6 Ağustos 2015 Perşembe

Aysun'un Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Hikayeme başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki yaşadığım hiçbir olay, anı, tecrübe içimde böylesine bir yazma hissi uyandırmadı şimdiye kadar. Gavurlar derler ya hani “lifetime experience” diye, işte onun allahı bu yaşanmışlık. 

Yaşadığım bu tecrübeyle insanlık var olalı beri gelmiş geçmiş milyarlarca kadından sadece bir tanesi olduğumu anlamanın yanı sıra, her ıkınmayla canımdan nasıl can çıktığını her hücremde, her zerremde hissetmenin zevkine varmış oldum. Katlanılması çok zor bir acıyla birlikte gelen paha biçilemez bir hazdı bu. Canımdan can çıkıyordu. Küçücük bir bant bile teninizden ayrılırken bir acı verir ya hani, içinizde haftalarca büyüttüğünüz o minik canın canınızdan koparken verdiği acıyı varın siz düşünün. Müthiş bir acı. Olağanüstü bir zevk. Yaşanılası bir tecrübe. Bu büyük buluşma için dilimden dökülecek ilk kelimelerin neler olacağını çok düşünmüştüm. Ne hissedecek ve ne diyecektim acaba? Ağlayacak mıydım? Belki de o kadar farklı ve güzel bir duygu yoğunluğuna kapılacaktım ki, tanıdığım veya tanımadığım bütün annelerden hesap soracaktım o an, bana neden bu duygunun bu kadar güzel olduğunu daha önce yeterince ısrar ederek söylemediler diye... 

Kızımı kucağıma almamla ne öyle beklediğim gibi şahane duygularla sarmalanmış hissettim kendimi, ne kutsal, ne aydınlanmış, ne de yüceler yücesi bir mertebeye erişmiş... Tek hissedebildiğim şey şaşkınlıktı. Eşim, adı Koray, yanımda gözyaşlarına boğulmuş ağlarken ben aptal aptal kızıma bakıyordum. Benim de ağlamam gerekiyor muydu? “Afedersin” dedim Koray’a. “Ben çok şaşkınım. Bizim mi şimdi bu?” Hissedebildiğim tek şey kocaman bir şaşkınlıktı. Argo tabiriyle “mal gibi kalmıştım.” Hadi biraz başa gidelim şimdi. 

Hamile kalmadan önceki bir yılımı hamile kalma çabalarıyla geçirdikten sonra şanslıydım ki, bu süre çok uzayıp bizi iyice sıkıntıya sokmadan doğal yolla hamile kalabilmiştim. Beklenen doğurma tarihi 3 Nisan 2015 olarak tespit edildi ve hadi hayırlısı denildi. Hamileliğimin ilk altı ayı çok rahat geçti. Uzun uçuşlu bir tatil ve otobüs yolculukları yaptım, bu gezmelerde yanımdaki erkek adımlarına ayak uydurup hiçbir şeyden de geri kalmadım. Giyilen varis çorabıyla gelsin ödemsiz bol yürüyüşlü gezmeler... 21. Haftam, yapılan detaylı ultrasonda plasenta previa (plasentanın rahim ağzını kapatacak şekilde yerleşmesi) teşhisinin konmasıyla normal doğum hayallerim de hafiften gölgelenmeye başladığı hafta oldu. Doktorum bunun o hafta itibariyle bir şey ifade etmediğini, bu haftalarda tespit edilen plasenta previa vakalarının %95'inde plasentanın 34 ve 35. haftaya kadar kendiliğinden yukarı çıkıp rahim ağzını açtığını söyledi. Sezaryen ihtimali %5'ti ve çok küçük bir ihtimaldi bu. Ama olursa da yapacak bir şey yoktu tabii. Plasenta rahim ağzını kapatıp normal doğuma izin yok diyorsa yapacak bir şey kalmıyordu geriye. Hatta sezaryenin varlığına şükrederek paşa paşa randevulu sezaryene de giderdik. 

25. haftada cinsel ilişki sırasında yaşanan sebebi belli bir kanama doktorum tarafından önemsiz sayılsa da haliyle beni çok korkuttu. Plasenta previadan dolayı biraz daha fazla dikkat göstermek gerekiyordu her şeye ve kendimi de yormamam. Derken o vakitlerde bizim buralarda (Montreal) hava soğudu, yüzyılın değil, son iki yüz yılın en soğuk ve karlı kışı başladı. Hava -30 lara kadar soğudu, kar kalınlığı bilmem kaç cm. oldu ve bu buzlu ve kaygan hava koşullarında benim park yürüyüşleri yalan oldu. Evde yürüdüm ama 1+1 boyutundaki dairede yürümek de bir yere kadar. Ne kilo aldıysam o haftalardan sonra aldım. Hamilelikte alınan toplam kilo 22. 

Hafta oldu 32 benim plasenta hala rahim ağzını kapatıyor. Doktor, 'her ihtimale karşı sezaryen randevunu yapalım ama 3 hafta sonrasına bir de vajinal ultrason istiyorum' dedi. Muhtemel sezaryen tarihi 18 Mart 2015 olarak belirlendi. Hafta oldu 35, yapılan ölçümlerle benim plasenta sezaryen yapılacak sınıra 0,4 mmlik bir farkla yol vermiş ve “geçebiliyorsan geç” demiş. Ultrasonumu yapan kadın-doğumcu oldukça yüksek bir ses tonuyla “vajinal doğum yapabileceksin” diyerek beni tebrik etti. Bir boynuma sarılmadığı kalmıştı. Kanada'da şu bakış açıları çok yaygın ve olağan:
  • Gerekmiyorsa kendini kestirmek neden, neden? -Sen hasta değil, hamilesin. Hastalar hastaneye gider, hamileler Birthing Center'a da gidebilir. (Doğumevi) 
  • Seni illa ki uzman doktor değil, ebe de doğurtabilir. 
  • Hamile takibini aile hekimi, hemşire ve ebe yapabilir, gerekirse aile hekimi seni uzmana sevk edebilir. 
Neyse konuyu dağıtmayacağım... Türkiye ve Kanada'daki sağlık anlayışındaki fark ayrı bir yazının konusu. 

Hafta oldu 40, bende hala ne bir sancı ne bir nişan, ne bir su gelmesi, ne de bir açılma. Yok. Son haftalar fiziksel olarak çok zor geçtiğinden çok sıkılmıştım artık. 35. hafta ultrasonunda 3.050 gr olan kız içimdeki büyüklüğüyle, normal doğum açısından, beni tedirgin etmeye çoktan başlamıştı. “Gel artık kızım ne olur koca kız oldun, nasıl doğuracağım ben seni” dedim, sabah akşam dedim, yok tık yok. Doktorum 41'in sonuna kadar beklemeyi teklif etti, o vakte kadar kız kendi isteğiyle geldi geldi, gelmezse indüksiyon yani suni sancıyla doğumu başlatma. Tabii ki BYBO grubundaki gerekli postlar, bir takım makaleler okundu, kocayla enine boyuna tartışıldı ve indüksiyona karar verildi, 41'in bitiminde. 

Doktorumla konuşurken onun çarşamba, yani 41'in bitiminden iki gün önce, nöbetçi olduğunu öğrendim ve ah keşke sizinle olsa doğum dedim. Takibimin yapıldığı hastanede şöyle bir uygulama var: Senin takibini bir doktor yapar ama doğum vakti geldiğinde sen artık doğumhanenin malısın, kim varsa o gün nöbetçi doğumunu o yaptırır. Zaten bilinmesi gereken her şey sistemde kayıtlı. Neyse, doktorum çarşamba aradı ve “gel başlayalım, ben bu gece nöbetçiyim” dedi. Peki dedim. Gerçekten artık çok sabırsızlanıyordum, çok ağırlaşmış ve kişisel bakımımı bile yapamaz hale gelmiştim. Eşim doğumdan önce bir takım işlerini bitirmek için vitese taktığından eve çok geç geliyordu, yalnızdım, şişmandım. Kilo 89 ayak 41. “Doğumun kendiliğinden başlaması için birkaç gün daha bekleyebilirdin” diye eleştirdiğinizi duyar gibi oluyorum. Bir karar verilmesi gerekiyordu ve biz indüksiyona karar verdik. 40+5'te. 

8 Nisan Çarşamba öğleden sonra 4'te hastaneydik. Doktorum son bir kontrol daha yaptı, değişen hiçbir şey yok, yani sıfır cm. açılma. Sekreterlikte yatış işlemlerini yaptık ve yarı özel odamıza yerleşip doktorumun ya da başka bir doktorun gelip benimle ilgilenmesini bekledik. Acil iki sezaryen çıktığından bir süre daha bekleyecektim. Beklemeyi hiç sorun etmiyordum, belki bizim kız bu arada sancıları yollamaya başlar da her şey doğal bir süreçte gider diye, ama beklenen olmadı. Saat 20:00 de cervidil denen bir fitil rahim ağzına yerleştirildi ve 12 saat bekleme süresi var denildi. NST ile bebeğin düzenli takibi yapılıyordu ve her şey yolundaydı. Saat 22:00 de sancılarım başladı. Çok heyecanlandık, ahan da süreç başlıyor diye. Gece 2:00 civarı nöbetçi asistan doktor yanında bir tıp öğrencisiyle geldi ve beni muayene ettiler. Açılma hala yok. Bu arada yapılan elle muayeneler de aklımı başımdan alıyor ve çok kasıyordum kendimi. Hiç sevmemiştim bu açılma kontrollerini. Sancılar düzenli olmamalarına rağmen beni bütün gece zıplatmaya yetmişti. Hala sabaha doğum yapma olasılığım vardı ve bu beni heyecanlandırmaya yetiyordu. Sabah 7.30 da gece gelen doktor mesaisini bitirmeden bir kez daha gelip son durumu kontrol ettikten sonra 0,5 cm açılma olduğunu söyledi. B planına geçiyorduk. Cook balloon denilen fiziksel bir yöntemle rahim ağzını açmak. 

Doğum odasına transferim yapıldıktan sonra gece çektiğim sancıları da düşünerek bu doğum sürecinin uzun olacağına kanaat getirip epidural anestezi yaptırmaya karar verdim. Hemen anestezist geldi ve biz epidural hakkında sohbet ederekten belime takılması gerekenler takıldı, bantlar yapıştırıldı ve elime de bir kumanda tutuşturuldu. Epidural makinaya bağlıydı ve istersem dozu kendim artırabilecektim bu kumandayla. Saat sabah 10.00. Mesai değişmiş ve ben 'cook baloon'u takacak yeni bir doktor ve yeni bir tıp öğrencisiyle tanışıyordum. Oley! Ufak tefek elleri olan küçük hanım hanımcık bir doktoru karşımda görünce 'hah, bu acıtmaz' diye sevinmiştim ki, yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi. Açılmaya hiçbir faydası olmayan cervidil nedeniyle rahim ağzım çok daha fazla hassaslaşmış ve yapılan bu işlemle bağırmak artık bana serbest hale gelmişti. Bekleme süresi söylediler mi tam hatırlamıyorum ama açılma için ikinci umutlu bekleyiş başlamıştı bizim için. Nasıl olsa bir doktor ve bir tıp öğrencisi gelip yine beni muayene edecekti uygun gördükleri bir vakit. Epidural, hemşirenin tabiriyle “happy-dural” sayesinde o gün ve o gece hiçbir sancı hissetmedim, yanımdaki kumandayla dozu artırmaya bile gerek kalmamıştı. Bu arada damar yoluyla sıvı verilmeye bir önceki akşamdan beri devam ediliyordu. Epidural takılmasıyla eyvah tuvalet diye düşünürken hemşire idrar torbasını takmak için hazırlık yapmaya başlamıştı bile. Heyecandan mı alınan ilaçlardan mı, bilmiyorum, ağzım dudaklarım git gide daha çok kuruyor ve sürekli su içiyordum. Hamileliğimin son zamanlarındaki tuvalete gitme sıklığımı da hesaba katacak olursak tuvalete gitmemek gerçekten büyük bir nimetti. Eşimle birlikte baş başa sanki bir otel odasında tatilde gibiydik. Tüm yakın akrabalardan uzak telaşsız, sakin bir bekleyişti bu. Kitap okuyor, Türkiye ile Skype görüşmeleri yapıyor, sosyal medya takip ediyor, yanımızdaki yiyeceklerle kendimizi eğlendirip doppler cihazından gelen kalp atışlarının sesi eşliğinde vakit geçiriyorduk. Bu sakin bekleyiş benim için müdahalesiz doğumun yeni tanımıydı.  

Saat 16.00. Balonu takan doktor, yani beni bas bas bağırtan küçük elli hanımefendi neşeli neşeli girdi odaya. Yokladı tavana bakarak, açılma 4 cm. Neyse ki hissedilen acı artık daha azdı. İlerleme vardı ve 'beklemeye devam' dedi küçük elli havalı genç abla. Hastaneye geleli 24, indüksiyona başlayalı 20 saat olmuş ve sadece 4 santimlik yol alabilmiştik. Beklemeye devam... Sabah 04:00'e kadar kaç kez açılma kontrolüne geldiklerini hatırlamıyorum. Bir önceki gece tanıştığımız nöbetçi doktor geldi, bir kontrol daha yaptı, açıklık 7 cm. idi, güzeldi ama bebeğin başı hala pelvise oturmamıştı. “Sabah 7'ye kadar bekleyelim hala daha inmemişse sezaryen ihtimalini düşünmeye başlayalım” dedi ve gitti. O vakte kadar bütün geceyi uyuyarak geçirmiş olan ben, dakikaları takip etmeye başlamıştım artık. Bu kadar bekleyişten sonra sezaryen olmamalıydı. 

Saat 7:00. Açılma 8 cm bebeğin başı konum -3'ten -1'e gelmişti. İlerleme vardı. Beklemeye devam. Bu arada mesailer değiştikçe artık bir önceki günün doktorları ve tıp öğrencileriyle yeniden karşılaşıyordum. Herkes tanıyordu beni artık. Kendilerini tanıtmak için odaya gelen tıp öğrencileriyle ahbap olmuştuk bile çoktan. “Hi, I’m still here.” Gülüşmeler... Bol şans dilemeler. Saat 10.00 civarı sebebi neydi bilmiyorum ama ben bir umutsuzluğa kapılmaya başladım. Tedirgin oldum. 35. hafta ultrasonda bebeğin kafasının 85. persantilde olduğunu hatırlayıp, kafanın pelvise oturmayacağından endişe ettim. Ufak bir ağlama krizinden sonra eş tarafından sakinleştirildikten sonra bir sonraki muayenede hala kafa pelvise girmemişse sezaryen seçeneğini gündeme getirmeye ve bunun ihtimalini doktorla konuşmaya karar verdim. Şimdi düşünüyorum da o anı, ne kadar gereksiz bir endişeymiş. İlerleme varmış işte, ne diye o kadar dert etmişsem. Sanırım bebeğin büyük olduğuna kafamda karar verip doğuramayacağımdan korktum. Bir saat geçmeden küçük elli abla geldi ve yine tavana, ben de onun yüzüne dikkatle bakarken bebeğin kafa pozisyonu için 0 dedi. “Bunu duymayı beklediğini biliyordum” dedi. Rahat bir nefes almış ve gülümsüyordum. 

Koray ile birlikte katıldığımız doğuma hazırlık eğitimlerinde işime yarayan en güzel bilgi bu olmuştu. Bebeğin kafa pozisyonu. -4, -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3, 4. Konum 0, başın pelvise oturması anlamına geliyordu. 3, başın vajinadan yumurta kadar görünmesi, 4 ise başın çıkış pozisyonunda olduğunu ifade ediyordu. Yorumu ne olacak diye merak edip küçük elli doktoruma sordum soruyu. “Eğer bebeğin başı hala oturmamış olsaydı ve ben sezaryen talep edecek olsaydım, ne derdiniz?” Çok net bir cevap geldi. “Hayır”. Çünkü bebek iyiydi ben iyiydim ve yavaş da olsa ilerleme vardı, sezaryen için zorunlu bir gerekçe yoktu benim durumda. Yani bu hastanedeki bu ekip bana normal yolla doğum yaptırmak için benden daha kararlı çıkmıştı. Bu ekibe güvenmekle kendimi bir kez daha şanslı hissediyordum. Bir saat geçmeden bir kez daha geldi küçük elli abla ve “2, başlıyoruz” dedi. Bebeğin kafası 2'ye gelmişti. Heyecandan ve mutluluktan gülücük saçıyordum. Hemşire şaşırdı halime ve hala daha sezaryen ihtimalinin olduğunu hatırlatsa da ben bu bebeği ıkına ıkına çıkarabileceğimden çok emindim. 

Saat 12.30. Küçük elli abla geldi ve ıkınma denemesi yaptırıp kaslarımı kontrol etti. “Aferin” deyip gitti. Geri kalan bütün hazırlığı hemşire yaptı ve aktif doğumu başlattı. Sancı gelince ıkınmaya başlayacaktım, hemşire 10'a kadar sayacaktı. Gücümün yettiğince ıkınacak sonra derin bir nefes daha alıp bunu üç kez tekrarlayacaktım. Doğum ekibinden odada sadece bir hemşire ve bir tıp öğrencisi vardı. Baş seviyesi 3'e gelene kadar bu şekilde devam ettik. Sancılar arasındaki dinlenme molalarında Koray hala espriler yapmaya devam edip beni neşelendirmeye çalışıyordu. Üç yapraklı yonca esprisini de hikayenin burasına ekleyim de zaman içinde neydi o beni ıkınırken güldüren şey diye hatırlamakta zorlanmayım. Ikın… Ikın… Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Doğumumu yaptıracak daha kıdemli doktoru bacaklarımın arasında tam karşımda görüyordum artık. Bembeyaz saçları olsa da çok yaşlı olmayan bir kadındı ve tam bir hanımefendi görünümü vardı. Kollarını göğsünde bağlamış öylece müdahale etmeden sahneye bakıyordu. Onun gelmesi doğumun yaklaştığının en büyük habercisiydi. Çünkü doğumdan önceki rutin işleri asistanlar ve hemşireler yaptırıyor, o ise en son gelip doğumu yaptırıyordu. İngilizce iletişimi bırakmış “anneciğiiiimmm” (başka neler dediğimi hatırlamıyorum, Koray’a sordum o da hatırlamıyor) diye bas bas bağırıyordum. 

Bir ara Koray’ı duydum, “Hadi! Hadi! Bak çocukçular da geldi!” Kapıya baktığımda birkaç kişinin bir takım aletlerle içeriye girdiğini gördüm. Hummalı bir hazırlık vardı. Pediatrist ve ekibi de en son gelenlerdendi. Onların da geldiğini görmek beni iyice gaza getirmişti ve tek bir nefese iki ıkınma sığdırıp ağız dolusu bir bağırmayla var gücümle ıkındım. Herkeste bir telaş, bir heyecan, bir koşturmaca. Koray gözyaşlarına boğulmuş kızının ilk anlarını izliyordu. Ben ise sıkıca yumduğum gözlerimi açtıktan sonra bacaklarımın arasındaki karaltıya şaşkın şaşkın bakıyorum. Hemen kucağıma attılar ve beni soydular ten teması için. Ufak birkaç öksürükten sonra ağlamaya başladı. Benim kucağımdayken Koray’a göbeğini kestirdiler. Bebeğim benim kollarımda, Koray’ın kolları ikimizin üzerinde… Ne masa başı yenen yemekler, ne hediyeleşmeler, ne de düğün fotoğrafları. Hiçbiri değildi. İşte tam bu andı. Hayatımın en romantik anı bu andı.  

Adı Ela. 4490 gr. 54 cm. Şaşkınlık iki misli. 

Sıkılmadan hikayemi buraya kadar okuyan herkese son söz olarak şunu söylemek istiyorum. “Kendinizi böyle bir zevkten mahrum bırakmayın!”

Sevgiler,

Aysun

2 yorum:

  1. 31. Haftamda inatla normal dogum isteyen bi anne adayi olarak merakla, bayılarak okudum. Saglikla büyütün Ela'nizi... Sevgiler :)

    YanıtlaSil
  2. ağlayarak okudum deseem,hatta hıçkırarak ...

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım