28 Şubat 2014 Cuma

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 39. Bölüm

Herkese selam, 

Öncelikle her birinize, geçen haftaki yazıma ister blogta, ister kapalı grupta bıraktığınız yorumlar ve gönderdiğiniz kişisel mesajlar için çok ama çok teşekkür ederim. Bana her gün yalnız olmadığımı bir kez daha hatırlatıyorsunuz. Bu, gerçekten çok güzel bir duygu. Sayenizde geçen haftaki gibi hissetmiyorum artık kendimi. Hem bizim Aşk Meyvesi de bizi izlediği yerden gülmüştür belki bana; Bu Aşk Kadını da pek bir evhamlıymış yahu!“ bile demiştir belki. Gerçi evham değil o da, işte; anladınız siz... 

Gelelim macera ve aksiyon dolu bu haftaya. Son bir kaç haftadır (hatta aydır) sevgilimde değişiklikler farkediyorum. Artık eskisi gibi neşeli değil, bazen dalıp dalıp gidiyor ve genelde yorgun ve isteksiz. Halbuki benim sevgilim enerjik ve güleryüzlüdür. Onun bu hali üzüyor tabii beni. Önceleri pek üstünde durmadım ama aylar geçmesine rağmen durumunda değişiklik olmayınca konuşmayı denedim. Malum; erkekler, biz kadınlar gibi dışa dönük değiller. Bir sorunları olduğunda bizim gibi dışarı atmaktansa, içlerinde çözmeye çalışıyorlar. Ama ben böyle olmasını istemiyorum; benimle konuşsun, anlatsın, derdi neyse birlikte çözüm arayalım istiyorum. Azıcık didikledikten sonra meselenin maddî durumumuz olduğunu öğrendim. Tadilat dolayısıyla bankadan yüklü bir miktar kredi aldık. Kira ödemektense 15 yıl kadar evimizin taksitlerini ödeyeceğiz. Tabii bunun yanında başka masraflar da var. 

Eh, ben çalışmıyorum. Yani geçen aylarda hastalığımdan dolayı çok çalışamadım, çalışabilecek durumda olduğumda fabrikada iş olmadı; derken aylar geçti. Sevgilim hem kredi borcu, hem faturalar, hem Joy`un, hem benim, hem de evin ihtiyaçlarını yüklendi. Böyle olunca da kendi içine kapanmaya başladı. Tadilatı da hep kendi yaptı, ben ancak yardım edebildiğim kadarına yardım ettim. Fakat işe git, eve gel, evde çalış, akşam uyu, sabah işe git, eve gel, tadilat yap döngüsü onun hem bedensel, hem de ruhsal düzenini bozdu. Çok spor yapan ve hatta günlük planlarını hep spor saatlerine göre ayarlayan bir adam benim sevgilim. Önce iş, sonra spor gelir onun için; ben de hiç karışmam. Neden karışayım? İşten gelip hemen spora gidiyor ve bütün stresini orada atıyor. Sonra yanıma tekrar mutlu ve pamuk gibi bir adam olarak geri geliyor. Ama son yarım yıldır yukarıda saydığım sebeplerden dolayı asla aksatmadığı sporunu da doğru düzgün yapamamaya başladı ve bu, onu çok etkiliyor. Artık stresini dışa atacağı ve onu mutlu eden bir şey kalmadı. Durum bu. 

Sevgilim mutsuz, üzgün, stres içinde ve ben onu böyle gördüğüm için çok üzülüyorum. Gün içinde hep onu mutlu edecek şeyler yapmaya ve yükünü hafifletmeye çalışıyorum. Ama bazen onun asık ve mutsuz yüzü, beni de olumsuz etkiliyor. Hele de çalışmadığımı ve ona maddi olarak yardımcı olamadığımı düşündükçe daha da üzülüyorum. Bu arada, uzun zamandır bir sürü iş ilanı sayfasına üyeyim. Beni ilgilendirebilecek ilanlar oldukça e-posta bildirimi alıyorum. Küçük bir köyde yaşadığımız için hayallerimdeki işi yapamıyorum tabii. Birlikteliğimizin en başında böyle karar vermiştik. Ama baktım ki artık olmuyor, ona çok çaktırmadan fakat ciddi bir şekilde iş arayışlarına girdim. Fakat çok uzun zamandır yüreğimi hoplatan, bana uyacak ve mutlu edecek bir şeyler bulamadım. Ta ki bu haftaya kadar. 

Bir gün telefonuma gelen bir e-postayla oturduğum yerden sıçradım; tam da bana uyacağını düşündüğüm, süper bir iş ilanıydı okuduğum. Hem de bu iş için kilometrelerde uzağa gitmem gerekmiyordu, hemen yakınlarımızdaydı. Daha ayrıntılı okuyabilmek için bilgisayarın başına geçtim ve iştahla verilen bütün bilgileri okudum. Bizim bulunduğumuz eyalette, dışarıda çalışacak 0-6 yaş arası çocukların fotoğraflarını çekecek fotoğrafçı arıyorlardı. Büyük alışveriş merkezleri, oyuncakçılar gibi yerlerde stüdyo kurulacak ve orada çocukların fotoğrafları çekilecekmiş. Tam zamanlı çalışma saati ve dışarıdan saat başına çalışan değil, kadro elemanı arıyorlar. İş ilgimi çektiği için en son 2 sene önce hazırlamış olduğum CV`mi düzenledim yeniden. Bu arada da o kadar çok heyecanlandım ki, güzel grubumuzda bu heyecanımı paylaştım ve yalnız olmadığımı bir kere daha hatırladım. (Süpersiniz! Bana çok güç veriyorsunuz. Dualarınız için çok teşekkür ederim.) 

Başvuru formuma normal ve sıkıcı bir fotoğraf eklemektense, iki sene kadar önce kendi çekmiş olduğum bir fotoğrafımı koydum. Benim için aslolan “kendim olmak”tır çünkü. Ayrıca aranılan özelliklerin arasında dışa dönük ve sempatik gibi özellikler de vardı. Bu fotoğrafımdan daha dışa dönük ve daha sempatik olabileceğimi sanmıyorum. “Beğenen, böyle beğensin” dedim ve fotoğrafı ekledim. Başvurumu göndermem ertesi günü buldu. Sabah saat 10 sularında postayı gönderip Joy kızımla yürüyüşe çıktım. Bir iki saat sonra geri döndüğümde cevap geldiğini gördüm. Hafif çaplı bir şoktan sonra (bu kadar hızlı bir cevap beklemiyordum) postayı açıp okuduğumda yaklaşık 3 saat sonra benimle telefon konferansı yapmak istediklerini gördüm. Ana firma başka bir şehirde olduğu için böylesini uygun görmüşlerdi. Hemen kabul ettim tabii. Ama heyecandan uzun süre elim ayağıma dolaştı. Biraz sakinleşince yine gruptan birinin önerisi üzerine internetten mülakatla ilgili bilgi toplamaya başladım. Bu, biraz sakinleşmemi sağladı. Ama ben hep böyleyimdir; her çekime gitmeden önce sahneye çıkacak sanatçılar gibi kalbim güm güm çarpar, ellerim titrer. Fakat kamerayı elime alır almaz her şey uçup gider. 

Kadın beni aramadan 15 dakika önce büroma girdim ve meditasyon yaptım. Sizlerin benim için ettiğiniz dualara ek olarak ben de dua ettim, ayrıca kendimi sakinleştirmeye ve boğazımda atan kalbimi yeniden göğüs kafesime inmesi için ikna etmeye çalıştım. Çok geçmeden kadın beni aradığında sakinleşmiş ve kendinden emin bir şekilde telefonu açtım. Gayet rahat ve güzel geçen bir konuşmaydı, yarım saat kadar sürdü. Telefonda konuştuğum kadın genç, ilgili ve sempatikti. Her şey o kadar olumlu geçti ki, bana en son “Siz bu gece bu konuştuklarımız hakkında bir düşünün, isterseniz eşinizle de bir konuşun ve lütfen bize yarın kararınızı bildirin.” dedi. Konuşmamız sırasında sonradan unutmamak için bir çok şeyi not etmiştim. Olan biteni sevgilime anlatmak için Joy`la çıktığı yürüyüşten dönmesini bekledim. Bu sırada da konuşmamızı bütün ayrıntılarıyla birlikte yeniden aklımdan geçirmeye çalıştım. İşin iyi yanları; Sigortam ve düzenli bir maaşım olacaktı, Şirket arabası, stüdyo ve kamera vereceklerdi, Bebek ve çocuklarla çalışacaktım, Başımda bir patron olmadan, tek başına olacaktım, Otelde kalmam gerektiğinde otel ve yemek masraflarını onlar karşılayacaklardı, iyi çalıştığım taktirde maaşla birlikte bonus da alacaktım, Çekimler, her hafta başka bir yerde olacaktı; bir sürü yer görecektim, Şirket arabasını haftasonları geri vermek zorunda kalmayacaktım, Salı veya Çarşamba günleri ile Cumartesi günleri arasında çalışacaktım, büyük alışveriş merkezlerinde ya da mağazalarda çalıştığım için sosyal kontaktlar kuracaktım. İşin zor yanları; Çalışma saatleri (fotoğrafçıların çoğunda olduğu gibi) 9 ilâ 10 saat, Bir hafta evime yakın bir yerlerde, bir hafta “uzakta” çalışacaktım ve bu yer o kadar uzakta olacaktı ki, bütün hafta boyunca otelde kalmak zorunda kalacaktım. 150 km`den uzun mesafelerde sağlığım ve zindeliğim için otelde kalmak mecburî, daha kısa mesafelerde ise nerede kalacağımın kararını ben verebilecektim. 

Aslında iş imkânları çok güzel, evet. Ama zor yanlarına bakarsanız, onun da bir bedeli var görüldüğü gibi. Biz sevgilimle, ilişkimizin başından beri bu yüzden karar vermiştik benim çalışmamama ya da ayda 7 gün fabrikada çalışıp sadece cep harçlığımı çıkarmama. Çünkü kendi mesleğimi yapmam gerektiği taktirde şartlar böyle: fotoğrafçılar çok uzun çalışır ve hep yollardasındır. Bu da, bir aile yaşantısına pek uygun değil. Hele bir de benim sevgilimin her hafta farklı mesaide çalıştığını düşünürsek, birbirimizi Pazar günleri dışında pek göremeyeceğiz. Eğer yakınlarda bir yerlerdeysem çekimlerin her hafta farklı bir yerde olacağından ne kadar yakında olabilirim, bilmiyorum. Ama 100 km den yakın bir yerlerde, her gece eve gelme olasılığım var. Mesaimin akşam 7`de bittiğini düşünürsek, belki eve gelişim akşam 8 ya da 9`u bulabilir. O hafta sevgilim sabahçıysa birlikte 1 ya da 2 saat geçirebiliriz. Çünkü sabah her ikimizin de çok erken kalkması gerekir. Yok, o hafta geç mesaide çalışmışsa, gece yarısına kadar onun gelmesini beklemeliyim ki, birbirimizi görebilelim. Sanırım hemen ardından ertesi güne dinç uyanabilmek için uyumam gerekecek. Bir de gece mesaisi yaptığı akşamlar var ki, gece 10`da işe gidiyor. Eh, benim eve gece 8 ya da 9`da geldiğimi düşünürsek, birazcık görebileceğiz birbirimizi. Biz, böyle bir ilişkiyi en başından beri istemiyorduk. "Hep bir arada, hep dizdize olalımdı" hayalimiz. Ama okulu bitirdikten sonra hastalanınca bütün sosyal kontaktlarımı, ayrıca işlevselliğimi kaybettim. 

Çalışmak, insan içine çıkmak bana kesinlikle iyi gelecek. Ayrıca fabrikada çalışmaktansa yıllarca okuduğum ve çok sevdiğim mesleğimi yapma fırsatı bulmuş olacağım. Ayrıca o kadar sene (10) okudum ve buna rağmen fabrikada çalışmayı biraz garipsiyorum. İçten içe hep kendi mesleğimi yapmayı ve finansal özgürlüğümü kazanmayı istiyorum. Ayrıca sevgilimin son aylardaki hali malum, maddi sıkıntı onu çökertiyor ve ben bunu asla istemiyorum. Biraz para kazanabilirsem, onun yükünü de hafifletirim. Telefon görüşmesinde karşımdaki kadına yakındaki bebek planlarımızdan bahsettim. İşin iyi tarafı, hamile olduğum taktirde yapabildiğim süre boyunca çalışabileceğim ve annelik izninden sonra eğer istersem işe geri dönebileceğim. Ayrıca bir bebek sahibi olmadan önce biraz çalışmış olmayı istiyorum. Bulunmaz bir fırsat gibi... Ne yapmalı? 

Gelişmeleri hep birlikte önümüzdeki hafta göreceğiz. 

Sevgiyle kalın, 

Derya

27 Şubat 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 9. Hafta

Herkese Merhaba,

2 hafta önce Cuma günü lekem gelmiş, doktorum Progestan ilacına başlatmıştı. O günlerden bugüne gelen miniği kaybetme endişesi de beni sarıp sarmalamıştı. Progestanı 200 mg sabah, akşam aldım ve tam anlamıyla yamuldum. Sabahki dozdan sonra öğlen gibi baş dönmesi ve şiddetli bir sersemlik ile birkaç saati zar zor geçirir oldum, öğle yemeğinden sonra yarım saat bile olsa uyumazsam dünyanın sonu gelecekmiş hissi kapladı. Akşamları ise aynı etkiyi yapmadı, uyku delisi ben artık hiç uyuyamıyordum ve hala uyuyamıyorum, sürekli uyanıyorum, çok kalitesiz uyuyorum. Akşamları öyle hamişler gibi devrilip, yatmıyorum, yatamıyorum; koltuk batıyor, yatak batıyor. Tansiyonum çok fazla düşüyor, peşinden de baş ağrısı geliyor. Ama bunları meşrulaştırıp, mızmıza bağlamamak için hemen camı açıp, soğuk havayı içime çekiyorum; halim varsa eşimle ve Padme Hanım’la sahile inip, yürüyüş yapıyoruz. Mide bulantılarım varla yok arası, aç kalırsam bulanıyorum ama haricinde kokuya, yemeğe, ota, böceğe, havaya bir alerji geliştirmedim çok şükür… 

Gelelim bu haftaki doktor kontrolümüze… Çok şükür büyümüşüz, sırtımız oluşmuş, el ve ayaklar nokta kadar ama gelişiyor. 2,5 cm olmuşuz, kalbimiz de 164 atıyordu… İki kere de hareket edip, bize selam verdi minik. Gerçekten akıl almaz bir olaymış… içimde hareket eden, kalbi atan bir minik var ve ben onu fiziksel olarak aslında hiç hissetmiyorum; paralel bir yapı varsa o da budur. Ama herşey yolunda ya daha ne isterim; böylece de geçen haftaki endişelerime çoğunlukla bir son verdim. Doktoruma hazırladığım sorularımı ilettim; ilki aylardır içtiğim Hayıt Otu Ekstraktını içip içemeyeceğimdi; “artık içme” dedi. Yüzme ve yürüyüşlere başlayabilirmişim. 

2 hafta öncesine göre kilo almamışım, toplamda 12 kilo almamı istiyor doktorum. Normal doğum için de önemli bir unsur dedi. Öfkemden bahsettim, “ilaç içemeyeceğimi biliyorum ama öfkemi yenemiyorum” dedim. O da bana hormonal olarak yükseklerde olduğumu ama böyle diye öfkeyi haklı görmemem gerektiğini söyledi ve “çok didikleme” dedi. Bu oldukça ağrıma gitti. Didiklediğimi bilirim ama bunu karşıdan biri söyleyince kızıyorum nedense. Ama hep diyorum ya, doktorumu seviyorum ve ne demek istediğini anlıyorum, haklı! Çokca haklı… vallahi geçen haftadan beri Google'a veda ettim, hiçbirşeye bakmıyorum; sorum olursa doktoruma sorarım diyorum, baktım içinden çıkamıyorum siz varsınız... Bir de dedi ki “bedenin ne yapması gerektiğini biliyor, sen akışa bırak, sağlıklı beslen, sürekli hareket et ve didikleme” oppsss bedenimi benden ayrı birşey olarak düşüneceğim hiç aklıma gelmezdi, artık ben, minik ve bedenim var. 
Hergün minikle konuştuğum kadar, bedenimle de sohbet muhabbet tutturmalıyım sanırım. Bakalım bu sınavdan nasıl çıkacağız? Geldik beni yıllardır yoran soruya… Annem ve babamın sağır ve dilsiz olduğunu ikinci yazımda yazmıştım. Ben 2. Çocuğum; nedense küçüklüğümden beri 2. Çocukta riskin daha fazla olduğu bilgisi kafama kazınmış ve ben bu korkuyla büyümüştüm. Eşime de hep söylerdim; “engelli olma ihtimali var” diye. O da bana “yani?” der. “düşünsene, bize ait, bizim kanımızdan, canımızdan olacak” der. Oysa ben engelli bir ailede büyümenin zorluğunu yaşamış biri olarak bunu çokca düşünürüm ki sağır ve dilsizlik bana göre en yaşanabilir engelli halidir. Ve gerçekten bu gerçeklerine ragmen dünyanın en muhteşem, mutlu, güleryüzlü anne babasına sahibim. Onlardaki vicdan duygusu, sevgi, paylaşım, özgüveni ömrü hayatımda kimsede görmedim. Doktoruma sordum, “engelli olduğunu ne zaman anlarız?” diye… “anlayamayız” dedi. “Sağır dilsiz ve kör olup olmadığını bilemeyiz” dedi. Eşim de şaşkın gözlerle bana baktı. “Nereden çıktı bu” der gibi... Çünkü hiç konuşmuyoruz, açıkcası aklıma da gelmiyor ama o gün geldi ve sordum. Belki bu hafta Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’ne yaptığım ziyaretin etkisi vardı, bilmiyorum. Sonuçta hayatımın bir gerçeği ama eşim çok net… “O bizim, bize ait; nasıl olursa olsun” diyor. Ama ben daha temkinliyim. 

Bazen içimden güçlü kadın çığlık atıyor ve herşeyi göğüslerim gibi geliyor, bazen böcek gibi hissediyorum; her an birilerinin ayağının altında ezilebilecek… Sonra aklıma eşimin hep anlattığı hikaye geliyor… Eşimin kuzeni Ankara’da yaşıyor, ODTÜ’de okuyordu ve çok iyi bir yüzücüydü. Dünya yakışıklısı ve başarılı bir genç adam. Bir yaz tatilinde havuza atlıyor ve burnuna su kaçıyor; bu da basınç yapıyor ve omurgadaki C5 C6 kemikleri parçalanıyor ve boynunda aşağısı felç oluyor. Doktorlar “yaşamaz” demiş ama kayınpederim Almanya’dan doktorlar getirtip, hayata döndürmüş. Bugün kazadan 20 yıl geçti, ellerini oynatabiliyor, hayata bağlı, neşeli bir adam. Eşim de diyor ki “sağlıklı doğup, böyle de olabilir, bilemeyiz…” Böyle düşününce haklı tabii ama bazen korkuyor insan. Sonra Gülden gibi anneleri okuyunca, bir güç geliyor yine bana, “yaparız be” diyorum... 

Diğer sorumuz doğumun nerede, nasıl olacağı idi. Bu soru için çok erken ama bir sağlık sigortası acentasından büyük bir gol yiyip, yıllarca en üst seviyeden prim ödeyip, bir günde bütün haklarımı, onlar öyle istediği için kaybettiğimden, yeni acentamın limiti çok düşük. Doktorum klinik doktoru, onun bir ücreti var, bir de hastane tabi. Bu arada eşimin aklında sürekli “evde doğum” var. “yapabilir miyiz?” diye sorup duruyor. Bu evimizde çok zor olacağı kesin, acı eşiğim de çok düşüktür, iğne batsa bayılırım, ihtimal vermiyorum. Ama bazen içimden çıkan o güçlü kadın hepimizi şaşırtıyor. Sanırım eşim de ona güveniyor. Doktorumuz bize cuzzi de olsa bir indirim yaptı, hastane önerileri de hep A sınıf hastaneler oldu. Eşim de madem cebimizden veriyoruz, en sorunsuzu olsun diyor. Ama bu hep iyi senaryo; aksi durumlarda küvez, yoğunbakım gibi durumlar doğarsa, bu özel hastanelerde bunu hayatta karşılayamayız. Hastaneler müşteri toplamak için olsa gerek, doğum paketleri çıkarıyormuş, doktorumuz birkaç kişi önerdi, bu hafta onlarla konuşacağım. Bir anda önceliğimiz bu konu oldu. Doğumu nerede ve nasıl yapacağım? Nasıl kısmı için cidden erken; gönlümde normal doğumdan başkası yok ama etrafımda da binbir farklı sebeple normal diye başlayıp, sezeryana dönen çokca kadın var. En kötü epidural normal yapıyorlar, ben onu da istemiyorum ya umarım bedenim ve bebeğim beni duyar, hisseder… 

Tüm bu gelişmelerin dışında bu hafta beni çokca üzen bir konu oldu. Haberlerde görmüşsünüzdür, başarılı iş kadını sokak ortasında kayınpederi tarafından silahla vurularak, öldürüldü. O sokak, o köşe annemlerin sokağı, eşim ve benim sıklıkla yürüyüş rotamız. Doğma büyüme Emirgan’lıyım, ömrü hayatımda böyle birşey yaşanmadı bu sokaklarda. Kamera görüntülerini de seyrettim, kahroldum. Rahmetli Yankı Hanım’a o kadar üzüldüm ki… Eşime “o gece oradan geçseydik, kurtarır mıydık?” diye sordum. Hep bunun hayalini kuruyorum ama eşim de ben de çok fevri ve saklanmak yerine, adamın üstüne atlayacak tiplerden olduğumuzdan o da “muhtemelen biz de ölürdük” dedi. Sonra o lanet kayınpederi gördüm, 77 yaşında, konuşamıyor bile.... Hapse girdi ama neye yarar, ne kadar ömrü kaldı ki? Ama 42 yaşında birinin canını aldı. Çok taktım, çok üzüldüm. Ablam bana çocukluğumdan beri “çok üzülme” der. Duygularımı yoğun yaşarım ama bu çokca üzülünecek bir konu. Artık o sokaktan yürümek istemiyorum ama mecburum. 

Kimsenin kimsenin yaşama hakkını elinden almadığı, ahlaksızlığın savunulmadığı, yalancılığın marifet olmadığı, saygısızlığın hak görülmediği, okuyan, anlayan, dinleyen, araştıran bebelerin bu güzel ülkeyi sarıp sarmalaması ümidiyle… 

Haftaya Görüşmek Üzere 

Sevgiler,

Nazlı

26 Şubat 2014 Çarşamba

Esra'nın Evde Doğum Hikayesi

Merhaba Sevgili BYBO Okurları,

Tam yirmi sekiz gün önce bu saatlerde, bu satırları yazdığım odada küçük kızımın dünyaya geliş macerası başlamıştı. Nasıl yani? Evde mi? Evet, kendi sıcak yuvamızda... 

Her zaman için, hatta hamile kalmadan önce bile, normal doğum taraftarı bir insandım. Bir gün hamile kalırsam bebeğimi doğal bir şekilde bu dünyaya getirmek isterdim. Bunda kendi annemin de bizi, üç çocuğunu, normal doğumla evde dünyaya getirmiş olmasının etkisi büyüktü sanırım. Tamam, normal doğum istiyorsun da evde olsun diye niye fantazi kuruyorsun demezler mi adama? Derler. 

Neden evde peki? 

Hastalandığında ilaç kullanmaktan ölesiye korkan, hastalıklarına yokmuş gibi davranan ve onların da bu şekilde geçip gittiğini görünce bu tavrını koruyan, hastanelere karşı neredeyse fobisi olan bir insanım. Bir de hastanede doğum yapanların kötü anılarını dinleyince evde doğum yapma isteğim daha da güçlendi. Tamam, istiyorum da başta eşim olmak üzere hiç kimseye kabul ettiremiyorum bunu. Herkes, “Saçmalama, bu devirde böyle şey mi kalmış? Ya sana bir şey olursa? Ya işler ters giderse?” diye söyleyip duruyor. Kabul, işin risk boyutu var. Ama zaten ben de doğuma kadar kontrollerime gitmiş bir insanım. Bebekte de, ben de de bir sorun yok. En son, doktorum normal doğum yapabileceğimi de söylemiş. Benden rahatı yok artık. Merakla kızımın dünyaya geleceği günü bekliyorum. 

Bu arada doğuma neredeyse yirmi gün kala annem yanıma geliyor. Kızımız için yapılacak şeyler var, lavanta keseleri, nevresim takımları vs. Bir de yanımda olsun istiyorum, sonuçta kızımızın ne zaman geleceği belli değil. Doğuma on gün kala artık herkes arıyor. Ne zaman doğuracaksın? Daha gelmedi mi misafirimiz? Ne zaman, ne zaman?... Bir süre sonra bu sorulardan fenalık geliyor evet. Biliyorsun, herkes iyi niyetinden soruyor. Ama bu soruların tek muhattabı sen olunca hiç hoş olmuyor. Bir yandan da, gerçekten de ya ne zaman gelecek bu bebek, diye sorarken buluyorsun kendini. Neyse işte, günler böyle geçiyor. 

Annemle biz her gün erkenden kalkıyor, kahvaltımızı yapıyor, kahvaltı masasında doğum üzerine pozitif sohbetler yapıyoruz. Gerçekten de hakkını ödeyemem, bir gün bile olumsuz bir şey anlatmadı annem. Bana büyük bir manevi destek oldu. Evde doğum yapma isteğime olumlu yaklaşan tek kişi o'ydu. Ama o da sonuçta anne, işlerin ters gitmesi durumunda bana ya da bebeğe bir şey olmasından ya da benim o kadar cesaretli olamayabileceğimden korkuyormuş içten içte. Bunu tabii ki doğum gerçekleştikten sonra söylüyor. 

Doğuma kadar normal hayatıma devam ediyorum, hamileliğimin bir buçuk ay kadarı bitkisel hayat yaşadığım, mide bulantısından ve kusmaktan ayakta duramadığım, hiçbir şey yiyemeden yattığım doğrudur. Ama mide bulantıları ve kusmalar geçince, o günlerin acısını çıkarırcasına yaşıyorum. Doğum yaptığım güne kadar tüm işlerimi kendim yapıyorum. Düzenli olmasa da pilates ve son haftalarda yürüyüşler yapıyorum. Doğuma 10 kilo fazlayla giriyorum. Yani hareket, hareket, hareket. Çok önemliymiş gerçekten. 

Peki, bu sürece nasıl hazırlanıyorum? 

Klişe belki ama her şey psikolojik. Yani, insan bir kere zihnen, ruhen hazırlanırsa her şey daha kolay oluyor. Bir kere bu süreci, hamilelikle beraber doğumu olduğu gibi, yani doğal bir süreç olarak görüyorum en başından beri. Sonuçta, bu dünya var olduğundan beri milyarlarca kadın aynı şeyleri yaşadı. Ben de onlardan biriyim. Tamam, insan kendini özel hissetmek istiyor, sanki her şey bir tek onun başına geliyormuş gibi düşünüyor ama aslında öyle bir durum yok. Ben bu satırları yazarken, siz okurken bile kim bilir kaç tane bebek geliyor dünyaya… O kadınlar yaptı, onlar da senin gibi etten kemikten canlılar. Sen de yaparsın. Böyle böyle hazırlandım. 

Bu arada doğumun süreçlerini okuyorum; desteksiz doğum hikâyeleri, evde doğumlar okuyorum. Birçoğu, hatta neredeyse hepsi yurtdışından, bunu eşime söyleyince “Sen söyledin, onlar yurtdışındaymış. Burası Türkiye.” diyor. Sanki oradaki kadınlar farklı bir canlı türüymüş gibi. Sanki ben onlar kadar güçlü değilmişim gibi... Onun da bana bir şey olmasından korktuğu için böyle dediğini biliyorum ama yılmak yok tabii ki. Onu da ikna etme çalışmalarım sürüyor hep. Hergün hayalini kuruyorum. Geceleri yatarken, belki de yarın gece burada bebeğimizi uyutmaya çalışıyor olacağım diyorum eşime. Gülümsüyoruz. Son günler çok uzun geliyor. Bir an önce kucağıma almak istiyorum onu. Ama o ne zaman geleceğini biliyor. En çok da onun bu hakkını elinden almak istemediğim için doğal, müdahalesiz bir doğum istiyorum. O ne zaman kendini hazır hissederse o zaman! 

28 Ocak akşamı, evde annem, ben ve eşim oturuyoruz. Hala yapılacak işler var bana göre. Ev kızımız için hazır değil sanki. Diyorum ki daha odasındaki mobilyaları bile düzenlemedik, daha nevresimlerini bile sermedik; tabii ki gelmez bu kız, her şeyin hazır olmasını istiyor. Onları da güç bela kaldırıp odasını, şimdilik bizim odamıza koyacağımız karyolasını hazırlıyoruz. Hıh, tamam işte, şimdi oldu, diyorum kendi kendime. Artık gelebilir. Zaten yarın, 29 Ocak onun beklenen doğum tarihi. O gece yatarken karyolasına dokunuyorum. Gülümsüyorum yine. Gece iki gibi uykudan uyanıyorum, zaten son on gündür deliksiz uyku nedir unutmuşum. Kalkıp lavaboya gidiyorum. Çok hafif bir kramp var ama hemen geçiyor. Gelip yatıyorum. Beşe doğru tekrar uyanıyorum. Yine aynı kramp ama önemsenmeyecek kadar hafif, belki de ben vücudumu dinlediğim için hissediyorum. Sabah her zamanki gibi erkenden kalkıyoruz, annemle kahvaltı faslı var. Sonra oturuyoruz annemle, ben son sıralarına geldiğim battaniyeyi, annem de torununa ördüğü yeleği alıyor eline. Sohbet ediyoruz. 

Öğlen 12.05’te lavaboya gidiyorum (evet, saati not etmişim), pembe sümüksü bir şey gelmiş. Nişan diyorum, okuduklarımdan. Anneme gösteriyorum. Tamam, evet diye onaylıyor. O an o kadar mutlu oluyorum ki… Büyük gün bugün demek diye. Ama bir yandan da ilk doğumların uzun sürebileceği geliyor aklıma, o zaman bir gün içinde falan gelir herhalde diyorum. Annemle öğle yemeğimizi yiyoruz, annem sürekli soruyor sancın var mı diye. Var gibi, yok gibi, belki de tamamen psikolojik. Tabağımı bitiremiyorum nedense. Kalkıyorum. Örgüye devam ediyorum. Annem de yanımda. Sanki sancılarım başlıyor. Hemen yanıma bir not kâğıdı alıyorum. Sancıları not ediyorum. İlki 12.54’te başlıyor. Bir süre on beş dakika arayla devam ediyor. 

Sancılar çok hafif, nedense bana bir temizlik aşkı geliyor. Lavaboları ovuyorum, evi toparlıyorum. Bir yandan da mutluyum deliler gibi. Annem Ahmet’e haber verelim mi, diyor. Yok, daha erken, o şimdi gelirse hemen hastaneye götürmek ister; ben böyle rahatım, diyorum. Sancıları ayakta geçiriyorum, çömelme hareketleri yapıyorum. Her şey çok güzel. Aralarda oturuyorum, örgüye devam, battaniyeyi kız doğmadan bitireyim derdindeyim. Annem de gülüyor, bir gören olsa ne der bize diye. Kızın doğumu başlamış, bunlar örgü derdindeler. Hey Allah’ım! 

Saat 2'de sancıların şiddeti bir kademe daha artıyor, ama hala dayanılmayacak bir şey değil. O sırada eşim arıyor, ben gayet normal bir şekilde konuşuyorum. Her zamanki şeyler işte diye geçiştirip kapatıyorum. Hala ayaktayım, evde geziniyorum. Bildiğim duaları okuyorum, kızımla konuşuyorum. Beni yaratanla konuşuyorum. Allah’ım benim yaratıcım sensin. Şimdi bu minik can da benim aracılığımla dünyaya gelecek. O an geldiğinde yardım et bana diyorum, çünkü sen beni en iyi bilensin, bana ancak sen yardım edersin. Öyle güzel geliyor ki bu. Bu arada annem de dualar okuyor. Ev sessiz, sadece ben, kızım, annem ve muhabbet kuşumuz Babuş var. O da sessiz, sanki olacakları hissediyor. Güzel şeyler düşünüyorum, gittiğim güzel bir yeri mesela, bir deniz kenarını. Dalgaların sesini. Güzel anıları.... Sancıları birer dalga gibi düşünüyorum. Evet gitti, bir daha gelmeyecek. 

Ve kızım bana bir adım daha yaklaştı. Artık her şey ileri doğru gidiyor. Doğumla ilgili okuduklarımdan aklımda kalan, kulağıma küpe olan şey, sancılar düşmanım değil, dostum olduğu ve bana bebeğimi getirdikleri. Böyle düşününce, sancıyı kötü bir şey olarak görmeyince, kendini teslim edince her şey inanılmaz kolay oluyor. Diyorum ki kızım da uğraşıyor şu an bana gelmek için, onun işini kolaylaştırmam gerek. İki kırk beşe kadar bu şekilde dolaşıyorum evde. O sırada hafif bir mide bulantım oluyor ve karnımın üst tarafında bir tekme hissediyorum. Sanırım o ana kadar karnımda çapraz duran kızım pozisyon değiştirip tam kafa üstü durmaya başlamış. Şimdi yürümeyi bırakıyorum, içimden dizlerimin üstüne çökmek geliyor. Koridorda dolanmayı, sallanmayı bırakıp oturduğumuz yere geliyorum. Bir gün önce ortalığı toparlarken eski bir çarşaf vardı, eşimden dolabın yüksek bir rafına koymasını isteyecektim ki ne olur ne olmaz, belki doğumda lazım olur diye geçirmiştim içimden. Sonradan annemin de aynı şeyi düşündüğünü öğrendim. Annem o çarşafı kanepenin önüne sermiş, altına da bir naylon örtü sermiş. Böylece doğum yerim hazır oluyor. 

Minderin üstüne dizlerimin üstüne çöküyorum. Sancılar artık biraz daha şiddetleniyor. Bağırmıyorum ama inlemek iyi geliyor, çok tatlı bir uyku geliyor sancı aralarında. Uyumak istiyorum anne, diyorum. Kollarımı ve başımı kanepenin üstündeki yastıklara koyuyorum. Şimdi kızımın baskısını daha çok hissediyorum. Arada tuvalete gitme hissi geliyor. Kalkıyorum ama yürümek de gelmiyor içimden. Tekrar minderin üstündeyim. Annem bir yandan belime masaj yapıyor, bir yandan dualar okuyor mırıldanarak. Ben de güzel şeyler düşünüyorum. Az kaldığını düşünüyorum. Bacaklarımı iyice birbirinden ayırıyorum, içimden böyle yapmak geliyor. Ikınma hissi geliyor. Hafif hafif ıkınıyorum. Bu arada sadece pembe sümüksü sıvı geliyor. Saat sanırım 5'e kadar falan bu şekilde devam ediyor. Sancılar daha şiddetli artık. 

Aşağı tarafta bir yanma hissi oluyor, elimi götürüyorum. Yumuşak bir şeye dokunuyorum. Sonra o şey birden patlıyor. Sonunda suyum patlıyor. Annem bebek de birazdan gelir, diyor. Ikınmaya devam et. Artık kızımı hissedebiliyorum. O da kendini itiyor. Elimi atıyorum, kafasını hissedebiliyorum. O an bana bir gülme geliyor. Geliyor anne, geliyor! diyorum gülerek. O kadar muhteşem bir his ki. Acı yok, yanma hissi bile güzel geliyor. Büyük bir haz. Bir ya da iki kez ıkınıyorum ve kızımın kafası çıkıyor. Annem kafası çıktı, durma bir kez daha ıkın, diyor ve çok hafif bir ıkınmayla kızım doğuyor, mindere yumuşak bir iniş yapıyor. Ben doğdu, inanamıyorum doğdu, şükürler olsun! diyorum. 

Kızım çıkar çıkmaz ağlamaya başlıyor. Önceden dezenfekte ettiğimiz makas ve ip kenarda duruyor. Anneme göbek bağını kesmeden önce biraz bekleyelim diyorum, kızım gözlerini bana dikmiş bakıyor. O görüntüsü sanırım ölene dek hafızamdan silinmeyecek. Öyle güzel bir bebek ki… Göbek bağını ben kesiyorum. Bir ıkınmayla bebeğin eşi de düşüyor. Sonra annem göbeği bağlamaya çalışıyor. Ama o ana kadar gayet sakin olan annemin heyecandan elleri titriyor. O kadar titriyor ki çekiştirmekten ip kopuyor. Sonra ben bağlıyorum. Hemen bir havluya sarıp kucağıma alıyorum bebeğimi. Kenara geçip oturuyorum. Kucağımda, gözlerini dikmiş bana bakıyor. Hoş geldin kızım diyorum. Hoş geldin… Sonra göğsüme koyuyorum. Sütüm henüz yok ama mememi yalıyor, ağzına almaya çalışıyor. O sırada annem ortalığı toparlıyor. 

Sonra babasını arıyorum. Hep dalgasını geçtiğim şey gerçek olmuş. Sen işteyken ben doğuracağım, sonra da kapıda kızımla seni karşılayacağım derdim. Arıyorum, kızımız doğdu, evdeyiz, gel hadi, diyorum. Şaka yaptığımı sanıyor. Kızın ağlama sesi duyulunca bizim kızımız mı o, diyor. Evet diyorum, gel hadi. On dakika içinde evde oluyor. Gelip de beni kucağımda kızımızla görünce dizlerinin bağı çözülüyor, yere dizlerinin üstüne çöküyor. Sonra yanımıza geliyor. Bize bakıyor. Ne diyeyim ben sana, dediğini yaptın sonunda diyor. Benle gurur duyduğunu belli eden gözlerle bakıyor, sevinçle. O şekilde birlikte oturuyoruz bir süre. Sonra annem kızımızı babasına bırakıyor. Ben kısa bir duş alıyorum. Üzerimi giyiniyorum. Kızım yine kucağımda. Eşimin ailesine haber veriyoruz. Onlar da geliyorlar. Bir şeyler yiyoruz birlikte. 

Sonra bebek ve benim kontrolümüz için evimizin yakınındaki devlet hastanesine gidiyoruz. Bebeğimiz 50 cm ve 3.550 gr doğmuş. Sağlığı gayet iyi. Ben de iyiyim. Yırtığım varmış bir tane, o dikiliyor. O sırada namım tüm hastaneye yayılmış bile. Evde doğuran kadın diye. Büyük cesaret diyorlar, ne var ki diyorum, son derece doğal bir şey. Dikişim doğumhanede atılıyor bu arada. En sondaki kabinde bir kadın doğurmaya çalışıyor, çığlık çığlığa, ebeyle kavga dövüş. Evde doğum yapabildiğime bir kez daha şükrediyorum. Ebe de kaçıncı doğum, diye soruyor. İlk diyorum, bir kez daha şaşırıyor. Ama sonra, boşver, en güzelini yapmışsın, diyor. Dikişim atılınca odaya geçiyoruz. Ne olur ne olmaz diye bir gece orada tutuyorlar. 

Gece heyecandan mı, mutluluktan mı bilmiyorum uyuyamıyorum bir türlü. Durmadan kızımıza bakıyorum. Halbuki sancılar sırasında ne kadar uykum gelmişti, bir doğsun bebeğimiz, uyuyacağım, diyordum. Ama gözümü bile kırpmadan sabah oluyor. Sonrasında bebeğimizin kontrolleri yapılıyor ve evimize dönüyoruz. Artık üç kişilik bir aileyiz. 

İşte minik Ayşe Ece ve benim doğum maceramız. Gerçekten de iyi bir ekip olduk kızımla ve hayatımdaki belki de en güzel anılardan birini yaşamış oldum. İnşallah tüm anne adayları benimki gibi güzel bir doğum yaşar. Son olarak söyleyebileceğim tek şey, bedeninize ve bebeğinize güvenin. Onlar zaten her şeyi yapıyor. Sizin yapmanız gereken tek şey kendinizi onların eline teslim etmeniz.

Sevgiler,

Esra

25 Şubat 2014 Salı

Eda'nın Doğal Doğum Hikayesi

Eda ve Kağan’ın Hikayesi, 16.09.2013, Ankara 

Benim de pozitif bir doğum hikayem var! Eşimle birlikte 5 yıldır mutlu bir evliliğin ardından, çocuk isteyip istememe kararsızlıklarını yaşarken genel kontrolümde yumurtalıklarımda bir sorun olduğunu öğrendim. Tahliller, kontroller derken acil bir ameliyat olmam gerektiğini öğrendim. Tabi bu durumu öğrendiğimizde 2 hafta sonrasında uzun zamandır hayalini kurduğumuz bir Tayland tatili programımız vardı. Tatil mi ameliyat mı derken, tatili seçtik ve güzel bir tatilin ardından döner dönmez ameliyata girdim. Ameliyat düşündüğümüzden biraz daha sıkıntılı sonuçlandı ve yumurtalığımın bir tanesi alındı, iki yumurtalık yapışık olduğundan diğer yumurtalığımın da kanalları tıkalıydı. Bu yüzden de normal yollarla bebek sahibi olmamın zor olacağını, tüp bebek yöntemini denememiz gerektiğini söyledi doktorumuz. 

Bu süreç zor oldu benim için. Çocuk istemeyen ben, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi üzüldüm bu duruma. Her şerde vardır bir hayır dedikleri bu olsa gerek diye düşündüm. Tüp bebek için 2 ay beklememiz gerekiyordu ameliyattan sonra, bekledik. 2. ay adet günümü beklerken 2 gün geçti, 5 gün geçti, derken 1 haftanın sonunda bir test yaptım negatif çıktı. Yine bekledik. 3 gün sonra tekrar bir test ve “POZİTİF” !!! Küba tatili için ayırdığımız parayı tüp bebek masraflarına vermeyi düşünüyorduk, bu yüzden eşime söylediğim ilk söz “Aşkım, Küba'ya gidebiliriz” oldu. Ben öyle söyleyince o da hemen anladı zaten hamile olduğumu. Bebek sahibi olmayı düşünmeyen ben, nasıl oldu da bu kadar sevindiğimi anlayamadım. Güzel bir hamilelik dönemi geçirdim, kötü gıdalardan ve haberlerden, siyasetten (en azından gezi parkı olaylarına kadar) uzak durmaya çalıştım. Öyleydi böyleydi derken bir baktım doğum yaklaşıyor. Sezaryene mecbur kalmadıkça karşıydım zaten. Tıbbi bir gereksinim olmadığı sürece kesinlikle istemiyordum. Sonuçta bu doğal bir süreç ve yüzyıllardır bu şekilde devam etmiş doğum. 

İnsanın doktoruna güvenmesi de çok önemli. Ben Gazi Hastanesinde, ameliyatıma giren doktoruma gitmeye devam ettim hamileliğim boyunca. Birkaç kontrolümü özel bir doktorda yaptırdım ama sonra özel hastanelere güvenemediğim için yeniden eski doktoruma döndüm. Ona o kadar çok güveniyordum ki, normal doğum istediğim için beni destekledi ve doğum ne zaman başlarsa başlasın onu arayabileceğimi, doğuma geleceğini söyledi. Her ne kadar son kontrollerde “senin doğum sezaren miydi?” diye sorup beni şüphelendirse de, doktoruma güveniyordum☺. Normal doğumla birlikte oğlumun hazır olduğu zamanı kendisinin seçmesini istedim. Bu onun hayatı ve hiçbir bebek sonsuza kadar ana rahminde kalmıyor. Neden onun bu hakkını elinden alayım ki? Son kontolümüzde, (39+3 deydim), Pazar gününe kadar Kağan bebek kendiliğinden gelmezse suni sancı yoluyla doğurmam gerektiğini söyledi. Tabii ben “o tarihe kadar kesin doğururum canım” diye diye cumartesi gününe kadar geldik. 40+3 deydim ve telaşlanmaya başlamıştım çünkü... 

Her şey cumartesi akşamı "Kelebeğin Rüyası" filmini izledikten sonra başladı sanırım. O filmi izleyip, (sonunu izlemeye içim elvermedi o derece yani) üzüntüden ağlayınca canım oğlum daha fazla dayanamadı ve gelmeye karar verdi. Eğer o kadar üzülmeseydim herhalde bir süre daha içerde beklemeye devam edecekti. Diğer taraftan Pazar akşamı da doktorumuzun verdiği süre bitecek, suni sancı verilerek doğum gerçekleşecekti. Son bir haftam "inşallah pazar akşamından önce gelir de suni sancıya gerek kalmaz, oğlum istediği zaman gelir" diye düşünmekten iyice gerilmiştim. Bu hormonal patlamanın üzerine o filmi izlemek doğumu hızlandırdı sanırım ve oğlum pazar sabahı biz piknik planları yaparken, kendi kararıyla geleceğine dair ilk işareti verdi. Hazırlandık, evden tam çıkacakken eşim televizyonda Kenan Sofuoğlu'nun yarışını seyrediyordu ve "aşkım 2 tur kaldı, 2 dakkaya biter o zaman çıkarız" diyince eh bekledik 2 tur daha:) 

Hastaneye gittiğimizde doğum hazırlıklarına başlamıştı bizim minik baykuş. Karnım normalden biraz büyük olduğu için doktorlar ilk gördüğünde "ikiz mi?" diye sormakla kalmadılar, bi de nst ye bağladıklarında "hangi bebeğe baktılar" diye sordular. Aldı beni bir telaş "Acaba bilmediğim bişiler mi var?" derken neyse ki tek bebek olduğundan emin olduk:) Hastanede heyecanla beklerken, hastanenin çeşitli yerlerinde fotoğraf çektirdik falan, tadını çıkartalım dedik. E insan her zaman doğurmuyor canım. Birisi de çıkıp bana demedi ki "kızım ne yapıyorsun, yat uyu fırsatın varken". Neyse efenim, derken o gece sabah 6 ya kadar sancıların artmasını bekledik ve sabah 6 da doğumhaneye aldılar. Eh o kadar uykusuzluk üzerine sancılarım 3 dk ya bir düşünce 3 dk aralarda uyumak o kadar tatlı geldi ki... Rüya bile gördüm sancı arasında. Doğum sancılarım başladığını söylediklerinde (ben farketmedim bile, doktorlar söyledi, o kadar bir haberdim kendimden) 10 üzerinden 1 den başlayarak puanlar verdim sancılarıma. 1/10, 2/10…8/10 dediğimde anam bir baktım bizim minik baykuş çıkmış. Sancılarımın son dakikalarında doktorlara “epidural yapsak mıııı???” diye sorarken, doktorların artık çok geç olduğunu söylediler ve hafiften güldüler bir de bana. Siz misiniz bana gülen, son ıkınmada dünyaya geldi minik baykuş. 

Tabii çıkması o kadar kolay olmadı, ben ıkınırken biraz yorulmuş o da. Normal doğumun hakkını verip, epidural de almayınca kendimle nasıl gurur duydum anlatamam. Hepimiz duymuşuzdur, eskiden kadınlar çocuk doğurup bir de üstüne tarlaya gider çalışırlarmış ya, doğumdan çıkınca o güvenle gidip tarlada çalışacaktım da, tarlamız yoktu ne yapalım ☺. Minik baykuşum dünyaya geldikten sonra, tüm ağrılarım sancılarım silindi hafızamdan. İyi ki yapmışım dedim. Kafamda soru işaretleri varken bir anda hamile olduğumu öğrenmiştim ve şimdi de onsuz geçen zamanıma üzülmeye başlamıştım bile. Nasıl bir bağdır bu? Her şeyden vazgeçebiliyor insan onun için... Kendinden bile... 

İyi ki varsın oğlum, iyi ki geldin... Ve senden şimdiye kadar uzak kaldığım için, seninle geçireceğim ömrü senden çaldığım için, en azından böyle hissettiğim için özür dilerim. Sensiz gezdiğim için, sen olmadan nefes aldığım için... İyi ki geldin. Daha bir anlamlı oldu dünya sayende. Daha bir umut doldu gökyüzüne. 

Eda 

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 3. Bölüm

Merhaba Sevgili BYBO Okurları,

Geçen hafta bebek sahibi olabilmek için nihayet doktora gitme kararımdan bahsetmiştim. Çünkü sonunda kendimde, doktora gidip gelecek gücü tekrar bulabilmiştim. Maratona hazırdım. Bu hevesle hemen başlamalıydım. 

Önce Fatih Sultan Mehmet Hastanesi Kadın Doğum ve Endokrinoloji bölümlerine başvurdum. Bu bölümlerde kan tahlillerini yaptırdım. Genel kanı; sonuçlara göre bir de HSG ve spermiyogram değerlendirmesi yaparak yumurta geliştirici iğne ile tedaviye devam etmek oldu. Yani 3 sene önce kaldığımız yerden, belki de bir adım öncesinden başlayarak devam etmek… Sonuçları beklerken Acıbadem Hastanesi'ne başvurdum. Doktorumun tavsiyesi; süreci uzatmamak ve yıpranmadan tüp bebek aşamasına geçmekti. Yumurta geliştirme ve sonrasında aşılama yapma gibi süreçler hem uzun hem de başarı şansı %15-20 arasındaymış. Ayrıca yumurta geliştirici olarak yapılan iğneler tüp bebek tedavisinde de yapılacak ilaçlarla aynıymış. Başarısızlık durumunda bünyeye fazladan hormon yüklemiş oluruz dedi. Tüp bebek şansı %60-70 olabiliyormuş... PCOS hastalarında aktif olmayan çok fazla yumurta olduğu için bunları geliştirip iyi olanları seçmek ve hatta sonrasında kullanmak üzere dondurmak gibi alternatiflerimiz olduğundan başarı şansımız yüksekmiş. 


HSG filmini çektirmeye de gerek yok dedi doktor. Zaten sonuç tüpler tıkalı çıksa yine tek alternatif kalıyor; tüp bebek. Tüp bebek kararı manevi olarak bütün süreçleri kısaltıp kısa yoldan bebek sahibi olma şansımızı arttırsa da işin bir de maddi boyutunu düşünmemiz gerekiyordu. Bu nedenle Zeynep Kamil Hastanesi İnfertilite Kliniği'ne de başvurup görüştüm. Prosedür gereği PCOS hastalarına 3 siklus ağızdan alınan hap, 2 siklus aşılama ve devamında gerekirse tüp bebek tedavisi uygulanıyormuş. Bu süreçlerden ilkini ben 3-4 sene önce uyguladığımı bir rapor ile belgeleyebilirsem 2. aşama olan aşılamaya geçebilirmişiz. PCOS hastalarının çoğunda aşılamadan olumlu sonuç alıyorlarmış. Ama bunlardan önce 1 gün gidip kan tahlili ve ultrason çekimlerimi yaptırmam, HSG çektirmem, smear testi için ayrı bir gün tekrar gitmem ve eşimin yeni bir spermiyogram yaptırması gerekiyordu. Sonrasında iğneler yazılacak, kullanıp 1-2 günde bir ultrasonla yumurta takibi yapıp aşılama için zaman kollanacak. 

Bu işlemler için benim en az 20-30 kere hastaneye gidip gelmem gerekecekti. Sorun sadece gidip gelmek olsa yine katlanabilirdim, ama oradaki mahşeri kalabalık aklımda başka sorular da oluşturdu. Mesela benim gittiğim gün sistemleri arızalıydı. TC Kimlik Numarasıyla giriş yapamadıkları için tahlil veya ultrason isteği yapamadılar. Bunun gibi günler de yaşanabilirdi. Hastanede geçirmem gereken süre belirsizdi… Acaba gerçekten bu sıkıntıya değer miydi? Manevi olarak kendimi yıpratarak ileriki süreçlerde daha mı zorlanırım acaba diye düşüncelere daldım. Asıl soru: Bu maratona değecek miydi? Tedavinin önemli bir parçası da psikolojik olarak kendini motive etmek. Sürekli işe yetişmeye çalışarak, hastanede beklemek benim gibi bir insanı travmaya bile sokabilirdi. Ama aklımı karıştıran bir konu oldu. 

Türk adetlerindir yanınızdaki hasta ile neyi var diye bir sohbete başlarsınız. Bir nevi beklemenin verdiği stresi azaltma biçimi… Zeynep Kamil Hastanesinde sıra beklerken, tanıştığım bir bayan özel hastanelerde bir kez aşılama ve 2 kez tüp bebek denemesi yapmış ve şimdi Zeynep Kamil Hastanesi'ne gelmişti. Tüp bebek denemesi zorunlu olan hastalarda devletin masrafları karşıladığı son yaş 39’muş. Kadıncağız 39 yaşında ve devletin karşılayacağı son yaşı kaçırmadan bir kez daha denemek istemiş. Benim sonum da öyle mi olur diye düşünmeden edemedim. Hem manevi açıdan fazla yıpranmamak (bununla ne demek istediğimi takip için hastaneye gidip gelenler anlayacaklardır, ben daha önce yaşadım), hem de maddi açıdan belki de 2-3 aşılama yerine tüp bebek denemek benim açımdan da daha mantıklı göründü. Tüp bebek konusu bir ihtimalken bir anda gündemimizde birinci sıraya oturmuştu. Tek çare internetten bilgi edinmekti. Okudum, okudum, okudum... Sonunda bizim için doğru bir yol olacağına karar verdim. Önceki yaşadığım hayal kırıklıkları belki de bu kararı vermeme sebep oldu. Kısa yoldan sonuca ulaşmak istiyordum artık. “Tüp Bebek” denilince, sanki %100 başarı elde ediliyormuş gibi bir düşünce oluşuyor insanın aklında. Halbuki araştırdıkça ne komplikasyonlar gördüm, ne başarısız sonuçlar… Belki bu da kolay olmayacaktı ama bendeki bir umuttu. İçimdeki bu umudu söndürmeden hızlıca yol almalıydım.

Gelecek hafta görüşmek üzere,

Melek

24 Şubat 2014 Pazartesi

Mart Ayı Serebral Palsi Farkındalık Ayı

Jiyan Heja Ye (Hayat Yaşamaya Değer)

Bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde artık siz de farkındasınız demektir... 
Bu aya istinaden engellilerle ilgili yazmak istedim. Daha doğrusu yolda, sokakta, parkta, herhangi bir yerde bir engelli gördüğümüzde ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiği ile bir şeyler yazmak istedim. Eminim bu blogda bunu okuyan hiçkimse engelli çocuklara acıncak gözlerle bakıp vahhhh yavrum nesi var demiyordur... Devamını okumadan önce serebral palsinin ne olduğu konusunda sizleri bilgilendirmek isterim. Aşağıdaki paragraflar Serebral Palsi Nedir? sitesinden alınmıştır.
Serebral Palsi Nedir? 
Serebral Palsi (beyin felci), bebeklikte ya da çocukluk çağının başlarında ortaya çıkan ve vücut hareketlerini ve kas koordinasyonunu kalıcı şekilde etkileyen, fakat zaman içinde kötüleşme sergilemeyen bir dizi nörolojik bozukluktan herhangi birini tanımlamak için kullanılan bir terimdir.  Serebral palsi kas hareketlerini etkilemekle birlikte, kaslardaki ya da sinirlerdeki bir problemden kaynaklanmaz. Beynin, kas hareketlerini kontrol eden bölgelerinde söz konusu olan anormalliklerden kaynaklanır. Serebral palsi görülen çocukların çoğunluğu bu bozuklukla doğar, ancak bozukluk aylar ya da yıllarca tespit edilemeyebilir. 
Serebral Palsinin Belirtileri (Semptomları) 
Serebral palsinin (SP) ilk belirtileri genellikle çocuk 3 yaşına gelmeden önce ortaya çıkar. En yaygın olanları istemli hareketler sırasında kas koordinasyonu eksikliği (ataksi); kaslarda katılık ya da sıkılık ve abartılı refleksler (spastisite); tek ayağını ya da bacağını sürüyerek yürüme; ayak uçlarında yürüme, eğilerek yürüme ya da makaslayarak yürüme; aşırı katı ya da aşırı gevşek kas tonusudur.  Çocukların küçük bir bölümünde serebral palsi, yaşamın ilk birkaç ayında ya da yılında meydana gelen beyin hasarı, bakteriyel menenjit veya viral ensefalit gibi beyin infeksiyonları ya da trafik kazası, düşme gibi sebeplere bağlı kafa yaralanmaları sonucu ortaya çıkar.  
Facebook'da bir grubumuz var, çocukları cerebral palsy'li olan ailelerin oluşturduğu... Orada da konuşuyoruz devamlı bu konuyu, başımızdan geçenleri yazıyoruz... Hepimizin o kadar komik şeyler geçmiş ki başından... 

Bir gün yolda gidiyorum bir amca geldi çok tatlı, güzel güzel konuşuyor benimle, dedi ki "Kızım bu oğlanı bir hocaya götürdün mü?" Ben de anlatıyorum şunun için bu hocaya bunun için bu hocaya Hacettepe'ye, Gazi'ye falan gittik şeklinde. Sandım ki bir tanıdığı var ona doktor arıyor, öyle bir izlenim yarattı bende. Sonra demesin mi Cinci hocaya! Başta yanlış anladım sandım sonra dedi ki "Çocuğun içine cin girmiş" Ben o kadar ki görseniz benim içime cin girmiş zannederdiniz :) Gerisini siz düşünün... adam kafayı yemişsin kızım diye diye yürüdü gitti. 



Diğer ailelerin de öyle komik hikayeleri var ki... Bazılarını aflarını sığınarak yazmak istiyorum. Aslında bir çoğumuz artık umursamıyoruz görmüyoruz bile o gözleri ama bazen öyle bir noktaya geliyor ki ben sadece gülüyorum... Bazen de tersliyorum "hiç mi insan görmedin" diye... Ama en güzelini engelsiz arkadaşlarım yapıyor "korkmayın ısırmaz" diyerek... Ben "özürlü mü?" diye soran kişilere "Senin kadar değildiyorum. İyi niyetle soranlara anlatıyorum kızımın durumunu ve de gerçeği... Yaşaması mucize fıstığımın. Yaşıyor ya gerisi boş! Beni asıl rahatsız eden ne bakmaları ne de soru sormaları... Sadece soru sorup cevabını aldıktan sonra karnındayken belli değil miydi (neden aldırmadın) diye sormaları. O zaman resmen kan beynime sıçrıyor. Duyarli olsalar... yardımcı olmaya çalışsalar... anlayışlı olsalar... hatta sadece ve sadece normal davransinlar keşke. Bazen aldırış etmiyorum, bazen de gidip o gözleri oyasım geliyor açıçası. Bazen soruyolar kızınız hasta mı diye, evet size de bulaşto ama diyorum, çok korkuyorlar. 

Artık annemle gülüyoruz insanların bu bilgisiz duyarsız duygusuz anlayışsız hallerine... Bir yandan da onlar beni anlamasa da ben onları anlıyorum. Eskiden nasıl anlatacağımı bilemiyodum ben bile tam anlamıyla ne yaşadığımızı bilemiyodum, zamanla herşey çok değişti. Artık ne yaşadığımızın farkındayımm... Soranlara SEREBRAL PALSİ WEST SENDROMU diyorum, tabii ne dediğimi anlamıyolar ama anlıyormuş gibi görünüp hımmmm diyolar ve ben çok gülüyorum bu hallerine. 


Bana kalırsa kötü niyetli değil bir çoğu ama nasıl yaklaşacaklarını bilemiyorlar. Empati eksikliği!  AVM'ye gidiyoruz asansor beklemekten gezemiyoruz maalesef. Çünkü ihtiyacı olmayan herkes asansore biniyor! Hiçkimsenin aklıma öncelik tanımak gelmiyor maalesef. İnsanlarda ne anlayış ne düşünce var. Bence kimse başına gelmeden anlamıyor, hep sağlıklı olacak sanıyor ama hayat bu... ne olacağımız ne zaman olacağımız belli değil. Bazıları bunun farkında ve onlarla iletişim kurmak benim için çok keyifli. Ne yaşadığımıza yabancı değiller; "Amcamızın oğlu da böyle ya da teyzemin kızı da böyle ya da kardeşimiz de bu durumda..." şeklindeki örneklerlebize yaklaşmaya çalışıyorlar. Onlarla sohbet etmek çok keyifli benim için. Bizleri tanıdıkları zaman hayatlarımızın acınacak tarafı olmadığını sadece onlarınkinden farklı olduğunu daha iyi anlıyorlar. 


Çocuklarımızın hepsi birbirinden güzeller. Düşünsenize kötülük nedir hiiiç bilmiyorlar, hayatta sahip olduğumuz en masum varlıklar. Bu sokaklar hepimizin... Her ne kadar dışardaki koşullar bizim evlere hapsolmamız yönünde olsa da ASLA... Biliyoruz ki bizler sokakta oldukça, sizler bu satırları okudukça bu bilinç daha da artacak... Yolda bir engelli görünce özel bir şey yapmanıza gerek yok sevgili ana-babalar... Bazen sıcacık bir gülümseme bile yetiyor bize... 


Sevgiyle ve sağlıkla kalın,


Hejan'ın Annesi Gülden



22 Şubat 2014 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 38. Bölüm

Herkese merhaba, 

Bu hafta, kendimi çok sorguladığım ya da sorgulamak zorunda kaldığım bir haftaydı. Üstüste yaşadığım iki olay (bu hafta sadece birini anlatacağım), beni kelimenin tam anlamıyla karman çorman yaptı. 
İlk konuyu kapalı grupta yüzeysel bir şekilde anlatmıştım: burada yakın bir arkadaşım var, sevgililerimiz arkadaş, evlerimiz birbirine arabayla 10 dakika mesafede. Onlar seneye kendi evlerini inşa edecekler, biz bu sene kendi evimizde tadilat yaptık. Hemen hemen aynı dönemlerde hamile kalıp bebelerimizi birlikte büyütme planlarımız vardı. Ben bu konuda biraz dikkatli olduğum için de “Araları biraz açık da olsa bu bir şey değiştirmez, yine de birlikte büyütürüz.” diyorduk. (Malum, aynı günde hamile kalmamız herhalde çok büyük bir tesadüf olurdu!) Ben klinikteyken de sürekli kontakt halindeydik. Ben döner dönmez değil, bir iki gün önce görüşebildik. Nitekim, ben tedavi görerken onların taşınmaları gerekti. Ve bu taşınma olayı yüzünden stresli bir dönemden geçtiklerini tahmin edebiliyor, o yüzden çok üstüne gitmiyordum. Meğersem işin iç yüzü başkaymış. Buluştuğumuzda, geçmiş doğumgünüm için minik hediyeler verdi bana. Mutlaştık, sarıldık. Sonra, daha birlikte bir iki adım bile atmamızı bekleyemeden, gözlerime bakıp “Sana bir şey söylemem gerek.” dedi ve o daha söylemeden anladım; hamileydi! “Hiiiii!” deyip boynuna atladım ve sıkı sıkı, ama sıkı sıkı sarıldım. Hiç beklemiyordum böyle bir haberi aslında, çünkü denemelere baharda başlayacakların söylemişlerdi. Ama hamileydi işte! 

Çok sevindim! Ailemize yeni bir bebek geliyordu, oley! Hem bize de alıştırma olurdu, her aşamasında yanında olacaktık. Ay, ne güzel!! Ama aslında şok da oldum. Nasıl yani, zart diye mi hamileydi?! Meraktan çatlıyordum. “Anlat” dedim, “Bütün ayrıntılarıyla anlat; ne, nerede, kiminle, ne zaman, nasıl?” Yılbaşına üç çift, hep beraber girmiştik. Çok eğlenceli bir geceydi. Arkadaşım eskiden sigara içermiş. Hep bıraktığını iddia edip ara sıra yine içerdi. Ama tamam, sadece “özel günlerde”. Karı-koca da bayağı içerler. Ya da biz içmediğimiz için o bize “bayağı” geliyor, bilemiyorum. Ben içmem, içersem de ayda yılda bir, o da çok az. Bunun bir kaç nedeni var. Bir kere, alkolden kendini kaybedenlerden hoşlanmıyorum. Bu yüzden hiç o duruma gelmedim. İkincisi alkol, migreni tetikliyor. Bir gece eğleneceğim, bir iki kadeh bir şey içeceğim diye ertesi gün ve onu takip eden 2-3 gün yatak döşek hasta olmak, bunu kendime yapmak istemiyorum. Ayrıca alkol, vücuttaki suyu tutuyor ve çok kalorili bir şey. Tabii ki ben de içiyorum, ama çok çok nadir. Yılbaşı gecesi de karıkoca bayağı içtiler. “Özel gün” diye arkadaşım arka arkaya yaktı sigaraları. “Bize ne?” dedik, kendi bileceği iş. Fakat iki gün önce hamileliğinin seyir evresini bana anlattığında Noel zamanlarında baby dancing (hem de 5 gün boyunca günde 2 defa, höh!) yaptıklarını söyledi. Bu trafik yoğunluğunu bir kenara bırakalım, (her iki günde bir yeterli ve sağlıklı bir deneme şekli. Bu sayede spermin kalitesi düşmemiş oluyor). Bebek denemesi yaptıkları halde “Nasılsa tutmaz” diyerek kendisini alkol ve sigaraya boğmuş olmasına gerçekten anlam veremedim. “Ama ben okudum, ilk bir hafta-on gün bebek henüz tutunmadığı için bir şey olmazmış.” dedi, aslında hakkı da var. Ama bu, yine de bir bebek için hazırladığın vücudunu bile bile zehre teslim etmeni gerektirir mi? Ben olsam, sadece denedik diye kendime daha çok özen gösterir, sağlıksız şeylerden bilerek uzak dururdum. Böyle demedim tabii... 
Sonbaharda da Dukan Diyet`i yapmıştı. Kilo verdiren, fakat benim fazlasıyla sağlıksız bulduğum bir diyet. O zamanlar, bu diyetin nasıl bir şey olduğunu, onun yerine gündelik hayatına sağlıklı beslenme alışkanlığı edinmesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. “He, he” deyip kendi bildiğini okumuştu. Bu tip durumlarda Mevlâna geliyor aklıma, “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.” Ben de, benden bilgi istemeyenlerin yakasına yapışıp illâ bir şeyler hakkında onları bilinçlendirmeye çalışmıyorum. Hoş, bu buluşmamızın ertesi günü çift olarak bizi, yeni evimizde ziyarete geldiler. O sırada Heidi Murkoff`un “Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler” adlı kitabını tutuşturdum eline. Hiç yoktan onu okusun, hem kendisine hem de bebesine iyi baksın diye. Pek bilinçli de beslenmiyor. Doktoru “Çok fazla okuyup araştırma, çok bilmek iyi değildir.” demiş. O da bunu “Hiç bir şey bilmesen de olur, anneannelerimiz nasıl doğurmuş?” olarak yorumlamış sanırım. Neyse... İnsan bir garip hissediyor kendisini. O, gerçekten sevdiğim ve değer verdiğim biri. Eh, bebelere olan sevgimi artık bilmeyen kalmadı. Yardım edesim, bildiklerimi aktarasım, her gün yediği pasta ve çörekleri önünden alasım var. Henüz 10 haftalık hamile, şimdiden 3 kilo almış. Hayır, bana ne, tamam da; hamileliğinin sonunda o kilolar yüzünden çok zorlanacak. Hem rahat bir doğum için hareket ve düzenli beslenmek şart! Hiç spor da yapmıyor ki...

Gördüğünüz gibi evet, başkasının derdi beni geriyor! Bütün bunlar olurken, beynimin bir köşesinde çok eskilerden bir tını belirmeye başladı. Arkadaşım da benim yaşımda ve ne şanstır ki daha ilk denemelerinde hoppadanak diye hamile kaldı. Hem de hiç ön hazırlık falan yapmadan... Hapı bıraktılar, denediler, oldu. Kıskançlık değil, içime garip bir korku saldı bu olay. Günlüğümün 13. bölümünde anlattığım, hayatımı ‘önce ve sonra’ olarak ikiye bölmüş, asla yutkunamadığım olayı ve onunla birlikle yükselen, evham dolu yeni soruları çıkardı yeniden gün yüzüne. Vakt-i zamanında kötü geçen bir operasyondu o atlattığım. İçimde unutulan parçanın ardından 3 ay boyunca adet sancısından daha sancılı ve daha yoğun kanamalı günler geçirmiştim. Doktora gidip de söktürücü ilaç aldığımda, parça parça düşürmüştüm içimden o çok istemiş olduğum bebeği... Sonra günler, haftalar, aylar geçti ve bedenim iyileşti; yeniden adet görmeye başladım. Çok şükür ki adetlerim de hep düzenlidir. 7,5 sene önce olan bir olay. Bu sorular, beynimde ta o zamanlardan beri yankılanıyor, ama henüz zamanı gelmediği için pek ciddiye almamıştım. Fakat, Allah`ım da izin verirse, bu sene ailemizi artık 4 kişi (Joy`u da sayarsak) yapmak istiyoruz. Bebek yapımına hazırlandığımız şu bir buçuk yıl boyunca bazen sevgilimle korunmayı bıraktık. İllâ ki bebek yapmak için değil, “Hadi bu ay rahat bırakalım, olursa olur.” dedik. Ve bunu o süre içinde sanırım 5-6 kez dedik. Olmadı. Zaten bebek yapmak için uğraşmadığımızdan, kafama takmadım ve hem bedensel, hem de ruhsal olarak hazırlanmaya devam ettim. Ha, biz 5 gün boyunca günde 2 kere baby dancing yapmadık, kabul. Ama şimdi arkadaşım daha ilk denemede böyle hemen hamile kalınca içimde, yüreğimi sıkıştıran bir “Acaba?” sorusu belirdi. 

Olabilir mi sizce? Geçmişte kürtaj operasyonum kötü geçti diye doğurganlığım zarar görmüş olabilir mi? Tamam, biliyorum; her ikimiz de sağlıklı olsak bile hemen hamile kalınacak diye bir kural yok. Bu işin bir sene süresi var, hatta ne zaman bu konuyu kafana takmazsan o zaman olur, falan filan... Ama benim bu hafta içimi rahatlatacak sözlere ve özellikle kürtaj sonrası hamile kalıp anne olmuşların hikâyelerine çok ihtiyacım var. Bir sorun yoktur, değil mi? Hamile kalırım ben de? 

Haftaya görüşmek üzere sevgiyle kalın,

Derya

21 Şubat 2014 Cuma

Başak'ın Doğum Hikayesi

Bir bakarsın oyuncağın kırılmış 
arkadaşın sana küsmüş darılmış 
kavga etmiş kaşın gözün yarılmış 
yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum 
böyle büyür insanlar ağlamak çare değil 
zaman değirmenini durdurmak kolay değil 
sendeki sen sana soru sorunca 
bir masalda kurt kuzuyu kapınca 
uçan balon ellerinden kaçınca 
yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum 
böyle büyür insanlar ağlamak çare değil… 

Değiştir. Zaten modum düşük bir de bunu dinleyerek yürüyüş yaparsam sokakta ağlayabilirim. Pazartesi sezaryene girmek mi? Hiç düşündüğüm, hayal ettiğim gibi olmayacak bu işin sonu. Ben iki türlü doğumdan da korkuyorum ama şu karnın kesilmesi sonra yedi kat dikilmesi ve ardından ameliyat geçirecek olmanın korkusu her yerimi sardı. Belki hiç kalkamam o masadan... Benim etim ne budum ne? Ama Eren Çinli kadınların da o zaman hiç doğuramayacağından bahsediyor. Evet, masadan kalkabilirim kendimi korkutmanın alemi yok. E şimdi ne oldu? Sezaryen fikrine mi alıştırıyorum kendimi? İnsan bir kere ihtimaller içine sezaryeni sokarsa hemen o tarafa kayıveriyormuş. Bende o da çok net gerçekleşmedi. Korkuyorum! 

Açılmam yok, sancım yok. 41+6’yım bugün. Doktorum kararlı, 42’de alacak. Of… Hava da buz gibi eve hızlı yürüsem iyi olacak… Bacaklarım taşıyamayacak gibi ağrıyor, yolun kenarına at arabası gibi çekiyorum. Gelene geçene bakıyorum boş boş… Bu ağrının aynısı bugün market alışverişinde de oldu. Hem gelmiyor hem de acı çektiriyorsun Ozan! Neyse son bir nefes eve gideyim de ütülemekte olduğum nevresimlerime devam edeyim. Acayip rahatlatıyor beni şu an ☺. Oh kulağımda da ‘talk dirty’ çalıyor… Nevresim ne gıcık bir şey ya! Sağdan soldan ütülesen de aşağıya dökülen yerleri yine kırışıyor. Neyse zaten hiçbir işim yok. Ütüye devam... Olur da hastaneye gidersem bunlar eve dönünce serilmesi için hazır olsun istiyorum. İçeriden Beşiktaş maçının sesi geliyor. Hazır bu işler biterken ben de gidip izleyeyim. Bakalım canım takımım ne alemde. Ay yoksa ojelerimi mi tazelesem? Ya zart diye doğurursam? Aman gelen giden yok zaten maçı izleyip yaparım ne yapacaksam. Maç zevksiz... Acıktık da üstelik. 

Bugün Bülent Bey son randevumda doğumdan önce hiçbir şey yeme demişti. Pazar gecesi yani… Bugün cumartesi. Tuncay ile mantı yapıyoruz. Bol sarımsaklı ve soslu. Tam bir kaşık alıyorum ki değişik bir akıntı geliyor aşağıdan. Tuncay’a derin derin bakıyorum. O zaten bir değişiklik olduğunu sezecek kadar uyanık. “Korkma ama su gibi bir şey geliyor benden.” Neden korksun ki! Korkacak biri varsa o benim!!! Ama gülüyorum. Mantıyı yemem lazım. Cidden karnım çok aç ve bu tabağı yemezsem gözüm arkada kalır. Tuncay ısrarla tuvalete gitmemi istiyor. Sıkılarak gidiyorum “Aaaa! Tuncaaayyy! Kan bu! Kan gibi bir şey yani! Kan mı bu! Buraya gel!! Ne bu! Ne yapacağız?! Kan bu ya kan!! Allahım mahvolduk!” Bu tepkiyi ağlayarak ilk hamile olduğumu öğrendiğimde de vermiştim. Sadece sözler farklıydı. “Olamaz! Hamileyim! Nasıl olur? Hazır değilim!!” 

Aradan dokuz ay geçmesine rağmen kendimi hazırladığımı düşünsem de olmamış işte... Tuncay ve ben ne yaptığını bilmeyen iki deli gibi evin içinde odaları dolaşıyoruz. Ben bir ara çorap alıp hastane çantasına atıyorum ama o çantayı almadan evden çıkıyoruz. Veya alıyor muyuz gerçekten hatırlamıyorum. O hengâmede ojelerimi düşünüyorum. Duş almalıydım. Nevresim ütüleyerek zamanı harcadım. Doktorum hastaneye geçip NST’ye bağlanmamı istiyor. Arabayla ilk şoku atlattıktan sonra, sakin sakin, döneceğimizi düşünerek gidiyoruz. Birinci kat, hastane odası. Az önce birileri çıkmış buradan. Kapıda pembe süsler… Çok tatlı bir hemşire gelip karnıma bantları takıyor. 

- Şu an çektiğiniz sancılar bugün ne zamandan beri var Başak Hanım?
- Sabahtan beri. 
- Peki, şu an bir sancı geliyor. Ağrı hissediyor musunuz? 
- Hayır. - Nasıl olur? Demek ki ağrı eşiğiniz çok yüksek... Bu derecedeki bir sancıda birçok anne dayanamaz, ağlar. 
- Bu sancı neredeyse bütün gün benimleydi. 
- Güzel sancılar. Güzel bir doğum bizi bekliyor sanırım. 
- Normal doğum mümkün mü yani? 
- Bir sıkıntı yoksa evet. Doktorunuzu aradık. Geliyor. 

İşte buradan sonrasını çok duyamıyorum. Doğum bu gece olacak ve ben eve dönemeyeceğim. Hemşirenin dedikleri moralimi yükseltiyor. Telefonum çalıyor. Ucundaki ses tatlı doktoruma ait. “Geliyorum Başak. On dakikaya ordayım.” Tamam, artık hiç ihtimal yok. Ben bu gece doğuracağım. Sancılarım da başladı. Başka ne isterim ki… Allahım son gün sancım başladı. Sezaryen da olsa sancımın gelmesini çok istiyordum. Böylece vücudum doğuracağımın sinyallerini aldı. Belki normal doğum bile olabilir... Tuncay ile odada yalnızız. Az sonra kardeşi Ahmet ve sevgilisi Derya geliyor. Başka kimseye de söylemedik zaten. Gülüşmeler, şakalar… Bir an hastanede olduğumuzu unutuyoruz. Doktorum herkese sıcak bir selam vererek muayene için odadan çıkmalarını istiyor. Ve işte o surat. Panik… Dehşet… 

- Seni hemen sezaryene alıyorum Başak. Bebek suyuna kakasını yapmış. Bu duruma mekonyum denir ve bu tıbbi açıdan tehlikeli bir durumdur. Hem açılman da hiç başlamadı. 

Tuncay tedirgin bir sesle: 

- Biraz daha beklesek? Belki… 
- Beyefendi bu ciddi bir durum! 
Bu sözü duyduktan sonra bana doğumun sonuna kadar sürecek olan bir titreme geliyor. Titreme de değil aslında zangır zangır sallanma☺. Şu an hissettiklerimi daha önce bir şiir okuma yarışmasında birinci olacakmış gibi alkışlandıktan sonra ikinci olduğum açıklanınca hissetmiştim. Ne annemin telkinleri ne de öğretmenimin sözleri üzüntümü hafifletmişti. Numaradan üzülmemiş gibi yapıp eve gidince depresyona girmiştim. İşte şimdi de karşımda aynı hemşire konuşup beni sakinleştirmeye çalışıyor. “Soyunmanız gerekli. Size yardım edeceğim.” Ameliyat öncesi cevaplamam gereken sorularla yeni bir hemşire içeri giriyor. Alerjiler, önceki gebelikler vs. Sonra bir başkası gelip iki parmağıma sürülü ojeleri siliyor. Üzülüyorum çünkü iğrenç görünüyorlar. Bari hepsini silseydin! 

Dev bir sedyeyle güler yüzlü bir adam içeri giriyor. “Seni götürmeye geldim.” Titremelere ağlama da ekleniyor böylelikle. Tuncay da benimle ameliyathanenin kapısına kadar geliyor ama içeri almıyorlar. İlk önce epiduralim takılacakmış. Ameliyathaneden aklımda kalanlar soğuk, yeşil, metal ve kendi aralarında konuşan hemşireler… Kimse orada olduğumun farkında değil sanki. Daha çok ağlıyorum. Buradaki tek güzel ve rahatlamam için uğraşan kişi odadan beni buraya getiren hastabakıcı. Ellerimi tutup üşüyüp üşümediğimi, üşüyorsam beni bir aletle ısıtabileceğini söylüyor. Aslında üşümüyorum, çok ama çok korkuyorum demek istiyorum fakat ağzımdan kelimeler çıkmıyor. Sadece titreyerek ağlıyorum. O üşüdüğümü düşünmüş olacak ki omzuma sıcak üfleyen bir makine tutuyor. Bu adamı hiç unutmayacağım... 

İşte doktorum bütün rahatlığıyla içeri girmekte. Arkasında da epidurali takacak olan doktor var sanırım. İlk önce tanışma ve beni rahatlatma faslını yapıyoruz. Arkasından elime sıkıca tutmam ve “s” şeklini almam için bir yastık veriyor. Ben sezaryen olacağımı düşünmediğim için neler yaşayacağımı hiç araştırmadım. Bu olanlar o kadar yabancı ki… Ne derlerse hemen yapıyorum. Yastığa sıkıca sarılırken sırtımda ince bir sızı yayılıyor. İlk denemede kıpırdadım, kabul. Doktor tekrar yapmak zorunda kalıyor. Zaten daha kötü ne olabilir ki… Neyse bu işler bittikten sonra bacaklarımda sıcak bir karıncalanma başlıyor. Kendimi sedyeye atıyorum. Önümde yeşil bir çarşaf var. Gözlerim açık güya ama hiçbir şey göremiyorum. Örtü neredeyse ağzıma girecek. Tuncay’ı görüyorum hayal meyal. Bir de anesteziyi yapan doktorun telaşlı yüzünü. Yanımdan biran olsun ayrılmıyor. Hatta elimi bile tutuyor olabilir. Ben onu anestezi konusunda uyarmayı unuttum tabii ☺. Normal bir insana yapılan anestezi beni yamultabilir. Bunu daha önce geçirdiğim küçük bir operasyonda yaşamıştım. Yine aynı şey oluyor işte. Kendimden geçiyorum. Bu anlarda hatırladığım şeyler bölük pörçük kesitler. Bir ara Tuncay bana çarpım tablosunu soruyor. Gamze fotoğraf çekmek için ona bakmamı söylüyor. Sessizlik… 
Ve karnıma doktorlar öyle bir abanıyor ki… Belki on defa… Daha sonra Gamze’ye neler olduğunu sorduğumda o kadar çok doğuma girdiğini ama epidural sezaryende ilk defa bir annenin sesini duyduğunu söylüyor. Ozan Bey kafa büyüklüğü nedeniyle kesilen yerden bile zor çıkmış. Böyle olunca doktorların ikisi de bastırmak zorunda kalmışlar. Ben bu anı da hatırlıyorum. Ölüyorum zannettim. Sonra yine karanlık… Gözlerimi açıyorum hala masadayım. Yanıma bir bebek getiriyorlar. Bembeyaz. Tombul. Kokluyorum… Bir de öpüyorum onu yanaklarından. Sonra karanlık… Tuncay odadan çıkıyor. Sonra yine karanlık. Gözlerimi açtığımda odadayım. Buraya nasıl geldiğime dair hiçbir fikrim yok. Canım eşim yorgun olduğum için gelenleri odaya ikişer ikişer alıyor. Ben sarhoş gibi olduğumdan herkese gülümsüyorum. Gelenlerden bazılarının hayal olduğunu bile düşünüyorum o an. Rakı masasından kalkıp gelenler, evlerinden koşup gelenler... (Sonradan bu olanları düşününce resmen genel anestezi olmuşum diyorum. En azından epidural alan anneler bu anları hatırlayabiliyorlar.) 

Hemşire önünde küçük bir yatak içinde Ozan’ı odaya getiriyor. İşte bu an bütün acılar, sesler kesiliyor. O kadar güzel ki… Bunu ben doğurmuş olamam diye geçiriyorum içimden. Yumuk yumuk bir suratı var. Yeni doğmuş bir bebek gibi değil, kocaman. Tuncay’a dönüp kaç kilo doğdu diye soruyorum. 4.360 kg’mış. Hemen göğsümü yakalıyor kırmızı dudakları... O kadar iştahlı çekiyor ki sanki karnımda dokuz ay hiçbir şey yememiş paşa. Bu gece odada Tuncay ile yalnızız. Ozan’a bakıp bakıp gülümsüyoruz. Hep hayalini kurduğumuz o muhteşem zamanın tadını çıkarıyoruz… 

Muhteşem zamanlar da bir yere kadar. Bu ilk gece evet çığlık çığlığa ağlamıyor ama hep uyanık ve memede hayatını sürdürüyor. Bir saate yakın uyuyabildiğimiz ilk gecemizde gözlerimden yaş eksik olmuyor. Göğüslerim acısa da, annelik içime şak diye işlemese de… Ona bakınca kendimi çok yabancı ve yalnız hissediyorum. Sanki Ozan gibiyim… O da o kadar yabancı ki her şeye. Gözlerini dikip bakıyor etrafa. Sanki ben de onunla az önce doğmuş, bu dünyaya gözlerimi açmışım. Gece hastane çok sessiz. Acımdan kalkıp kucağıma alamadığım, altını değiştiremediğim, öpüp koklayamadığım bebeğe uzaktan bakıyorum. Tuncay bu dediklerimin hepsini yapıyor. İçten içe kıskanıyor muyum? Evet… Dokuz ay bunun hayalini kurmuştum. Şimdi popomu bir santim öteye itemiyorum. Zaten kısa sürede sabah oluyor ve oda da ağzına kadar insan doluyor. Hatta bir ara hemşire yanıma gelip oda biraz havasız, uyarmamı ister misiniz diye soruyor. Ozan ile mecburen yine uzaktan bakışıyoruz. 

İkinci akşam yanımızda annem kalıyor. Üçüncü gece Tuncay’ın annesi. Hastaneden çıkarken Ozan’ı kucağıma alıp koridorda gezerken bir hemşire bebeği refakatçilerin bu şekilde gezdirmelerinin yasak olduğunu söylüyor. Ben annesiyim deyince –o bakışı hiç unutmayacağım- şaşkınlıktan bir şeyler söylüyor ama bunun böyle olacağını önceden tahmin eden ben başka bir şey söylemiyorum. 


Ben bu satırları yazarken Ozan karşımda mışıl mışıl uyuyor. Bugün yüzüne yaklaştığımda gülümsemeye de başladı. Hatta her sabah babasının yanına yatırıp dakikalarca sohbet etmeye bayılıyor. 14. Gün gezmek amaçlı ilk gezmemize de çıktık. Göbek bağımız 10.gün düştü ve hala nereye gömeceğimize karar veremedik. Babasının Nou Camp’a gömme fikri de var. Hayallerinde milli takıma sol bek olmasını istiyor Ozan’ın. Banyo zamanlarımız şiir gibi. Sudan korkmayan ve yıkanmayı seven tatlı bir oğlumuz var. 

İlk doktor kontrolümüz 6.gününde yapıldı. 6. Gün doğum kilosunu yakaladı tosun ve sarılık tehlikesini de hiç yaşamadı. Yirminci gün kilosunu ve boyunu ölçtürmek için sağlık ocağına yürüdük beraber. Beş kiloyu geçmişti. Mememi neden boşaltamıyor diye üzülen ben bu haberi duyunca sessizliğe gömüldüm. Boşaltsa ne olacak artık merak etmiyorum ☺. Ailemizin bu yeni şekline artık iyice alıştık. Ah bir de şu gece uykularımız düzene girse başka bir şey istemem diyeceğim ama biliyorum biliyorum anneler ☺. Sonra bunun dişi var, okulu var… ☺. 

Ozancığım bu hikayemi de daha öncekiler gibi sana seslenerek bitiriyorum. Seni çok seviyoruz. İyi ki geldin, iyi ki varsın. Güzel oğlum benim. Kalkıp gözlerinden öpeceğim az sonra... 

Vay arkadaş!! Bu günleri de görecek miydik? 

Başak

20 Şubat 2014 Perşembe

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 10

Merhaba Sevgili BYBO’cular,

Geçen haftadan beri (2 günlük kısa kış molasını saymazsak) Istanbul’da bahar günleri yaşamaya devam ediyoruz. Erkenden çiçek açan ağaçlar, kuşlar böcekler kediler derken bu bahar havası beni fena çarptı. Tek suçlu hava değil elbette. Bedenim sanki 3 yıl komada yatmışım yeni uyanmışım havasında korkunç tepkiler veriyor. Ben spor yapmaya çalıştıkça öyle zorlanıyor ve öyle ağrılar duyuyorum ki şikayetlerimden bıkıp bana ''yeter artık büyükanne!'' diyebilirsiniz. Yürümeye çalıştıkça oflayıp pof’lamalar, merdivenlerde dizleri tutup inlemeler, çanta taşıyamamalar yerlerde sürüklemeler ''ay bir bu koltukta yatayım sonra diğer koltuğa geçiyim bir de burada yatsamlar'' bitmiyor hiç! 
Sadece tüp bebek tedavisi ve sonrasında geçirdiğim bu 3 aylık hareketsiz dönem beni bitirmiş. Bedeni eğitmek bu kadar zor olursa kafayı nasıl yola getireceğiz biz? İşte tam da bu nedenle 2 haftadır yürüyüş yapıyorum. Hafta içi 2 akşam (işten geldikten sonra ) hafta sonu 2 gün eşimle birlikte yürüyoruz. Haftada 1-2 gün evden çalışma durumum oluyor ki o günleri de boş geçirmiyorum. (Bir hafta 11 gün mü oldu ne, günleri say say bitiremedim.) Bu çekişmeden kim galip çıkacak bilmiyorum ama vücudum korkunç bir direniş gösteriyor. Haklı ne yapsa haklı ona o kadar kötü davrandım ki. İtiraf ediyorum, suçluyum! Tedavi sonrası, bıraktığım kötü olan her şeye tekrar başladım. Sigara, kola, fastfood ürünleri, tatlı, kek, obur cubur ne varsa yedim içtim. Ne kahvaltı hazırlamak ne de doğru dürüst bir yemek pişirmek! Hiçbiri içimden gelmedi. En kötüsü de sigara oldu. Hiç bırakmamışım gibi eskinden fazla içmeye başladım. İçim içimi yese de pişman olsam da durduramadım kendimi. Aklınızdan geçenleri biliyorum tamam mı, haklısınız kabul! Hem okursanız devamını bir zahmet... 

Evet,12 gün öncesine kadar durum böyleydi. Ama zehir zıkkımı bırakalı 12 gün oldu. Evet, ben de sağlıklı olmak istiyorum! Sağlıklı yaşam biçimi için gösterdiğim eşsiz (!) gayreti size gelecek yazımda daha ayrıntılı anlatacağım. Siz de gülüp eğlenmek isterseniz haftaya buyurun okuyun. Aslında tek büyük adımım bu değil. 10 gün önce görüşme randevusu almak için tedavi gördüğüm hastaneyi aramıştım. (ancak bugüne randevu alabildim.) Muayene olmadan sadece dondurulmuş embriyolar ile olacak tedavi sürecini görüştük. Bizim doktor yine çok yoğun, her sorunuzu yanıtlamaya çalışırım diyor ama sizi bir an önce göndermeliyim mesajı da mimiklerinden ve vücut dilinden anlaşılıyor. Çok iyi bir hastanede çok iyi bir hekim ve ekip tarafından tedavi gördüğümü düşünüyorum. Ama bu maalesef hiç sıkıntı yaşamadık anlamına gelmiyor. 

Alacağı cep telefonunu bile sevmek zorunda olan biriyim ben. Yani tuhaf gelecek ama nesnelerle bile bir bağ kurmam gerekiyor. Giyeceğim kazaktan çorabıma kadar bu böyle. İster vur ister okşa İster tut ister yolla İster sev ister zorla ben böyleyim! İşte bu hastanede kimseyle bir bağ kuramadım ben! Her randevuya tam saatinde gittiğimiz halde eşimle illaki sıra bekleriz, sonra hasta gelsin, giderim, çabucak soyunurum (malum sırada daha çok hasta var), masaya yatarım, yumurtalara bakılsın, espri yok, düzgün bir diyalog bile nerdeyse hiç olmaz. Doğru dürüst bir güler yüz bir motivasyon gördüğümü söyleyemem. Eminim ultrason aleti beni çok sevmiştir o ayrı! Kendimi hep hızlı hareket etmek zorunda kalan bir laboratuar faresi gibi hissetmeye başlamıştım. Değerli doktoruma da aynen bu şekilde söyledim. Sanırım tedavisi olumsuz sonuçlandığında arıza kadın modellerine daha fazla rastlamamak için bu tür bir mesafeyi uygun görmüşler. Ama ben bir ekip ruhu hissetmeyi isterdim. Biraz motivasyon iyi olmaz mıydı? Bu işte birlikteyiz hissi, ekip çalışması bana diğer tüm hastalara çok iyi gelirdi eminim. 

Neyse, doktor 2 kez yerinden kalkar gibi yapıp bizi kibarca göndermeye çalışsa da yılmadım içimdekileri tek tek söyledim. Sizin için binlerce hastadan biriydim. Oysa ben ilk kez tüp bebek tedavisi gören anne olmak isteyen bir kadınım, bir insanım. Bir cam fabrikasında kendimi camdan bir şişe gibi hissedip kayan bantlar üzerinde üzerinde kapağı takıldı bunu da gönder kırıldıysa bizim suçumuz yok başkası yapıştırsın şeklinde hissetmek istemiyorum bir daha. Böyle söylüyorum çünkü kürtajı yapmak istemediler. Çok yoğun olduklarını ancak ileri bir tarihe gün verebileceklerini istediğim başka bir hastanede de olabileceğimi vs söylediler. Çok yalnız çok kötü hissetmiştim o an. Kürtaj ilk kez başıma gelen ve beni hep korkutan bir operasyon olmuştur. Ben de tüp bebek tedavisinden önceki doktorumla görüşüp onun hastanesinde olmak durumunda kaldım. Kötü mü oldu? Hayır. Yani bir sıkıntı yaşamadım çok şükür. 
Transfer esnasında çalan o korkunç müzikten bile bahsettim. Embriyolardan biri bana tutunduysa eğer, müzik yüzündendir, ''ohh be buraya pek ses gelmiyor. Hayatta çıkmam buradan bu çalan ne be'' demiştir. Sadede gelirsek; İlk tüp bebek tedavisinde hayaline kavuşamayanlar için özellikle 35 yaş üzeri hasta iseniz ikincisi için çok beklemek istemiyorlar. 2. adet dönemi ile birlikte tedaviye hemen başlanabileceği söyleniyor. Ben ilk adetimi bundan 10 gün önce yani kürtajdan tam 41 gün sonra oldum. Vücudun, rahmin kendimi toparlaması ve eski rutinini kazanması önemli. Doktor farklı bir şey önermezse bir sonraki adetle birlikte tedaviye başlayabilirim diye düşünüyordum ki... Başlayalım dedi. Korkudan ödüm patladığı doğrudur. Ama bir yandan da daha güçlü bir kadınım artık.. 

Bu tedavi ve başıma gelecekler hakkında bir fikrim var. Hastane, doktor, hemşireler hiçbiri yabancı değil. Yani hepsi mesafeli, olumsuz ve biraz aksi tipler ama olsun (!) Bu sefer beni severler biraz belki. Dondurulmuş embriyolarla olan tedavi ilkinden daha farklı ve kolay görünüyor. Hormon bombardımanı, iğneler yok. Maliyet de ilk tedavinin nerdeyse dörtte biri. Gün aşırı kontrole gitmem de gerekmiyor. Neler olacak birlikte göreceğiz. Sonuç iyi olursa kırıklarım iyileşir, umutlarım yeşerir eğer kötü giderse... Eğer kötü giderse de yine iyileşmeye çalışırım.. Elimden başka bir şey gelmez. 

Haftaya yine görüşelim. 

Sevgiler,

Tuna

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım