontrol hapıyla korunmayı bıraktım. Bırakmama rağmen hemen hamile kalamadım. Bir sene boyunca çocuk yapma çalışmalarımız devam etti. “Bir problem mi var acaba” diye bu bir sene içerisinde doktora da göründük, problem yoktu. Reglim her geciktiğinde, kan testi yaptırmaya koşuyor, sonuç negatif olunca hüsranla dönüyordum. Tabii bu üzüntülerim neyse ki boşa çıktı ve 2011’in Mart ayında hamile olduğum müjdesini aldım doktorumdan. 

Sevgili doktorum, en başından beri hep destek tam destekti. Hamileliğim boyunca herhangi bir eğitim almadım doğumla ya da bebek bakımıyla ilgili. Sadece bol yürüyüş yaptım. Çok yürüdüm. Dışarı çıkamadığım zamanlar evin terasında tur attım. Sağlığıma zarar vermemek şartıyla hiçbir hareketten kaçınmadım. Rutin yaşamıma devam ettim. Yememe içmeme dikkat ettim. Kontrollerim sorunsuz, problemsiz geçti, her şey yolundaydı. En başından beri sezaryen kelimesini ağzıma bile almadım ve doktoruma herhangi bir aksilik olmadıktan sonra kesinlikle normal doğum istediğimi özellikle belirttim. O da hep, bana güvendiğini ve normal doğum yapabilecek tüm koşulların şu an için (hamileliğimin son haftalarında) var olduğunu söyledi bana. 

17 Kasım 2011 günü. 38. Haftanın içindeyim. Son ayım, o kadar şişmişim ki... Nefes almakta dahi zorlanıyorum artık, ne yan dönebiliyorum, ne sırt üstü yatabiliyorum. Günler de o kadar yavaş geçiyor ki... Doktorum doğumun yaklaştığını söylemişti zaten, bekliyorum işte. Valizim hazır (içinde bebek bezi yok hala). O gece (02 civarı, 18 Kasım) birden uyandım, altım sırılsıklamdı. Baktım, pembemsi bir sıvı. (Banyoya git, dişlerini fırçala, lensleri tak) Eşimi uyandırdım, “kalk hayatım, doğuruyorum ben”. En ufak bir acı, sancı yok ama. Telaşla fırladı canım. Ben önce doktorumu aradım, durumu anlattım, hemen hastaneye gitmemi, kendisinin de geleceğini söyledi. Annemleri, kayınvalidemi aradım, “hastaneye gidiyoruz haydi”. O kadar sakindim ki, arabayı bile ben kullanabilirdim. Özel bir hastaneydi, doktorum aramış, hemen yatışım yapıldı, doğum için gerekli hazırlıklara başlandı. Ben hala ayakta geziniyorum ve hiç sancım yok. Ama bir yandan su gidiyor. (Bu arada nedense hep mandalina yemek istiyorum. Mandalina alın vana diyorum) Odam normal bir hastane odasıydı, ben yatarken annem, eşim, kayınvalidem herkes hep yanımda durdu. Hiç yalnız kalmadım ve bu çok güzeldi bence. Gece 02:30’da yattım ve sabah 10:00’a kadar hiç sancım olmadı. Çatı muayenesinde açılmanın yeterli olmadığını söylediler, sancıya ihtiyaç vardı, doğum başlamıştı. Mecburen suni sancı verdiler (Doktoruma çok güveniyorum ve bunun yanlış bir karar olmadığına inanıyorum). 
Saat 11:00 gibi sancılarım başladı. Açılmanın yeterli seviyeye gelebilmesi için 13:00’e kadar bekledik. 13:00’de doktorum geldi, o normal oda birden doğum odasına dönüştü. Ayakları koymak için çatallar çıktı bi yerden, çocuk doğduğunda yerleştirmek için gerekli teçhizatla donanmış masamsı bir şey geldi, bir sürü hemşire doluştu içeri. Işıklar vs. Doktorum, eşim dışında herkesi dışarı çıkardı. Eşimin kalmasını özellikle istedi ki iyi ki de öyle yapmış, çünkü Masal doğduğunda onun gözlerindeki ışıltıyı görmek harikaydı. Yanımda durdu, elimi tuttu (bir süre kullanamadı tuttuğum elini ), doktorumla çok uyumluyduk biz de. Sancının yaklaştığını haber veriyorum, o bana “ıkınn” diye bağırıyor. Tüm gücümle ıkınıyorum, tüm gücümle eşimin elini sıkıyorum. Yarım saat sonra, 13:26’da kızımın sesini duyuyorum, eşimin gözlerindeki sevinç yaşlarını, doktorumun gülüşünü görüyorum. Bütün acılarım yok oldu, Masal geldi. “Hoş geldin bebeğim” diyorum, bunu bir tek ben duydum sanırım. Ona bakıyorum şimdi, göbeğini kestiler, biraz temizleyip üstünü giydirdiler, birazdan kucağıma verecekler. Kızım kucağıma gelsin diye bekliyorum. Hiç yanımdan ayrılmadı Masal, hep gözümün önündeydi. Kucağıma verdiler, hemen emzirmemi istediler. İşte o emzirmek var ya? dünyanın en güzel şeyi. Bunları yazarken bile gözlerim doldu, o anları yaşıyorum sanki. Memeyi çok güzel kavradı, ilk andan itibaren emdi de emdi. Ve ben onu tamamen normal yollarla doğurdum, bundan dolayı çok mutluyum. Normal doğum sonrası toparlanmam çok kısa sürdü gerçekten. Rutin hayatıma çok çabuk dönebildim. Emzirme konusunda çok şükür bir zorluk yaşamadım. 

Veee 5 yıl aradan sonra tekrar hamileyim. Aslında bu benim için bir başarıdır çünkü ikinci çocuğa çok olumlu bakmıyordum. Son iki senem, yapsam mı yapmasam mı kararsızlığıyla geçti. Yeni bi şehre taşındık ve hamile kaldım. Şu an 4 aylık. İlk hamileliğimde yaşamadığım her şeyi bu sefer yaşadım. Mide bulantıları, aşırı halsizlik vs. Her şey yolunda görünüyor. Yine normal doğum istiyorum ve umarım öyle olacak. İsteyen herkesin bu duyguyu tatması dileğiyle...

Özlem

23 Kasım 2016 Çarşamba

Sinem'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Son bir yıldır bebek yapmayı planlıyorduk. Hatta neden olmuyor acaba diye sormak için doktora bile gitmiştik. Doktor, “Tüm değerler normal sadece neden olmuyor diye stres yapmayın, akışına bırakın.” demişti. Ertesi ay tatile Rodos’a gittik. Gittiğim en huzurlu tatildi. Bol bol kitap okudum, uyudum, dinlendim (yazar burada o günleri çok özlediğine atıfta bulunur ☺) Sonraki ay reglim gecikti. Çok ümitli değildim ama test aldım. Bir de ne göreyim çok silik hafif bir ikinci çizgi… Eczanedeki bütün testleri aldım hepsi aynı; silik. Eşime sakin ol kesin değil ama hamile olabilirim dedim. Testleri gösterdim. En son kendisi sandalyenin üzerine çıkmış, lambanın altında fenerle teste bakıyordu ☺. Ertesi gün doktora gittim kan testi yaptırdım. Beta Hcg 80, kesin bir şey yok hamile olabilirsiniz 10 gün sonra tekrar gelin dedi. Nasıl yani? Hamile miyim değil miyim? Hemen başka bir doktora gittik. O da aynı şeyleri söyledi. Hatta olumsuz boş gebelik olabilir dedi. Dünyalar başıma yıkılmıştı. (Şimdi neden o zamanlarda bu kadar üzülmüştüm stres yapmıştım bilmiyorum. Ama kabul ediyorum biz çok heyecanlı ve panik bir çiftiz.) 

10 gün sonra kalp atışlarını duyduğumuzda dünyalar bizim olmuştu. Ama yine de zaman zaman endişeleniyordum. Sonraki haftalar 11. Hafta gözleri oluşur, 13. Hafta kulakları oluşur şeklinde okumakla geçti. Hatta BYBO grubu da bu sayede buldum. Genel olarak sorunsuz bir hamilelik geçirdim. Doktorum çok iyi bir üniversitede Profesördü. Ona 20. Hafta da ben normal doğum yapmak istiyorum dedim. O da “buna sen karar veremezsin, daha bunları konuşmak için çok erken.” dedi, ve o andan itibaren o doktora bir daha gitmemeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. İnternetten doğal doğumu destekleyen doktorları araştırmaya başladım ve sonunda doktorumu buldum. Ona çok güveniyordum. 32. Hafta’da eşimle birlikte doğuma hazırlık eğitimimizi aldık. Eşim doğuma girmeyi başta kabul etmedi ama yoğun ısrar ve tehditler sonucu kabul etti. 40. haftada toplam 18 kilo almıştım. Günde 3-4 km yürüyüş yapıyordum. Hatta son günlerde hurma yemeye başlamıştım. Bir gün tuvalette nişan olabileceğini düşündüğüm bir sıvı gördüm. Doktorum hemen de doğum başlayabilir 1 hafta sonra da dedi. 

Ertesi gün, saat 18:00 gibi dışarıda bir cafede otururken birden altıma çiş yaptığımı düşündüm. Üzerim sırılsıklam olmuştu. Doktorumu aradım, hastanede buluşalım dedi. Hatta Şu an dışarıdayım, duş alıp gelsem olur mu dedim o da fazla gecikme istersen dedi ve biz 10 dk. sonra hastanedeydik. Her şey normal, açılma 1 cm. sancıları 24 saat boyunca bekleyebiliriz hiç bir müdahaleye gerek yok dedi. Günlerden Pazar ve hastane bomboştu. Eşimle daha önceden planlamıştık doğumda sadece ikimiz olacaktık başka kimse istemiyorduk. Bol bol merdiven inip çıktım. Odamda duş aldım. 2-3 saat sonra hafiften sancılar gelmeye başladı. Çok düzensiz ve kısa süreliydi. Eşim sancılar sırasında bana masaj yapıyordu ve sancıları kolay atlatıyordum. Ama açılma bir türlü olmuyordu. 

Gece 03:00 sularında sancılar şiddetlenmeye başlamış, sular gelmeye devam ediyor ama açılma 4 cm’di. Saat 07:00’da açılma artmayınca epidural istedim. Sonrasında açılma çok hızlandı. Her şeyi hissediyordum bebeğin geldiğini, ıkınma istediğini.. Sadece ağrı duymuyordum. Galiba burada epiduralin dozu çok önemli. Saat 10:00’da doktorum geldi. Açılma tam dediğim zaman ıkın, dediğim zaman dur dedi. Bu arada eşim sımsıkı elimi tutuyor beni cesaretlendiriyordu. Saat 11:00’da kızım Maya 3.900 gram ağırlığında doğdu. Doktorum hemen göğsüme verdi. İlk emzirme çalışmalarına hemen başladık. Kordonu nabız düşene kadar kesilmedi ve kordonu babası kesti. Kucağımda kalktım ilk muayenesini ebemizle beraber yaptık. Doğumhane kapısının önünde tüm sevdiklerim beni bekliyordu. Kucağımda kızım yürüyerek çıktım, odama geldim. Çok ama çok yorgundum ama bir o kadar da şaşkın, mutlu… 

Bizim için Maya ile hayatımızda yepyeni bir kapı açıldı. Hastanede odamıza geldiğimizde ben hala emzirmeyi başaramıyordum. Her şeyi okumuştum, çalışmıştım ama hemen emziririm diye düşündüğüm için bebeğimin beni neden emmek istemediğini anlamıyordum. Sarılık değeri sınırdaydı. Mememi tutmuyordu kızım. Hemşireler geldi, gitti olmadı. Bu arada ben tüm gece doğum sancısı çektiğim için bir ara uyumuşum ve biraz mama takviyesine izin verdim. Eve geldik, göğüslerim taş gibi olmuştu ve kızım hala emmiyordu. Tomris'in emzirme notları, ten tene temas (evde çıplak yaşıyorduk ikimizde) ama olmuyordu işte... Artık çok panik olmuştum, gözyaşlarımı tutamıyordum. Doğum yaptığım hastanedeki çocuk doktoruna gittim, emmiyorsa boş ver mama ver demişti. Nasıl yani? Tam o sırada mahallemdeki sağlık ocağından aradılar. Her şey yolunda mı? Emziriyor musunuz? Dediler. Ben de ağlayarak hayııırrrr… dediğimi hatırlıyorum. Gelin buraya hemen bakalım dediler. 3 gün boyunca günde 2 kez hemşirelerde kızımın mememi tutması için çalıştık. Sonunda ancak silikon meme ucuyla mememi almaya başladı. Olsun dedim zamanla bunu atarız. Kızım 6 ay anne sütü aldı. Emzirme dönemlerim çok zorlu oldu. Çünkü memeyi tam kavrayamadı hiçbir zaman. Ama yine de bu da benim için büyük bir başarıydı diyorum. Belki de BYBO grup olmasaydı, benim bu grupta emzirmeyle ilgili sayısız postum sorularım olmasaydı, bu kadar bile emziremeyecektim. 

Şimdi Maya 18 aylık, hareketli, meraklı, mutlu bir bebek. Herkese keşkesiz, kolay ve mutlu doğumlar dilerim. 

Sinem

20 Ekim 2016 Perşembe

Kaygılı Anne

Eren bağlanma konusu hakkında yazmıştı. Ben de bunun üzerine anne-bebek bağlanması konusuda Türkiye’de en kapsamlı çalışmalardan birini yapan arkadaşım Doç. Dr. Aylin Koçkar’la konuştum. Türkiye’de bağlanmama ciddi bir sorun mu diye sordum. Aldığım cevap çok aydınlatıcı oldu ve sizlere özetlemek istiyorum. 

Bağlanmayı neden önemseriz? Çocuğun gelişimi için keşfetmesi lazım. Ancak çocuğun keşfetmeye cesaret etmesi için kendini güvende hissetmesi gerekiyor. Bir yetişkin ile güvenli bir bağ kuran çocuklar, özellikle o yetişkin yanlarındayken kendilerini güvende hissedip, bol bol keşfediyor ve dolayısıyla öğreniyorlar. Yani annesi yanındayken, çocuk annesinin varlığından cesaret alarak, biraz daha uzağa gidip, etrafını kurcalamaya, incelemeye başlıyor. O sırada korkmuyor. Ancak –ve bu çok büyük bir ancak- Türkiye’de sıklıkla görülen bir sorun var. Annesiyle güvenli bir bağ kursa da keşif davranışına yönelmeyen çocuklar oluyor. Yani güvenli bağlanmanın gerçekleşmesi, istenen sonucu –keşif davranışını –doğurmuyor. Bunun sebebi de KAYGILI EBEVEYNLİK olarak adlandırılan bir ebeveynlik şekli. 

Kaygılı ebeveynlik nedir? “Kaygılı anne” (tam da anne blogcu ismi gibi oldu) durmadan çocuğuna “aman çocuğum oraya gitme, cin çarpar; buraya gitme kaybolursun, zıplama düşersin, üstünü çıkarma üşürsün diyerek çocuğu rahat bırakmıyor. Çocuk devamlı olarak annesinden kaygı mesajı alıyor. Annesiyle arasındaki bağlanmada sorun olmasa da, annesinden çok ilgi ve sevgi görse de, bu onu keşfetmekten alıkoyuyor. Çocuk annesinin kaygısını içselleştirip, hareket etmekten korkar hale geliyor. Keşfetmeyi engelleyerek bişisel gelişimi sekteye uğratıyor böyle aileler. "Bilişsel gelişim, yeni bilgiler öğrenme için gerekli. Böylelikle hem bilişsel hem de psikososyal gelişiminde çocuğun katetmesi gereken yollar geçilebiliyor. Aksi halde çocuk hep geride kalıyor (yemeğini yiyebilme becerisi olan çocuğun ağzına kaşık kaşık yemek vermek gibi). Diğer bir deyişle çocuğa yardımcı olacağız veya koruyacağız derken çocuğun gelişimini engellemiş oluyor bu tarz bir anne-baba…" (Aylin Koçkar). Yani tıpkı güvensiz bağlanma yaşayan çocuklar gibi, annesinin dizinin dibinden ayrılmaz oluyor çocuk. 

İşte bu davranış biçimi, çocuğun gelişmesine ket vuruyor. Bağımsızlaşmasına, özgüveninin gelişmesine, dünyayı anlamasına, yetişkinliğe geçişine engel oluyor. Hep en güvenli yolu seçen, risk alamayan, ayakları üstünde durmakta zorlanan, ailesinden bağımsız bir yaşam kuramayan bir çocuk olma ihtimali artıyor. Yani biz bağlandık bitti değil. Bağlanmakla iş bitmiyor. Bizim gibi kültürlerde, “çocuğu rahat bırakın” mesajının devamlı tekrar edilmesi gerekiyor. Ben çocuğuma güveniyorum, ama dünya tehlikelerle dolu diye düşündüğünüzü biliyorum. Ama kaygılarınız çocuğunuzun psikolojik ve bilişsel gelişimine engel olacak seviyedeyse, rahatlamanız ve rahat bırakmanız lazım. Sık sık tekrarladığımız gibi, çocuk düşer, sonra kalkar; hasta olur, sonra iyileşir; yeter ki çaresiz dertler olmasın başımızda. 

Şimdi kendinizi ve çocuğunuzu 3. bir şahıs gibi gözlemlemenizi istiyorum. Bir saatte kaç kez, “yapma, dur, düşersin, acır, otur, zıplama, dikkat et, terleyeceksin, ay dur, hadi ye, oraya dokunma pis, uzağa gitme” dediniz? Kaç kez? Hatta 10 dakikada? Bazı anneler o kadar çok müdahale ediyorlar ki çocuklarına, ben bunalıyorum, duramıyorum yanlarında. Bir çocuğa 10 kere, “yavaş ol, düşeceksin” denmez. Düşerse düşer. Uçurumdan düşmüyorsa, kaldırımda, parkta koşarken düştü diye bir şey olmaz. Kirlenirse, kirlenir. Islak mendil olmadan da yaşanabiliyor. Türkiye’de iki yetişkinden birinin kedi köpekten korkması, bütün çocukluklarının “yaklaşma, ısırır” uyarısıyla geçmesinden ötürüdür. Bunun yerine, köpeklerden gelen sinyallere dikkat etmeyi öğretirseniz, çocuk köpekten korkmak yerine, saldırı sinyali veren köpekten uzak durmayı öğrenir. Kuyruk sallayan köpeği sevebileceğini, ama kuyruğunu kıstıran köpek görünce yaklaşmaması gerektiğini bilir. Bunlar sadece birer örnek. Devamlı korku ve kaygı cümleleri kurup, devamlı uyararak, felaket tellallığı yaparak, çocuğunuza kendi kaygılarınızı aktarmayın. 

Yanlış anlaşılmasın diye ekliyorum. Bu dikkatsiz olun, kural öğretmeyin, tehlikelere karşı önlem almayın demek değil asla. Haşa. Tedbiri alacaksınız, gerçekten gerektiğinde tehlikelere karşı uyaracaksanız. Ama çocuğu da rahat bırakacaksınız. Çocuk zorlukları aşmayı, düştüğünde kendi kalkmayı öğrenmezse, hayatta tutunamaz. Başarıdan bahsetmiyorum. En ufak bir engelde yılan, bunalıma giren, yardımsız hiçbirşey başaramayan bir insan olur. Yani siz çocuğunuzun sığınacağı liman olacaksınız. Bilecek ki, fırtına çıkarsa bu limana çapa atabilirim, fırtınada güvende olurum. Bunu bildiği için de okyanuslara açılabilecek, dünyayı keşfedecek, keşfedebilecek, makul riskler alabilecek. Siz bu dünyadan göçüp gittikten sonra dahi, o limanı içinde kurmuş olacak çoktan. Oysa güvenli limanı olmayan insan, hep kıyıya yakın durur. Siz çocuğunuza kaygılarınızı miras bırakırsanız, kıyıdan uzaklaşamayan bir insan yetiştirirsiniz. Bırakın çocuklarınız okyanusları keşfetsin. 

Can Yücel, bence ebeveynin çocuğu özgür kılmasını en güzel anlatan dizeleri yazmıştır: “Koştururken ardından o uçmaktaki devin, Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim. Hayatta ben en çok babamı sevdim.” Çocuğunuza baston olmayın, onun istediği yere, istediği hızla koşabilmesi için nefesini açın. 

*Aylin’in son eklediği bilgi de çok hoşuma gitti. Aktarmam lazım. Çocukken güvenli bağlanmamış insan, sonradan başka birine de bağlanabilir. 30 yaşında partnerine bağlanabilir. Yeter ki, sağlam, güvenilir bir yetişkin olsun güvenebileceği. Ne sizin için, ne sevdikleriniz için hiçbir zaman geç değil.

Aysuda Kölemen

10 Ekim 2016 Pazartesi

Ece'nin Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

"Kenya'ya mı gidelim yoksa Tayland'a mı?" O dönem eşimle aramızdaki en büyük karar verilecek mevzu buydu. Afrika aşığı olan herifim Kenya'ya gitmek, bense Tayland'a gidip "island hopping" yapıp, kafam kadar karidesleri mideye indirmek istiyordum. Haftasonu, üniversiteden arkadaşım ve eşi bize gelmişlerdi. Arkadaşımın eşi çok uzun süre Tayland'da çalıştığı için, bize ülkeye dair bilgiler veriyordu. Arkadaşım regldi, ben olmak üzereydim. Günlerden cumartesi. Esasında saat gibi işleyen takvimim, cuma günü regl olmam gerektiğini söylemişti, olmamıştım; ama kasık ağrılarım en geç pazara adet olacağımın habercisiydi. Arkadaşım "Bir de hamile olurmuşsun, ne gülerim" demişti. Ben de imkansız olduğunu düşünerek gülüp geçmiştim. 

Pazartesi günü bir ödev hazırlamak için masanın başına oturacakken, normalde yoğun gelen akıntımın olmadığını farkedince "Bir test yapayım da, şu stresten kurtulayım. Sonrasında da güzelce ödevi hazırlarım" dedim. Testin üzerinde "Üç dakika bekleyiniz" yazıyor. 10 saniye sonra çift çizgiyi görünce, ben saf saf üç dakika da çizginin geri gitmesini bekledim. Hayatımdaki ikinci hamilelik testiydi ve ilkini yapmamın üzerinden on yıldan fazla zaman geçmişti. Bebek istiyorduk; ama sekiz dokuz ay sonra hazırlıklara başlayacaktık. Yüksek lisans tezimi yazmam gerekiyordu, doktora bursu başvurusu yapacaktım…Hüngür hüngür çaresizliğime ağlamaya başladım. Eşimi arayıp haberi verdim. O bunun ne güzel bir haber olduğundan dem vururken, ben "Hiç de değiiiil" diye böğürmekle meşguldüm. Annemi aradım, annem "Hallederiz kızım, el ele verir, hallederiz" dedi ve bana sarılmak üzere yola çıktı. Biz de hemen kadın doğum doktoruma giderek hamile olup olmadığımı öğrenmek için bekledik. Orada minnacık bir kese vardı. Başka da hiçbir şey yoktu. Kalbinin atışını görmemiz için iki hafta geçmesi gerekti. Oradaydı, tutunmuştu. Minnacık bir şey içimde büyüyordu… Şişman anasına ilk beş ayda epey çektirip on kilo verdirdikten sonra, oğlan olduğunu öğrendiğimiz bebeğimiz büyüdü serpildi. 21 Temmuz günü 40. haftası dolacaktı. O güne hazırlanıyorduk. İçimden bir ses, erken geleceğini söylüyordu. Gerçi ben de bebeğe sürekli "Annenin doğum gününde (10 Temmuz) gel, e mi oğlum" diyordum. 

Sekizinci ve dokuzuncu ayda yaptığımız alışverişler yavaş yavaş yerlerine yerleşiyordu. Daha verilecek siparişler vardı; ama hallederdik. Arkadaşlarla birlikte hem doğum günümü hem de bebeğin gelişini kutlamak için 9 Temmuz'a sözleştik. 7 Temmuz, bayramın son günüydü ve ben bir iki aile büyüğünü ziyaret etmek için dışarı çıkacaktım. Yalnız regl sancısı gibi bir sancım vardı ve eve bir türlü sığamıyordum. "Acaba gitmemek için mi kendi kendime bi hallere girdim" diye düşünürken "Ne olur ne olmaz, iptal edeyim" diyerek evde kaldım. Akşama kadar yoga matı senin, plates topu benim üzerinde gezindim. 3,30 metre yükseklikte tavan üzerime geliyordu. Akşam son kez tuvalete girdiğimde ilk defa kan parçacıklarını gördüm ve daha tam hazırlamadığım klinik çantam aklıma gelince panikle eşime bağırdım. 38. haftaya yeni girmiştim. Daha iki haftam vardı ya hu! Hastaneye götürülecek her şeyi bir çırpıda hazırladık ve hemen yatağa girdik. Çok güzel bir uyku çektikten sonra sabaha doğru sancılarımın belime doğru tırmandığını farkettim. Eşim hemen işe gidip üç haftalık izin aldı ve geldiğinde yine plates topuyla hemhal oluşumu gördü. Annemi çağırdım, doğumda yanımda olmak isteyen arkadaşıma haber verdim. Doğum yapmak üzere olduğum haberini bir iki sevdiğimle daha paylaştım ve hastanenin yolunu tuttuk. Arkadaş buluşmasını "Ece doğuruyor" diyerek iptal ettiler. 

Sabah dokuzda doğumhane kapısından girdik ve açıklığım sadece 1 cm idi. Belimde dayanılmaz sancılar vardı, kendi kendime "Nasıl 1 cm ya hu, böyle ağrı mı olur" derken, dört saat sonunda sıcak su küveti, alternatif tıp ile sadece 3 cm açıklık sağlamış olduk. Ama benim belim kırılıyor! İlaç alacak mısın sorusuna "Oğlum ne zaman isterse, o zaman gelecek" diye cevap veriyorum; ama artık belde hâl kalmıyor. Eşimi kollarından tutup "Bunu sen bana yaptııın" diye bağırıyorum. En son ebeyi çağırıp "Ne varsa bağla, bağla da kurtulayım şu ağrıdan" diyorum. Hem ağrı kesici hem de biraz sancı vererek yarım saatte açıklığımı 6 cm'ye çıkarıyor genç ebe. Suyum geliyor. Sanki bir küvetten tıpasını çıkarmışsın hissiyle geliyor o su. O esnada mesai değişikliği ile yaşlı ve aşırı derecede güven veren doğum ebemiz geliyor. Benim kafam hiç olmadığı kadar güzel. Benden bir şeyler istiyorlar; ama ben ne istediklerini anlamıyorum. Meğer epidural iğnesini takacaklarmış, kalk diyorlar, sırtını kambur yap diyorlar…Diyorlar ama e hepsi Almanca konuşuyor, ben ise onlara o kafa güzelliği ve sancıyla Türkçe cevap verip "Sizi anlamıyorum, benden ne istiyorsunuz" diyorum. Ebemiz olabildiğince kısa emirlerle yapmam gerekenleri söylüyor. O ne diyorsa yapıyorum. Eşim ellerimden tutuyor. Annem ve arkadaşım içeride kalabalık yapmamak için kısa bir dışarıya çıkıyorlar. Bundan sonrası çok hızlı gelişiyor. 

10 cm'ye çıkan açıklığım ve popomda aşırı derecede bir baskı hissi. "Altıma yapıcam" diye bağırıyorum. Yapıyorum da heyhat! "Bebek geliyor" diyor ebe. "Şimdi ıkınacaksın, ben dur diyince duracaksın." Aslında dediklerini anlamıyorum. Marco da, ebe de nasıl ıkınacağımı sesli simülasyon edince sadece transa girmiş gibi yapıyorum dediklerini. Nefes tut, ıkın, nefesi ver. Nefes tut, ıkın nefesi ver… Bunu hızlandır… Ebe, doğuma eşlik etmesi için doktoru çağırıyor. Derken bir ıkınmada bağırıyorum, "Kafası geldi" diyor ebe. Marco hüngür hüngür ağlamaya başlıyor ellerimi sıkarak, bir kere daha ıkınıyorum… Kucağıma tertemiz bir bebek veriyorlar. Ağlıyorum, ağlıyoruz. "Bunu biz mi yaptık, bu çok temiz" diye söyleniyorum. Eşim gözlerini siliyor. O kadar rahatlamış ki, kafam güzelken bile bunu görüyorum. Göbek bağının nabzı dinince kesiyorlar hemen. Plasentam kendi kendine kayarak geliyor. Ebemiz tam mı değil mi diye bakarken, biz kucağımızda yavrumuzla hemhal oluyoruz. Bu kadar güzel kokan bir şey yok dünyada, ikna oluyorum. Hemen memeye yatırıyoruz. İçtikten sonra kundaklanıyor. Babasının kucağına veriyorlar Karl Toprak'ı. Biz iki sevgili, iki eş iken bir aile oluveriyoruz. Aylar boyunca kusmalar, yürüyememeler, karpal tüneller, mide yanmaları, hayatla ve kariyerle ilgili planların ertelenmesi…Hepsinin acısı ve sıkıntısı bir çırpıda gidiveriyor. Yerine 3050 gr. doğmuş 49 cm boyunda bir oğlan çocuğu kalıyor, şu an mışıl mışıl uyuyan…

Herkese mutlu doğumlar dilerim!

Ece Yıldırım Zimmer


3 Ekim 2016 Pazartesi

Diren'in Başarı Öyküsü

Bir başarı öyküsü de ben ekleyeyim istedim: 

Evlenmeden önce eşim de ben de çok abartılı olmasa da Türkiye şartlarında iyi sayılacak gelire sahip insanlardık. Ben hiç ekonomik sıkıntı çekmeden büyüdüm, okudum, keyfimce çalıştım vesaire. Eskiden dış ticaret uzmanıydım, yurt dışına iş için gittiğimde hobi olarak pastacılık vs. eğitimleri alırdım. Sonrasında cemaatler çatışmasına kurban gidip birinin ipine tutunmayı reddedince beni barındırmadılar pazarda, ben de meslek değiştirdim. Türkiye’deki butik pastacılardan çok azının sahip olduğu tekniklere ve eğitimlere sahiptim; çok kolay iş buldum. Big Chefs’te modelleme şefi olarak çalıştım evlenip İstanbul’a gelene dek... 

Evlendikten sonra o oldu bu oldu şu oldu derken işler kötüye gitti. Evimizi arabamızı satmak zorunda kaldık. Hatta eşyalarımızı da sattık. İstanbul Şirintepe'de (varoştur kendisi) hayatımda gördüğüm en kötü evi tuttuk. O dönemde geçirdiğim bir kazadan dolayı ayağım kırık belim çıkık olduğu için çalışamadım (hep ayakta oluyorum iş yerinde). Kocam da iflas ettikten sonra işe girmişti bir yerde, o da çıkarıldı; şahane oldu. Kocam garsonluk, gece bekçiliği gibi işler yapt,ı gündüz de kendi işini kovalamaya devam etti. Ben de mikro kredi sistemine başvurdum (Eğer bir gün beş parasız kalırsanız bu ülkede size basit bir iş yapabilmeniz için üç beş bin lira kadar destek çıkacak bir iki kurum var hala, inşallah ihtiyacınız olmaz.) Onların verdiği 700 lira ile (evet sadece yedi yüz) bir fırın biraz da pişirme malzemesi aldım. Kurabiyeler vs hazırladım götürüp krediyi aldığım yere bıraktım. Kermesler yaptılar, kırık çıkık katıldım. Levent civarındaki kafelerle görüşüp onlara turta vs yapıp sattım. Fen bilgisi ödevi tadında basit mekanizmalar tasarlayarak hareket eden pastalar vb yaptığım için bunu ilginç bulanlar oldu, bir iki TV programına konuk oldum falan... Orası burası derken Hürriyet gazetesinin Atrium'da ve toplantılarda ikram edilen kurabiyelerini yapma işini aldım. Tam 7 ay bu işle geçindik. Her sabah 4'te kalkıp akşamdan hamurlarını hazırladığım 5 kilo kurabiyeyi poğaçayı vs. bir luxell mini fırında pişiriyor saat 12'de ulaştırmadan gönderdikleri araca teslim ediyordum. Bir yandan da Turkcell’in mikrokrediyle ortak yaptığı ekonomiye kadın gücü programına katıldım. Turkcell event'lere butik kurabiye tasarladım ( Alkmaarda wiltondan eğitim almıştım vaktiyle). 

Derken bir gün Fortune dergisinden aradılar. Beni yılın mikro girişimcisi seçmişler, Turkcell’in önerdiği beş isimden biriymişim. Yılın kadın girişimcileri toplantısında bana da ödül vereceklermiş (ödülün paraya çevrilememesi de o günün şartlarında üzücüydü ☺). Düzenledikleri toplantıya katılmamı istediler. Ne olduğunu çok anlayamadan tamam gelirim dedim, belki yeni müşterilerim olur diye... Allah'tan Turkcell beni Zincirlikuyu'dan aldırdı da Ulust'aki mekâna götürdü, yoksa gidecek taksi param falan yoktu. Bir gittim ki konukların hepsi "krema tabaka" bir ben halkı temsilen ordayım :) Tek boş masaya geçtim oturdum. Meğerse ağır toplar sonradan geliyormuş, o masa da onlara ayrılmış. Gerçi kimse bana oturma demedi hatta “halk”tan biriyle sohbet imkânı buldukları için çok sevindiler. Ümit Boyner’le Arzuhan Yalçındağ’la ve daha adını bilmediğim bir sürü jetsetle (ne demekse artık) aynı masada oturdum mantarlı risotto ve apple crumble'ımı yedim (crumble berbattı). Masadakilerden bir tanesi gelirken getirdiğim kurabiyeleri çok beğendi, benimle daha sonra iletişime geçmek istediğini mağazasında kurabiyelerimden satıp bana destek olabileceğini söyledi. Siz ne işle meşgulsünüz diye sordum, çeyiz ve ev tekstili mağazam var dedi. İçimden ay bu fakirmiş boşver öbürleriyle bağlantıda kal dedim.

Konuşmamı yaptım, çıkarken çeyizci hanımefendi (gerçekten hanımefendiydi şaka değil) telefonunu mailini verdi: meğerse o fakir Caroline Koç’muş :) Dönüşte Turkcell beni yine Zincirlikuyu’ya bıraktırdı. Cebimdeki 10 liranın 5’ini akbile yükledim, 5’ine evin ordaki marketten domates biber alıp akşama menemen yaptım. Ama sonrasında bu ödülün ekmeğini çok yedim. Haremlique’te Hatay kömbem de satıldı birçok “az ünlü”ye doğum günü pastaları da tasarladığım oldu okul çağındaki çocuklarına sağlıklı atıştırmalıklar hazırladığım da... Kazandığım paralarla bu defa araba, kıyafet vs almaya çalışmak ya da ev değiştirmek yerine mesleğime yatırım yaptım (bir dizüstü bilgisayar ve uygun fiyatlı uzaktan eğitimlerin listesi). Rotamı sağlıklı beslenmeye çevirdim ve yurt içinde yurt dışında bu konuda eğitimlere seminerlere katıldım. 

Zamanında her şey yolundayken olduramadığım bebeğim sürpriz bir şekilde hayatımıza dahil oluverdi ☺. Hamileliğim ilk aylarda çok zor geçtiği için çalışamaz duruma geldiğimde Hürriyet’e yaptığım işi bırakmak zorunda kaldım. Vuslat Sabancı işi bıraktığımı öğrenince jest yaparak iyileştiğimde kendime bir iş yerini devralabilmem için bana ufak bir sermaye verdi. Borç olmak kaydıyla kabul ettim, o da borcumu kendisine değil mikro krediye ödeyip yine sistemde ihtiyacı olan başka kadınların kullanmasını istedi. 5,5 aylık gebeyken House Cafe’de aşçı olan bir arkadaşımla Küçükyalı’da kendi lokantamızı açıp ailemizin ürettiği malzemelerle yöresel yemeklerin diyetlere özel uyarlamalarını yapmaya başladık. Etrafımız banka şubeleriyle dolu, fiyatlar uygun malzemeler kaliteli olunca hızla ve kolayca müşteri bulduk. Evimde ne yağ ne salça kullanıyorsam dükkanımda da aynısını kullandım. Aslına bakarsanız zaten yağımızı salçamızı bulgurumuzu vs kendi bahçelerimizde (Hataylıyım) ürettiğimiz için bana maliyeti de uygundu. Çevredeki rakiplerimize karşı en büyük avantajımız buydu. Sokağımızda kurulan pazarda pazarcıların sabah çorbalarını ve çayını kahvaltısını vs kaçırmamak için her Perşembe sabah 3'te dükkana gelip işkembe çorbası yapmaya başlardım ☺.  Doğumdan önceki güne kadar dükkanımda çalışmaya devam ettim. Doğumdan bir hafta kadar sonra ise ortağım evliliğindeki problemler yüzünden küt diye işi bıraktı. Mecburen 9 günlük bebeğimle ve sezaryenli karnımla her sabah 5'te dükkânıma gidip günde 70 kişilik yemek yaptım. Kocam da işi gücü bırakıp bana yardıma geldi. Bebeğe ben çalışırken hep o baktı. Yine de bir emzir, bir çorba yap, bir alt değiştir bir yemek yap şeklinde geçti günlerimiz… Ocaklardan yanar diye korkumdan slingle de taşıyamıyordum çalışırken. Ben bunlardan yine de yılmazdım ama her gelenin çocuğumu mıncıklamasına, günde 12 saat el kadar bebeğin bir dükkân köşesinde perişan olmasına kıyamadım.

KOSGEB'den hibe alınca yerini doldururum diye tadilat için çektiğim kredi yüküyle dükkânımı kapattım ve bebeğimi en sağlıklı şekilde büyütebilmek için ailemin yanına gelip yerleştim. Halen de borçları bitiremediğimiz için onların yanındayım. O dönem bana yardım etmek için işinden ayrılan kocam tam 14 ay iş bulamadı. Küçük işlerle kendi geçimini sağladı ve bizden ayrı tek göz bir bekar evinde aynı şehirde olduğumuzu hiç kimseye demeden kaldı. Gizli gizli görüşüyorduk. Şimdiyse İstanbul’da borçlarımızı ödeyip bizi yeniden yanına alabilmek için çalışmaya çalışıyor. 

Başarı bu öykünün neresinde derseniz, ben çok farklı bir hayat yaşarken gerçekten sıfırı hatta eksiyi görmüş insanlardan biriyim. Tam 1,5 yıl bizden bambaşka dünya görüşü olan, cehaletin dibine vurmuş insanların arasında yaşam mücadelesi verdim. Eskiden kuaföre verdiğim para değerinde aylık kirası olan bir evde kalıp, mesela kedi beslediğimiz için “önce aç karnınızı doyurun kedi sizin neyinize?” diye laf sokan ev sahibime sesimi çıkaramadım. Vaktiyle evimden çıkmayan çoğu kişi artık benim için yok. Bu beni hiç üzmüyor açıkçası çünkü biz herkesten tekme yemedik. Aksine ummadığımız birçok kişi elimizden tuttu dostlarımız arasına girdi ekmeğini bölüp bizimle paylaştı. Eğer o kadar dipteyken bir çıkış yolu bulabildiysem bunu önce ailemin bana verdiği özgüven ve eğitime, sonra da geliştirdiğim yeteneklerimi şartlara uydurabilmeme ve amiyane tabirle eşek gibi çalışmama borçluyum. Ay benim kocam evi geçindirmeli, ben rahat etmek için dünyaya geldim, bu evin erkeği o kafalarına hiç girmedim zaten. Size de naçizane tavsiyem, asla pes etmeyin, şikâyet etmeyin tembellik etmeyin. Çünkü sistem bizim gibi eğip bükemediği insanları öğütmek için çalışıyor şu an. Artık bu ülkede “biz” ve “onlar” var. Bizi bezdirmek, eritmek, pasifize etmek adına hayatın her alanında ayrımcılık yapılıyor (misal benim 1 yıl bile açık kalamayan dükkanımın Reza Zarrab’tan daha fazla vergi ödemesi ayrımcılığı gibi). 

Siz de en az onlar kadar inatçı, siz de onlar kadar azimli olun lütfen. İşinden, hayatından, haklarından koparılan binlerce insan adına asla pes etmeyin. Kaybettiğimizde bir yolunu bulup tekrar ayağa kalkmak ve daha dişli olmak zorundayız artık. Eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı mücadele vermek iş ararken fikirlerinden ödün vermeden dik durabilmek hiç kolay değil bugünlerde. Şimdi şans faktörü yanımızda olmadığı için tekrar başa dönmüş olabiliriz. Ancak kötü karma boş durmuyorsa ben de durmuyorum. Evde işsiz kaldığım bu süreçte bunalıma girmek yerine yine kendime yatırım yaptım. Kızımın küçülenlerini satarak (hepsi hediye gelmişti) ya da çalışan bir iki arkadaşımın çocuklarına sağlıklı atıştırmalıklar hazırlayarak kazandığım parayla internet üzerinden eğitimler aldım. Yeni hayat koşum için ben yine antrenmandayım anlayacağınız ☺. 

Şu günlerde içinde kızımın da olduğu ikinci başarı öykümü yazıyorum (Neredeyse her şeyi yarım kalmış bir bebeğin bol sevgiyle, iki kediyle ve ucuz materyallerle nasıl mutlu bir çocuk olduğunun, eksikleri nasıl tamamlamaya çalıştığımın öyküsü bu aynı zamanda). İnşallah sona çok az kaldı, bittiğinde onu da sizlerle paylaşmaktan gurur duyacağım. Daima umudum ve cesaretim var. Çünkü ben ayakta kalabilmek için birilerinin beni itmesine tutmasına muhtaç değilim. 

Her şey siz sevgili BYBO'lulara bir başarı öyküsü postu daha açabilmek için zaten  :)

Sevgiler...

Diren

12 Eylül 2016 Pazartesi

Yapılandırmak ve Yasaklamak

Yetişkinlikte dahi olarak nitelendirilen insanların çocukluklarına dönüldüğünde, ailelerinde kural sayısının ortalama ailelerden çok daha az olduğu görülüyormuş. Disiplin cezalarının kaldırıldığı bir okulda disiplin suçu azalmış. Ceza verilmeyen çocuklar daha dürüst oluyorlarmış. Amerika’da dini kurallarla büyütülmeyen çocuklar, daha ahlaklı davranıyorlarmış. Bunların hepsi gerçek araştırma ve hayattan örnekler. Bunlar doğru. Ancak yanlış anlaşılmaya da açık. Bunlardan çıkaracağımız sonuç, çocuğu kuralsız büyütmemiz mi? Hayır!

Kurallar koymak, yasaklarla geliyorsa, çocuğa devamlı “Onu yapma, bunu yapma, şunu yap, bunu yap” deniyorsa, yani çocuk rahat bırakılmıyorsa, bu kurallar yarardan çok zarar getirir. Amaç çocuğu belli davranışlara yöneltmekse, kurallar koymadan önce, ev (ve okul) yaşamını yapılandırmayı tercih etmeliyiz. Yapılandırma çocuk yetiştirmede kilit rol oynuyor. Biz oğlumuza televizyon izleme demedik. Bakıcısına televizyon izlemeyi yasaklayıp, paranoyak biçimde takip etmedik. Eve televizyon alınmadı. O zaman televizyon açılmadı. Kimse televizyon açamadı. Kural koymamıza gerek kalmadı. Evi televizyonsuz olarak yapılandırdık. Televizyondan vazgeçemiyorsanız, televizyona kilit koyun ve sadece çocuğun uyuduğu saatlerde açın. İşte bu yasak yerine, yapılandırmadır. Olmayan şeyi yasaklayamazsınız.
Çocuğa yiyemeyeceği yemekler listesi oluşturmayın. Yemesini istemediğiniz yemekleri eve almayın. Görmesin, bilmesin, dolayısıyla yemesin. Yemesini istediğiniz şeyleri zorla yedirmeye çalışmayın. Her gün, her öğün önüne yararlı yiyecekler koyun. Kreşe gidince, arkadaşları ile beraberken belli kısıtlamalar zorunlu olabilir. Ama yine de kurallar basit tutulabilir. Çocuğun yemesini istemediğiniz şeyleri genel olarak eve almayın.  (Bu içecekler için geçerli değil. Elbette çocuğun alkol veya kafein almasına izin vermiyoruz). Ben bu yapılandırmayı kendime de uyguluyorum aslında. Tatlı alıp, yememeye çalışacağıma, baştan almıyorum. Bu diyeti yapılandırmaktır.

Çocuğa şu saatte uyuyacaksın diye baskı yapmayın. Yatma saatini belirleyin. O saate yaklaşınca rutinleri uygulayın. Saati geldiğinde zaten uyuyor olmalı. Bu olumlu bir döngü. Seyahatte bozulursa, biraz zaman alsa da aynı rutine dönebilirsiniz. Oğlum ilk kez 2.5 yaşında hava karardıktan sonra herkesin uyumadığını fark etmiş ve omuzumda uykuya dalarken şaşkınlıkla, “Hava karardı, ama insanlar uyanık, insanlar hala uyanık” diyerek sızmıştı. Bir kuraldan çok, alışkanlık olmalı erken uyumak. Bu zamanı yapılandırmaktır.

Emeklemeye başladığında, her yeri onun için güvenli hale getirip, kendine zarar vereceği her şeyi ortadan kaldırıp, elektrik prizlerine ve çekmecelere, dolap kapaklarına çocuk kilidi takıp, gerekirse mobilyaları bile kaldırınca, pencereleri yukarı doğru açılıp kapanır hale getirip, kütüphane kapısını kilitli tutunca, devamlı olarak “Oraya çıkma, buna dokunma, bu kitabı yırtma, bu eşyayı kırma” diye bağırmak zorunda kalmazsınız.  Bu fiziksel ortamı yapılandırmaktır.
Sevmediğimiz şeyler yaptığında kızmak yerine, konuşmaya çalıştık, neyi neden istediğimizi açıklamaya uğraştık. Her zaman başaramasak da, sakin kalmaya çabaladık. Bekledik, sabrettik. Zamanla çoğu davranışının istediğimiz yönde değiştiğini gördük. Her davranışını şekillendiremedik, çünkü o da iradesi olan bir insan. Bunları da kabullenmeye çalıştık. Bu çocuktan önce, kendi hareket ve beklentilerimize kısıtlar koyarak, psikolojik ortamı yapılandırmaktır.

Mesela Amerika’da dini kurallarla büyütülmeyen çocuklara, ahlak eğitimi veriyormuş aileleri ve bu ahlak eğitimi de temel bir ilkeye dayanıyormuş. Altın kural. Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına da öyle davran! Her duruma özel sayısız kural yerine, her durumda uygulanabilecek tek bir kurala göre hareket ediyor yani çocuklar. Çalmak kötüdür demenize gerek yok. Benim eşyamın çalınmasını ister miydim diye soracak çocuk. Cevabı belli. Çalmaması gerektiği sonucuna kendi aklı ve vicdanıyla varacak. Dedikodu, zorbalık, hırsızlık, yalan, kayıtsızlık, düşüncesizlik, bunların hepsinin kendine yapıldığını hayal edecek ve nerede nasıl davranması gerektiğini bulacak. Bunu cezadan korktuğu için değil, etrafıyla empati kurduğu, kendini başkalarının yerine koyduğu için yapacak. Altın kurala uyamadığı zamanlarda, davranışlarının iyi olmadığını bilecek. Kimsenin söylemesine gerek kalmayacak. Yani tek bir kural, bin kuraldan etkili olabiliyor aslında. Kafa karıştırmıyor, istikrar sağlıyor, her durumda uygulanabiliyor ve kuralın çok temel, insani bir mantığı var. En küçük çocuk bile anlayabiliyor. Ortak bir ahlak dili yaratılıyor evde. En başta bahsettiğim disiplin cezalarının kalktığı okulda da, çocuklara yaptıklarının etkileri açıklanıyor ve bunları düşünerek yarattıkları sorunları çözmeleri bekleniyormuş. Bu çocuğa sorumlulukların en büyüğünü, durumu değerlendirme ve uygulama sorumluluğunu vermektir, çocukta vicdan ve sorumluluk duygusu oluşturmaktır.
Yasaklar yerine, bir dolu kural yerine, yapılandırılmış bir çevre yaratmaya çalışın çocuğunuza. Alışkanlıklar edindirin, rutinler oluşturun. 

Vicdanını geliştirmesini teşvik edin. Kurallara uymak için, sorumluluk hissettiği için doğru olanı yapmayı öğretin. Tonlarca kural koymak yerine, temel ilkeleri anlatın. Beklentileriniz ahlaklı mı, istikrarlı mı, gerçekçi mi, onu da görmüş olursunuz açıklarken. Gerçekçilik çok önemli.  Çocuktan isteklerinizin, beklentilerinizin sınırları olmalıdır. Bu sınırları da çocuğun yaşı, aile ortamı, yaşadığınız kültür ve çocuğun karakteri belirler. Çocuğunuzun karakterine aykırı davranış biçimleri talep etmeyin, yaşının ötesinde olgunluk beklemeyin, iradesinin sınırlarını zorlamayın. Çocuk olduğunu, bir kişiliği olduğunu unutmayın. Mesela konuşkan çocukları devamlı susmaya, utangaç çocukları sosyalleşmeye zorlamayın. Tabii ki, istenmeyen davranışlarını törpülemeye çalışabilirsiniz, ama onun karakterini göz önüne alarak.

Koyduğunuz kurallar temel, mantıklı, anlaşılması kolay, uygulanması mümkün ve az sayıda olsun. Kurallar gereklidir, ama hayatın her yanı kural ve yasak dolarsa, bu herkes için işkenceye döner ve işe yaramamaya başlar, gerginlikler yaratır. Kurallar çeliştiğinde, temel ilkelerinize dönün. O ödev bitecek ve 9’dan önce uyunacak diyorsanız ve 9’da ödev bitmediyse, hangi kural sizin için daha önemli iyice düşünün ve duruma uyum sağlayın. Bazen uyku, bazen ödev önemli olabilir, ama bunlara rastgele, inadına, fevrilikle değil, düşünerek karar verin. Çocuğunuza neden erken yatmanın önemli olduğunu da, neden ödev tamamlamanın  önemli olduğunu da, neden bu sefer ödevini bitirmeden yatmasını istediğinizi (ya da tam tersini) de anlatın. “Öyle dedim!” deyip geçmeyin. Önemini, nedenlerini ve sonuçlarını kavramasını sağlayın.

Kural ve ceza çok olursa, bu çocukları yalan söylemeye itiyormuş. Bu da şaşırtıcı değil. Cezadan kaçmak isteyen çocuk yalana başvurabilir. Davranışlarında yönlendirici soru neyin doğru olduğu değil, neyin ceza getireceği olmaya başlar. İradesini ve muhakemesini kullanamadığını hisseder. Mümkün olan her yerde yapılandırma, konuşma, anlatma, örnek olma yoluna gitmek faydalı. Çocuğun iradesini anlamsız yere zorlamayın, kırması garantili kurallar koymayın. Çocuğun göreceği ve erişeceği yere kurabiye dizip, buna dokunmak yasak derseniz, geri döndüğünüzde bir kurabiye eksik, bir ağız dolu olacaktır. Bu noktada “Kurabiyeyi sen mi yedin” diye sorarsanız (cevabını biliyorsunuz, sormayın), çocuğu gereksiz yere yalan söylemeye teşvik etmiş olacaksınız.
Yani kural, yasak ve ceza konusunda tutumlu olun, gerekli olduğu kadar, gerekli olduğu yerde ve mümkün olduğu kadar az kullanın. Çocuğunuzun davranışlarını, çevresini ve aile hayatınızı yapılandırarak yönlendirin. Altın kuralı tekrar tekrar her durumda anlatın ve içselleştirmesini sağlayın. Kendiniz de uyun ve örnek olun. Ben çocuk olsam, anne-babamın bana nasıl davranmasını isterdim sorusu aklınızdan hiç çıkmasın. Çocuğunuzun istediği gibi davranın demek değil bu, ama onun ne istediğinin de farkında olmak, kural koyarken onun bakış açısını da düşünmek demek. Bu da ebeveynliğin altın kuralı işte.

Aysuda Kölemen

10 Eylül 2016 Cumartesi

Başarılı Çocukların Ailelerinin Sırları

IFLScience sitesi başarılı çocukların ebeveynlerinin 16 ortak özelliğini toplamış. Bu özellikler aylar süren çalışmalarla ulaşılan sonuçlar. Bu maddeleri nasıl hayata geçirebileceğinize dair kendi fikirlerimi ekleyerek makaleyi çeviriyorum. Buyrun:

1- Başarılı çocukların aileleri çocuklarına iş yaptırıyorlar. Çocuklara hayatın parçası olduklarını öğretmenin en iyi yolu hayata dair işler yaptırmaktır. Ev içerisinde yaşına uygun olan işleri kendilerine yaptırın, onlar için bütün işleri siz yapmayın.


2- Başarılı çocukların aileleri çocuklarına sosyal beceriler kazandırıyorlar. Sosyal çocuklar akranlarıyla yönlendirmeye ihtiyaç duymadan anlaşabiliyorlar, onlara yardımcı oluyorlar, onların hislerini anlıyorlar ve sorunlarını kendileri çözebiliyorlar. Sosyal bir çocuk yetiştirmek için  doğumundan itibaren çocuğunuzu akranlarıyla bir araya getirin, genel geçer görgü ve ahlak kurallarını evde öğretin ve dışarıda diğer çocuklarla ilişkisine (olağanüstü bir durum olmadığı müddetçe) müdahale etmeyin.

3- Başarılı çocukların aileleri çocuklarından beklentileri yüksek oluyor. Gelirinizden ve imkanlarınızdan bağımsız olarak çocuğunuz için en yüksek eğitimi hedefleyin ve o hedefe ulaşabilmesi için çocuğunuza elinizden gelen her türlü imkanı hazırlayın. Eğer 2. ya da 3. ya da 4. çocuk ilk çocuğunuza verebileceklerinizi sınırlayacaksa sahip olmak istediğiniz çocuk sayısını iyi düşünün.

4- Başarılı çocukların aileleri iyi geçiniyorlar. Birlikte olsunlar ya da ayrılmış olsunlar; iyi anlaşan ebeveynlerin çocukları daha mutlu oluyor. Sürekli huzursuzluk ve stres altında yaşayan çocuğun başarılı olma ihtimali düşüyor.

5- Başarılı çocukların aileleri tartışmalarını çocuklarından gizli sürdürmüyorlar. Bu konuda geçtiğimiz senelerde BYBO Facebook Sayfasında yazmıştım. Sanılanın aksine çocukların yanında tartışmak sağlıklıdır! Tabii tencere tavanın uçtuğu, tekmelerin yumrukların savrulduğu tartışmaları kastetmiyorum :) 
Çocuğun, annesiyle babası arasında bir anlaşmazlık olduğunun farkında olması ve bu anlaşmazlığın bir noktada çözüme ulaştığını görmesi duygusal gelişimi açısından olumlu olduğu gibi, özgüvenini geliştirmesine de yardım eder. 
Asla annesiyle babasının tartıştığını görmeyen çocuklar gerçek hayatta çelişkilerle karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilemez ve bir çare geliştirmekte zorlanırlar. Tartışmaya tanık olmak çocuğun düşünmesini ve durum değerlendirmesi yapabilmesini sağlar.
6- Başarılı çocukların ailelerinin de eğitim seviyeleri yüksek oluyor.
7- Başarılı çocukları aileleri onlara matematiği erken yaşlarda öğretiyor. Çocuğun okula başlamadan önce sayıları, sıralarını ve temel matematik hesapları bilmesi daha başarılı olmasına yardımcı oluyor.
8- Başarılı çocukları aileleri onlarla belli bir ilişki geliştiriyor. Hayatlarının özellikle ilk 3 yılında ailelerinden kesintisiz ve yeterli ilgi gören çocuklar hem akademik hayatta hem de özel ilişkilerinde daha başarılı oluyorlar.

9- Başarılı çocukları ailelerinin stres düzeyi düşük oluyor. Sanılanın aksine 3-11 yaş arası çocuklarla annenin yoğun olarak geçirdiği vaktin mutlu ya da başarılı olmalarında fazlaca etkisi yok. Özellikle Türkiye'de annelerin çocukları için "saçlarını süpürge etmiş" olmalarının sonucunda üstün başarılı bir millet olarak varlık göstermeyi başaramamış olmamızı örnek gösterebilirim. Ev işi ve/ veya profesyonel işlerden arta kalan zamanı yaratmak ve çocuğa ayırmak için stres yaşayan anne bu sıkıntısını çocuğa da yansıtıyor. Somut olarak olmasa da çocuk bu stresi hissedebiliyor ve kendisi benzerini yaşıyor.  

10- Başarılı çocukları aileleri çabaya zaferden daha fazla önem veriyorlar.

11- Başarılı çocukların annelerinin bir kariyeri var. Harvard Business School bir çalışma yapmış. Sonuçlarına göre çalışan annelerin kızlarının meslek sahibi olma, yönetici pozisyonunda olma ve daha çok para kazanma ihtimalleri çalışmayan annelerin kızlarınkinden daha fazla. Çalışan annelerin oğulları da çalışmayan annelerin oğullarına kıyasla daha özenli, daha paylaşımcı ve ev işlerinde daha çok yardımcı/ aktifler. Yine BYBO FB sayfasında düzenli olarak hattırlattığım gibi:  


Tohumlar fidana

Fidanlar ağaca
Ağaçlar ormana
Anneler işlerine

Dönmeli yurdumda!


12- Başarılı çocukları ailelerinin sosyoekonomik statüleri daha yüksek. Evet, bu konuda yapılabilecek fazla bir şey yok. Ama sosyoekonomik statünüz çocuğunuz için en iyisini hedeflemenize ve elinizden geleni yapmanıza engel değil. Bugünün başarılı insanlarının önemli bir kısmı fakir ailelerden geliyorlar.

13- Başarılı çocukları ailelerin baskıcı değil, otoriterler. Yani çocuğu mantıklı ve makul kurallar dahilinde eğitiyorlar. Çocuk kanuna ve kurala saygı duymayı ancak bunların altında ezilmemeyi öğreniyor. (BYBO Grupta neden kurallarımızın bulunduğunu anlayan ve kurallara saygı duyan ailelerin çocukları bu sebeple daha başarılı olacaklar muhtemelen :)

14- Başarılı çocukları aileleri çocuklarına metaneti ve direnci öğretiyorlar. Çocuklarınıza hayal kurmayı, hedeflemeyi, amaçlamayı ve bu amaca ulaşmak için çalışmayı öğretin. Boyun eğen, kabul eden, çalışmayı bırakarak tevekkül eden çocukların başarılı olma ihtimalleri zayıf olur.

15- Başarılı çocukların aileleri çocuklarına komplike olmayan ve kolay telaffuz edilebilen isimler koyuyorlar.



16- Başarılı çocukları aileleri doğru beslenme alışkanlıklarının önemini kavramış oluyorlar. Sanırım BYBO'da en çok konuştuğumuz konulardan biri doğru beslenme. Uzun zamandır BYBO beslenme kurallarını uygulayan ebeveynlerin çocukları muhtemelen çok başarılı olacaklar :)

Son olarak şunu eklemek istiyorum: Başarılı çocuk muhakkak akademik olarak başarılı çocuk olmak zorunda değildir! Çocuğunuzu yeteneklerine göre yönlendirmelisiniz. Dünyada üstün başarılı sanatçıların ve sporcuların olduğunu unutmayınız.

Özet: Başarılı çocuklara sahip olmak için her ne yapıyorsan yapmaya devam et BYBO!

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Benim Kütüphanelerim

Princeton 20 bin kişilik bir kasaba. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birini barındırıyor. Kasabadaki çoğu kişi üniversite ile bağlantılı. Üniversitenin içinde sanırım 5 tane kütüphane ve o kütüphanelerde milyonlarca kitap var. Ama üniversitenin hemen karşısında, yine de bir şehir kütüphanesi var. Kocaman. Çocuk kitapları katına çıkıyoruz. Onbinlerce çocuk kitabı bizi bekliyor. Henüz emekleyen ve daha yeni yürümeye başlamış bebekler, yanlarında anne, babaları, kütüphanede vakit geçiren ilkokul çağında çocuklar, rahat koltuklara yayılmış, yere oturmuş, oyun odasında legolarla uğraşan bir sürü çocuk ve ebeveyn… Hemen yanında masalarla dolu bir balkon var. Cennet. Saatlerce kitap seçiyor, okuyoruz. Kitapların hepsi özenle seçilmiş, itinayla korunmuş. Sadece İngilizce değil, pek çok dilde kitap dolu. Oğlum akşam dayısına gününü anlatıyor. “Bugün çok büyük bir kitapçıya gittik.” İçim cız ediyor. Oğlum kütüphanenin ne olduğunu bilmiyor. Babasıyla biz kütüphanelerden çıkmayan insanlarız halbuki... Mahallemize bir kütüphane kurma hayalimiz var, ama doğduğu günden beri her gün kitap okunmuş oğlum, haftasonlarında kitapçılara götürülen oğlum, kitapları kitaplığına sığmayan oğlum, kütüphane ne bilmiyor. Kendi kütüphane maceramı düşünüyorum.
Heidelberg Üniversitesi Kütüphanesi
Ortaokul ve lisede uzun öğle teneffüslerinde, boş derslerde gidip, ödevler için araştırma yapıp, öğrencilere kapalı bölümden bize yasak olan Aziz Nesin kitaplarına bakıp, yurtdışından son gelen gençlik dergilerini inceleyip, fısır fısır muhabbet ettiğimiz, okuldan sonra klüp toplantıları yaptığımız her zaman güneş dolu, sıcacık kütüphanemiz. Şimdilerde televizyonda ciddi ciddi konuşan bir arkadaşım, o zaman kütüphanecileri delirtmek için raflardaki etiketleri değiştiriyor akşamları çıkarken. Sonra üniversite: Ortası tavana kadar yükselen, büyük bir kütüphane, içinde yüzbinlerce kitap. Özel bir köşemiz var. Akademik dergileri raflardan masalara taşıyıp, fotokopi çekmekten kas yapıyorum diye dalga geçiyorum. Bazen yan masamızda Erdal İnönü oturuyor. Kendi dünyasında birşeyler okuyor, çalışıyor. Arkadaşım Almanca şiir bulmaya gidiyor; ben sanat akımlarıyla ilgili kitaplara göz gezdiriyorum; kardeşim Romalıların Türk olduğunu iddia eden tarih kitaplarıyla dalga geçiyor, okumamı tavsiye ediyor. Bir odada, gönüllüler görme engelliler için kitaplar okuyup, banda kaydediyor. Sınav dönemlerinde kütüphane doluyor. Son senemizde elektronik dergiler geliyor. Nerede kaldınız diye soruyoruz. 
Washington Kongre Kütüphanesi
New York’un girişinde aslan heykellerinin kitapları korumak üzere beklediği şehir kütüphanesi. İçinde her çeşit, her yaştan insan. Washington’da Kongre Kütüphanesi… Dev kubbedeki pencerelerden, etrafa ışık hüzmeleri süzülüyor. Huzur veren, insanın çıkasının gelmediği, dünyanın en güzel mekanlarından biri. Doktora yaptığım üniversitenin gösterişsiz, ama milyonlarca kitaplık kütüphanesinde geçirdiğim günler, geceler, üstünde uyuyakaldığım koltuklar, tez yazarken ikinci evim olan çalışma kabinim, kütüphanenin soğuk sandviçleri, kötü kahvesi, güler yüzlü çalışanları ve hatta kütüphanenin önünde “Hepiniz cehennemde yanacaksınız” diye günün muhtelif saatlerinde bağıran deliyi gülümseyerek hatırlıyorum (çünkü Amerika’da kütüphane önlerinde istenenin denilebilmesi bir gelenek, başka yerde bağırsanız polis gelir halkı rahatsız ettiğiniz için). 
New York Halk Kütüphanesi
Bir dönem Oxford Üniversitesi’nde okuyorum. Sanki bütün şehir kütüphane havasında. Ama asıl mücevher merkez kütüphane. Kütüphaneyi kullanmak için, şahitler huzurunda törenle yemin ediyorum: “I hereby undertake not to remove from the Library, nor to mark, deface, or injure in any way, any volume, document or other object belonging to it or in its custody; not to bring into the Library, or kindle therein, any fire or flame, and not to smoke in the Library; and I promise to obey all rules of the Library.” Gerçek bir törenle. Sonra kütüphane kartımı alıyorum. O kadar güzel bir kütüphane ki. Üstelik İngiltere’de basılan tüm kitapların bu kütüphaneye bir kopyası geliyor. 12 milyon kitap. On iki milyon. 
Stockholm Kütüphanesi
Almanya’da Heidelberg Üniversitesi’nde ders verirken kullandığım merkez kütüphanenin çok süslü, ama bayıldığım duvarları aklımda. Philadelphia’da yaşarken hayatımın büyük kısmını geçirdiğim UPenn kütüphanesinde gözüm hep girişteki rahat koltuklarda ve haftanın romanlarının tanıtıldığı köşede. Amerika’nın üniversite kütüphanelerinin girişinde yeni kitaplar sergilenir. 3-5 değil, yüzlerce yeni kitap. Çalışma konumla ilgisi olmadığı için suçluluk hissedip, bir tek roman bile almadan zamanımın çoğunu o kütüphanede geçirmişim. Araştırma için gittiğin Stockholm kütüphanesinin bana biraz soğuk gelen İskandinav mimarisi, arşiv taramak için gittiğim yaşlılar ve çocuklarla dolu, bir köşesi tamamen Uzun Çoraplı Kız Pipi ve yazarına ayrılmış minicik İsveç kasaba kütüphanesi, tezimin son aşamasını yazdığım, her tarafından güneş giren ve çoğu kitabın artık elektronik olarak indirilebildiği Princeton Bilim kütüphanesi, oturacak yer bulmakta hep sıkıntı yaşadığımız Atatürk Kitaplığı, Paris’te modern, sakin, huzurlu, koridorları ağaçlı bir avluya bakan, dışardan bakıldığında ise açılmış kitapları andıran François Mitterand Kütüphanesi, hatırladığım, hatırlayamadığım bir dolu kütüphane geçiyor hayatımdan… Medeniyet kütüphaneleriyle gurur duyuyor. Kütüphanelerine girdiğinizde sadece faydalanmanızı değil, büyülenmenizi istiyorlar. Bu kütüphaneler birer ibadethane adeta. İnsana kendinden daha büyük birşeyin parçası olduğunu hissetiren, sizden önce gelmiş devlerin omuzunda yükseldiğimizi hatırlatan, bilginin, düşüncenin yol göstericiliğini vurgulayan, asla mütevazi olmayan, tam tersine kapısından gireni ihtişamı karşısında tevazuya sürükleyen, ama sizi bir parçaları olmaya davet ederek umut dolduran yapılar bunlar. Biz bunu yarattıysak, her karanlığı aşabiliriz diyor içinizden bir ses. Ve ne zaman çok güzel, çok zengin bir kütüphane görsem, içimde bir kıskançlık baş gösteriyor. “Ah İstanbul” diyorum,“böyle bir kütüphaneyi hak etmiyor musun sen de?” 
Radcliffe Oxford Kütüphanesi
Geçtiğimiz yazı Göttingen Üniversitesi’nde geçiriyorum. Minicik bir kasaba yakınında kalıyoruz. Kasaba kütüphanesine gitmek istiyorum. Oğluma kitap alacağım. İçerisi olabildiğince sıradan. Kitaplar, raflar ve dört duvar. Ama çocuk kitapları için ayrı bir bölüm yapmışlar raflardan. Rengarenk kitaplar orada. Bu bütçe sıkıntısı çektiği için, belediyenin bazı bölgelerde sokakları süpürmeyi, çiçek ekmeyi bıraktığı bir kasaba. Halk sokaktaki çiçeklerin bakımını kendi yapıyor. Ama kütüphanelerini kapatmamışlar. Oğluma 20 tane kitap seçiyoruz. Yüklenip eve götürüyoruz. Bunlar geri gidecek diye uzun uzun anlatıyoruz. Tamam diyor. Yaz sonuna kadar o kitapları okuyor. Ve oğlum bu yaz, 4.5 yaşında nihayet gerçek bir kütüphane ile tanışıyor. Onun kütüphane macerası başlıyor. “Bunu da istiyorum, bunu da, bunu da!” diyor. Kütüphane onu da acıktırıyor. Emekleyerek kütüphanede dolaşan, kitapları ağzına almaya çalışan bebeğe bakıyorum, memleketim adına o bebeği kıskanıyorum. 
Fransız Milli Kütüphanesi
Türkiye’nin çocuklarını düşünüyorum. Oğluma bakıyorum. Bir temenni geçiyor içimden, onun için ve onun şahsında memleketin teker teker tüm çocukları için. Dev kubbeli muhteşem kütüphaneler gör, milyonlarca kitabın içinde kaybol, kitaplara aşkla dokunan insanların arasında büyü, ne kadar çok kitap, okumak için ne kadar az vakit var diye üzül yavrum. Kütüphanelerin bol olsun çocuğum, kitapların aydınlığı her daim üstüne doğsun. 

Aysuda Kölemen

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Demir Takviyesi ve Diyet

Demir eksikliği riski taşımayan insanların dengeli beslenmesi yeterlidir. Özel olarak demire dikkat etmelerine gerek yoktur. Ancak risk grubunda olan insanlar, sadece bol demir yemekle kalmayıp, demirin yanında ne tükettiklerine dikkat etmelidirler. 

Demirle ilgili araştırmaların mutfağımız ışığında yorumlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle demir emilimi konusunda güncel araştırmalardan derlediğim bilgileri, Türkiye mutfağına uyarlayamaya çalıştım. 
Annelere, çocuğunuza papaya soslu ördek, tatlı patates verin, fıstık ezmeli sandviçi yedirmeyin gibi Türkiye’de karşılığı olmayan tavsiyeler verilmesi anlamsız olur. 

Bu çok önemli: Demir emilimini azaltır dediğim sağlıklı yiyecekleri vermemezlik etmeyin. Sadece demirli gıdalarla beraber yedirmeyin. 

O halde, demir eksikliği çekenlere bazı pratik tavsiyeler: 
1. Demir zengini yemeğin yanında yoğurt, ayran (ya da diğer süt ürünleri) vermeyin. Hem etten, hem bitkilerden alınan kalsiyumu azaltır (kalsiyumlu gıdaların listesi aşağıda mevcut).  
2. Ekleyebildiğiniz her yemeğe, salataya limon ekleyin. Nar eksisi, sirke yerine limonu tercih edin. C vitamini bitkilerden demir emilimini çok yükseltir. 
3. Mümkün olan her yemeğe domates püresi, domates salçası veya biber salçası seçeneklerinden birini ya da birkaçını koyun. 
4. Fındık fıstığın yanında mutlaka kuru erik, kuru kayısı verin. 
5. Çocuğunuza yemekle birlikte bitki çayları vermeyin. Pek çok bitki çayı, demir emilimini azaltır. Su verin. 
6. Sadece fasulye çeşitlerini, nohudu, buğdayı değil, pişmesi kolay olsa da, mercimeği, pirinci, yulaf ezmesini, bulguru akşamdan suda bekletip, sonra pişirin. Tahılları ve baklagilleri suda bekletmek, fitatlarını azaltır. Ne kadar uzun beklerlerse o kadar azalır, bu da demir emilimine o kadar iyi etki eder.
7. Milletçe çok sevdiğimiz ayçiçeği ve kabak çekirdeği, dünyanın en demir zengini yiyeceklerindendir. Tuzsuz tüketilir ve aşırı miktarda yenilmezlerse (çok yağlı olduğunu unutmamak lazım), demir alımı için sağlıklı bir kaynaklardır. 
8. Çocuğunuza verdiğiniz et miktarını çoğaltmak yerine, et ve kıymayı bölerek sebze ve yemeklerinin içine dağıtmanız, çocuğun sebzeden emeceği demir miktarını da arttıracaktır. Yani bir öğün köfte vermek yerine, diğer yemeklerin içine kıyma koymak, demir emilimi için daha faydalıdır. Bu yemeklerin cok kalsiyum içermemesine dikkat edin. 
9. Tarhana demir emilimi açısından iyi bir yemek değildir. İçinde hem kalsiyum, hem fitat bulunur. Tarhanayı demirli gıdalarla aynı öğünde vermeyin. 
10. Yumurta iyi bir demir kaynağı değildir, hatta demir açısından kötüdür, çünkü içinde demirin emilimini engelleyen bir protein bulunur.  
11. Maydonoz, nane, fesleğen ve kekik de etten demir alımını engeller. Yemeklere az miktarda koymaniz, az etkileyecektir. Etsiz yemeklere koymanızda sakınca yoktur. 
12. Unun demir alımını azalttığını bilin. Hamurun bir zararı daha… Ancak etle ve domates salçası, havuç gibi bol beta-karotenli gıdalarla ve C vitaminli gıdalarla bu yan etki azaltılır. 
13. Çocuğunuza yemekten önce ve sonra çikolatalı gıdalar vermeyin. Yemekle çikolata arasına 2 saat koyun. 
14. Ruşeym bitkilerden demir emilimini engeller. Sutle ve yogurtla beraber verebilirsiniz. Ancak et ve limon ruşeymin kötü etkisini çok azaltır. 
15. Yemekten hemen sonra meyva yemenin, demir emilini arttırdığına dair kesin olmayan, ancak umut vaadeden bulgular var. Yemek üstüne birkaç dilim meyva verin. 
16. Demirle ilgili araştırmaların yetersiz olduğunu da belirtmek istiyorum. Bunlar şu anda elimizdeki bilgiler. Ancak zamanla yeni bilgilerin ortaya çıkması kaçınılmaz. 
17. Vejeteryan ve veganlar için en iyi emilim arttırıcı c vitaminidir, yani yemeklerine bol limon sıkmaları iyidir. 
Hangi maddeler demir emilimini etkiler? 
  • Etteki demirin emilimini azaltan maddeler: Kalsiyum, polifenol, oksalatler, yumurta. 
  • Bitkisel demirn emilimini azaltan maddeler: Kalsiyum, fitat, yumurta. 
  • Emilimi arttıran maddeler: C vitamini ve et fitatın etkisini azaltır. Beta-karoten/A vitamini, fitat ve polifenolün etkisini azaltır. 
Bu maddeler hangi gıdalarda olur? 

Kalsiyum: Kalsiyum hem hayvansal gıdalardan, hem de bitkisel gıdalardan alınan demir miktarını ciddi ölçüde azaltır. Bu açıdan dikkat edilmesi gerekir. Süt, yoğurt, peynir, brokoli, soya fasulyesi ve eti, kurufasülye, nohut, tahin, badem, yeşil yapraklı bitkiler (ıspanak, roka, karalahana, pazı, aşma yaprağı), incir, somon balığı, bamya yüksek oranda kalsiyum içerir. Kalsiyumun miktarı da önemlidir. Demirli gıdalarla beraber ne kadar çok kalsiyum tüketilirse, demir emilimi o kadar azalır. Az miktarda kalsiyum tüketiminin demir emilimini çok etkilemediği bulunmuştur. Kalsiyumlu gıda tüketildikten sonra, demirli gıda için en az yarım saat, tercihen bir saat beklenmelidir. Demirli gıda tüketiminden sonra da en az yarım saat beklemeden kalsiyum tüketilmemelidir. 


Polifenol: Çay, yeşil çay, kahve, kakao, çikolata, yaban mersini, böğürtlen, ahududu, ceviz, elma içindeki polifenol grubundaki çok faydalı antioksidanlar, hem bitki, hem hayvansal gidalardan alınan demiri azaltır. Demirli gıdalardan 2 saat önce veya sonra tüketilebilirler. 


Yumurta: Yumurta demir zengini bir gıda olarak bilinir. Bu yaygın bir yanlış bilgidir. Yumurtanın içinde bir miktar demir olmakla beraber, demir emilimini azaltan fosvitin adlı bir protein de olduğu için, yemekten alınan demir miktarını ciddi ölçüde azaltır. Yani yumurtadan demir almanız çok zor olduğu gibi, yumurtayla beraber yediğiniz yemeğin de demirinin emilimi de azalır. 


Fitat: Bakliyat ve tahılda ve bazı sebzelerde bulunan fitat adlı madde de, sadece bitkisel demirin emilimini azaltır. Besindeki fitat miktarının suda bekletilince azaldığı görülmüştür. Ayrica et veya c vitamini ile beraber tüketilirse, fitatin engelleyici etkisi azalir. Ruşeymde fitat miktari yuksektir. 


Oksalatler: Ispanak, kara lahana, kırmızı pancar, kuruyemişler, çikolata, çay, ruseym, çilek ile kekik, maydonoz ve fesleğen gibi otlarda bulunan bu çok faydalı madde de, sadece hayvansal demirin emilimini azaltır.


C vitamini: Bitkisel ve takviye demirin emilimini yüksek oranda arttırdığı uzun suredir bilinmektedir. Demir ilaçlarının içine genellikle C vitamini eklidir. C vitaminli demir takviyesini tercih ediniz. Demirli gıdalar tüketirken, üstüne bolca limon sıkmanız, yanında yeşil biber tüketmeniz C vitamininden faydalanmak için yeterlidir.


Konuyla ilgili diğer referanlar şu ve şu.


Beta-karoten ve A vitamini: Polifenol ve fitatlı gıdaların demir emilimini arttırdığı yönünde bulgular vardır. Beta-karotenin hangi gıdalarda olduğunu anlamak kolay. Bu maddenin rengi turuncu olduğu için, sarı ve turuncu renkli gidalar genellikle oksalat içerirler, ama koyu yeşil yaprakların da oksalat içerebildiğini unutmamalı. Kayısı, şeftali, erik, portakal, balkabağı, havuç, mısır, kırmızı pancar koku ve yaprakları, kırmızı biber, kırmızı üzüm, domates, turp otu, ıspanak beta karoteni bol gıdalardır

Meyva: Neden olduğu tam olarak bilinmemekle beraber, bir çalışmada bol meyva tüketen insanların, demir sayımları daha yüksek çıkmıştır. Bunun nedeninin meyvaların bol miktarda C vitamini içermesi olabileceği düşünülmekte. 


BYBO'da yayınlanmış diğer demir yazıları:

Bebeklere Demir Takviyesi Gerekli Midir Değil Midir? 
Gebelikte Fazla Demir Alımı Bebeğin Gelişimini Olumsuz Etkiliyor 
Demir Hakkında Bilmek İstediğiniz Ama Sormaya Korktuğunuz Her Şey

Aysuda Kölemen

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım