30 Eylül 2015 Çarşamba

Bilge'nin Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Hamile kalmama karar verdiğimiz ay paçalarım tutuştu ve gizlice ertesi gün hapı alıp içtim. Sürekli mızmızlandığımı ve caymak üzere olduğumu gören kocam beni aslansın kaplansın yaparak yeniden ikna etti ve o ay, yani ertesi gün hapı aldığım ay hamile kaldım. Annem beni evlendiğimden beri uyarırdı: “Bak bizde ceket atılsa hamile kalınır ona göre.” Gerçekten de ceketle hamile kaldım desem yeri... Çift çubuğu görmemle sigarayı kesip atmam bir oldu, zaten birkaç yıl önce çok temiz bırakmıştım ama Berkin’in öldüğü gün kahrımdan ve daha ziyade bu acı karşısında benim sigarayı bırakmış olmamın batasıca dünyadaki en değersiz şey olduğu gerekçesiyle -yani bahanesiyle yeniden başlamıştım. O gün, gece, camdan dışarıyı tarifsiz bir acıyla izlerken sigarayı da ona bilindik anlamlar yükleyerek içmiştim. 

Hamileliğim sırasıyla yüksek TSH, yüksek AFP ve yüksek glikoza rağmen güzel geçti. Tiroid için dokuz ay boyunca ilaç kullandım. AFP değerimin yüksek çıkması neticesinde Spina Bfida denilen çok kötü bir omurga hastalığı endişesi ile detaylı ultrason muayenesini 4 hafta kabuslar görerek bekledik. Kimseye de, kimseyi üzmemek adına söylemedik, sonuç olumlu çıkınca, biz neler çektik şarkısını en az dört hafta söyledik ama. Yerin dibine batasıca testlerin sonuncusu olan şeker testinde de başarısız oldum. Önce 50, ardından 100 gram şekeri iç edişin ve ayılıp bayılarak beklediğim saatlerin ardından gestasyonel diyabet tanısı ile elim böğrümde hastaneden ayrıldım. Gebeliğin kalanını parklarda dondurma yiyen çocuklara bet bet bakarak geçirdim. Stalin disiplini ile yaptığım diyet sayesinde hamileliğimi toplam sekiz buçuk kilo alarak ve diyabetli gebelerin çoğunda olduğu gibi dana değil, civciv kadar bir bebe doğurarak tamamladım. Tamam, abartmıyorum, 2730 gr, çok da az sayılmaz. Ama çok küçüktü be... Küçücüktü. 

Hamileliğim iyi ve keyifliydi. Özellikle mide bulantılarının ve test işlerinin geride kaldığı ikinci üç aylık dönemin ortaları itibariyle… Hem de katı diyette olmama rağmen. Şimdi dönüp bir milyar yıl geride kalmış olan o zamanlara baktığımda çok açık bir şekilde söyleyebilirim ki, ben hamileliğimi oyun gibi görüp, güzel güzel oynamışım. Çok az kilo aldığım için yüzüm gözüm ellerim ayaklarım şişmemişti, hatta son anlarda bile arkadan hamile olduğum belli olmuyordu. Birikmiş senelik izinlerimi akademik yıl içerisinde kullanamayacağım için ve bu izinleri 16 haftalık doğum iznim ile birleştireceğimden 31. haftamda kendimi 32 haftalık göstermek suretiyle izne ayrılmıştım. Mevsim bahar, iş güç yok, kuşlar kadar özgürüm. Gündüzleri yürüyüşler sporlar, özenle yapılmış diyet yemekleri, üst baş alışverişi, akşamları eş-dost muhabbeti. Her gece bir yerdeyim. Hamile olduğuma aldırmadan sürekli orada buradaydım ve dumansız olması koşulu ile bir o barda, bir bu bardayım. Kilo almamış olmanın şımarıklığından mıdır nedir, sürekli üst baş alıyorum. Bir Allah’ın kulu da demiyor ki bir ay sonra ne yapacaksın o elbiseleri, git de sabiye bir şeyler al. Serseri gibi gezip tozacağına otur iki bebek bakım kitabı oku. Bu bebek ne yer, ne içer, ne giyer, nasıl yıkanır. Bir uyaranım, yol gösterenim olmadığı gibi doğmamış çocuğumu hiç kafama takmadığım için sürekli etrafımdan takdir aldım, pıtır pıtır geziyormuşum, aferinmiş. 

Emzirmenin bu kadar zor olacağını hiç düşünmemiştim mesela. Hatta emzirmek ile ilgili bir şey düşünmemişim, gündemim değilmiş. Hamile kadının gündemi emzirmek olmayacak da ne olacak acaba?! Benim geldiğim eşdost çevresinde evlilik yüzüğü takanı kınarlar, evlenmemeyi, çocuk sahibi olmamayı tercih etmek doğaldır ve annelik kutsal değildir. Çekirdek ailenin kadın bireyinin üzerine düşen “iyi bir eş ve cefakâr bir anne” olmak rolü hor görülür, bunun değiştirilip dönüştürülmesi çabası vardır. Güzel bir çevrem var velhasıl. Bu eşdost, anne olmak için yapılması gereken ilk işlerden biri olan doğum yapmak meselesini de sözde gelenek-dışı bir bakışla ele alır: Kadının bedeni kadının kararı. Sezaryen ile normal doğum sanki birbirinin alternatifi ve iki farklı seçenekmiş gibi düşünülür. Hatta abartılır, sezaryen ile kadın sözde daha az zahmet çektiği için ve kadının daha az zahmet çekmesi geleneksel toplumsal sözleşmeye aykırı olduğu için sezaryenin taraftarlığı yapılır. “Aman sezaryenle doğur gitsin” denir. Benzer şekilde kadının toplumsal sözleşmedeki cefakâr –kadın ana rolünün bertaraf edilmesi çabası ile hamilelikte yapılan içki sigara kaçamakları desteklenir. “Ay yıpratma kendini bu kadar.” Oldu. 

Doktorum ayda bir kadeh şarap içebilirsin demişti. Bir kadeh şarabı ancak kulağıma dökebileceğimden ben hep su içtim. İç bir tane önerilerini geri çevirdiğim için de hep kınandım mesela. Bir şuurum olduğundan değil ama tamamen içgüdüsel olarak ve açıkça propaganda edilmese de sessizce üzerinde sözleşilmiş “Aman sezaryenle doğur gitsin” anlayışına rağmen sezaryenin bir seçenek olmasını aşırı derecede saçma buldum başından beri. Takibimin yapıldığı hastane de, doktorum da şansıma normal doğumu destekliyor, sezaryeni bir “kurtarma operasyonu” olarak görüyordu. Şansıma, kurtarılmama gerek kalmadı ve normal yollarla çocuğumu dünyaya getirdim. Çok da güzel, çok da iyi doğurdum tamam mı? Çok güzel doğurdum, üç avazda. Ebem, Facebook’unda pilates topu üzerinde zıplattığı hamilelerinin fotoğraflarını X’le normal doğum keyfi etiketiyle paylaşan biri. Benim en büyük şansım. Bu sadece parayla satın alınabilecek bir şey ama şansın da olacak ki benimki gibi bir eben olsun. Doktorumun ve tüm doğum ekibinin de tuttuğu altın olsun. Devlet hastanesi koşullarında günde yüz elli hasta baktırılan sağlık çalışanlarının eline düşmemek için bir miktar para lazım. Değişir belki… Dilerim ki ebemin kıymetli ellerinden bağrıma bırakılan yavrum görsün o güzel günleri. Bize haram. 

Hamileliğimin 36. haftası itibariyle Allah’ın günü alışverişte olmama rağmen doğru düzgün bir hazırlığımın olmadığının farkındaydım. Bebeğe alınan giysiler yıkanmıştı, ütülenmişti ama ikişer evlat yetiştirmiş olan annemin de kayınvalidemin de granül sabun kullanılması gerektiği akıllarına gelmemişti. Benimse zaten IQ’um bayağı düşmüştü o sıralar. En baştan yıkandı ütülendi tüm giysiler, hatta bir kısmı askıda yağmur yedi, yeni baştan yıkandı. Doğum çantası hazırlayacağım derken ciğerim soldu. IQ’um gerçekten düşmüş olmalı ki her ihtiyacı teker teker aldım. Bir gün bir şey aldım, diğer gün aynı mağazada satılan bir başka şeyi almak için yeniden dışarı çıktım. Günler hazırlık telaşı içinde eriyip gitti. 37+6’da balkon yıkarken suyum geldi. Bir kova suyu banyodan balkona 9 aylık hamile halimle taşıdım. Bir dakika sonra çıplak ayakla balkonda şıp şıp oynarken “N’oluyoruz lan?!” oldum. Doğumumu kendimin başlattığına dair kuşkum içimi bir ömür boyunca kemirecek. Doktora hep sancım gelir de anlamazsam ne olacak, suyum gelir de anlamazsam ne olacak gibi salak salak sorular sorardım. Merak etmeyeymişim, anlarmışım. Hayır, ne sanıyordum acaba, ya doğurursam da anlamazsam ne olacak, he mi? Basbayağı anladım. 

Dörtte bir çay bardağı ölçeğinde suyum geldiğinde, doktorumun söylemiş olduğu gibi direk kendisini aradım ve yarım saat sonra kocamla beraber hastanedeydik. Öğlen 12. Biz öyle hoş geldin bebek süsleri filan yaptırmadık, odayı süslemedik, nonnikli lohusa terlikleri, geceliği ya da tacı almadık ama cümbüşümüz çok oldu. Doğum katında her odanın anne baba eş dışında en fazla bir iki ziyaretçisi varken, -sanırsın Monaco prensesini doğuracağım, koridor komple benim tayfa. Tayfanın ilk doğuranı benim. Alkışlar eşliğinde asansöre uğurlandım. Bravo, doğurdum! Hastaneye vardığımda, doğum esnasında unuttukları için 40 muayenesine gittiğimde yana yakıla benden parasını almaya uğraştıkları bir test yaptılar. Amişur testi. O ne be? Amişur aşağı amişur yukarı. Gelen suyun bebek sıvısı olup olmadığını ölçen ve adının sonradan (parayı bayılırken) Amni-sure olduğunu öğrendiğim test. Yani are we sure that it is the amnion? Indeed. 38 haftalık hamile kadının şeyinden beyin omurilik sıvısı akması ihtimali de mi vardı da bu testi yaptılar bilmiyorum. Doktor, koridorda haftası daha küçük diğer gebelerin şaşkın bakışları arasında elinde test çubuğu ile çıkıverdi odadan, Bilge’ciğim bugün doğuruyorsun. Bende sancı namına bir şey yok. Kocam bana su almaya gitmişti sanırım, yoktu yani çubuklu doktor vakası sırasında. Geldiğinde söyledim, ikimiz de aptal aptal sırıttık uzun bir süre. Doktorum bir hafta sonra bir kongre için üç günlüğüne İstanbul’a gidecekti ve ben bir hafta erken doğurmaktan korkuyordum hep, emanetçi doktora kalacağım diye. Sağ olayım, iki hafta erken doğurarak bu durumdan yırttım. 10 kilo su kovası yüzünden mi? Doğum odasına yerleştim. Duş aldım. Sonrasında olaylar gelişti. 

Beni yatırıp suni sancıyı ver ettiler. İlk iki saat neredeyse hiçbir şey hissetmedim. O zamana kadar epidural konusundaki görüşüm olumsuza yakın nötrdü. Doktorum “İyi bir açıklıkla gelirsen önermem ama uzun saatler sancı çekeceğin bir doğum olursa epidurali seçenek olarak sunarım sana” demişti. Hiç sancısız 2 cm açıklıkla başladı doğumum. Suni sancıyı hissetmeye başladığımda açıklığım artsın diye, elimde tekerlekli serum direği, suyum aka aka bir saat yürüdüm koridorda. Hep odalardan bağırtılar… Ama ne bağırtılar… Annem yanımda, “Bu sesler seni kötü etkiler, gel odada yürüyelim” diyor. Delikanlılığın kitabını yazmışım, her bağırtıda sırtımdan ter boşanıyor ama gülümsüyorum, “Yok anneciğim, bir şey olmaz”. Kafamdaki şu: Bunlar bağırsın, ben bağırmayacağım, ıkınacağım. Serde yiğitlik olduğundan bir saat bağırtı dinleye dinleye yürüdükten sonra, yatmaya ve sancı çekmeye başladım. Suni sancının benim önceden bilmediğim, orada öğrendiğim özelliği doğal sancı gibi kademeli olarak sıklaşmak ve şiddetlenmek yerine, kademeli olarak şiddetlenen ama başından beri aynı sıklıkta gelen bir desene sahip olması. Yani doğal sancı doğumdan hemen önce bir-iki dakikada bir olacak sıklığı erişiyorsa, suni sancı başından beri bu sıklıkta. Ve sancı kendisini hissettirmeye başladığında sıklığı doğumdan hemen önce olması gerektiği gibiyken, açıklık öyle değil. İlerleme var. Şöyle: Aralıklı olarak parmaklanıyorum. Önce iki buçuk, sonra üç buçuk, daha sonra dört cm açıklığa ulaştığım söylendi. Ebemin aşırı tatlı bir insan olduğunu söylemiş miydim? Doktorum parmakladığında acıdan gözlerim kararıyor ama ebem parmakladığında, yani abartmayım ama neredeyse bir şey hissetmiyorum. “Ebem” dedim, “Canım ebem. Ne olur beni senden başka kimse parmaklamasın.” Öyle de oldu. Suni sancıyı ufaktan hissetmeye başladığımda ebemin “Nasıl gidiyor?” sorusuna gülümseyerek “Hissetmeye başladım” diye yanıt vermiştim. “O surat ifadesi yok daha sende, dur bakalım” demişti. 

Yarım saat sonra o surat ifadesi derken neyi kastettiğini anlamam için aynaya bakmam gerekmiyordu. Bayağı sirke satıyordum. “O epidural buraya gelecek” dedim. Tam olarak bir buçuk dakikada bir gelen sancı çok şiddetli bir regl sancısı gibiydi. Çok şiddetli ama... Her gelen dalgayı doğru nefes alarak ve geçeceğini, bu işin öyle ya da böyle biteceğini düşünerek atlatmaya çalıştım. Yarım saat bu şekilde sancı çektim. Daha sonra Herkül gibi bir adam çıkageldi, Anestezi uzmanı imiş. Böyle kaslı kanatlı bir adam. Uzun saçlı ve dövmeli. Bence benim çok başarılı işbirliğimin de etkisi var, çok seri rahat ve acısız bir şekilde takıldı epiduralim. İki sancı dalgası daha çektim, üçüncüsünde her yer günlük güneşlikti. Yüzüm aydınlandı, neşem yerine geldi. Doğal doğum yapabilmiş olmayı tabii ki isterdim ama epiduralin bir mucize olduğunu da teslim etmek lazım. Ağrı kesiciyi aldıktan sonra, sağ bacağım kısmen uyuşuk vaziyette pilates topunda zıpladım. Açıklığım artıyormuş ve bebenin kafasını daha da aşağı indirmesini sağlamak gerekiyormuş, bir an önce doğurayım diye. Bu arada doktor öğlen geldiğimde, akşam sekiz dokuz arası doğmuş olur demişti. Kahin gibi… 

20:33. Pilates egzersizleri bittikten sonra tekrar yatağa geçtiğimde serumla Buscopan verdiler. Sanırım bebeğin kafasının önündeki tıkacın erimesini sağlıyormuş. O an itibariyle benim kafam bayağı güzel oldu sanırım, ya da gözlerim miyoplaştığı için ben öyle sanıyorum. Buzcopan öyle yaparmış. Desenize baştan. Daha sonra ebemin sabahtan tarif etmiş olduğu ıkınmalar safhası başladı. Doktor daha ortada yok. Zaten birkaç kez ve toplamda on beş dakika gördüm kendisini o saate kadar. Ebem tarif ediyor, ben ıkınıyorum. Ve soruyorum, “Yapabiliyor muyum?” “Süpersin” diyor. Gazlamak için mi, yoksa gerecekten süper miyim bilmiyorum. Ama bir an önce bitsin ve kurtulayım fikri ile acayip motivasyon yüklüyüm. Ikınıyorum, ne biçim… Ikın dinlen ıkın dinlen… Böyle yarım saat geçti ki ebem saçlarını görüyorum dedi. Yuh artık. Doktoru aradığını ve hocam başlayabiliriz dediğini duyunca içimi acayip bir sevinç kapladı. Hemen geldi adam, dokuz aydır süren iletişimimizdeki hitap şekli Bilge Hanımdan Bilge’ye, Bilge’den Bilge’ciğime, Bilge’ciğimden de o saat itibariyle kuzucuğuma dönüşmüştü. Ikın ıkın ıkın ıkın. En son üç büyük ölümüne ıkın ıkın ıkın ıkın. Her biri arası, harikasın, süpersin, devam, az kaldı. Kafamın güzelliğinden mi bilmiyorum, inanıyorum harika olduğuma, ne derlerse yapıyorum. Bağırmıyorum ama her ıkınmanın sonunda bir “Arrrgh” çıkıyor. Laf yetiştiriyorum: “Nefesim bu kadar yetiyor!” Kocam sağ yanımda, kas gevşetici dilimi damağımı kurutmuş, dakikada birkaç kez bir yudum su alıyorum kocamın elinden. Onun diğer eli de alnımda omzumda filan olmalı. Çok ilişmiyor. Onun elini tutmuyorum, ki bence bu sadece filmlerde olur. Ikınırken yatağın ıkınma demirlerinden tutunup, ebemin öğrettiği gibi çenemi göğsüme bastırıyorum. El tutuşmacaya, romantizme fırsat yok, mühlet de yok. Su diyorum, suratına bakmadan su içiyorum elindeki şişeden. Çok güzel içiriyor, yudumları ölçülü. 

Üç büyük ıkınmadan sonra ya da ikincisi ile üçüncüsü arasında bilmiyorum, bir an hem ebem hem doktorum, dur dur dur diyorlar. Ne oluyor o esnada bilmiyorum ama ondan çok kısa bir süre sonra, deli gibi bir ıkınmanın ardından bebemin minik omuzlarının bacaklarımın arasında kaydığını hissediyorum. Ebem yavruyu havaya kaldırıyor, gösteriyor ve bağrıma bırakıyor. Hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum, ve ne kadar küçük ve beyaz olduğunu. Diyabetli olduğum için kocaman olacak sanıyordum. “A küçük” dediğimi ve içimin acıma, sevgi ve şefkatle burkulduğunu, büyük bir sahiplenme duygusuyla kaplandığımı hatırlıyorum. Plesantanın da peşi sıra doğurulduğunu tam o esnada öğrendim. Cehalete bakar mısın? Sağ bacağım yok gibi bir şey ve ben sedyede üstümü giyinirken, kan revan içinde yerde yatan malzemeleri görüyor, ve tüh ortalığı da batırdık diyorum. Koridora çıkarıldığımda zafer duygusuyla ağlamaya devam ediyorum. Alkış kıyamet, bir spor müsabakasından birincilikle çıktım, ülkemi en iyi şekilde temsil ettim. Öyle olması gerektiğinden habersiz olduğum halde, hastanenin politikası ile, yavrumu doğumdan yarım saat sonra emzirdim. Oyun bitmiş, hayat başlamıştı.

Herkese mutlu doğumlar dilerim!

Bilge

3 yorum:

  1. Siz de, bebiş de, anlatımınız da çok çok şekeer. :) sizi tanısam istedim, o derece. :) sevgiler en kocamanından. :)
    Not: bu kediliteyzenin tek bebesi var, o da 28 yaşında. :)

    YanıtlaSil
  2. Tebrikler!! Allah anali babali buyutsun. Ben de 3ay once Fatma ebe ile dogum yaptim. Dogum hikayenizi okuyunca o an aklima geldi. Her sey cok guzeldi. Dilerim ki her anneye nasip olsun. Sevgiler..

    YanıtlaSil
  3. Merhaba, doktorunuzun ismini verebilir misiniz? şuan güvenebileceğim bir doktor arayışındayım, yardımcı olursanız cok memnun olurum:)

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım