30 Ocak 2014 Perşembe

0-18 Aylık Bebekler İçin Tuvalet İletişimi — Bölüm 4

6N 1K: Ne Zaman?

Geçen yazıda, her bebeğin (ve aslında tüm insanların) tuvalet ihtiyacı duyabileceği evrensel zamanlardan bahsetmiştik. Bu evrensel zamanlar:
  1. Uykudan uyanınca
  2. Uzun süre bir yerde oturmak durumunda kaldıktan sonra
  3. Banyodan sonra
  4. Bez değiştirirken
  5. Yemekten sonra
idi. Bu yazıda bebeğimizle başka hangi zamanlarda tuvalet iletişimi kurabileceğimizden bahsedeceğim.

Bebeğinizin kendine özgü zamanlaması


Her bebeğin tuvalet ihtiyacı duyabileceği evrensel zamanlar dışında bir de kendine özgü zamanlaması vardır. Bu zamanlama, bebeğin idrar torbasının büyüklüğü gibi fizyolojik etkenlere göre değişiklik gösterebileceği gibi, ne kadar sık beslendiği, nasıl beslendiği, hava sıcaklığı gibi dışsal etkenelere göre de değişiklik gösterebilir. Bebeğinizin belli bir beslenme ve uyku rutini varsa, bebeğinizin kendine özgü zamanlamasını bir yere not edip bu zamanlarda da tuvalet teklif edebilirsiniz.

Peki bebeğinizin kendine özgü zamanlamasını nasıl öğreneceksiniz? Aslında bebekler bu zamanlarda da sinyal verirler ama bebeğinizin sinyallerini algılamakta güçlük çekiyorsanız, hem sinyallerini anlamak için, hem de bebeğinizin kendine özgü zamanlamasını gözlemlemek için yapılabilecek en iyi şey bezsiz zaman geçirmektir.

Bezsiz zaman

Tuvalet iletişimi / Bezsiz Bebek ile ilgili kaynakların tümünde "bezsiz zaman"ın öneminden bahsedilir. Genellikle Amerika'lıların kaleme aldığı bu kaynaklar, bizim toplumumuza pek hitap etmez. Türkiyeli bir annenin en korktuğu zaman bezsiz zamandır kanımca. Bezsiz kalma korkusuyla kutu kutu bezler depo edilir daha çocuk doğmadan. Aslında sanırım stoklama tüm alanlara tezahür eder (bkz. bayram öncesi market rafları) ama bu bez daha bir önemlidir bizim toplumumuzda. Tabii bezsiz kalmaktan daha büyük bir korku vardır ki bütün korku filmleri birleşse bile, bu korkunun yanında hiç kalır Türkiyeli bir anne için. Evet bildiniz siz onu, BÜK, yani "bebeği üşütme korkusu," çok yakında sinemalarda! Fragmanda anneanne ve babaanne "hasta ettin bebeği!!!" diyerek annenin üzerine yürür, kafası bük-ülmüş annenin kolunu da bük-erler ve anne çığlık çığlığa uyanır. Aslında her şey bir rüyaymış.

Evet rüyadır bu BÜK, çünkü bebek üşümekten hasta olmaz, virüsten, bakteriden olur[1]. Ayrıca her hastalık bağışıklık sistemini güçlendirir. O yüzden bebek üşümesin diye 18 kat giydirmeye gerek yoktur. Diğer ucunu (çok soğuk havada t-shirtle saatlerce dışarıda gezmek) yazmıyorum bile çünkü bu şekilde çocuğunu sokağa çıkaracak bir anne henüz doğmamıştır zaten, buna eminim. Ayrıca bebekler milyonlarca ter bezi ile dünyaya gelir ve yaşadığı yerin sıcaklığına göre ilk 2 yılda ter bezleri kendilerini ayarlar[2]. Çok soğuk bir yerde yaşıyorsa, ısı kaybetmemek için ter bezlerinin büyük bir kısmı kapanır, sıcaksa tam kapasite çalışmaya devam eder. Eğer bebeğinizi ilk 2 yıl çok kalın giydirirseniz, sonrasında hep üşümeye devam eder. Ama aslında soğuk havadan değil, üşür diye dışarı çıkarmayarak ve dışarısı soğuk diye iyi bir şekilde havalandırılmamış evin içerisinde kuru havaya hapsederek hasta edebiliriz bebeklerimizi. Çünkü kuru hava, özellikle influenza virüslerinin bir numaralı tercihidir[3]. Kuru havalarda, dar mekanlarda insanları öksürtüp hapşırtarak çok daha kolay bir şekilde yayılır bu virüsler.


Konumuza dönecek olursak, bezsiz zaman korkulacak bir zaman değildir aslında. Gerçi, ben de Türkiyeli bir anne olarak başlangıçta çok direndim, kabaca b.ka batmak istemiyordum. Neyse ki BÜK'ün belini ilk bebeğimde bükmüştüm. Bir de bebeğim bezliyken de tuvalet ihtiyacı olduğunu anlayabiliyorum diye düşünüyordum. Ayrıca bebeğimin tuvalet zamanlarını iyi biliyordum, o yüzden de gereksinim duymamıştım. Amma velakin bir süre sonra bebeğimin kendine özgü zamanlaması değişti ve ben de zamanla bezsiz zaman geçirmenin nasıl yapılacağını öğrendim. Ve de nasıl yapılmayacağını…

Örneğin, bir gün yemek sonrası sofrayı toplamaya dalıp o sırada 11 aylık olan (ç)işini-bilir-bebeğimi bezsiz bıraktığımda başıma komik bir olay geldi. (Ç)işini-bilir-bebek içeri gidip sonra bana geri geldi. Kucağıma aldığımda altı ıslaktı. Yerlere bakarak, gittiği yolun izini bulmak çok zor olmadı. Çiş damlalarını takip ettiğimde beni tuvaletteki gölete götürdü. Evet, tuvaletini yapmak için doğru odayı bulmuştu ama doğru yere isabet ettirme konusunda anladım ki daha çok işimiz vardı. 

Şaka bir yana, bezsiz zaman geçirmek bebeğinizin doğal ritmini öğrenmek için çok önemlidir. Örneğin kalktıktan ne kadar zaman sonra çiş yapıyor, yemekten ya da emmeden ne kadar zaman sonra kaka yapıyor, bezsiz zaman geçirerek bunları kolayca gözlemleyebilirsiniz. 

Bezsiz zaman, yukarıdaki anekdottan da anlaşılacağı gibi bebeğinizi bezsiz olarak ortalığa salmak değildir. Bu şekilde bebeğinize istediği yere, istediği gibi çiş/kaka yapmasını öğretebilirsiniz istemeden. Bu yüzden bezsiz zamanı, sorumlu bir şekilde yapmak, bu zamanlarda tamamen bebeğinize odaklanmak çok önemlidir. Yoksa benim gibi yerdeki çiş damlalarını takip ederek oluşturduğu göleti, yolda bıraktığı izleri, bebeğinizin çiş olmuş bacaklarını ve poposunu temizlemekle daha çok vakit kaybedebilirsiniz. 

Bezsiz zaman geçirmenin iki amacı vardır: birincisi, bebeğinizin sinyallerini gözlemlemek; ikincisi de, bebeğinizin kendine özgü zamanlamasını, doğal ritmini gözlemlemektir. Bunun için hem kendinizi tamamen bebeğinize verebileceğiniz, hem de bebeğinizin tuvaletini yapmasının kuvvetle muhtemel olduğu zamanları seçmenizde fayda vardır. Bu zamanlar, genellikle uykudan kalktıktan sonra ya da yemek saatinden sonradır. Bir kağıda ya da kafanıza not alarak, bebeğinizin tuvalet ritmini kolayca öğrenebilirsiniz. Ancak bu not tutma işini ilk 3 ay yapmanızı pek tavsiye etmem. Çünkü ortaya yandaki gibi bir tablo çıkabilir. Çiş yapma sayısını not etmek için evdeki kağıtlar yeterli olmayabilir, bilgisayarınız çökebilir, beyniniz göçebilir.   

Neyse ki, 3 aydan sonra bebeklerin idrar torbaları biraz daha büyüdüğü için çiş yapma sıklığı azalır. Biraz daha başedilebilir ve makul boyutlara gelir. O zaman çıldırmadan bezsiz zaman geçirmeyi deneyebilirsiniz. Örneğin, uykudan kalktıktan ne kadar süre sonra ilk çişini yapıyor, bu ilk çişinden ne kadar süre sonra ikinci çişini yapıyor ya da yemek yedikten kaç dakika sonra kakasını yapıyor, kaka yaptıktan ne kadar süre sonra çişini yapıyor. Eğer bunları not edebilirseniz, bu zamanlarda bebeğinize dikkat ederek tuvalet ihtiyacını karşılaması için yardımcı olabilirsiniz. Bu zamanları bilmek, sinyallerini daha rahat gözlemlemenizi de sağlar. Başlangıçta biraz ekstra çaba gerektirebilir ama bir süre sonra tuvalet ritmini ve sinyallerini daha rahat anlayacağınız için bu çabaya değer. Yalnız bezsiz zamanı bir kere yapmak yeterli olmaz. Bunu birkaç gün üstüste, günde 1-2 saat yapmak gerekir. Bir de bebeklerin ritmleri büyüdükçe değiştiği için eski zamanlama işe yaramadığında tekrar yapmak gerekir. 


3 aydan büyük ve henüz hareket edemeyen bebeklerle bezsiz zaman geçirmek görece kolaydır. Bunun için altına su geçirmeyen bir örtü serip gözlem yapabilirsiniz. Eğer siz de BÜK'üklerdenseniz, bacaklarına baba çorabı giydirebilirsiniz. Eğer etrafın batmasından korkuyorsanız, altını ıslattığını kolayca gözlemleyebileceğiniz bir şeyler giydirebilirsiniz. Örneğin, bir havluyu sumo stilinde bağlayıp minik güreşçinizi meydanlara salabilirsiniz. Böylece hem etraf batmamış olur, hem de çişini yaptığını hemen görebilirsiniz. 

Hareket eden bebeklerle bezsiz zaman geçirmek için biraz daha dikkatli olmanız gerekebilir. Gittikleri her yere, her an çiş yapma potansiyeline sahiptirler. Kakayı gözlemlemek daha kolaydır, çünkü kaka için ya bir yere tutunur ya da çömelme pozisyonuna geçerler. Kaka yaptığını farkettiğiniz anda tuvalete tutabilirsiniz. Çiş için de aynı şey geçerlidir. Zaten çiş yaptı diye düşünüp temizleyip üstünü değiştirmeye başlamadan önce tuvalete tutmayı deneyebilirsiniz. Tuvalete tutulmaya alışmış bebekler, genellikle idrar torbalarının tümünü boşaltmazlar, kaçırmış gibi azıcık yaparlar; tümünü boşaltsalar bile, alıp tuvalete tutmak onlara çişin tuvalete yapılması gerektiği mesajını verir. Ve her seferinde tuvalete tuttuğunuzda ya da lazımlığa oturttuğunuzda, bir süre sonra kendisi gidip bu ihtiyacını tuvaletin ya da lazımlığın yanında karşılayacaktır. Ama her zaman isabet ettiremeyecektir o ayrı :) 

Resim: http://crappypictures.com/

Gelecek bölümde: Ne zaman?: Sezgisel zaman ve Aydede çıktığı zaman (gece tuvalet iletişimi)

Evren Bay
Bezsiz Bebek FB Grubu

28 Ocak 2014 Salı

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 13. Bölüm

Güç İçimizde...

En son düşük yapmış ve artık mızmız kadından çıkıp, daha güçlü olduğumu ispatlamaya karar vermiştim. Düşük yaptıktan sonraki yaz sakin geçti, ruhsal olarak büyük bir sıçrama yaptım ve güçlü, evli, köpekli kadına yavaş yavaş geçişe başladım. Bu süreç kesinlikle kolay olmadı. Çünkü bence bu hayatta bir insanın en zor sınavı kendi ile başbaşa kalmak ve kendine dürüst olmak. Yapamayız, vakit bulamayız. İş, ev, alışveriş, akraba ziyareti, ütü hepsi 5 dakikacık kendimize dönüp, o günün muhasebesini yapmamıza bile izin vermez. 

Hiç 5 dakika eşinize yalnız kalacağınızı söyleyip, size ait biryerde sadece sessizce oturup, düşündünüz mü? Bağdaş kurup, gözlerinizi kapatıp sakinleştiniz mi? Eminim ki hayır... çünkü biz bahaneler kraliçesiyiz; her zaman yapmak istediğimizi yapmamak için nedenlerimiz vardır ve de olacaktır... Ben bu bahane oyununa yıllardır dahilim. Kendimi kandırmakta ve ertelemekte üstüme yoktur. Ama erteleye erteleye ütüler ne hale gelir ve sonra o dağ gibi ütü bizi nasıl depresyona sokar, bilirsiniz. Ruh durumu da aynen böyle. 


Biriken ütünün yarattığı çaresizlikten allah korusun... bu durumdan çıkmak ise sadece bizim elimizde. İşte bu yüzden de çok zor. Benim için de öyle oldu. Günler o kadar çabuk geçiyordu ki, verdiğim kararı uygulayamadan başka birşeye takılıyor, kafamdakiler dolup, taşıyordu. Ama en azından sağlığıma özen göstermeye başladım. Evlendikten sonra aldığım 11 kiloyu vermeye başladım. Padme Hanım ile daha sakin bir ilişki kurup, ona sevgimi göstermeye çalıştım. Sabah 6 da uyanıp, eşime şahane kahvaltılar hazırladım. Sabah kahvemizi içecek zaman bile bulabiliyor, işe öyle gidiyorduk. 

Kış gelmiş, yapraklar düşmüş, kar gözükmüş, tekrar güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Herşey oldukça sıradan gibi geçse de, güzeldi. Artık mutsuz değildim. Ben mutsuz olmayınca da eşim daha mutluydu. Araba kullanmaya başlamış, evde güzel yemekler pişirip, haftasonları da zevkle misafir ağırlar olmuştum. Ne dolup boşalan kirli sepeti, ne de salyalı köpeğimize takılıyordum. Artık büyümüştüm. Hayalimdeki kadına yaklaşıyor, bu fikir ise beni her geçen gün daha güçlü hissettiriyordu. Tek konumuz düşükten sonra hamile kalamamış olmamdı. Doktorumuz genç olmamı önemsiyor ama endometriosiz nedeni ile fazla da beklemememizi öneriyordu. Bize düşükten sonra 6 ay vermişti ve sonuç negatifti. Sonraki dönem için bir yol belirleyelim dedi ama o zaman da ben hazır değildim. Henüz gücüm tedaviye kadar gelmemişti. Daha evimi çekip çevirme gücünde yol katediyordum. Böylece tedaviyi erteledik. 

Düşükten tam 1 yıl sonra iş için 1 haftalığına Viyana’da bir üniversiteye gittim. İşte bu benim “Viyana kararlarım” dediğim dönemdir. Kendimle mecburen yalnız kaldığım ve bolca düşündüğüm bir dönem. Ama tek sorun eşimden ilk defa ayrı kalacağım idi, hem de koca 7 gün. Bizim için alışılmadık bir durumdu ama alışmalıydık, iki bağımlıydık ve bunu değiştirmeliydik. Viyana’da kiliseye ait bir otelde kaldım. Odamda sadece İsa tabloları vardı. O kadar korkuyordum ki, ilk gün tabloyu aşağı indirdim. Ama ertesi sabah odamı temizlemeye gelen görevli bana çok kızdı; aynı dili konuşamadığımzdan vücut dili ile anlaşmaya çalıştık ama o beni çoktan yönetime şikayet etmişti. Ben de otel görevlilerine korkumu açıklamaya çalıştım; onlarsa müslüman olduğum için tabloyu indirdiğimi düşünüyordu. Yeterince inanç sahibi bile değildim ama kendimi ispat etmek için uğraşmadım. Sadece gelecek 6 gün kötü bakışlara maruz kaldım. 

Üniversitede işim çok erken bitiyordu, sonrasında o kadar sıkılıyordum ki... Allahtan bu siteyle de tanışmamı sağlayan Ceren Viyana’da yaşıyordu ve bana arkadaşlık ediyordu. Akşamları hayatın saat 5 gibi bittiğini anladığımda, açlıktan bayılacaktım. Ertesi güne iyi bir stok yapmalıydım. Ama hiç uykum gelmiyordu, odamda televizyon yoktu, ben laptop getirmemiştim. Yani kaçacak hiçbiryerim yoktu, İsa ile yapayalnızdım. Kendisini itina ile duvara asıp, sohbet etmeye başladım... evet doğru duydunuz, kendisi ile yüksek sesle konuşmaya, dertleşmeye başladım. İşte bu seri benim “kararlarımın doğuşu” oldu. Ben anlattım, ben dinledim ama iyi geldi. Kararlarım çok değildi ama üstüne çalışmam gerekiyordu. Çünkü istikrar sahibi değilseniz, iki kere çaba gösterirsiniz. Benim de bu noktada işim zordu; bu yüzden 

1. Kararım; İstikrarlı olmaktı. Verdiğim bir kararın arkasında duracak ve istikrarlı olacaktım. Bunu uygularsam, diğer kararlarımın işi kolay olacaktı. 

2. Kararım “sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesinden hareketle pilatese başlamaktı. Bu en zor kararlardan biriydi, çünkü dünya tembel şampiyonluğu doğdum doğalı bendeydi. Koltuğuma yayılıp, güzel sütlü bir çay içmek varken, iş sonrası pilatese gitmek, oldukça iddialı olacaktı ama eğer pilatese gidip, bedenimi sağlığına kavuşturursam, zihnimdeki çoğu sis perdesi de kalkacaktı, biliyorum. 

3. Kararım daha sosyal bir durumdu. Bu hayatta kısa süreliğine bile olsa hayatıma girmiş, benimle arkadaşlığını, dostluğunu paylaşmış insanlar ile yeniden görüşüp, sağlıklı ilişkiler kurmak. bu da geçip, giden zamanda herşeyi bir kere yaşadığımıza inanırsak, önemli bir husustu. Özellikle evlendikten sonra eşimle canım cicim ayları yaşamasak da birbirimize döndüğümüz bir gerçekti. Çoğu davete tembelliğimizden gitmiyor, mesafeleri açıyorduk. Herkesin yaptığı hataya ben de düşmüş, arkadaşlarımı 50. plana atmıştım. Bu da belki aslında asosyal olduğumun kanıtıydı ama bunu farketmeme daha vardı. Maalesef yıllarca en hayırsız sektörde çalıştığım için,genelde işine gelince arkadaş olunurdu. Uzun bir süre herkesin de bana işi düştüğünden facebook arkadaş listem oldukça kabarıktı. Ama ne zaman işimi değiştirip, evlenip, daha sakin bir hayata geçiş yaptım, çoğu sadece facebook arkadaşı olarak kaldı. Ama bunun ötesinde gerçek dostluklar kurduğum insanlar da vardı. Ayrıca üniversite yıllarımdan çok yakın kız grubumu da eklemiştim listeye. Bundan sonraki kararlarım birbirine bağlı, birsürü başlıktı; Affetmek, Güvenmek, Empati Yapmak, Dinlemek... bu konulara hiç girmiyorum çünkü hala hiç yol katedemedim ☹.

Türkiye’ye döner dönmez arkadaşlarımla yeniden görüşme planını başlattım, çok da güzel oldu. Pilates’e yazıldım, ve istikrarlı bir şekilde haftada 2 gün gittim ☺. İstikrar konusunda bazı konularda başarılı, bazılarında başarısızdım ama genel ortalamam kurtarır ☺. Özellikle arkadaşlarımla görüştükçe ne kadar şanslı olduğumu, ne güzel bir hayatım olduğunu anladım. Mutluluk ortalaması düşüktü, herkesin takıldığı bir şeyler vardı; çok şükür çok ciddi sağlık sorunları yoktu; bence bu da şükretmeye yeter sebepti ve bütün bu görüşmeler bana ayna oldu. Şaka gibi ama vallahi de billahi de ayna oldu, hepsi ayrı ayrı, tek tek. Kendimle ilgili kusurları, sorunları, değiştirmek istediklerimi hep başkalarında gördüm. Hatta görüp, bayağı da eleştirdim. Oysa onların hepsi birer Nazlı idi. Güzel oldu bu iş dedim kendime ve inanır mısınız sokak kızı gibi aylarca iş çıkışı pilatesti, arkadaş buluşmasıydı derken eski, enerjik, keyifli ve artık sağlıklı kadına geçiş yapmıştım. Yani artık tedaviye hazırdım... 

Geçtiğimiz kurban bayramından önce doktorumuza gittik. “hazırım!“ dedim. Bize saatlerce aşılama ve tüp bebek tedavilerini enine boyuna anlattı doktorumuz, biz sorduk, o da sakince, sabırla yanıtladı. Daha önce yazmıştım, eşim çok okuyor diye. O kadar okumuş ki, doktorumuz ile diyalogu bayağı profesyoneldi. Ben camın dışına burun dayayan evin küçük kızına dönmüştüm. İlk denememiz yumurta rezervi için 5 gün küçük doz iğne idi. Bu iğneleri karından her gün aynı saatte yapacaktım. Sonra da çatlatma iğnesi ve bekleme süreci. Çalıştığım kurumda hamile kalamayan iki çok yakın arkadaşım vardı. Onların tüm çabasına da tanık olduğumdan, hiç çocuk sahibi olamama fikri takıntılı zihnime yerleşmişti. Bu süreci de onlara danışa danışa yürüttüm. İğnelerimi de onlar yaptı. Sonra doktora gittim, 3 yumurtam olmuş, boyutlar, rahim duvarı kalınlığı, herşey gayet güzeldi. Çatlatma iğnesini olduk, sonra komutlara uyup, beklemeye başladık. Garip bir duygu! 

Allahtan bayramda Antalya’ya doğa harikası bir yere kamp yapmaya gidecektik, oturup deli gibi beklemeyecek, kafamı dağıtacaktım. Allahım göğüslerim de şişti, uykum da geliyor, halsizlik de var; ayy bebiş geliyor mu? 

Haftaya Görüşmek Üzere...
Sevgiler,

 Nazlı

24 Ocak 2014 Cuma

Haftanın Kitabı — Zogi

İyi ki varlar: Çocuk Kitapları 

“Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara masal okuyun, daha da zeki olmalarını istiyorsanız, onlara masallar okuyun” Albert Einstein. 

Bir gün ebeveyn olursam bunu çocuğum da okumalı dediğim kitaplarım veya Çınar’a özenle seçtiğim kitaplar hakkında her hafta sizlerle kısa bir yazı paylaşıyor olacağım. 

Çocukluğumdan beri öyküler, romanlar, masallar, hayatımda önemli bir yer tuttu. Bayıldığım fantastik hikayeler, romanlar çocukluğumdan şimdiye bunalımlı zamanlarımda sığınağım oldu. Edebiyat öğretmeni, okumayı çok seven baba ve anne, lise yıllarında ise okulumuza dünya edebiyatının önemli eserlerinin yer aldığı, “şu kitap neden yok?” diye sorduğumuzda ertesi hafta o kitabın hemen alındığı muhteşem bir kütüphane kurulması benim için büyük şans olmuştu. Bir devlet lisesine böylesi bir kütüphane kazandırarak hiç dersimize girmediği halde bize okumak için müthiş bir motivasyon ve kaynak sağlayan Temel Hoca’yı sevgiyle anıyorum. 

Uykudan önce hikaye okumanın çocukların üzerinde rahatlatıcı, gün içinde yaşanan stresi azaltıcı etkileri olduğu birçok uzman tarafından söylenir. Kim John Payne ve Lisa M. Ross’un yazdığı, zaman zaman ihtiyaç duyup bölüm seçerek tekrar tekrar okuduğum “Daha Sade Bir Hayat” kitabında “Hikayeler mükemmel basınç valfleridir. Gün içinde yaşananlar ve bunların akla getirdiği sorular, hayali yaratıkların maceraları ve düşsel ülkelerle uçup gider. Çocuklar kendilerini kararterlerle özdeşleştirirler; o kahramanın korkularını hissederek, cesaretini, tutkularını yaşayarak, kendi değerlerini hissederler” diyor. Üretilen öykü ve masalların çocuklarımızın gelişiminde, zihin haritalarının oluşumunda ne kadar büyük öneme sahip olduğunu bu sözler çok çarçıpı biçimde ifade ediyor. 

Biz ebeveynlere de çocuklarımızın hayatını bu kadar etkileyebilen masalları, öyküleri seçerken çok dikkat etmek düşüyor. 

Bir çocuk kitabı seçerken dikkat ettiğim genel özellikler: 

  • Kitapta ırkçı, ayrımcı olabilecek ifadelere yer vermemesi, 
  • Toplumsal cinsiyet eşitliğine dikkat etmesi, eşitsizliği çağrıştırabilecek geleneksel toplumsal değerleri yüceltmemesi, referans göstermemesi, bu alışılagelmiş rol modellerini bireylere yüklemek de olabilir. (örneğin çocukluğumda çok okuduğum bir ayı masalında evin gündelik akışı “Baba geçmiş baş köşeye, bağdaş kurmuş kanepeye, ananın aklı aşında babanın gözü işinde...” gibi anne ayının mutfakta, baba ayının da salonda gazete okuyarak resmedildiği bir tekerlemeyle anlatılıyordu. Üzerinden 30 yıla yakın zaman geçmesine rağmen hala bu tekerlemeyi hatırlayabiliyorum.) 
  • Çevreye, hayvanlara ve insanlara saygılı ve sevgi dolu olması 
  • Tüketimi ve maddi değerleri övmemesi 

Bu haftanın kitabı: Zogi

Axel Scheffler’in illüstrasyonları ve Julia Donaldson’ın ilham veren hayalgücü ile...
Kadıköy’deki İşbankası Yayınları, sohbet etmekten müthiş keyif aldığım, tam bir kitap kurdu ve çocuk kitaplarına ilişkin zengin bilgi dağarcığı olan Yeliz’in de orada çalışıyor olması sebebiyle girmeyi sevdiğim dükkanlardan biri. Zogi’yi orada gördüm. Şöyle bir inceleyerek resimlerine, öykünün yaratıcılığına vuruldum. Yeliz’in de tavsiye etmesi üzerine oğluma bu kitabı almaya karar verdim. 

ZOGİ: Bu sefer prenses şovalyeyi kurtarıyor ☺. Alışılagelmiş masallarda genellikle güçlü erkek kahramanlar, prensesleri kurtarır. Eğer bu temanın çocuğunuza vereceği mesajlardan kaygılıysanız Prenses İnci’yle tanışmanızı öneririm. Nev-i şahsına münhasır, prenses olmak yerine doktor olmak isteyen İnci... Dinlemeye alıştığımız yardıma muhtaç kız çocukları, prensesler yerine güçlü, ne istediğini bilen bir kadın karakteri olarak çıkıyor karşımıza. 

Ejderha Zogi, anaokuluna giden bir yavru ejderhadır. Ne zaman sıkışsa yardımına Prenses İnci koşar. Prenses İnci, Zogi’yi hastalandığında iyileştirir, ev ödevi olarak kendisinden prenses kaçırması istendiğinde yine yanında Prenses İnci’yi bulur. Prenses İnci, kendisini kurtarmaya gelen, aslında İnci gibi doktor olmak isteyen şovalyenin de hayatında önemli bir fark yaratır... Absürdlüklerle süslenmiş, şahane bir masal...


Kitabın Yaş Grubu: Kitabın üzerinde yaş grubu belirtilmemiş. Sadece 7 yaşından itibaren çocukların kendisinin okuyabileceği, o yaşa kadar da anne babalarının okuyabileceği yazıyor. Oğlum Deniz Çınar 19 aylık. Bu kitabı iki ay önce almıştık. Favorilerimiz arasında... 

Resimlerine çok ilgi gösteriyor. Teatral bir ses tonuyla okuyunca dinliyor. İlk söylediği sözcük olan “garga”lar kitabın içinde fazlaca resmedilmiş. (Başka güzel detaylar da şahane resmedilmiş) “Hadi gel bak kargaları bulalım. Aaa kargaların yavrusu da varmış.” gibi ifadeler Deniz Çınar’ın kitaba olan ilgisini artırıyor. 

Kitaba Türkiye İşbankası Yayınları alışveriş sitesinden veya online kitap satan sitelerden de ulaşmak mümkün. 

Haftaya görüşmek üzere, herkese keyifli okumalar...

İnanç

22 Ocak 2014 Çarşamba

0-18 Aylık Bebekler İçin Tuvalet İletişimi — Bölüm 3

6N 1K: Ne zaman?

Geçen yazıda uygulamalı tuvalet iletişiminin 6N 1K'sından (ne, ne zaman, nerede, nasıl, neden, nereden ve kim) bahsetmeye başlamıştık. Pratikte kısaca "ne" olduğunu anlattıktan sonra "ne zaman" sorusuna geçtik. Ne zaman sorusuna yanıt olarak kısaca bebeklerimiz bize sinyal verdiği zaman dedik ve olası sinyalleri listeledik, facebook bezsiz grubumuzda annelerin paylaştığı sinyallere örnekler verdik. Bu yazıda ne zaman sorusunu biraz daha detaylandırıp farklı zamanlamaları inceleyeceğiz.

Sinyal gelmediği zaman


Evet, bebeklerimiz sinyal verdiği zaman tuvalete tutmak gerekir, bu kesin. Ancak bebekler her zaman sinyal vermezler ya da bebek bakımıyla ilgilenen kişiler, bebeğin verdiği sinyalleri her zaman çok iyi algılayamazlar. Ya da sinyal veren bebeğimiz bir anda sinyal vermeyi kesebilir, etrafıyla ilgilenecek çağa geldiğinde daha ilginç şeylere takılıp unutabilir; emeklemeye, yürümeye başladığında takip etmek zorlaşabilir; diş çıkarma ve hastalık dönemlerinde, diğer temel ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyacını da ikinci plana atabilir. Bunun için üç farklı zamanlama devreye girer:
  1. Evrensel zamanlama
  2. Bebeğinizin kendine özgü zamanlaması
  3. Annenin ya da bebek bakımıyla ilgilenen diğer kişilerin içgüdüsel zamanlaması 
Evrensel zaman
Tüm bebişlerin tuvalete gittiği belli zamanlar vardır. Bu zamanlar bir ön koşula bağlı olduğu için, normal koşullar altında (NKA) tüm insanlar için de geçerlidir. Kendinizi düşünün, ne yaptıktan sonra tuvalete gitme ihtiyacı duyarsınız? 
fotoğraf: http://www.chicagoparent.com/
  1. İlk olarak, uykudan uyanınca. Uzun bir gece uykusundan sonra tuvalete koşmayan yoktur herhalde. Uyku sırasında vücudumuz kendimizi kirletmemek için özel bir hormon salgılar (ADH: antidiüretik hormon). Bu hormon sayesinde, gece tuvalete gitmeden rahat rahat uyuyabiliriz. Ama uyanınca, ADH seviyesi düşer ve ilk iş kendimizi tuvavlette buluruz. Anne-babalar sabah bebeklerinin bezlerini değiştirdiklerinde bütün gece çiş yapıp bezlerini doldurduğunu düşünürler. Oysa bebekler de bir insandır, insan anatomisine sahiptir, onların vücudu da ADH salgılar ve uykularında kendilerini kirletmelerini engeller. Fakat yenidoğan bebeklerin mideleri küçük olduğu için yaşamlarını devam ettirecek kalori ihtiyaçlarını sağlamak üzere daha sık uyanırlar, uyandıklarında da çiş yaparlar, bu da sabah bezlerinin dolu olmasına neden olur. O yüzden bebeğiniz uykularından (gece yarısı, sabah, öğlen) uyandığında tuvalete tutup bu doğal ihtiyacını karşılamasını sağlayabilirsiniz. Yalnız bazı bebekler kalkar kalkmaz yapmayı tercih etmeyebilir, 1-2 dakika geçtikten veya bazen emdikten sonra yapabilirler, bunu da bebeğinizi gözlemleyip deneme-yanılma yoluyla kısa sürede keşfedebilirsiniz.
     
  2. İkinci evrensel zaman, uzun süre bir yerde oturmak durumunda kaldıktan sonra. Örneğin, araba koltuğu, sling, kanguru, mama sandalyesi ve artık bebeğinizi uzun süre oturttuğunuz neresi varsa. Tabii burada zaman kavramının idrar torbasının büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu unutmamak gerekir. Yani size belki 5 saat uzun süre gibi gelebilir ama onlar için 45 dakika bile epey uzundur [tabii siz siz olun 5 saat boyunca, zorunda kalmadıkça bir yerde oturmayın, araştırmalar gösteriyor ki, uzun süreli oturmak pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor. Gerçi bebekler, anne-baba poposunun koltuğa değdiğini algılayan dedektörle dünyaya geldikleri için, bu konuda endişe duymanıza hiç gerek yok. Bırakın 5 saati, 5 dakika bir yerde oturabiliyorsanız şanslısınız demektir]. Kısaca, slingden/araba koltuğundan/mama sandalyesi ve benzeri yerlerden çıkardıktan sonra tuvalete tutmakta fayda vardır.

    Gerçi, bebekler bu oturma yerlerindeyken genellikle sinyal verirler, hatta daha yoğun olarak verirler ama siz bu sinyalleri algılayamıyorsanız, uzun süre bir yerde oturduktan sonra ve hatta öncesinde de tuvalete tutmak iyi olabilir. Örneğin, bizimki tuvaleti olduğunda araba koltuğuna oturmamak için direnirdi, slingdeyken çişi geldiğinde yoğun sinyaller verirdi, "annecim tuvaletim geldi ve senin üzerine yapmak istemiyorum, hadi artık anla ve çıkar beni, bak yoksa ben atıcam kendimi" der gibi kendini geriye doğru iterek ihtiyacını belli ederdi. Bebeklerini slingde ya da kanguruda taşıyan anne-babalar eminim deneyimlemiştir bu hareketi. Çiş sinyali ne ola ki diye düşünüyorsanız, işte bu hareket iyi bir örnek. Çünkü, bebekler doğaları gereği anne-babalarını ya da üzerinde yattıkları yeri kirletmek istemezler, onun için de küçücük bebekler bile kendilerini geriye iterek tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için uzaklaşmaya çalışırlar. Bu zamanlarda tuvalete tutarsanız, bebeğiniz çok rahatlayacaktır.
     
  3. Gelelim, üçüncü evrensel zamanımıza: banyodan önce ya da sonra. Kimin banyodayken çişi gelmez? Bebeğinizi soyup banyoya koyduğunuzda, eğer çişini yeni yapmadıysa, çok büyük bir olasılıkla banyodan sonra yapacaktır. Hatta yaptıysa bile tekrar yapması kuvvetle muhtemeldir. Banyoya çiş yapmasından korkmayın, çiş sterildir; ancak çiş, bir yerde uzun süre kalırsa bakteriler hücum eder ama zaten banyoda böyle bir olasılık yoktur. Banyoda çişimizin gelmesinin nedeni, bilindiğinin aksine suyun şırıl şırıl akan sesi değildir, ısı değişimidir. Aslında yalnızca banyoda değil, denize girdiğimizde ya da kıyafetlerimizi çıkarttığımızda, hatta çıkartmadan soğuk bir ortama girdiğimizde, ortamın sıcaklığı vücut sıcaklığımızdan daha düşükse, vücudumuz ısıyı yükseltmek için sıvıları dışarı atmak üzere harekete geçer. Tam tersine sıcak havalarda da daha az sıklıkta çiş yaparız.

    Bunun nedeni, soğuğa maruz kalan vücudun, ısı kaybını azaltmak ve hayati organları korumak için deriye ve yüzeye yakın dokulara olan kan akışını kısıtlaması ve kanın vücudun merkezinde toplanmasını sağlamasından kaynaklanır. Buna tıpta "periferik damar büzüşmesi" denir. Kanın vücudun merkezinde toplanmasının sonucu olarak vücut merkezindeki kanın hacmi artar, bu da atardamarlardaki kan basıncını artırır. Kan hacmi ve dolayısıyla kan basıncı böbrekler tarafından kontrol edilir. Böbrekler kan basıncına göre vücuttaki suyu geri emerler ya da geri akıtırlar. Soğuğa maruz kaldığımızda vücut merkezinde toplanan kan hacmi, dolayısıyla da kan basıncımız artar ve böbreklerimiz kan basıncını düşürmek için vücuttan su ve tuz çekerler, bu da daha çok idrar üretmemize sebep olur. O yüzden bebeğinizi banyo için soyduğunuzda, tuvalet teklif edebilirsiniz. Eğer öncesinde yapmazsa, sonrasında mutlaka yapacaktır.
     
  4. Ve buradan dördüncü evrensel zamana bağlanabiliriz, bez değiştirirken. Zaten çiş yapmış diye düşünmeyin, bebekler, özellikle Tİ’ye alışmış bebekler bezlerine çiş yaptıklarında idrar torbalarının tümünü boşaltmazlar, boşaltmış olsalar bile, aradan geçen zamanda yine çiş biriktirmiş olabilirler, bezini değiştirmek için altını açtığınızda, üşüyen popo, kan basıncı değişimini kontrol eden böbrekleri harekete geçirip tekrar boşaltım mekanizmasını canlandırabilir, ya da bebeğiniz kendini kirletmek istemediği için bezini çıkartmanızı beklemiş olabilir. O yüzden bez değiştirirken de tuvalete tutmakta fayda vardır.
     
  5. Beşinci ve son evrensel zamanımız, yemekten sonradır. Yemekten sonra çoğu insanın kakası gelir. Elbette yediğimiz yiyeceklerin bir kısmı dışarı atılacaktır ancak hemen değil. Önce midede sindirilip daha sonra bağırsaklara geçer, bağırsakların uzunluğunun ortalama 7,5 metre olduğu düşünülürse, yiyeceklerin vücuttan atılması için epey uzun bir yolculuk yapmaları gerektiği ortaya çıkacaktır. Yiyeceklerin ağızdan popoya kadar olan bu yolculuğunun süresi, yediğimiz yiyeceklere göre değişir ancak yetişkinler için ortalama 53 saat, çocuklar içinse ortalama 33 saat sürer, çünkü çocukların metabolizması yetişkinlere göre daha hızlı çalışır. Fakat neden genellikle yemekten sonra kakamız gelir? Çünkü yeni yiyecekler geldiğini haber alan vücudumuz, onlara yer açmak için harekete geçer. Bu da gastrokolik refleks sayesinde olur. Bu refleks mideye düşen ilk lokmayla devreye girer. Yenidoğanlarda daha hızlı çalışır, o yüzden 0-3 ay arası bebekler genellikle emzirme esnasında kaka yaparlar. Bebeğiniz, bağırsaklarındaki rahatsızlık dolayısıyla bir anda memeyle boğuşmaya başladığında, emzirmeye ara verip lavaboya/tuvalete/lazımlığa/leğene tutarsanız, hem rahatça kakasını yapar, hem de gazını çıkarır; sonra da rahatlamış olarak kalan sütleri süpürebilir. Bu gastrokolik refleks biraz daha büyük bebeklerde (3-6 ay) emzirmeden hemen sonra, daha büyük bebeklerde yemek yedikten 10-15 dakika sonra devreye girer.  
http://itsallaboutthehat.blogspot.com/

Not: Eğer memeyle boğuşmaya başladığı anda yapıyorsa ve siz tuvalete yetişemiyorsanız, emzirirken yanınızda bir kap bulundurup yapacağı zaman resimdeki gibi altına koyabilirsiniz. Bir de bu şekilde cıbıl cıbıl emzirip bebeğinizle daha çok ten teması kurabilirsiniz.








Aslında bebekler, bu evrensel zamanlarda sinyal verirler, fakat siz sinyalleri algılayamıyorsanız ya da bebeğiniz bir nedenden dolayı sinyal vermeyi kestiyse, bu zamanları bir yere not edip bebeğinize tuvalet teklif edebilirsiniz. 

Eğer bebeğiniz, bu zamanlarda kendisini itiyorsa ya da başka şekillerde tuvaletini yapmak istemediğini belli ediyorsa kesinlikle zorlamayınız. Unutmayın "tuvalet iletişimi özünde, bebeğinizin ihtiyaçlarına cevap vermektir; ve bu davranış ancak sevgi ve şefkâtle sürdürülebilir. Emzirmenin de tuvalet iletişiminin de esas amacı, bebeğinizle sevgi dolu bir şekilde ilgilenmektir, şimdi, şu anda. (Ingrid Bauer)"

Bir sonraki yazıda: Bebeğinizin kendine özgü zamanlaması ve bezsiz zaman...

Evren Bay
Bezsiz Bebek FB Grubu

21 Ocak 2014 Salı

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 12. Bölüm

Hayat dediğin “AN” dan ibaret… 

“Sanırım hamileyim” dedim… Arkadaşım şok içinde hemen doktora gidelim dedi. Yok dedim, regl de olacak olabilirim. Biraz gecikti ama zaten bütün takvimler karışmıştı, üstünde durmadım. Giyinip, eve gittim. Ertesi zamanda herkes çok halsiz gözüktüğümü söyleyip duruyordu. Adetim biraz gecikmişti, doktora gitmeye ikna oldum. Ama aksi gibi doktorum Amerika’da bir kongrede idi. Mailleştik, beni klinikteki başka bir hocaya yönlendirdi. Her muayeneme gelen eşim, bu sefer işleri nedeni ile gelememişti, bayağı içime oturmuştu. 

Muayene odasına girdim, önce doktora regl tarih bilgilerimi verdim, sonra ultrason faslına geçtik. Birşey gözükmüyordu, kese yoktu, muayeneyi kısa kesti, kan aldı, akşam saat 6 da arar, sonucu söylerim dedi. O kadar ruhsuz ve tepkisizdim ki, orada mı değil mi anlamıyordum. Eve geldim, eşim de geldi, ona da anlattım. Bekledik, saat 6 oldu, doktor aradı. Temkinli bir ses ile “gebelik var” dedi. Daha sevinemeden “ama gelişimi zayıf, takip edeceğiz” dedi. Gülmeye başladım. Telefonu kapadım, eşime anlattım. O da tepki veremedi, masada çalışıyordu, gelip bir sarılmadı bile. Bu kadar hassas ve ince düşünceli kocam hiçbirşey yokmuş gibi devam etti, ben de aynısını yaptım. Telefonu kapadım, bilgisayarımı açıp, çalışmaya başladım. Bu hissel bir şey ise ben onu Zumba dersinde kaybetmiştim. 

Doktorum geldi, takibe başladık. Önce bebiş tutunsun diye bir ilaç aldım, hiçbir gelişme olmayınca düşmesi için bir ilaç aldım. Takvimsel olarak 7 haftalık idim ama fetus 3 haftalıkta kalmıştı. Bu arada işyerinde en yoğun dönemimdi, evde dinlen dediği gün saatlerce güneş altında, başkalarının bebelerini mezun ediyorduk. Yönetime durumumu söylememiştim ama arkadaşlarım biliyordu. Ilk kanamam o gün geldiği için moralim çok bozuktu, hepsi etrafımda pervane oldu, benim adıma bütün işleri yürütmek için canla başla çalıştılar, sağolsunlar ama ben de bir kenarda durup, beklemedim. Hafif kanama da gelince, daha bir hırsla çalıştım, üzülecek yer değildi, gözyaşı dökemez, bir çığlık atamazdım. Ilerleyen günlerde bebeğin tutunamayacağı kesinleşti, Doktorum düşüğün kendiliğinden olmasını çok istiyordu. Sonraki gebeliğim için çok faydalı olacağını söylüyordu. Bu arada benimle aynı gün kuzenimin eşi de hamile kalmıştı, maşallah onun sağlığı yerinde idi ama ailenin düşüncesiz fertleri kimin yanında nasıl davranacaklarını bilemediğinden, ben düşükle boğuşurken, onun karnını seviyorlardı. Kendimi herkesten soyutlamam için çokca nedenim vardı. 

Bu arada 6 aylık olan kızımız Padme herşeyin farkında idi. Ben hamile olduğumu bilmeden önce bana olan aşırı bağımlılığını anlamaya çalışıyorduk. Eşim veterinere sormuş, o da “yenge hamile mi” diye sormuş, eşim de gülerek (niye güldüğü muamma ☺) “yok canım” demiş. Köpeğimiz bizden önce biliyormuş ☺. Düşük döneminde de çokca ağrı çektiğim için dibimden hiç ayrılmadı. Bir gün işyerinde ağrım katlanılmaz olunca, eşim gelip beni aldı. Hemen doktoru aradık, sakin sesi ile dayanıp, dayanamayacağımı, kürtaj yapmak istemediğini söyledi. Kabul ettim, inat ettim zaten dayanacaktım. Toplamda 3 hafta sancı çektim; normal doğuma hazırdım ☺. 3. Hafta başı doktor muayenesinde fetus hala duruyordu, Cuma gününe kadar düşmez ise operasyon olacaktı. Eve geldik, koltuğa kıvrılmış yatıyordum. Bir anda birşey oldu, bunu tanımlayamam, bir his diyelim, banyoya gittim ve the end… Inançlı bir insan değilim pek ama bu kadınlık nasıl birşeydi? 

Zumba dersinde bebişimin gittiğini hissetmiş, resmi gidiş yapacağı bugünü de, koltukta iken taaa içimden hissetmiştim. Padme Hanım çok üzgündü, banyo kapısında mızıldanıyordu,ben toparlanıp, koltuğa döndüğümde Padme dibimden hiç ayrılmadı ve sürekli mızıldandı, ağladı durdu. Ben ise kendimi güçlü hissettim, tek hissettiğim buydu. Doktoru aradım, anlattım. Anlattıklarımdan düştüğünü anladı. Meğer Kapadokya’ya 2 kişi gidip, 3 kişi dönmüşüz ama bebişimiz henüz annesi hazır olmadığı için belki gelmemeyi tercih etmiş. Bugünden itibaren “hayırlısı” literatürüme girmişti. Herşeyin hayırlısıydı. Annem, babam, ablam o kadar üzülmüştü ki, bir daha emin olmadığım hiçbirşeyi paylaşmayacaktım. Bu tecrübe de hayatımızın bir yerine yerleşmişti. En azından hamile kalabildiğimi görmek doktorumu umutlandırmıştı. Bir 6 ay daha normal yolla denemelere devam dedi. Eşim ise tüm olanlar karşısında normaldi, yani görüntüsü normaldi. Içinde fırtınalar koptuğunu biliyordum ama bana ve herkese fazlaca normal davranıyordu. 

Bu arada Padme’nin eğitimine ara vermiştik, ama asıl önemli konuya geçmeliydik artık; Çocuklarla İletişim! Belli ki düşükten sonra hemen hamile kalacağıma çok inanmıştık. Bu en önemli husus beni biraz germişti, çünkü deneğimiz canımın içi yeğenimdi. Padme'nin bebekliğinden beri ona hep şüpheyle bakan yeğenim, yine eşimin çabaları ile korkularını yendi. Zamanla, sabırla, ona sürekli bir köpeğin nasıl hissettiği anlatarak, yavaş yavaş birbirlerine alıştırdı. Padme bebekken sürekli kuyruğunu çeken eşimin, bunu neden yaptığını da anlamış oldum; yeğenimin ilk hareketi Padme’nin kuyruğunu çekmek olmuştu çünkü ☺. Böylece buna alışık Padme, hiç kızmamıştı. Eğtimler şahane geçiyordu. Ablam ve eşi de bu durumu çok destekledi. Evdeki alışma turları kısa sürdü, çünkü aslan yeğenim ve aslan Padme birbirini çok sevmiş, hemen alışmışlardı.

Ikinci tur sokakta birlikte koordineli yürümekti. Padme komutları çoktan öğrenmişti, önemli olan yeğenimin komutlarını alması idi. Ilk gün tedirgin teyze olarak kendimi stresten yedim bitirdim. Eşimin sakinliği ve kendinden emin hali, onun adına da panik olmama neden oluyordu. “ya onu çekerse” “ya araba gelirse” ya köpek görüp, yeğenimi sürüklerse” gibi olmayan şeyleri, olmuş gibi hissedip, herkese de hissettiriyordum. Akıllı kızım Padme benden kötü enerji almasın diye de uzak duruyordum. Ah ben bu “beni” nerelere saklasam??? Ve eşim yine haklı çıktı, sonuç harikaydı. Araba gelirken yeğenimi kaldırıma çeken bir köpeğimiz vardı. Yeğenim durunca duruyor, otur deyince oturuyor, onun hızına ayak uyduruyor, bir gözüyle de sürekli bizi takip ediyordu. “Hey kurban olduğum allah” lafı da o gün girdi literatürüme ☺. Hayatımın 3 aşkı işte buydu, buna şükretmediğim günlere kızıp, artık “Toparlan Nazlı Hanım” a geçiş yapmalıydım ve bunu yaptığım an herşey değişecekti. Bunu yapabilecek güçte bir kadındım ve artık bunu hatırlamanın ve hatta hatırlatmanın vakti gelmişti… 

Haftaya görüşmek üzere...

Sevgiler, 

Nazlı

19 Ocak 2014 Pazar

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 40. Hafta

Geçen hafta Tuncay 39. haftayı yazmıştı. Beklenen 40.hafta nihayet geldi ve o herkesin bahsettiği malum sorular da enteresan bir şekilde başladı. Soruları bütün anneler tahmin etmiştir... İtiraf etmem gerekirse aynı soruları cevaplamaktan sıkıldım. Ama soran insanlar farklı olunca bir şey de diyemiyorsun. Herkes iyi niyetli, gerçekten merak ettikleri için soruyorlar. Kendimce en doğal çözümü kullanıyorum. Çalıyor, çalıyor açmıyorum ☺. Cidden canım bazen konuşmak istemiyor. Oysa ki en merak eden Tuncay ve benim! Kimse bizim ne halde olduğumuzu umursamıyor. Torun geliyor, süper. Yok şöyle yapın, yok böyle yapın. Benimkiler desen dokuz ayın son bir ayında aramaya başladılar. Doğum olunca da süreci her anında berabermiş gibi üstlenirler. İşte bu yüzden daha çok aileden gelen telefonları açmıyorum.
Geçen hafta Perşembe günü doktor kontrolümüze gittik. Klasik NST ve ultrason sırayla yapıldı. Her şey ilk günkü gibi yolunda. Şaşırdık mı? Hayır… Ozan kocaman olmuş. Ağırlığı 4.kg’a yaklaşmış. -500 +500’lük bir şey yok dedi Bülent Bey. Olsa olsa 200-300 eksik veya fazla olsun. Ne diyelim, maşallah… Kontrolden çıkan sonuçlara bakarsak servikste hiç açılma yok. Zaten bebek henüz kanala da girmemiş. O kafa kanala girecek mi diye düşünmeye başlamadım değil. Kafamız, göbeğimiz 2 hafta önde gidiyor hala. Ne kadar okusam etsem de amatör sorularla kendimi boğmaktan vazgeçemiyorum ☺. Gece gece Tuncay’a acayip sorular soruyorum. Misal: Bebek sence hemen memeyi alır mı? Sence sütüm gelir mi? Çok yırtılmam olur mu? Suyum akşam mı gelir gündüz mü? Bebeği hemen yanıma getirmezlerse çok sinirlenirim bak! (Sanki Tuncay hastane çalışanı) Canım sevgilim yaa...☺. Bu sorulara çok tatlı bir şekilde bence de sence? diye cevap veriyor ☺. Armut gibi bakıyorum yüzüne... 

Pazartesiden itibaren kontrollerimiz iki günde bir gerçekleşecek. Doktorumuz 41.hafta tamamlanınca hiçbir gelişme olmaz ve suyumda ciddi azalma olursa sezaryeni konuşabiliriz dedi. Suni sancı konusunda da eğer açılma olur, her şey hazır görünür ama sancılar yeterli olmazsa veririz dedi. Kısaca olabilecek bütün senaryolardan bahsetti. Yine olabildiğince sakindi. Konuşmalarında, anlattıklarında can sıkıcı bir ton olmadığı için kuzu kuzu dinledik, anlamaya çalıştık. Döllenme zamanım tam belli olmadığı için doğuma dair söylenen sözler benim için havada kalıyor. Bekliyoruz paşayı… Doktordan çıkınca da kendimize tatlı ziyafeti verdik. Ne yaptık da bunu hak ettik bilmiyorum ☺. Hatta dayanamayıp tatlıları arabada yedik ☺. Oh mis… 


Emzirme koltuğum
Ozan’a hediyeler gelmeye devam ediyor. Amcası bu hafta ev tipi salıncağını getirdi. Salonumuzun ortasında kocaman bir salıncak var artık. Burnunuzun dibinde olunca daha net anlıyorsunuz. Bir süre sonra bir bebek gelecek. Aynı bu salıncak gibi hayatınızın ortasına yerleşecek. Eşyaları odasındayken sadece kapıyı açtığımızda bu moda giriyorduk. Ama şimdi tam karşımızda, yaşam sınırlarımızın içinde. Biz ne kadar salıncağı alıp salonun en köşesine ittirsek de Ozan gelince yine dibimize çekeceğiz ☺. Bu salıncak bizde soğuk duş etkisi yarattı. Herhalde daha önce hiç böyle bir misyonu olmamıştır. 

Bunları yazarken Tuncay beni minik kuzunun tatlı annesi, anne oluyor benim kuzum diye seviyor. O böyle deyince salıncağa daha bir sevgi dolu bakıyorum. Bir moddan başka bir moda geçişim on saniye sürmüyor. Bebişe bornozlar, tulumlar da gelmiş. Dolabı şimdiden kıyafetlerle doldu. Eğer doktorun dediği gibi gelirse kilo olarak eşyaların çoğunu giyemeyecek ☹. 

Derya ablası da bebek ve çocuk yemekleri ile ilgili bir kitap getirdi. İleride çok işimize yarayacak. Tuncay demişti, ben de aynı şeyleri söyleyeceğim:

Bu son hafta mı? Bu son günlük mü? Bundan sonra doğum hikayesi mi yazacağım? Sorular, sorular… Cevaplar Ozan’da ☺.

Hepimize iyi haftalar…

Başak

17 Ocak 2014 Cuma

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 11. Bölüm

Eğitim Şart! 

Köpeğimizin İtalyan Mastiff Cane Corso cinsi bir köpek olduğunu söylemiş miydim? Bu köpekler aslında koruma köpeği imiş, ama eğitim almaz ise (ki bence bu her Canlı için geçerli) tehlikeli bir köpek olabiliyormuş, çünkü köpekbalığından daha güçlü olduğu, bazı kaynaklarda yazan, korkutucu bir bilgi... ☺ Bu sebeple köpeğimizin özellikleri nedeni ile eğitim alması gerektiğini öğrendik. 

Bir sürü köpeği olan bir arkadaşımıza danışarak eğitmenimiz Efe ile tanıştık. İlk tanışma evimizde oldu ve o an Efe'nin aslında bir köpek ruhu taşıdığına kanaat getirdim ve geldiğimiz şu zamanda bu düşüncem hiç değişmedi ☺.  Efe bize kısaca yapılması gerekenleri, köpeğin "psikolojisini", neye nasıl tepkiler verebileceğini anlattı. Bendeniz "ruhu daralma şampiyonu" hemen içimden karalar bağlamaya başladım. Efe de benim binbir sorumun içinde boğulup, bir süre sonra sorularımı cevapsız bırakmaya karar verdi, hala da cevap vermiyor :) Öncelikle biz isteklerimizi dile getirdik, mesela koltuğa çıkmasını, yatak odamıza girmesini, mutfağa girmesini, sofraya hoplamasını istemiyorduk. Bu konuda yapılması gerekenleri anlattı; en önemli nokta eşim ile uyumlu davranmamız gerektiği idi. Birimizin hayır dediğine, öbürümüz asla EVET demeyecekti. Eğer Padme ile benim aramda bir gerginlik var ise, Kadir buna asla müdail olmayacaktı. Eğer sözümüzü dinlemeyip, asi davranırsa, onu sırt üstü yatırıp, tek elimiz ile göğsünü tutmamızı söyledi. Burada “patron benim” diyormuşuz. Bunun gerçekten köpek dilinde bir karşılığı var; eğer çok şımarıksa ve laf dinlemiyorsa, eşim hemen sırt üstü yatırıyordu, (ben korkuyordum) bir süre kalkmaya çabalıyor, sonra pes ediyor ve sakinleşene kadar sırt üstü yatıyordu. 

Çiş kakasını artık eve yapmama eğitimi en başarılı olduğumuz konu idi. Çünkü evdeki çiş izleri ve kaka kokusundan ve sürekli çamaşır suyu ile yaşamaktan delirip, sokağa çıkma izni verildikten sonra her sabah saat 6 da uyanıp, Padme’yi dışarı çıkarmaya başladım. O da oldukça şaşırdı. Ve her sabah saat 06.00 da beni kapının önünde beklemeye başladı. Böylece de eve çiş- kaka yapmayı bıraktı. Bazen bize çok kızarsa çiş yaptı ama o da tepki çişiydi. Saygım var o çişe ☺. 

Eğitimin en ilginç kısmı “sevme-sevilme” yasası idi ☺. Efe her fırsatta gerekli-gereksiz köpeğimizi sevmememiz gerektiğini söyledi. Sevmek bir ödül olmalıymış. Dolayısıyla iyi birşey yaptığında, büyük bir “aferim kızıma” diyerek doya doya sevebilirmişiz. Ama evin yumoş ayısı gibi zırt pırt sevmek doğru değilmiş. Bu zor bir karardı ama Efe’ye güveniyorduk ve uygulamaya başladık. Bayağı eleştiri aldık. Herkes gelip, gerçekten yumoş ayı gibi mincık mincık sevmek istedi ama izin vermedik. Biz bile sevmedik ve üzgünüm kim ne derse desin ama bugün meyvesini yiyoruz. Bu kadar disipline rağmen hala şımarık, siz düşünün... Bu arada ev dışında bir de sosyalleşme konusu vardı. Eğitim sürecini yürüten kocacım, her hafta Efe ve bir büyük köpekle bir araya gelerek, sosyalleştirme çalışmalarına başladı. Çünkü Padme Hanım oldukça - ama oldukça- korkak, bize bağımlı, bize temas etmezse dünyanın sonuymuş gibi kıvranan bir köpek olmuştu. (Bazı kaygı huylarını benden almış olabilir, kabul). Aslında bu da cinsinin bir özelliği imiş, koruma köpeği olduğu için, sürekli insan teması istermiş. 
Padme Hanım bu süreçte çok başarılı olamadı, korku hali çok uzun sürdü, sosyalleşmesi için Efe saysesinde tanıdığımız Arı Konak Köpek Pansiyonu sahibi sevgili Mehnaz devreye girdi, babamız (yani kocacım) Padme Hanım'ı sık sık konağa götürüp, buradaki huyu huyuna uygun köpekler kabilesinde sosyalleştirmeye çalıştı. Gel zaman git zaman Padme Hanım'ın tam anlamıyla "adam" olabilmesi için onu konakta bırakma fikrine bile gelmişti sıra. Benim bile içim cız etti, yüreğim darlandı (şaşırdınız mı?) “nasıl ama o daha bebek, şey ee biz de kalsak, bir kaç saat kalsa” derken ilk onsuz gecemizde eşimden beter benım olacağım kimin aklına gelirdi... Sanırım 50 kere aramışımdır Mehnaz'ı; o da bütün sabrıyla her seferinde neşeyle beni yanıtladı; tam gıcık olduğum ebeveyn modeliydim ta ki ertesi gün Padme Hanım'ın geceyi "Asla yatağa girmeyecek" kuralını bir güzel çiğneyerek Mehnaz'ın koynunda geçirmiş olduğunu öğrenene kadar... Böylece bebeklikten çıkıp, uyanıklık safhasına geçtiğini anladım ve bütün duvarlarımı yeniden itinayla ördüm. Babası ise herşeye geçer bir sebep bularak hanımefendiyi sosyalleştirmeye devam dedi... 
Bu arada bizde durum pek değişmemişti, birbirimizi çok özlüyor, arada bir inadımız kırılırsa, kaçamak bakışlar atıyorduk; ama genelinde mesafe büyüktü. Eşim bir haftasonu Kapadokya planı yaptı, Padme Hanım’ı konağa bırakıp, Kapadokya’da muhteşem bir otele gittik. Odaya girdiğim an büyülenmiş, hep orada kalmak istemiştim. Camdan baktığım dünya gerçek dışı ve çok güzeldi. Muhteşem bir haftasonu geçirdik, ilk günlerdeki gibi aynalara bakıp, şükrettik. Ağzımız kulaklarımızda İstanbul’a döndük. Daha iyiye gidiyor, zihnimi temizliyordum. Bu arada dans etmeyi çok sevdiğimden, Zumba derslerine başladım. Eğitmenimiz de liseden çok yakın bir arkadaşımdı. Iş çıkışı üşenmeden Zumba’ya gidip, enerjimi atıp, eve gidiyordum. Yine bir gün derste kendimi çok yorgun hissettim. Eğitmen arkadaşım sürekli iyi olup, olmadığımı soruyordu. Halsizdim ama iyiydim. Zıplamalı bir hareket vardı, yapamadım, içimden birşey koptu. Arkadaşım yanıma gelip, panikle halimi sordu. Tek hissettiğim içimde garip birşeylerin olduğu idi ve; “Sanırım hamileyim” dedim… 

Haftaya Görüşmek Üzere

Sevgiler,

Nazlı

16 Ocak 2014 Perşembe

Leyla ile Konuşmalar - Bölüm 4

Leyla, son derece kısık ve sakin sesle meseleye girdi:

- Marissa'nın gojeleri var
- A-A NASIL OLUR!!
- Evet. Var.
- Ama çocukların ojeleri olmaz ki??
- Marissa da bir çocuk. Gojeleri var.
- Çok saçma, annesine söylemeliyim.
- Annesi yapmış
- Ama çocuklar oje sürmez, hiç güzel olmaz. Onlar farklı bir aile biz farklı bir aileyiz
- Ben gidiyorum

Ben gidiyorum diyince eşyalarını toplayıp evden ayrılacak sandım ama sadece odasına çekildi allahtan.

________________________________________________________________

Leyla'dan çarpıcı benzetmeler (ya da benzetememeler):

- Anne bazı babalar benim babama benziyoğ
- Evet Leyla, insan insana benzer
- Ama sen insana benzemiyoğsun

_________________________________________________________________

- Anne benim saçım neden seninki gibi pıvırcık değil?
- Herkesin saçı kıvırcık olmaz Leylacım. Bazılarınınki düz olur.
- Ben bazıları olmak istemiyoğum

_________________________________________________________________

Leyla'yla pek çok şeyin ilkini yaşarken çok ama çok mutlu oluyorum ama sanırım en çok dün mutlu oldum. İlk defa kendisiyle gerçek anlamda gurur duydum.

Bir arkadaşının doğumgününü bowling salonunda kutladık. Çocuklar takımlar oluşturarak oyuna başladılar. Rakip takımdan arkadaşı Maya sıra ona geldiğinde topu kaldıramadı. ¨Baba... Baba...¨ diye epey uzun bir süre seslenerek yardım istedi. Ben de beni değil babasını ister diye düşünerek yanına gitmiyordum ki Leyla:

- Anne Maya'ya yağdım edeğ misin?

dedi.

Ben de acaba gidip yardım etsem mi yoksa kızımın bu son derece düşünceli tavrı karşısında bir müddet oturup ağlasam mı diye birkaç saniye düşünüp ağlamayı ertelemeye karar verdim. Eve dönüş yolunda bol bol ağladım 

_________________________________________________________________

Leylaca "Yapabilecegim bir sey var mi?" sorusu: 

"Bi sey lazim mi yapmam icin?"

_________________________________________________________________

Leylanım'dan bir ilan-ı aşk bölümü daha...

- Anne senin saçların neden pıvırcık?
- Ben de öyle doğmuşum Leylacım. Bazıları düz bazıları da kıvırcık saçla doğar.
- Ben çok beğeniyorum.
- Ay çok mersü!
- Sen benim en sevdiğim kızsın anne

_________________________________________________________________

Yine nerden nasıl ne vesileyle duyup öğrendiğini bir türlü anlamadığım ve kullandığı yere de hayret ettiğim bir laf öğrenmiş Leyla'nım. 

Telefonumu elinde görünce kızdım:

- Leyla n'apıyorsun bu oyuncak değil, sakın alma bir daha! 
- Kaç para ki bu?

_________________________________________________________________

Leyla babasıyla konuşuyor:

- Leyla sen neden bugün böyle davrandın? Çok yaramazlık yaptın.
- Basen çocuklar olur öyle... yapabilir.

_________________________________________________________________

Leylanim'in Türkingcesi renkleniyor giderek:

- Leyla niye bana soyluyorsun sarkiyi, benim dogumgunum degil ki?
- Pretend'iyorum anne...

________________________________________________________________

Leyla geçtiğimiz aylarda maalesef babasını maç seyrederken duydu ve ¨Allah Kahretsin¨i öğrendi. O gün bugündür uygun yerlerde ¨ablam kaaaaretsin¨şeklinde kullanıyor.

________________________________________________________________

Leylanım'ın gözünden annesi:


Leyla ile Konuşmalar Bölüm 1
Leyla ile Konuşmalar Bölüm 2
Leyla ile Konuşmalar Bölüm 3

14 Ocak 2014 Salı

0-18 Aylık Bebekler İçin Tuvalet İletişimi — Bölüm 2

Uygulamalı Tuvalet İletişimi: 6N 1K


Geçen yazıda tuvalet iletişimine nasıl başladığımıza, konuyla ilgili yanlış bilinen gerçeklere (Freud gerçeği, 18 ay miti) ve tuvalet iletişimi terimini ilk kez ortaya atan Ingrid Bauer'in tuvalet iletişimi tanımına yer vermiştim. Bu yazıda, tuvalet iletişiminin 6N 1K'sından bahsedeceğim. Ama uygulamaya geçmeden önce bir kez daha tuvalet iletişiminin, klasik tuvalet eğitiminden farklı olduğunu vurgulamak istiyorum; bu nokta çok önemli! Facebook'taki Bezsiz Bebek grubumuz adminlerinden Selen'in dediği gibi: 

"Burada biz bebeğe bir şey öğretmeye veya tuvalet eğitimi vermeye çalışmıyoruz. Aksine Tuvalet iletişimi yönteminde öğrenmesi gereken annedir, bebeğin hareket ve davranışlarından tuvaletini yapma ihtiyacı olduğunu anlayıp bu ihtiyacı giderirsiniz mantık budur. Eğer bebekle bu şekilde iletişim kurmayı başarırsanız çişi veya kakası geldiğinde bu ihtiyaca karşılık vereceğinize inandığı, size güvendiği için sizi uyaracaktır. Arada diş çıkarma, konuşmayı öğrenme, yürüme, emekleme, hastalık gibi gelişimsel dönemlerde bebeğin dikkati dağıldığı için bu iletişimin kesintiye uğraması çok normaldir [tıpkı diğer doğal ihtiyaçları olan yemek ve uykunun da etkilenmesi gibi]. Bir seferde öğrettim bitti diye bir durum yok burada; daha çok annenin emek ve sabrını gerektiriyor bu yöntem." 
Evet, Selen'in de yazdığı gibi tuvalet iletişimi, klasik tuvalet eğitiminden çok farklıdır, bir seferde öğrettim bitti diye bir durum yoktur. Bunu kendi kendine yemek yemeyi öğrenmesi gibi düşünebilirsiniz. İlk başta oturana kadar onu siz beslersiniz (ya da tuvalete tutarsınız), sonra önüne yemekleri koyarsınız (ya da lazımlığını), önceleri döker saçar ama bol pratikle kendi kendine yemeye başlar. Bazı günler iştahı yoktur, yemek yemek istemez (ya da lazımlığına oturmak) ama bazı günler siz sormadan "mama mama" diye eteklerinizde dolanır (ya da "kaka kaka" diye :). Yemek yemek istemediği zaman zorla ağzına kaşık sokmazsınız, bilirsiniz ki bu böyle bir dönemdir ve geçecektir. Ve geçer, bir gün bir bakarsınız ki o küçük insan sofrada sizinle birlikte çatal kaşık kullanarak yemek yiyordur. Tabii bu olana kadar üstünden-başından, evin her tarafından yemek parçaları (ya da çiş-kaka) temizlemek zorunda kaldığınız anlar çok olacaktır. Ama bunun için ne ona kızarsınız, ne de kendinize, çünkü bilirsiniz ki o daha bebektir ve bebekler yeni bir şey öğrenirken bunların olması çok normaldir. Tuvalet de işte aynen böyle, doğal bir gelişim sürecidir, o yüzden doğal olmak, rahat davranmak çok önemlidir. Diğer gelişim süreçlerinde olduğu gibi bol sabır, bol destek ve bebeğinize kendisini geliştirmesi için bol fırsat vermeniz gerekir. 

Şimdi gelelim 6N 1K'ya... 

1. N: Ne? 

Sanırım bu nokta artık iyice anlaşıldı, olayımız tuvalet iletişimi; tuvalet eğitimi değil. Basitçe yaptığımız, bebeğimizle iletişim kurarak temel ihtiyaçlarından biri olan tuvalet ihtiyacını karşılamaya çalışmak. Ve genel olarak bilinenin aksine, bebekler kendilerini kirletmekten hiç hoşlanmazlar, kendilerini kirletmeme içgüdüsü ile dünyaya gelirler ve doğuştan itibaren bize bunun sinyallerini verirler —üstelik yaptıktan sonra değil, yapmadan önce ‘söylerler’. 

Pratik olarak tuvalet iletişiminin ne olduğunu şu şekilde özetleyebiliriz: 
  1. Tuvaleti gelen bebek sinyal verir. 
  2. Sinyali alan anne ya da bebeğin bakımıyla ilgilenen diğer kişiler bebeği tuvalete tutar. 
  3. Bebek çişini yaparken “çişşş” ya da “pssss” sesi çıkarılır, kakasını yaparken “ıh ıh” ya da “mmm” diye ıkınma efekti yapılır. 
  4. İşlem bittikten sonra, ihtiyacı karşılanmış bebeğinizin yüzündeki rahatlama ifadesiyle mest olunur 
2. N: Ne zaman? 

Aslında bu sorunun cevabı çok basit: bebeğiniz size sinyal verdiği zaman. Bebekler tuvaletleri geldiği zaman, özellikle ilk aylarda kendilerini kirletmeme içgüdüleri çok güçlü olduğu için tuvaletlerini yapmadan önce yoğun sinyaller verirler. Bu sinyaller sözlü veya bedensel olabilir ve her bebeğe ve bebeğin yaşına göre değişebilir. 

Diaper Free Baby'nin kurucularından Melinda Rothstein’ın “About Diaper Free Baby” makalesinde yazdığına göre bazı ortak sinyaller şunlardır: 
  • Kıpırdanma ya da huysuzlanma
  • ağlama 
  • gaz çıkartma 
  • uzun süre huzurlu bir şekilde durduktan sonra bir anda gerginleşme
  • homurdanma 
  • kolları bacakları sallama 
  • araba koltuğuna, slinge ya da çocuk arabasına oturmayı reddetme 
  • 8-9 aydan sonra işaret dili ile tuvalet işaretini yapma [Uluslararası işaret diline göre tuvalet işareti, bizim ülkemize pek uygun değil maalesef (kabaca nah işareti ile bay bay yapıyorlar). Ben bunun yerine elimi yumruk yapıp sağa sola sallamayı tercih ettim, bunu yaparken de tuvalet, çişş, kaka gibi kelimeler söyledim.] 
  • emeklemeye veya yürümeye başladıktan sonra tuvalete ya da oturağın yanına gitme. 
Facebook Bezsiz Bebek grubumuzda paylaşılan diğer sinyaller ise şunlar: 
Evet, bebeğiniz sinyal verdiği zaman tuvalete tutmak gerekir, bu kesin. Ancak bebekler her zaman sinyal vermezler ya da bebek bakımıyla ilgilenen kişiler, bebeğin verdiği sinyalleri her zaman çok iyi algılayamazlar. Ya da sinyal veren bebeğiniz bir anda sinyal vermeyi kesebilir, etrafıyla ilgilenecek çağa geldiğinde daha ilginç şeylere takılıp unutabilir; emeklemeye, yürümeye başladığında takip etmek zorlaşabilir; diş çıkarma ve hastalık dönemlerinde, diğer temel ihtiyaçları gibi tuvalet ihtiyacını da ikinci plana atabilir. Bu durumlarda bebeğinizi zorlamadan tuvalet iletişimine nasıl devam etmek gerekir? Başka hangi zamanlamalar kullanılabilir? 

Bunlar ve daha fazlası bir sonraki yazıda...

Evren Bay
Bezsiz Bebek FB Grubu



13 Ocak 2014 Pazartesi

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 39. Hafta

Gelmiyor. 

Son günler de geçmek bilmiyor... Son birkaç haftadır ufaklığın son numarasını yapıp erken geleceğini düşünüyorduk ama, bugün 40. Haftaya resmen girmiş durumdayız ve doktorumuzun dediğine göre henüz gelme niyeti bile yok. Eh, ben olsam ben de gelmem. Dışarısı soğuk bir kere. Anne karnı rahat, ekmek elden su gölden. Ne karışan var ne eden.... Paşa oğlan da bu konfora bayılıyor demek ki! 

Not edilmesi gereken hususlardan birisi: İlerideki karakterine göre kıyaslama yapıp kendisine anlatabileceğimiz bir hikaye çıkabilir buradan. Tam da bu hikayelerden hareketle, hayatlarına “bebek” giren ailelerin her şeylerinin onunla ilgili olma konusuna gelelim. Doğal olarak artık bütün “yarınları” onunla düşünüyorsunuz. Daha önceden yarına dair yaptığımız hayaller değişkenlik gösterebiliyordu. Daha doğrusu iki kişilik düşünceler üzerinden düşünüyorduk yarınları, şimdi ise üç. Bir örnek verelim: Brezilya’ya dünya kupasına gidecektik mesela, şimdi ise onunla gidebileceğimiz Fransa’daki Euro 2016’ya odaklanmak gerekti. Demek istediğim, planları sekteye uğrattığı değil, sadece planlama şekillerini farklılaştırdığı. Onsuz bir şey hayal edemez oluyorsunuz bir yerden sonra, doğal olarak da bütün işiniz gücünüz de o oluyor. 

Dönelim esas gündeme... Muhtemelen Başak’a daha çok soru geliyordur ama, özellikle kadın arkadaşlarda hamilelik farkındalığı çok fazla. Pek çok iş arkadaşım, gün aşırı durumu soruyor. Erkek arkadaşlarımıza haber vermesem doğduktan iki ay sonra akıllarına gelir belki... kadınlar unutmuyor. Şimdilik yanıt belli: beklemedeyiz. Ama önümüzdeki iki haftayı, “her an gidebilir” modunda tutuyorum. Her şey onun gelişine kilitlenmiş durumda. 
Başak iyi, çok iyi. Erkeklerin hamilelik sürecindeki hikayelerini dinlediğinde korkabilir insan. O sorumluluğa hazır mıyım, nasıl başa çıkarım diye düşünebilir. Tabii ki başkalarıyla kıyaslamam mümkün değil ama mükemmel bir hamilelik dönemini geride bırakmak üzere olduğumuzu söyleyebilirim. Büyük bir sorunla uğraşmadan, bazı fiziksel kısıtlamaları saymazsak hayatımızı pek de sınırlamadan şahane bir 9 ayı tamamladık, son günlerdeyiz. Belki de en zor günler ama bir yandan da en heyecanlı günler. Gözlerimi ertesi sabaha açtığımda hastanede olabileceğimizi biliyoruz artık. Bir sonraki gece ise Ozan’ı uyutmak için uğraşıyor olabiliriz. Bugüne kadar teorisini okuyup anlamaya çalıştığımız “bebek büyütme” sınavının uygulamalı dersleriyle karşı karşıya kalabiliriz. Kalalım... yeter ki bir an önce gelsin. 

Birkaç yıl öncesine kadar bir çivi bile çakamayan bendeniz, kendi evimizi kurmaya başladığımızdan beri çağ atladım diyebilirim. IKEA konusundaki uzmanlık bir yana, elektrik, tesisat vb. konularda da ilerleme kaydettim. Ozan’ın odasına dair pek çok şeyi de kendi ellerimizle yaptık bu yüzden. En son odasının abajurunu taktık, fazla ışıktan rahatsız olmasın diye de elektrik anahtarını dimmer’le değiştirdik. Salıncağını kurduk, dolapları hazır, tek eksik kendisi. Belki de bu tam anlamıyla “baba” olmadan yazdığım son cümleler, belki de bu satırlardan bir sonraki yazımda bambaşka hisleri aktarmaya çalışacağım. Ama şu haldeki duyguların da hiç unutulamayacağını yansıtsın istiyorum bu yazının. 

Aileyi üçlüyoruz, hayatı farklılaştırıyoruz, yeni bir yaşama başlıyoruz. Gel artık diyoruz o yüzden, daha fazla bekletme bizi...

Tuncay

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım