2 Nisan 2015 Perşembe

Özgün'ün Doğal Doğum Hikayesi

Herkese Merhaba,

Hani insan hep yazmak ister de bir türlü eli gitmez, aklından akıp geçer ya cümleler… Eren sağolsun, bir çağrıda bulundu, içimdeki yazma isteğini daha da perçinledi! Zaten bağırasım vardı hikâyemizi; haydi buyurun! 

Anaç bir kadın olmadım hiçbir zaman… Ama “henüz çocuk için çok erken” dediğim zamanlarda bile hamilelik yogasına hevesim vardı. Bu yüzden hamile olduğumu öğrenir öğrenmez aklımda ilk canlanan fikir de bir prenatal yoga sınıfı araştırmaktı. Hamileliğimin 19. haftasından itibaren haftanın iki günü kar demeden kış demeden dört bir yanımın hamile kadınlarla çevrili olduğu yoga derslerine katılmaya başladım. Kadınların birbirinin bebeğinin haftasını ve cinsiyetini bildiği, kişiler arası kıdemin tamamen bebeğin haftasına göre şekillendiği ve bunun dışında isim, meslek, eğitim gibi her konunun önemini yitirdiği bu ‘hamileler evreni’ hamileliğim boyunca ilaç gibi geldi. 

Sağlıklı bir hamilelik geçirdim; ağrım ödemim pek olmadı. Fazla kilo da almadım; 13,5 kilo fazla ile doğuma girdim. Hikâyemin bu denli iç açıcı olmasını da zihnen ve bedenen doğuma hazırlanmış olmama bağlıyorum; yalan yok! Doktorumla ‘normal doğum’ konuşması yapmayı neredeyse hamileliğimin sonuna kadar ertelemiştim. Yoga yaptığımı biliyordu; e bilinçli bir anne adayı olduğumu da her kontrolde kendisi için hazırladığım sorulardan anlıyor olmalıydı. Başka türlüsünü istemem mümkün müydü? Üstelik bir kadın olarak bu dünyada yaşayabileceğim, adeta bana bahşedilmiş bir güç vardı; bundan vazgeçmeye hiç niyetim olmadığı gibi bu gücün zorunlu olmayan nedenlerle elimden alınmasına da boyun eğmeyi düşünmüyordum. Son dakikada sezeryana zorlanan yahut ikna edilen bir hikâyenin öznesi olmak istemiyordum. 

Nihayet bu konuşmanın yapıldığı 35. haftada doktorum beklediğim tepkileri verdi; gerçekten inandığımdan ve istediğimden emin olmak istedi. Neyse, 37. haftadaki meşhur ‘çatı muayenesi’ vs. sonrasında vajinal doğum için olmazsa olmaz olarak ifade edilen 3P koşullarının ikisini yerine getirdiğimi müjdeledi. Passenger (yolcu) ve Pathway (yol) vajinal doğum için müsaitti; geriye bir tek Push (ıkınma) kalıyordu ki onca yoga duruşu boşuna mıydı! 

38. haftadan sonra oğlumuzla doğum konusunda konuşmaya, kendisini cesaretlendirmeye başlamıştım. O’nu 41. hafta dolmadan gelmeye ikna etmem gerekiyordu; zira suni sancı ile başlatılan doğumların sezeryanla sonuçlanma oranı çok yüksekti. Oğlumuz üzmedi beni… 39+4’te, 29 Nisan Salı günü sabah 6.30’da regl ağrısını hatırlatan hafif bir ağrı ile uyandım. İçimde bir heyecan, bir mutluluk, o gün bugün olabilir mi diye! Sancılar 10 dakikada birdi. Eşimi uyandırdım, “bugün büyük gün sanırım!” dedim, birlikte dakika tuttuk! Evet, düzenli sancılar işte, bu değilse neydi? Annem kalktı o sırada, kahvaltı hazırlıyordu. “Anneannesi, oğlumuz beni üzmedi, biz bugün doğuyoruz” dememle, annemi giyinmiş bir şekilde kapının önünde görmem arasında sanırım en fazla birkaç dakika vardır. Ama ben acele etmemem gerektiğini biliyordum. Hastanede geçen süre ne kadar azalırsa o kadar iyiydi! 

Duş aldım, French manikür yaptım, oğlumuza hazırlandım… Kapıdan çıkmadan oğlumuz için hazırladığımız odada fotoğraf çektirdik. Bu odanın kapısından beraber gireceğimizi, kavuşacağımızı düşünüyordum; tek motivasyonum buydu! Saat 9 gibi hastanedeydik; doktor kontrolü, NST falan 45 dakika kadar sürdü. O zamana kadar meşhur yoga duruşu ‘malasana’ ile gayet rahat kontrol ettiğim sancılar yavaştan ciddiyet kazanıyordu; tekerlekli sandalye teklifini reddetmediğim için gizliden seviniyordum. Saat 10 itibariyle 4 cm açıklıkla doğum odasına girdim. Plan, tüm yaşayacağım ağrının bununla sınırlı kalması, epidural ekibinin gelip beni tozpembe bir ağrısız dünyaya kavuşturması ve oğlumun pıt diye doğması biçiminde yapılmıştı. 

Dürüst olmak gerekirse, yoga sınıfında sıkça epiduralsiz normal doğumun nasıl olduğunu merak ettiğimizi konuşuyorduk; ancak böyle bir cesaret göstermeyi planlamıyordum. Birçok kadının koşarak sezeryan olduğu bir dünyada normal doğum yapacaktım ya daha ne! Epiduralden vazgeçmek fazlaca cesaret göstermek olacaktı; bu kadarı fazlaydı! Doğum odasında anestezi uzmanlarını beklerken bir yandan açılma ilerliyordu; ben ağrının dindirilmesini beklerden ebem Aliye Hanım bana anestezi uzmanının asansörde olduğunu tekrarlayıp duruyordu; bu asansör nereden geliyorduysa artık! Sonradan öğreniyorum ki, o sırada elimi bir dakika olsun bırakmayan eşime de epidurale zaman olmadığını ve doğumun kısa bir zaman içinde gerçekleşeceğini söylüyormuş! Epiduralin yetişmeyeceğini bana söylemiş olsaydı sanırım hastaneyi tepelerine indirebilirdim; 21. yüzyılda olacak iş miydi? 

Saat 11'e doğru Aliye Hanım son bir açıklık kontrolü yaptı; elinde telefon koşarak odadan çıktı. Birden nasıl 9 cm’e ulaştık ben de bilmiyorum! Sonrası ise pespembe! Doğum odası aniden kalabalıklaştı… Başhemşire, bebek doktoru olduğunu sonradan öğrendiğim bir doktor, birkaç hastabakıcının ardından doktorum ebeyle birlikte odaya girdi. Şuradan tut, şöyle ıkın falan derken 11.10’da oğlumuz Özgür Atlas dünyamızı ışıklandırmıştı bile! Doğumun en korktuğum aşaması, en kolay aşaması oluvermişti; oğlumuz doğuvermişti! 

Normal doğum bir tercihti; doğal doğum ise piyangodan çıktı bizim durumumuzda… Bebeğimiz kendi istediği zaman, istediği sürede ve istediği şekilde geldi. İlaçsız milaçsız, nosnormal! Hastaneden ayrılırken başhemşire tarafından ikinci doğumda evde oyalanmamam konusunda uyarıldım; ikinciyi evde doğurmam muhtemelmiş! E bir sonraki aşama da bu olsa gerek! 

Kadın olmak pek güzel! Evet, doğum pek kolay değil… “Dayanamayacağım” dediğim anlar oldu… Ama bu hikâyede doğum odasından çıkarken ağrım falan yoktu; hayatımıza kaldığımız yerden bir bebekle devam ediyorduk adeta! Doğum hikâyemiz tam bir kavuşma hikâyesi oldu!

Herkese benimki gibi güzel bir doğum hikayesi diliyorum.

Özgün

1 yorum:

  1. Sağlıkla büyüsün ☺️
    Su gibi doğum olmuş, ben de hikayeni su gibi okudum vallahi ☺️

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım