30 Aralık 2014 Salı

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Yemek ve Bebek: Çocuklara Sağlıklı Yeme Alışkanlıkları Nasıl Kazandırılır?

Yemesi Gerekenler

Çocukların yemeyi reddettikleri yiyeceklerin başında ıspanak, brokoli, pazı gibi hafif acılık, burukluk, kekreklik içeren sebzeler gelir. Çocuklar bu acı lezzetlere yetişkinlerden çok daha hassastırlar. Bu nedenle çocukken yemeyi sevmediğimiz acı ve kekrek yiyecekleri büyüyünce severek yiyebiliyoruz çoğu zaman. Şekeri reddeden çocuk görmezsiniz, çünkü insan bedeni doğumdan itibaren, şekeri sevmeye programlıdır. Anne sütü tatlıdır. Sebzeler için çaba gerekecektir. Çocuğa sağlıklı yeme alışkanlıkları kazandırmak için 4 önemli dönem hamilelik, emzirme ve ek gıdaya geçiş süreci ve çocukluktur: 
A. Hamilelik: 
Yanlış okumadınız. Çocuğunuzun yemek seçmemesi için hamile kaldığınız anda harekete geçebilirsiniz. Yediğiniz yemeklerin tadı kanınıza, oranda da rahimde bebeği çevreleyen amniyotik sıvıya geçer. Bebekler bu sıvıyı yutarlar ve daha bu aşamada yemek zevkleri oluşmaya başlar. Yani hamileyken yediklerinizin tadını bebeğiniz de alıyor ve çok yediğiniz şeylere alışmaya, hatta onları tercih etmeye bu dönemde başlıyor. Bu nedenle hamileyken bol bol çocuklarin yemekte zorlandığı sebzelerden yiyin. Çocuğunuzun bu sebzeleri kabul etme ihtimali artacaktır. Bebeklerin doğduklarında amniyotik sıvının tadını sade suya tercih ettikleri görülmüş. 
B. Emzirme Dönemi: 
Annenin yediklerinin tadı süte geçer. Süt emen çocuklar annelerinin sık tükettiği yiyecekleri daha kolay kabul edeceklerdir. Bu nedenle ek gıdaya geçişte acele etmenize gerek yoktur. Çocukların çok uzun süre sadece anne sütü emdiği Hindistan'da sebze yemeyen çocuk görmedim. Anne sütü emen çocuklar, bu nedenle genellikle daha az yemek seçecektir (tabi anneleri çeşitli yiyorsa). 
C. Ek Gıdaya Geçiş Dönemi: 
Bu dönemde doğru hareket ederseniz, bebeğinizin ömür boyu sürecek sağlıklı yeme zevkleri edinmesini sağlayabilirsiniz. Bu geçiş sürecine (6 ay - 1 yaş arası) amaç çok yedirmek değil, bebekte hayat boyu sürecek bir sebze sevgisi oluşturabilmektir. Diğer lezzetleri çok dert etmeyin. İnsanlar yağ, karbonidrat ve şeker gibi bol kalori içeren şeylere hemen alışırlar. Çocuğunuz hiç tatlı, makarna, pilav yemese de, ilk yediği anda bu lezzetleri beğenecektir zaten. Sizin işiniz, çocukları kalorisi düşük, ama doğal olan ve gıda içeriği çok yüksek sebzelere ve süt ürünlerine alıştırmak. Bu nedenle ek gıdaya önce sebzelerle başlanmalıdır. Dünyada tatlı meyvalar, börekler, muhallebiler olduğunu öğrenen bir bebek, sebzelere burnunu kıvırabilir (kıvırmayabilir de, ama bu risk vardır). Bu tip çekici yemekleri bebeğiniz sebzeleri sadece tattıktan sonra değil, sebzelere alışmaya başladıktan sonra tanıtın. Yani önce kabak, sonra elma, sonra mantı gelmeli. Ek gıda döneminde, ne kadar yiyeceğini çocuğa bırakın. 

BLW yapın. Kendi yiyeceğini, kendi elleriyle yesin. Ne kadar yiyeceğine, ne zaman doyduğuna kendi karar versin. İnsan vücudunun çok karmaşık ve bilim adamlarının henüz çözemediği bir acıkma ve doyma sistemi var. Biz onu bozmazsak, bu aslında sağlıklı insanlarda çok güzel işleyen bir mekanizma. Çocuğunuzun ağzına yemek tıkarak, bu mekanizmasını daha bebeklik çağında bozuyoruz. Eliyle yesin, döke saça yesin ve istediği kadar yesin. Teklif edin, ısrar etmeyin. Sağlıklı bir bebek ne kadar yemesi gerektiğini çocuk bilir. Dönem dönem iştahsız olması, kilo alımının yavaşlaması ve hatta durmasi, zaman zaman kıtlıktan çıkmış gibi yemesi doğaldır. Bu dönemler çok uzamadığı veya sağlığını etkilemediği, başka belirtilerle beraber olmadığı zaman endişe etmeyin. Takip var, endişe yok. Çocuğunuz siz ona çok yediriyorsunuz diye daha uzun olmaz, daha şişman olur. Bunun da sağlıklı olmakla pek bir ilgisi yoktur elbet. Çocuğun tuz tercihi de 2 yaşına kadar oluşur. İlk sene çocuğa tuz vermek böbrekleri için çok zararlıdır, anne sütündekinden fazla miktarda tuz almak böbrekleri tahrip edebilir. İkinci sene tuz vermek ise, çocuğa tuzu sevdireceği için zararlıdır. İlk sene tamamen tuzsuz, ikinci sene ise çok az tuzlu yiyecekler verin. 
D. Ek Gıdaya Geçiş Sonrası: 
Peki çocuğunuz ek gıda dönemini geçti ve sağlıklı bir yiyeceği reddediyor. Neler yapabilirsiniz? 
  1. Çocuğa bir sebzeye ya da meyvaya alışması için fırsat verin. Yemezse ısrar etmeyin. Tekrar tekrar farklı zamanlarda sunun. Farklı tarifler deneyin. Araya zaman koyun. 10-12 kez verdikten sonra, hala reddediyorsa, denemeyi 6 ay bırakin. 
  2. Çocuğun sevmediği yiyeceği sevdiği şeylerle karıştırın. Bu yetişkinler için bile işe yarayan bir yöntemdir. Örneğin çocuğun reddettigi bir sebzeyi anne sütüyle, ya da yoğurtla karıştırabilirsiniz. Önce sevdiği yiyeceği bol, sevmediğini az tutun bu karışımda. Sonra karışımdaki sebze oranını gittikçe arttırın. Son aşamada, sebzeyi sade vermeyi deneyin. Ispanağı Türklerin yoğurtla, Almanlar'ın kremayla, Amerikalılar'ın peynirle yemesinin, ya da kahveyi pek çok kişinin sütle içmesinin sebebi işte bu aslında. Acılığı sevilen bir lezzetle kapatmak. 
  3. Çocukla beraber oturup, ona ne veriyorsanız, siz de yiyin. İştahla, mutlulukla, yemeğe övgüler düzerek ve mümkünse huzurlu bir aile sofrasında yiyin. 
  4. Çocuk yemezse ısrar etmeyin, ama sadece bir kez denemesini isteyin. Bir kaşık yerse, kalkabileceğini söyleyin ve sözünüzü tutun. Farklı lezzetleri en azından denemeyi ögrenmeli, ama yemek yüzünden çatışmaya girmeyin. Bu kavganın kazananı olmaz. Israrcı değil, istikrarlı olun. 
  5. Çocuğun yanında asla "Gözde ıspanak sevmiyor" demeyin. Gözde 9 aylık da olsa, bunu duyup içselleştirecek ve "ben ıspanak sevmiyorum" demeyi öğrenecektir. Genellemeyin. Mutlaka birşey demeniz gerekirse, "Gözde'nin canı şu anda ıspanak istemiyor" demeniz yeterlidir. Mümkünse onu da demeyin. 
  6. Rüşvetle yemek yedirmeyin. "Ispanağını bitirirsen, tatlı vereceğim" dediğiniz anda, o yiyeceğin çocuğunuz için değeri sıfıra iner ve araştırmalara göre o yemeği sevmemeyi öğrenir. Size çok garip bir tavsiye vereceğim. Çocuğa yemekten sonrası vereceğiniz tatlıyı (tatlı derken meyva, kuru meyva kast ediyorum elbette, tatlı özel günlerde ve kısıtlı miktarda yenilen birşey olmalı sadece), yemekten hemen önce verin. Çocuk o tatlıdan aldığı lezzeti, sonra gelen yemeğe de genelleyecek ve sonra gelen yiyeceği sevmeyi öğrenecektir. Eğer çocuğa yemekten sonra tatlı veriyorsanız, en az 30 dakika bekleyin. Yoksa, dediğim gibi, önce gelen yemeğin değeri düşer. Mümkünse yemek ve meyvayı çocuğun kafasında ayırın, meyvayı (ya da özel günlerde tatlıyı) ara öğün yapın.
  7. Yemeği ödül ya da ceza olarak kullanmayın. Yemek yemektir. Bu bağlantıyı kurmak, ömür boyu sürecek yeme bozukluklarına davetiye çıkarmaktır. 
  8. Herşeye rağmen çocuğunuz bazı şeyleri yemeyebilir. Bazı zevkler kalıtsaldır. Çocukken yemediğim tek sebze pırasa idi. Şimdi çok seviyorum. Oğlumun da reddettiği tek sebze pırasa. Tesadüf olduğunu sanmıyorum. Eğer sadece bir-iki sebzeyi sevmiyorsa, dert etmeyin. Çoğu insan büyüdükçe daha fazla çeşit yemeye başlar. Zaten önemli olan, genel olarak sağlıklı bir damak tadı geliştirmektir. Kimse bir iki şeyi yemediği için sağlıksız olmaz. 
Yememesi Gerekenler

Bir de yememesi gerekenler meselesi var. Aslında onlar yemesi gerekenlerde daa önemli. Nasıl olsa zararlıları öğrenecek ve yiyecek demeyin. Erken çocuklukta yediği herşey damak tadını ömür boyu etkileyecektir. Bebekken abur cuburu sevmeyi öğrenen bir insan, ömür boyu abur cubur yeme isteği ile savaşmak zorunda kalır. Zaten doğamizda bol kalorili yiyecekleri sevmek kodlu. Bunu yedirdiklerimizle pekiştirirsek, hayat boyu sürecek bir yokuş yaratırız bebeğimiz için, özellikle de genetik olarak yemeye ve kilo almaya meyilli ise. 30 yaşında kiloları ve şeker hastalığı için sizi suçlayan bir çocuğunuz olmasın (Amerika'da çok tanıdım böyle insanlar). 

O konuda ne yapmalı? 
  1. Bunu ne kadar tekrar etsem az kalır. Sağlıksız yiyecekleri yasaklamayın, hayatından ve evinizden tamamen çıkarın. Tek gerçek çözüm bu. Markette abur cubur bölümüne uğramayın. Paketli abur cuburları öğretmeyin. Onun yanında abur cubur yemeyin. Çocuk iç bilmediği şeyi istemez. Yasak arzu yaratır. Hayatından çıkarmak ise bambaşkadır. 
  2. Yanınızda devamlı sağlıklı meyva, kuru meyva, kuruyemiş, peynir-ekmek, dilimlenmiş salatalık, mercimekli köfte gibi gıdalar taşıyın. Çocuğunuz acıktığında, ya da birisi abur cubur teklif ettiğinde hemen verebileceğiniz lezzetli ve kolay bir alternatifiniz olsun.
  3. Olur da bir yerde sağlıksız bir abur cubur yerse, tepki vermeyin, elinden almayın. Yasak olduğunu düşünmesin. Onu yiyeceğin kaynağından uzaklaştırarak, daha fazla yemesini engelleyebiliyorsanız engelleyin. O an engelleyemiyorsanız çok dert etmeyin, genel yaşam tarzınız birkaç istisnaı durumdan çok daha önemlidir.
  4. Gideceğiniz yere -mümkünse- çocuğunuzun abur cubur yemediğini haber verin ve teklif etmemelerini önceden rica edin. Yanınızda sağlıklı yiyeceğizle gidin.
  5. Özellikle çocuklu misafirlerinize saglıklı ve lezzetli ikramlar hazırlayın.
Aysuda Kölemen

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 6. Bölüm

Merhaba, 

Geçen hafta kaldığımız yerden, beyin gelişim kurallarımızdan sıradaki 4 tanesi ile daha devam ediyoruz; 
13. Düzenli tekrar: 
Daha önce bahsettiğim gibi öğrenmenin ve hafızanın temelinde beyin plastisitesi bulunuyor. Beyindeki kimyasal ve elektriksel değişikliklerle beyin hücrelerine gönderilen uyaranlar sonucu, yeni sinaptik bağlantıların kurulması ve bu yolla beynin değişme ve gelişme yeteneği olan plastisitenin gerçekleşebilmesi için en önemli olan unsurlardan biri; uyaranların beyine düzenli aralıklarla iletilmesinin sağlanması. 

Yapılan araştırmalar kurulan nöronal ağların sık kullanıldıkça kuvvetlendiğini gösteriyor. Aynı zamanda kullanılmayan bağlantılar ise öylece durmuyor, kaybolup siliniyorlar. Buradan bizim işimize yarayacak olan kısmı şöyle özetleyebiliriz; çocuğunuzla oynadığınız bir oyun ve aktivitede hedeflediğiniz amaca ulaşmanız tek başına yeterli olmuyor. Yani çocuğunuz yeni bir şey öğrenirken onun beyninde açtığınız sinaptik bağlantılar kısa süre sonra tekrar uyarılmazsa kapanmaya başlıyor. Bu nedenle yeni öğreteceğiniz aktivitenin düzenli tekrar edilmesi gerekiyor. Özellikle yeni öğrenilen bilginin yürümek, konuşmak gibi tamamen otomatikleşecek düzeye gelene, bellekte yer edinene dek düzenli olarak tekrarı gerekiyor. 


Bunu daha iyi anlamak için piyano çalmayı öğrenmeyi düşünebilirsiniz. En iyi piyanist bile piyanonun başına ilk oturduğu zamanlar elini kolunu bile nereye koyacağını bilemezken, zamanla ve sık tekrar sonucu öğrenme tamamen gerçekleştikten sonra; beyinde bu işle uğraşan kısımların gelişmesi ile piyanoyu gözleri kapalı bile çalabilecek duruma gelir. Yani piyano çalmak artık onun beyninde otomatikleşir ve yürümek gibi sıradan bir aktivite kadar kolaylaşır. 

Çocuğunuzun hayatının sıradan bir parçası haline getirmek istediğiniz şey her ne ise, bunu yapmanız aslında oldukça kolay. Burada yazdığım öğrenmeyi destekleyen basamaklardan en önemli ve etkili olan sık kullanmayı sağlayarak ‘Ağaç yaşken eğilir’ atasözünü gerçekleştirebilirsiniz. Elbette ilgi alanı ve motivasyonu unutmamak, dayatma haline getirmemek koşulu ile. 
14. Başarmak: 
Başarı en önemli pekiştireçtir. Eğlence ve başarı çocukları; sosyalleşerek diğerlerine katılmak ve gelecekteki alışkanlıklarını, rutinlerini ve yaşam biçimini oluşturacak kompleks işleri yapmak için motive eder. Oyun ve aktivitelerinize hedefler koyarak çocuğunuzun başarıya ulaşmasını sağlamanız, aktivitelere olan motivasyonunu da arttıracaktır. Bir yandan aktivitelerin seviyesini bir-iki basamak yüksek tutmaya çalışırken başarıyı her seferinde garantilemek zor olabilir. Bu nedenle aktivitelerinizde bu basamağı uygularken gerektiğinde ona yardımcı olarak başarıya ulaşmasını sağlamalısınız. 

Başladığınız aktiviteyi bitirmek de önemli bir başarı unsurudur bu nedenle koşullar ne olursa olsun en basit oyunda bile aktiviteyi bitirerek hedefine ulaşmayı sağlamalısınız. Burada önemli olan, çocuğunuza yardım ederken ‘Dur ben sana yardım edeyim’ tarzında, ona başarmak için yardıma ihtiyacı olduğunu düşündürecek cümleler kesinlikle kurmamanız gerektiği. Başarmak kuralında çocuğunuz hedefe ulaşmak için desteğe ihtiyaç duyduğunda, ona karşı kuracağınız sihirli cümleniz ‘Hadi birlikte yapalım’ olmalı. Böylelikle siz onun başarmış olma güdüsüne hızla ulaşmasını sağlarken onun hissettiği; ortak bir paydada buluşuyor ve paylaşıyor oluşunuz olacak.

Buradaki dipnotumuz: Sihirli cümlemizi sadece çocuğunuz hedefe ulaşmak için desteğe ihtiyaç duyduğunda kurmalı ve yardım etmeyi alışkanlık haline getirmemelisiniz. 
15. Tam yeri ve tam zamanı: 
Sinir sisteminin davranışı veya beceriyi öğrenmeye ve kullanmaya hazır olduğu belirli zaman dilimleri vardır. Evde aktivite yaparken bu zaman dilimlerini yakalamak sizin için oldukça kolay olacaktır. 

Tam yeri; gerekli çevresel koşulların hazır ve uygun olduğu; tam zamanı ise; çocuğunuzun mutsuz, uykusuz, aç veya gergin olmadığı şeklinde sıralanabilecek koşulların sağlandığı anlardır. Bunun yanında, tam yeri ve tam zamanı kuralı terapilerde kullanılırken; doğru adaptif cevabı açığa çıkarmak için doğru zamanda ve koşulda çocuğa en uygun uyaranı vermek şeklinde açıklanmaktadır. Bunu fark etmek ebeveyn için oldukça zor olacağından bu basamakta sizin yapmanız gerek sadece çocuğunuzun aktiviteye en açık olduğu anı kollamak olacaktır. 
16. Beynin her iki hemisferinin de kullanılması: 
Bu basamakta bilmemiz gereken temel birkaç bilgi var: Dışarıdan bakıldığında bir cevizi andıran beynimizin görevlerine göre farklı lobları ve bölümleri bulunuyor. Aynı zamanda beynimiz sağ ve sol hemisfer (yarım küre) olmak üzere 2 ye ayrılır. Sağ ve sol hemisfer genel olarak farklı görevleri üstlenmiştir. Örneğin beynimizin sağ tarafı yani sağ hemisferimiz; ritim, renkler, resim, müzik, hayal kurma, hacim ve 3 boyutu algılama gibi sanatsal yetenekler ile vücudumuzun (yüzümüz dışında) sol tarafının kontrolünü sağlar. Sol hemisferimiz ise; rakamsal işlemler, sayılar, diziler, aritmetik ve matematik, konuşma ve analiz etme gibi daha matematiksel ve mantıksal yetenekler ile vücudumuzun (yüzümüz hariç) sağ tarafının kontrolünü sağlar. 

Bu iki hemisferi birbirine bağlayan beyniminizin ortasında bulunan sinir demetine ise corpus callosum denmektedir. Corpus callosum iki hemisfer arasındaki bilgi alışverişini sağlayan bir köprü görevi görür. Beynimizin iki hemisferi arasındaki iletişim ne kadar fazla ise corpus callosum o kadar gelişmiş yapıda olur. Yani corpus callosum’un gelişmiş olması beynin bir bütün olarak maksimum düzeyde kullanmasını sağlayarak zihinsel yeteneklerini maksimum seviyelere çıkartır. Bu nedenle çocuklarımızın beyinlerinin her iki tarafını da eşit seviyede uyaracak aktiviteler yaptırmamız gerekmektedir. Çünkü beyninin ağırlıklı olarak tek bir tarafını kullanan kişilerin corpus callosumu yeterli düzeyde gelişmez. Etkili ve hızlı öğrenmenin sağlanması için her iki beyin hemisferinin birlikte, dengeli bir şekilde kullanılması gerekir. Bunu sağlamanın yollarının birçoğuna zaten beyin gelişim kurallarından bahsederken sık sık değindim ve değineceğim. Bu basamakta özellikle belirtmem gerekenler; kitap okumak ve ritm. 


Kitap okurken sol tarafla takip edilen ve kavranan kavramlar sağ tarafta hayal edilir bu nedenle kitap okumak beynin her iki hemisferini birlikte uyarır. Ritim için; öncelikle vücut farkındalığını da destekleyen ve vücudun her iki tarafının koordinasyonunu geliştiren aktiviteler önereceğim. Çocuğun vücudunun her iki tarafını da simetrik olarak kullanabilmesi ve bunu koordine gerektiren durumlarda da uygulayabilmesi bizim için önemlidir. Dans etme, spor yapma, yüzme ya da basit beden eğitimi hareketleri gibi aktiviteler bu aşamada onun vücudunun iki taraflı entegrasyonunu destekleyecek aktiviteler olabilir. Daha erken dönemde bebeğin iki elini birden kullanması, oyuncağını bir elden diğerine geçirmesi, bacaklarını birlikte hareket ettirmesi, yerde sürünmesi, dönmesi, emeklemesi gibi fiziksel aktiviteler vücudun bilateral entegrasyonunu destekleyen aktivitelerdir. 

Oyunlarınız sırasında çocuğunuzun her iki elini birlikte kullanmasını sağlayacağınız düzenlemeler yapmak, oyuncakları gözleri ile takip etmesini sağlamak, ellerinin ve ayaklarının gövdesini çaprazlamasına neden olacak oyunlar oynatmak bu aşamada onun beyin gelişimini desteklemenize çok yardımcı olacaktır. Ritmde gözden kaçırmamamız gereken bir diğer unsur da müzik. Müzisyenler üzerinde yapılan araştırmalar corpus callosumlarının sıradan bir insandan daha gelişmiş olduğunu gösteriyor. Müzik derken bahsettiğim illa Mozart olmak zorunda değil ama içinde belirli bir ritim barındıran müziğin iki yarım küre arasındaki iletişimi daha iyi desteklediği biliniyor. Bu nedenle ritm içeren müzikleri çocuğunuzun hayatının önemli bir parçası haline getirmenizi tavsiye ederim. Bunun için sırası ile müzik dinleme, şarkı söyleme, ritim tutma, duyduğu ritmi taklit etme, ritme vücutla eşlik etme, enstruman çalma basamaklarını uygulayabilirsiniz. 

Şimdilik bu kadar, sonraki yazımda basamakların tamamını bitirmiş olmayı hedefliyorum. 

Sevgiler,

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

25 Aralık 2014 Perşembe

Keziban'ın Doğal Doğum Hikayesi

İlki gibi zar zor, biraz da sürpriz gelen ikinci bebek, ikinci heyecan... 

Hamileligim rutin hayatıma devam etmemin yanısıra bol hareket ile gecti. Masa başı çalışmamın olumsuzluklarını isyerine gidip gelirken 5-6 durak önce inip yürüyerek, bolca merdiven inip çıkarak azaltmaya çalıştım. İş haricinde de bolca çarşi gezisi yaptım. Soyut hazırlıgım ise daha çok dua etmek üzerine idi. Sesli, sessiz, bazen kitaplardan, bazen kendimden bolca dua. Her anne adayı kendi yapısına uygun huzur bulma şeklini belirlemeli. Benim yöntemim buydu. 

Son haftalara gelince haliyle sabırsızlığım arttı. İlk doğumum 42. haftada olduğundan umutsuz olsam da her akşam yoklayan sancılar ile sürekli tetikteydim. Hatta iki kez ciddi ciddi doğurduğumu sanarak arkadaşlarıma haber vermis ve sonra "yanlış alarm" açıklaması yapmak zorunda kalmıştım.  Anlayacağınız yalancı çoban durumundaydım. Artık "sancım var" demeye yüzüm kalmamıştı. Bu ahval ve şerait içerisinde 38+6 haftalik iken, bir gece yakın arkadaşımla mesajlaşarak geceliyorduk. Saat 2 olmus, ancak uyumaya karar verebilmiştik. Arkadaşım "bu gece gelecek bebek, hissediyorum" dediginde dalga geçip "hadi artik, uyuyalım" diyerek yatağa gittim. 

1 saat ancak uyumustum ki saat 3'te altımda bir ıslaklık hissiyle uyandım. Su oldugunu anlamıştım. Ayağa kalkıp halı batmasın diye parkenin üzerinde durdum. (Evet, halıyı düşündüm!) Biraz sonra daha fazla su paçalarımdan aktı. Eşime seslendim."Uyan, hastaneye gitmemiz lazım!" dedim. Gözünü ovuşturarak kalktı. Öyle filmlerdeki gibi delicesine koşturup "bebek geliyooo" diye bağırmadı. Bildiğin normal uyandı ve "çantaları arabaya götüreyim mi?" diye sordu! Çok duygusal! Neyse, ben de giyindim, hazırlandım. Çantamı son kez kontrol ettim. Sonra gidip çayı ısıttım.Çok açtım.Çeyrek ekmeğe çikolata sürüp yedim.Doguma 7-8 saat olduğunu tahmin ediyordum, aç biil aç gitmek istemedim. Bu arada sancılar da hafif hafif başladı. 8 dakikada bir gelip 10 saniye kadar sürüyordu. Ama öyle ciddi bir sancı değildi. Yola çıktık. Önce anneme uğrayıp kızkardeşimi aldık. Gayet eğlenceli güle oynaya ve Nazan Öncel şarkılarına eşlik ederek hastaneye geldik. 

Beni direkt doğumhaneye aldılar. Yanıma birinin girmesine izin vermediler. NST`ye bağlandım. Bolca sancı vardı fakat bebek de gayet hareketliydi hala. Muayenede 4 cm açıklık olduğu söylendi. Bu arada ben ebelere "kesinlikle suni sancı istemiyorum" dedim. Ilk kez böyle birsey duymuşcasına şaşkın baktılar. "Tamam ama destek amaçlı takarız daha sonra belki" diye güya yumuşatarak tekrar sundular. Net biçimde "hayır, destek amaçlı da istemiyorum" dedim. Bana bir şey demediler ama dışarda bekleyen yakınlarıma bilgi verirken "Suni sancıyı kabul etmiyor hastanız. Spontane doğumu bekleyecegiz. Uzun sürebilir." demişler. 

Ameliyat önlüğünü giyip sacımı taradım. Tokamı bile taktım sancılar sürerken. Şiddetleniyordu yavaş yavaş. Bir yandan da daha önce hazırladığım listedeki insanlara dua ediyordum. Elimde 5 sayfalık isim listesiyle mit ajanı gibi geziniyordum doğumhanede. Bu halimi gören ebeler "hiç doğuracak gibi durmuyorsun" deseler de sıklık da şiddet de artmıştı. 4 dakikada 1'e düşmüstü. Sancı aralarında oldukça iyi hissediyordum. Hic acı yoktu. Geziniyor, arkadaşlarımla mesajlaşıyordum. Sancı geldiğinde ise yatağın korkuluklarına tutunarak sabit bekliyordum. Ebe muayene ederek açıklığın 6 cm olduğunu söyleyip "çok sakin görünüyorsun" deyip gitti. Beni oyalamaya çalışarak "doktorun ara ara bilgi aliyor, gelecek" dedi. Ben de "biliyorum biliyorum, sona doğru gelecek o. Zaten şu anda bana yapacağı birşey yok." dedim Gerçekten kimsenin yapacaĝı birşey yoktu. Ben ve bebeğim çabalayacaktık ve tekrar kontrol. Açıklık 8 cm`i bulmuş ve ben artık sancılar geldiğinde kıvranmaya başlamıştım. Ebe "ıkınabilirsin artık" dedi. Sancılar da bir kaç dakikada bir oldukça kuvvetliydi. Gezinirken sancı gelince yere çömelip ıkınmaya başladım. Saat 9'a yaklasmıştı. Doktorum geldi. Gülerek "Hala suni sancı istemediğine emin misin?" dedi. "Evet, kesinlikle eminim" cevabım onu şaşırttı. Artık sonuna geldiğimi hissederken hala suni sancıdan bahsetmeleri de beni şaşırttı ya, neyse... 

Son kontrolde doktorum "baya yaklaşmış, en gec bir saate doğar" dedi ve gitti. Ben gezinmeye devam ettim. Arada ebe gelerek "Çok iyi gidiyorsun. Çok güçlüsün. Kendi sancınla başardın bu işi, aferin. Hadi son bir gayret." diyordu. Oldukça yorulmuştum tabii ki. Artık gezinemiyordum. Doğum masasına tutunup yere çömeldim. Sık sık ıkınmaya başladım. Ve birden aşağıda bir sertlik hissettim. Hala çok sessiz olduğum için etrafımdaki ebeler kendi işleriyle ilgileniyorlardı. Bana bakan yoktu. "Doğuruyorum!" diye seslendiğim halde pek ciddiye alan olmadı. Sonra daha yüksek sesle "DOĞURUYORUM!!" diye bağırdım. Beni hemen çatala aldılar. Doktorum da geldi. Nefesle ilgili birseyler söylediler ama o an pek anlayamıyordum. Doktor "başını görüyorum" dediğinde "hadi bee" dedim. Son bi ıkınmaya kalmıştı işim.

Hani diyorlar ya "bir avazda kurtul" diye. O son avaz lazımdı işte. Derin nefes aldım ve var gücümle ıkındım. Veee içimden ılık ılık birşeylerin aktığını hissettim. Doğmuştu bebeğim. O ne güzel an... Nasıl bir rahatlama..."Bebeĝimi verin!" dedim ama "üşür, giydirelim" dediler. Israr ettimse de nafile. Vermediler maalesef. Temizleyip giydirdikten sonra, yani ancak 4-5 dakika sonra verdiler. Sarıldım, öptüm, kokladım. Hemen istediler ama bu sefer de ben vermedim, he he :) İyice sevdim minik kuşumu. Ancak ondan sonra verdim. Sonrasında odamıza geçtik. Hemen emdi çok şükür. 

Işte bu da dünyaya gelen insan oğullarından bir tanesinin hikayesi olarak zaman sayfalarında yerini aldı...

Keziban

20 Aralık 2014 Cumartesi

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Bebekler Nasıl Yatırılmalı?

Yüzüstü yatmak bebek ölümü riskini en az 2 en fazla 13 kat arttırır (1) 

(bebekten bebeğe değişebilir oranlar). Bunun üç temel sebebi vardır: 
  1. Bebek verdiği karbondioksitli nefesi bu şekilde geri çekebilir ve ihtiyacından az oksijen alır. 
  2. Üst solunum yolları bu yatış pozisyonunda tıkanabilir. 
  3. Vücuttaki ısının gerektiği şekilde dağılmasını engelleyerek, aşırı hararete yol açabilir. Bu nedenlerle de ölüm riskini ciddi olarak arttırır. (2) 
Bunların yanı sıra, nefes alamama durumunda bebeğin kolay uyanması ölümü engelleyicidir. Oysa karın üstü yatan bebekler:

1. sese daha az tepki verirler 
2. tansiyonlarından ve kalp atışlarında ani düşmeler görülebilir 
3. daha uzun uyurlar, daha zor uyanırlar(evet, daha derin uyurlar ve bu anne için iyi olsa da, bebek için kötü birşey. Bebeklerin uykusunun hafif olması daha iyidir). (3, 4) 

Bebeklerin sırt üstü yatırın kampanyasının başladığı her ülkede beşik ölümlerinde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Ayrıca yapılan araştırmalar göstermektedir ki, sırt üstü yatırmak aspirasyon ve kusma riskini arttırmaz. (5) En doğru yatış biçimi sırt üstüdür.
Referanslar:

1. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000). Changing concepts of sudden infant death syndrome: Implications for infant sleeping environment and sleep position. Pediatrics, 105(3), 650-656. 
2. Carroll, J. L., & Siska, E. S. (1998). SIDS: Counseling parents to reduce the risk. American Family Physician, 57, 1566-1567. 
3. Sahni, R., et al. (2002). Quality of diet, body position, and time after feeding influence b . ehavioral states in low birth weight infants. Pediatric Research, 52, 399-404. 
4. Kahn, A., et al. (2003). Sudden infant deaths: Stress, arousal, and SIDS. Early Human Development, 75(Suppl.), 147-166. 5. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 3. Bölüm

Uzun bir aradan sonra yine yeniden herkese merhaba! 

Yazmayalı oldu biraz, Eren Kaya dürtmese belki de aklımdan çıkmıştı çünkü lanet olası hayat devam ediyor bazen iyi bazen kötü... Ama bazıları için bazen kötüler hep daha fazla oluyor ve ben o kötülüğün içinde boğulduğum bir dönemdeyim. 

Bir kardeşin geleceği müjdesini vermiştim hepinize. Evet bu benim için harika bir haberdi. Aslında şimdi düşününce bunca derdime kader ortağı etmezdim o masum meleği. Kardeşim olması her şey çözer sanmıştım. Fakat insanlar asla değişmiyor ya sevgili babam annem 4 aylık hamileyken annemi tekme tokat yine dövdü. Ahh benim annemmmm. Karnını tuta tuta yalvardı babama. İlk kez o an anladım ki kardeşimin olması da çözmeyecekti bu durumu... Ve ben yine koruyamamıştım annemi. 


Kardeşim dünyaya geldiğinde babamı çok farklı gördüm. Ona, hiç bana bakmadığı gibi bakıyordu. O zamanlar çok ama çok kıskanmıştım. Herkes bunu fazlasıyla normal karşıladı, basit bir kardeş kıskançlığı olarak anladılar. Ama öyle değildi işte. Ben kardeşimi değil de babamın kardeşime olan sevgisini kıskandım. Ona o kadar şefkatli, ilgiliydi ki çok şaşırıyordum bu duruma. Sanki benim babam değildi ve nedense o sevgiyi hep kendime de istedim. Olmadı, hala sebebini bilmem babamla asla geçinemedik. 7 yaşındaki bir çocuktan nefret edilir mi? Peki ya 7 yaşındaki çocuk babasından nefret eder mi? 

Yıllar çabuk geçti ya da şimdi yazarken bana öyle geliyor. Ama her zaman okulda,sınıfta yapayalnız kaldım. Geçimsiz, hırçın, mutsuz… Çoğu zaman bir arkadaşım, sırdaşım bile olmadı. Ailede sevgi, güven, bağlılık göremeyen ben; kendi hayatımda da bu duyguları oturtamadım yıllarca. Babamla olan ilişkimden midir bilinmez ama hayatımın her döneminde (komik gelebilir ama 5 yaşımdan beri) bir erkeğe aşık oldum. Hep birini sevme ihtiyacı, ondan güç alma ihtiyacı duydum. Körü körüne bağladım. Çok da incindiğim oldu ama yine de hep sevdim. Yaşım büyüdükçe bana karşı olan şiddet de arttı. Sebebini hatırlamadığım birçok sebepten defalarca dayak yedim. Bir keresinde karnıma tekmeler yerken gözümü araladığımda babamın öfke dolu bakışlarını gördüm. Ve o günden sonra kesin olarak emin olduğum bir şey vardı ki bu adam beni sevmiyordu. İnsan evladını sevmez mi dediğinizi duyar gibiyim ama yaşadıklarımı görmüş olsaydınız anlardınız. 

Yine bir kavga gecesiydi 4 ya da 5. sınıfa gidiyorum. Babam yine annemi hayvanca dövmüştü. Gittim yatak odasına sandalyeyi koyup dolabın üstünden valizi aldım. Eşyalarını koydum annemin. Git dedim. Git anne! Babam gördü, üstümde pijamalar yalın ayak beni de annemi de kapıya attı. Kalakaldık öyle sokağın ortasında. Ertesi gün annem komşulara yalvar yakar beni geri göndertti eve. ‘Ben bir yol bulana kadar çocuk sokakta kalmasın’ dedi. Annemin ailesi Almanya’da olduğu için yaşadığımız yerde anneme destek olabilecek kimse de yoktu, ailesi olsa bile onların da diyeceği tek şey kocana dön olurdu. Eve döndüğümde babamın nefretiyle yine karşı karşıyaydım. Beni kardeşimle beraber dağ evinde kalan bir arkadaşına götürdü apar topar. Bırakıp döndü bizi. Anlamamıştım niye böyle yaptığını. Sonradan öğrendim ki meğerse annemi tehdit etmiş, çocukları göstermem bir daha eve dön diye. 

Ben artık 7. sınıfa geldiğimde yani 13 yaşlarımda falan ipler hepten kopmaya başlamıştı. Evde kavga kıyamet eksik olmuyordu. Babam annemi kapıya atıyordu, annem polislerle kapıya dayanıyordu. Annem dayak yiyordu ve daha neler neler. Anlatmak böyle kolay gibi görünse de çok ağır şeylerdi. Deli miydi bu kadın niye ayrılmıyordu? İşte o da o kadar basit değildi. Boşanmanın sülalede kabul edilmediği, ailesinin sahip çıkmadığı, doğru düzgün eğitim hayatı olmayan ve en zayıf noktası kızları kullanılarak tehdit edilen bir kadının boşanıyorum demesi işte hiç de kolay değildi. 17 yaşında evlenip 18inde anne olmuş bir kadının hayata bir anda göğüs germesi kolay değildi. Ah benim güzel annem.

Devamını haftaya sizlerle paylaşacağım, görüşmek üzere...

Canan

12 Aralık 2014 Cuma

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Okullarda Çocuklar Arasında Zorbalık (Bullying)

Çocuğunuz zorbalık mağduru olabilir, ya da zorbalık yapıyor olabilir. Zorbalık özellikle 7 yaş civarı ve daha sonra 12-14 yaş arası tavan yapar. Çocuklar arasında kasıtlı, tekrarlanan, karşısındakine zarar veren kelimeler ve isim takma, tehdit ve dışlama gibi diğer davranışlar zorbalık olarak tanımlanır (Bullying: What Schoold Can do, Schargel, Franklin, P.). Zorbalık farklı şekiller alabilir.


ZORBALIK TÜRLERİ 
  1. Fiziksel zorbalık: vurma, dürtme, boğazlama, saç çekme, dövme, ısırma ve aşırı gıdıklama 
  2. Sözel zorbalık:üzücü isimler takma, takılma ve dedikodu 
  3. Duygusal zorbalık: dehşete düşürme, şantaj, adını çıkarma, aşağılama, ırk, din, dil, etnisite ve algılanan cinsel yönelimi gibi kişisel özelliklerini hor görme, arkadaşlıkları manüle etme, yalnızlaştırma, dışlama ve arkadaş baskısı. 
  4. Cinsel zorbalık: yukarıda sayılanların çoğunu ve daha fazlasını içerir: teşhircilik, röntgencilik, cinsel teklifte bulunma, cinsel taciz, fiziki kontak ve cinsel saldırı dahil olmak üzere istismar. 
  5. Siber zorbalık:bu diğerlerinden farklı olarak cep telefonları ve Facebook, Twitter, Skype gibi sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla başlayan yeni bir zorbalık türüdür. Internet ve mesajlaşma yoluylabirisini rahatsız etmek, aşağılamak, hakkında dedikodu çıkarmayı kapsar. Ayrıca zorbalık ne kadar doğrudan yapıldığına göre de ikiye ayrılır: 
1- Doğrudan Zorbalık: Açık fiziksel ve sözlü saldırılar  
2- Dolaylı Zorbalık: daha az görünürdür. Tespit etmesi zordur. 
Zorbalığın meydana gelebilmesinin şartları: 

1. Birkaç çocuğun birarada olması 
2. Etrafta bir yetişkin olmaması
3. Çocukların çevrelerindeki insanları kendileri seçememesidir (örneğin okul ortamı). 

MAĞDUR ÇOCUĞA NASIL DAVRANMALI? 

a. Dikkat mağdur çocuğa çekilmemeli. Tam tersine başka tarafa çekilmeli.

b. Mağdur çocukların aileleri genellikle okula şikayette bulunmazlar, çünkü çocuk olayın büyümesini istemez. Çocuklarının isteği üzerine aileler de susabilir. Bu çok yanlıştır. Aileler ve okul, zorbalık konusunda işbirliği yapmalıdır. Mümkünse, ailelerle görüşülmeli. Durum anlatılmalı ve çocukları tekrar zorbalığa uğrarsa bildirmeleri istenmeli. 

c. Mağdur çocuğa hemen okulun ve hocalarının korumasının sağlanması gerekir. EĞER KORUMA sağlayanamayacaksa, HİÇ müdahale etmemek daha iyidir. 

d. Mümkünse psikolojik destek sağlanmalı. 

e. Arkadaş edinmesi için çaba sarfedilmeli. 

f. Öğretmenler tarafından takibe alınmalı. 

g. Asla mağdur çocuk suçlanmamalı. “Belki daha güleryüzlü/konuşkan/.. olsan, sana bu kadar saldırmazlar. Boşver, aldırma, ne olacak ki? Kendini savunsana! Ooo, beni ne döverlerdi, bir şey olmaz bu kadardan. Sen de ona bir vur.” gibi tutumlarla karşılaşmamalı. Unutmayalım ki, zorbalıkta mağdur asla suçlu değildir. 

h. Mağdur çocuğun sosyal becerilerinin geliştirilmesine çabalanmalı. 

SINIF ARKADAŞLARIYLA NASIL KONUŞULMALI? 

a. Zorbalık hakkında eğitim verilmeli. 

b. Bir olay olursa, yapılan eğitimler hatırlatılmalı 

c. Kimseyi suçlayıcı, kızgın bir ton kullanılmamalı. Sakin bir biçimde kurallardan ve kuralları kıranlara uygulanan yaptırımlardan bahsedilmeli. Daha önce yapılacağı söylenilen yaptırımlar uygulanmalı ve zorbalık yapanların uygun biçimde cezalandırıldığı diğer öğrencilere de bildirilmeli. 

d. Zorbalığa karşı duran öğrenciler cesaretlendirilmeli. 

NE YAPILMAMALI? 

  1. “Çocuk işte bunlar. Olur böyle şeyler. Erkek çocuğu, kavga edecek. Erkek adam …. Yapmaz. Kız çocukları birbirini çekiştirir. Hayat acımasızdır, hayatı öğreniyorlar, sorunu kendi aranızda halledin”, gibi şeyler söylemek ve tavırlar sergilemek zararlıdır. Yetişinlerin görevi çocukları korumaktır.
  2. Erkek çocukların kendilerini koruyabileceklerini varsaymayın. Erkek çocuklar hem fiziksel, hem de psikolojik zorbalığa biraz daha fazla mazur kalırlar. 
  3. Genellikle kızların dedikodu yaptığına inanılsa da, araştırmalarda erkeklerin de kızlar kadar dedikodu yaptığı ve erkek çocukların da sık sık dedikodu ve iftiralar nedeniyle mağdur olduğu bulunmuştur. İçerik farklı olsa da, etki benzerdir. 
  4. Öğretmenler davranışları ile farkında olmadan zorbalığa örnek olabilirler. Ayırımcı sözlerden kesinlikle kaçınılmalıdır. Bir gruba karşı önyargımız olsa da, bunu öğrencilerin önünde belirtmek çok sakıncalıdır. Sınıfta o gruptan kimse olmasa da, ayırımcılığın ve bir insanı aşağılamanın iyi bir şey olduğu mesajı verilmiş olur. 
  5. Öğretmenler asla döverek, bağırarak, iterek ceza vermemelidir. Bu yapılırsa, öğrenciler bunun doğru olduğunu kabul edecek ve şiddete özenecektir. 
  6. İki yetişkin arasında kabul etmeyeceğiniz bir davranışı, çocuklar arasında da kabul etmemeliyiz. 
  7. Her aşamada suçlayıcılıktan uzak, sakin, uzlaşmacı davranmakta yarar vardır. Zorbaların ailelerinin de, öfkeli davranabileceğini, çocuklarını savunurken okulu ve mağdur çocuğu suçlayabileceklerini, hatta saldırganlaşabileceklerini unutmamak gerekir. Öğretmenlerin ve öğrencilerin güvenliğinin tehlikeye düşecekleri ortamlar ve durumlar yaratılmamalıdır. Okul yönetimi ne öğrencileri, ne de öğretmenleri yalnız bırakmalıdır. 
  8. Eğer bir çocuğu koruyamayacak ve sonradan tekrar zorbalara teslim edeceksek, müdahale etmenin bir faydası yoktur. 
  9. Anketler tekrarlanarak ve öğrencilerle eğitimler tekrarlanarak, okulda yaşanan zorbalık olaylarında bir azalma olup olmadığı konusunda bilgi edinilebilir. Zorbalığa karşı uygulanan programdaki eksiklikler zamanla giderilebilir. Zorbalığın farkına varmak ve engellenebileceğini bilmek bile, yararlı olacaktır. 
  10. Unutmayalım ki, zorbalık azaltılabilir! Erken yaşta müdahale ile, hem zorbalık yapan, hem de mağdur olan çocuklar korunmuş olur.
Aysuda Kölemen

11 Aralık 2014 Perşembe

Gamze'nin Doğal Doğum Hikayesi

Çocuk sahibi olmayı, hatta evlenmeyi bile düşünmediğim dönemlerden beri, doğum denince tüylerim diken diken olurdu. Hiçbir şekilde normal doğum yapmayacağıma dair büyük büyük konuşurdum. Öyle ya, sancılar dayanılmaz, doğum anı işkence, doktor cart diye keser, dikişler atılır, mazallah bir de makata kadar yırtılırsın, çişini tutamazsın, zaten vajinanın yapısı da bozuluyor, eşin seninle birlikte olmak istemez ve bunun gibi pek çok korkunç "yan etkisi" varken, aklı olan normal doğurur muydu? Mis gibi sezeryanımı olur, tertemiz hayatıma devam ederdim. 

Sonra yıllar geçip, evlenip, çocuk yapma isteğimiz gündeme gelince, tekrar düşünme ihtiyacı hissettim. Bu kadar korkunç olmamalıydı, Tanrı kadın ırkını böylesine lanetlemiş olamazdı. Ben de araştırmaya başladım. Bulduğum tüm pozitif doğum hikayelerini okudum, tüm evde/suda/doğal doğum videolarını izledim. Hepsinde ağladım, güldüm, duygulandım, özendim, keyif aldım. Gördüm ki doğum korkunç bir şey değil. Sonra hamile olduğumu öğrendim, araştırmalarım daha da hızlandı. İçimde doğuma dair hiçbir korku ve endişe kalmasın istiyordum. 

Araştırmalarım sonucu doktorumu buldum, Türkiye'de yoktur sandığım doğal doğumu destekleyen bu ekiple çalışmaya karar verdim. Hamileliğim süresince doğuma hazırlık eğitimleri aldım. Yoga, nefes egzersizleri, olumlamalar, hypnobirthing çalışmaları, yürüyüşler, yüzme, perine masajı gibi doğuma hazırlıkta yardımcı olacak şeyler yaparak çok keyifli bir hamilelik geçirdim. Beslenmeme çok dikkat ettim ve günlük hayatımdan son güne kadar kopmadım.  

20 Ağustos günü, 38+3 haftalık hamile göbeğimle, pilates topum üzerinde zıplıyor ve çömelip kalkıyorken, hafif adet ağrısına benzer bir ağrı girdi. Bu ağrıya eşlik eden kasılmalar, tüm gün beni yokladı. Ama ne ağrılar dayanılmazdı, ne de kasılmalar düzenliydi. Ben hazırlık kasılmaları olduğunu düşünüp üzerinde durmadım. Akşam eşim gelince güzel bir yürüyüş yaptık, gece de hiçbir şey olmamış gibi yattık. Ben daha uykuya bile dalamadan, saat 01:00 sularında belimden başlayıp kasıklarıma doğru yayılan bir ağrı yaşadım. Bu ağrı kısa bir süre sonra tamamen geçti. Daha sonra periyodik aralıklarla geldiğini farkedince, zaman tutma ihtiyacı hissettim. Baktım ki sürekli kısalan aralıklarla gelip, 1 dakika kadar sürüp yok oluyor. Tam tarif edilen gibi ama hiç dayanılmaz değil ki? Gerçekten o korkunç doğum sancısı bu mu? 

Saat 03:00 gibi ebemi aradım ve durumdan bahsettim. Bana doğumun başladığını, kasılmalar 3 dakikada 1'e düştüğü için hastaneye gitmemi söyledi. Eşimi uyandırdım. Sakince hazırlandık. Bu esnada kasılmalar beni hafifçe zorlamaya başlamıştı. Dalga geldiğinde kollarımla duvara dayanarak kalçamla daireler çizmek çok rahatlatıyordu, bu sırada eşim de belime ters basınç uygulayarak yardımcı oluyordu. Bu şekilde evde biraz vakit geçirdik. Dalgalar daha da sıklaşınca hastaneye gitmeye karar verdik. Hastaneye vardığımızda saat 05:10'du ve ben çok zorlanmaya başlamıştım. Asla almam dediğim epidurali almaya karar vermiştim bile, odama çıkarken bunun hesabını yapıyordum :) 20 dk süren NST ve ardından ebe muayenesi ile, 8-9 cm açılmam olduğunu öğrendim. Artık epidural için çok geçti, doğum başlamak üzereydi, içime bir mutluluk doldu. Doktorum ve ekibi hastaneye geldiğinde saat 06:30'du, resmen apar topar doğumhaneye alındım. Her şey o kadar hızlı ilerliyodu ki, çok istediğim suda doğumu yapmak için havuzu kurmaya bile vakit kalmadı. Doktorum muayene etmek için beni çatala çıkardı ve şok oldu, kafası burda dedi. Hala açılmamış olan su kesemi açtı. Sonra içgüdüsel olarak istediğim pozisyonu almam için beni cesaretlendirdi. Yatağın üzerinde dört ayak üzerinde durup, bacaklarımı iyice yanlara açtığım bir pozisyonda rahat ettim. Daha sonra öğrendiğime göre, doğum için en uygun pozisyonlardan birini seçmişim. 

Sadece 4 itme sonucu bebeğim içimden balık gibi kayarak çıkıverdi. O anda yaşadığım yeniden doğuş hissini kelimelere dökmem mümkün değil. Doktorum ellerimi uzatarak bebeğimi almamı istedi. İlk defa ben dokundum ona, alıp göğsüme koydum, sımsıkı sardım ve bir daha asla bırakmadım. O kadar şaşkın, mutlu ve heyecanlıydık ki, gözlerimizi bebeğimizden alamıyorduk. Eşimle birlikte hem ağlıyor, hem kahkahalarla gülüyorduk. Gerçekten hayatımın en büyük aşkını yaşıyordum o an ve hiç bitsin istemedim. Kordondan kan akışının kesilmesini bekledik. Bu sırada biz oğlumuzla koklaşmakla meşguldük. İlk kontroller kucağımdayken yapıldı, onu bir an bile vermek istemedim. Kan akışı durunca, kordonu eşim kesti. Bu sırada bebeğim kendi kendine memeyi bulmuş, emmeye başlamıştı bile. Plasenta kolayca çıktı, 2 küçük sıyrık vardı, onlara dikiş atıldı ve odamıza gitmeye hazır hale geldik. 

Hemşireler tekerlekli sandalye getirmişlerdi. Doğum psikoloğum bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. İyi olduğumu söyleyince, odana yürüyerek gitmek ister misin dedi. Evet dedim. Böylece kocam, onun kucağında bebeğim ve ben; yürüyerek doğumhaneden çıktık. Odamıza yürürken, beni her gören tebrik ve takdirlerini sunuyordu. Zafer yürüyüşü! :) Şimdi doğum yapalı 1 ay geçmiş durumda. Ve ben hala doğum yaptığım o günü düşündüğümde, özlediğimi farkediyorum. O hisleri unutmak mümkün değil. Sağlığı elveren her kadının bu mucizeyi yaşaması gerektiğini düşünüyorum. 

Umarım hikayem, benim gibi pozitif hikayelerle doğum korkusunu yenen bir insana daha ışık olur. 

Sevgiler, 

Gamze

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım