8 Mart 2014 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 40. Bölüm

Herkese merhaba, 

Küçüklüğümden beri hep bir sanatçı olmanın hayalini kurardım ben. Gerçi bu, hayal kurmaktan da öte bir şeydi hep benim için. Tam olarak açıklamam gerekirse; “var oluş nedenim”. İnsan, sadece güzel sanatlar fakültesinde okuyarak ya da bir-iki sergi açarak sanatçı olmaz. Biliyorum, çünkü her ikisini de yaptım ve bunları yaparken bir çok farklı insanla tanıştım. Hatta GSF`de (Güzel Sanatlar Fakültesi) en çok tartışılan konulardan biridir bu; klişe değil yani: “sanat, toplum için midir; yoksa sanat için mi?” Yıllarca bu soruya yanıtlar aranır, tartışılır durulur ama bir türlü o çok istenen yanıt bulunamaz. Halbuki benim için her zaman net iki yanıtı vardır bu sorunun. Biri; “Sanat, benim içindir.” (Diğeri bana kalsın). Ruhumu serinleteyim, içimde kaynayan duyguları dışa vurayım. Anahtar kelime bu: dışavurum=kendini ifade edebilmek. Sanat, nefes almak, hatta yaşamaktır benim için; yaşamın ta kendisidir. Böyle doğar insan. Duyguları, dünyayı ve olayları algılayışı, tepkileri, düşünce şekli; her şeyi farklıdır, başkadır. Öyle yaratılmıştır, doğasında vardır; bilerek yapamaz, engel olamaz. Atatürk de demiş hem, “herkes sanatçı olamaz” diye... Sanatçı, kime ve neye göre sanatçıdır; bilemem. Kim, kimi sanatçı olarak seçer; onu da bilmem. Bildiğim tek bir şey var, ruhum başka işliyor benim. 

Bütün bunlara rağmen, sahip olduğum yetenekleri, önümde uzanan belki çok parlak kariyerleri bir kenara bırakıp hayatımın aşkını bulduğum için çalışma imkanımın olmayacağını bile bile küçücük bir köye taşındım yıllar önce. Bu, benim bilinçli olarak verdiğim bir karardı. Evlenmeden, daha doğrusu ümitsiz bir aşkla bağlı olduğum sevgilimle bir araya gelmeden önce vermiş olduğum bir karardı bu: ya kariyer, ya aşk! İkisi birden Almanya`nın coğrafi dağılışından dolayı olamayacaktı. Benim, mesleğimi ve sanatımı yapabilmem için büyük bir şehre taşınmam; sevgilimin de evini, ailesini ve işini bırakıp benim ardımdan gelmesi gerekiyordu. Bunu hem ona, hem de kendime yapmak istemedim. Bu yüzden bir gün, gözlerimi kapatıp iyice düşündüm; Berlin`de ya da Paris`de veya New York`da çok büyük sanat galerilerinde sergiler açmadan (ki ömrüm boyunca böyle ortamların hayalini kurdum) ya da her ay başka ödüller kazanmadan veyahut da savaş ya da National Geographic fotoğrafçısı (bunlar da öğrencilik zamanlarımdaki hayalimdi) olmadan da yaşayabilirdim. Bunları yapamıyor olsam bile, birlikte doğmuş olduğum, Allah`ın birer hediyesi olan yeteneklerim, ben son nefesimi verene kadar benimle kalacaklardı. Kariyer yapmayacak olmam, onlarsız yaşamak zorunda olmam anlamına gelmiyordu. Fakat, eğer kariyer seçmiş olsaydım sevgilimsiz yaşamak zorunda kalacaktım. Onsuz bir hayatı ise istemiyor, hayalini kurduğumda bile tüylerim diken diken oluyordu ve bu karardan çok emindim. 

Evlendim ve okulumu bitirmek üzere tez çalışmalarıma başladım. Bu zamana kadar her yaptığım çizimi ya da her çektiğim fotoğrafı hep internette yayınladım. Fakat tez çalışmam o derece sanatsal ve muhteşemdi ki (evet, bu konuda mütevaziliğin yakınından bile geçmiyorum) internete yüklemeye kıyamadım. Fakat onları çerçeveleyip duvarıma asacak parayı da bulamadığım için rulo yapılmış bir şekilde tavan arasında duruyorlar. (Modern çağın aç sanatçısı!) Bu kadar dillendirdiğim çalışmamın ne olduğunu merak edenler için; Salvador Dalí`nin deliliğinden ilham alıp onun çok etkilendiğim bir kaç tablosunu birleştirip fotoğrafik bazda yeniden yorumladım. Türkçe meali: Dalí tablolarını fotoğraf olarak sahneledim, fakat aynılarını kopya etmek yerine, kendimce yeniden şekillendirdim. Bu çalışmayla okuduğum okulu en yüksek derecede tamamladım. Bu, benim için her zaman bir gurur kaynağı oldu. Yabancı bir ülkede, yabancı bir dille okuduğum okulumu bu derece güzel sonlandırmış olmaktan dolayı çok mutluydum. 

Hikâyenin gerisini biliyorsunuz; mezuniyetimden çok kısa bir süre sonra hasta oldum; ne kariyer, ne de bebek yapabildim ve hayat benim için durdu. Sonrasında ise iyileşme çabaları, yeniden çalışmaya başlamak istemek, iş aramak; bir yandan sağlığım el verdiği müddetçe fabrikada mesai yapmaya devam etmek, bebek yapma hayalleri ve hazırlıkları, geçen haftaki iş başvurusu derken okuldaki profesörüme de e-posta yazdım. Çok uzun süre ayrı kaldığım ortama hafif bir “Merhaba” deme içgüdüsüydü içimde beliren, bir de okulumuzdaki şahane fotoğraf stüdyosunu çok özlemiştim! Hani belki arada oraya gidip çekim yaparım, yine sanatsallarım depreşir, ruhumu tatmin eder, mutlu olurum dedim. Profesörüm neyse ki pozitif bir cevap verdi, hatta beni (bugün) stüdyodaki bir sergiye davet etti. Mutlulukla geleceğimi, ayrıca iş aradığımı da belirtmiştim ona yazışmalarımızda. İş aramak demişken, geçen hafta sizlere büyük bir heyecanla anlatmış olduğum hikâye başlamadan bitti. Nedeni ise çok yaratıcı (!) çekimler yapıyor olmam. Onlar daha basit çekimler istiyorlarmış. Yaparım, dedim ama pek fayda etmedi sanırım; işi alamadım. Zaten hep hayırlısı için dua etmiş olduğumdan çok üzülmedim açıkçası. Hem evden sürekli uzakta olacaktım. Demek ki bana uygun değilmiş. 

Bugün, hatta bir kaç saat önce sevgilimle hazırlanıp okulun stüdyosuna gittik. Şaşaalı bir sergi, profesörümün sevdiği gibi bir sürü konuk, sohbetler, birbirine tokuşturulan kadehler, fotoğrafların arasında yanan mumlar ve birbirinden farklı, bir sürü fotoğraf... Çok özlediğim bir ortam. Önce profesörün yanına uğramadık, sergilenen işleri gezip görmek istedim. Her birinin önünde uzun uzun durup seyrettim; bazıları ruhuma işledi, bazıları kapısından bile geçmedi. Zor beğenen biriyim. Uzun bir kolidorda sergilenen fotoğraflar vardı. Onları da uzun uzun seyrettim. Sonra birden sevgilimin sesini duydum; “Aa, senin fotoğrafın da burada!” Önce bir sessizlik... Sonra başımı çevirdim. Evet! Tez çalışmamla birlikte yürüttüğüm, sadece fikir hoşuma gittiği için yaptığım bir projemin fotoğrafı asılı duvarda. Benim fotoğraf(lar)ım! Şok geçirdim. Resmen ağzım beş karış açık kaldı! Sonra gözlerim oldu, alt dudağım titredi. Bu, benim güzel sanatlardan sonraki ikinci üniversitemdi. 25 yaşlarındaydım başladığımda. Birinci sömestirdeyken bir gün, sınıfta herkesin yüzlerine bakıp içimden “Acaba 4 sene sonra, okulu bitirdiğimizde nasıl görüneceğiz? Şimdi hepimizin hayalleri var; acaba mezuniyetimizde o hayallerimize ulaşmış olacak mıyız?” diye geçirmiştim. Fakat bununla sınırlı kalmamış, dönem arkadaşlarımı ikna edip onların portrelerini çekmiştim. 

O zamanlar fotoğraf çekmeyi de bilmiyordum üstelik; yeni yeni öğrenecektim. Bu, daha da iyiydi; böylece 4 sene sonra fotoğraf çekmeyi de öğrenmiş olacak ve aradaki bu farkı da görecektim. Ve evet, mezuniyet tezim sırasında, yani gerçekten tam 4 sene sonra aynı insanların yeniden fotoğrafını çektim ve dönem kapanış sergisinde mezuniyet tezimle birlikte o işimi de sergiledim. 2012 yılının Temmuz ayında. Bugün yıl 2014, aylardan Mart. Ve o proje HÂLÂ astığım yerde duruyor; kaldırmamışlar! Kimsenin, benimle birlikte ya da benden önce okuyan hiç kimsenin bir işi asılı değil duvarlarda; sadece benim işim. Başarmıştım; bilmeden, farkında bile olmadan “var olmayı” başarmıştım. Tıpkı çocukluğumdan beri hayalini kurduğum gibi, “Belki ben yaşarken de keşfedilirdim; belki çizimlerim, fotoğraflarım beğenilirdi ya da belki çok edebî dille yazdığım yazılarım, şiirlerim bir gün birileri tarafından okunup analiz edilir, neler demek istediğim yeni yetişen nesillere anlatılırdı. Ha, aç mı ölürdüm? Paramı sanattan mı (ya da benim deyişimle “ruhtan”) mı kazanırdım; bilinmez. Ama belki birilerinde yaptıklarımla iz bırakırdım.” 

Benim var oluş sebeplerimden biriydi bu. Ve bugün, o fotoğrafımın karşısında ağladım, ağladım, ağladım... Arabaya binince, eve gelene kadar da ağladım; mutluluktan. Başarmıştım! Kim bilir, bunca yıl içinde kaç kişi o fotoğrafların önünde durmuş ve incelemişti. Kim bilir kimler, neler düşünmüş, neler hissetmişti. İz bırakabilmiştim. Hislerimi tarif edecek kelime bulamıyorum, çok doldum; mutlulukla ve gururla. Bütün bu duygu yoğunluğundan sonra şimdi ne mi yapacağım? Maddi sıkıntı çeken sevgilime biraz yardımcı olabilmek adına, fabrikadaki şefime orada ayda 7 gün çalışmaktansa tam zamanlı çalışabilmem için bir başvuru mektubu yazacağım. Sonuçta sanat yapmadan yaşarım, ama sevgilimin sıkıntılar içinde boğulmasını ve her gün daha da mutsuzlaşmasını, benden uzaklaşmasını izleyerek yaşayamam. “Bunca yeteneğe sahipsem, Allah bana onları mutlaka belirli bir nedenden ötürü vermiştir, kullanacağım doğru bir zaman elbet gelecektir.” derim hep kendi kendime. Maddi sıkıntı bizi de vurdu Aşk Meyvesi, sana hazırız ama önce biraz kumbaramızı doldurmamız gerekiyor. Bizi biraz daha bekler misin? 

Sevgiler, 

Derya

4 yorum:

  1. Deryacigim cok guzel yazmissin ben bile heyecanlandim okurken ucundan kiyisindan sanatla ilgilenen biri olarak gozlrim dolu dolu okudum birgun mutlaka kendini sanatinla ifade edebilecegin bir ortam mutlaka olacaktir ...sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim Sedacım, amin. ^_^

      Sil
  2. Ya Derya sen ne güzel bir insansın! Seni seviyorum.

    YanıtlaSil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım