30 Aralık 2014 Salı

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Yemek ve Bebek: Çocuklara Sağlıklı Yeme Alışkanlıkları Nasıl Kazandırılır?

Yemesi Gerekenler

Çocukların yemeyi reddettikleri yiyeceklerin başında ıspanak, brokoli, pazı gibi hafif acılık, burukluk, kekreklik içeren sebzeler gelir. Çocuklar bu acı lezzetlere yetişkinlerden çok daha hassastırlar. Bu nedenle çocukken yemeyi sevmediğimiz acı ve kekrek yiyecekleri büyüyünce severek yiyebiliyoruz çoğu zaman. Şekeri reddeden çocuk görmezsiniz, çünkü insan bedeni doğumdan itibaren, şekeri sevmeye programlıdır. Anne sütü tatlıdır. Sebzeler için çaba gerekecektir. Çocuğa sağlıklı yeme alışkanlıkları kazandırmak için 4 önemli dönem hamilelik, emzirme ve ek gıdaya geçiş süreci ve çocukluktur: 
A. Hamilelik: 
Yanlış okumadınız. Çocuğunuzun yemek seçmemesi için hamile kaldığınız anda harekete geçebilirsiniz. Yediğiniz yemeklerin tadı kanınıza, oranda da rahimde bebeği çevreleyen amniyotik sıvıya geçer. Bebekler bu sıvıyı yutarlar ve daha bu aşamada yemek zevkleri oluşmaya başlar. Yani hamileyken yediklerinizin tadını bebeğiniz de alıyor ve çok yediğiniz şeylere alışmaya, hatta onları tercih etmeye bu dönemde başlıyor. Bu nedenle hamileyken bol bol çocuklarin yemekte zorlandığı sebzelerden yiyin. Çocuğunuzun bu sebzeleri kabul etme ihtimali artacaktır. Bebeklerin doğduklarında amniyotik sıvının tadını sade suya tercih ettikleri görülmüş. 
B. Emzirme Dönemi: 
Annenin yediklerinin tadı süte geçer. Süt emen çocuklar annelerinin sık tükettiği yiyecekleri daha kolay kabul edeceklerdir. Bu nedenle ek gıdaya geçişte acele etmenize gerek yoktur. Çocukların çok uzun süre sadece anne sütü emdiği Hindistan'da sebze yemeyen çocuk görmedim. Anne sütü emen çocuklar, bu nedenle genellikle daha az yemek seçecektir (tabi anneleri çeşitli yiyorsa). 
C. Ek Gıdaya Geçiş Dönemi: 
Bu dönemde doğru hareket ederseniz, bebeğinizin ömür boyu sürecek sağlıklı yeme zevkleri edinmesini sağlayabilirsiniz. Bu geçiş sürecine (6 ay - 1 yaş arası) amaç çok yedirmek değil, bebekte hayat boyu sürecek bir sebze sevgisi oluşturabilmektir. Diğer lezzetleri çok dert etmeyin. İnsanlar yağ, karbonidrat ve şeker gibi bol kalori içeren şeylere hemen alışırlar. Çocuğunuz hiç tatlı, makarna, pilav yemese de, ilk yediği anda bu lezzetleri beğenecektir zaten. Sizin işiniz, çocukları kalorisi düşük, ama doğal olan ve gıda içeriği çok yüksek sebzelere ve süt ürünlerine alıştırmak. Bu nedenle ek gıdaya önce sebzelerle başlanmalıdır. Dünyada tatlı meyvalar, börekler, muhallebiler olduğunu öğrenen bir bebek, sebzelere burnunu kıvırabilir (kıvırmayabilir de, ama bu risk vardır). Bu tip çekici yemekleri bebeğiniz sebzeleri sadece tattıktan sonra değil, sebzelere alışmaya başladıktan sonra tanıtın. Yani önce kabak, sonra elma, sonra mantı gelmeli. Ek gıda döneminde, ne kadar yiyeceğini çocuğa bırakın. 

BLW yapın. Kendi yiyeceğini, kendi elleriyle yesin. Ne kadar yiyeceğine, ne zaman doyduğuna kendi karar versin. İnsan vücudunun çok karmaşık ve bilim adamlarının henüz çözemediği bir acıkma ve doyma sistemi var. Biz onu bozmazsak, bu aslında sağlıklı insanlarda çok güzel işleyen bir mekanizma. Çocuğunuzun ağzına yemek tıkarak, bu mekanizmasını daha bebeklik çağında bozuyoruz. Eliyle yesin, döke saça yesin ve istediği kadar yesin. Teklif edin, ısrar etmeyin. Sağlıklı bir bebek ne kadar yemesi gerektiğini çocuk bilir. Dönem dönem iştahsız olması, kilo alımının yavaşlaması ve hatta durmasi, zaman zaman kıtlıktan çıkmış gibi yemesi doğaldır. Bu dönemler çok uzamadığı veya sağlığını etkilemediği, başka belirtilerle beraber olmadığı zaman endişe etmeyin. Takip var, endişe yok. Çocuğunuz siz ona çok yediriyorsunuz diye daha uzun olmaz, daha şişman olur. Bunun da sağlıklı olmakla pek bir ilgisi yoktur elbet. Çocuğun tuz tercihi de 2 yaşına kadar oluşur. İlk sene çocuğa tuz vermek böbrekleri için çok zararlıdır, anne sütündekinden fazla miktarda tuz almak böbrekleri tahrip edebilir. İkinci sene tuz vermek ise, çocuğa tuzu sevdireceği için zararlıdır. İlk sene tamamen tuzsuz, ikinci sene ise çok az tuzlu yiyecekler verin. 
D. Ek Gıdaya Geçiş Sonrası: 
Peki çocuğunuz ek gıda dönemini geçti ve sağlıklı bir yiyeceği reddediyor. Neler yapabilirsiniz? 
  1. Çocuğa bir sebzeye ya da meyvaya alışması için fırsat verin. Yemezse ısrar etmeyin. Tekrar tekrar farklı zamanlarda sunun. Farklı tarifler deneyin. Araya zaman koyun. 10-12 kez verdikten sonra, hala reddediyorsa, denemeyi 6 ay bırakin. 
  2. Çocuğun sevmediği yiyeceği sevdiği şeylerle karıştırın. Bu yetişkinler için bile işe yarayan bir yöntemdir. Örneğin çocuğun reddettigi bir sebzeyi anne sütüyle, ya da yoğurtla karıştırabilirsiniz. Önce sevdiği yiyeceği bol, sevmediğini az tutun bu karışımda. Sonra karışımdaki sebze oranını gittikçe arttırın. Son aşamada, sebzeyi sade vermeyi deneyin. Ispanağı Türklerin yoğurtla, Almanlar'ın kremayla, Amerikalılar'ın peynirle yemesinin, ya da kahveyi pek çok kişinin sütle içmesinin sebebi işte bu aslında. Acılığı sevilen bir lezzetle kapatmak. 
  3. Çocukla beraber oturup, ona ne veriyorsanız, siz de yiyin. İştahla, mutlulukla, yemeğe övgüler düzerek ve mümkünse huzurlu bir aile sofrasında yiyin. 
  4. Çocuk yemezse ısrar etmeyin, ama sadece bir kez denemesini isteyin. Bir kaşık yerse, kalkabileceğini söyleyin ve sözünüzü tutun. Farklı lezzetleri en azından denemeyi ögrenmeli, ama yemek yüzünden çatışmaya girmeyin. Bu kavganın kazananı olmaz. Israrcı değil, istikrarlı olun. 
  5. Çocuğun yanında asla "Gözde ıspanak sevmiyor" demeyin. Gözde 9 aylık da olsa, bunu duyup içselleştirecek ve "ben ıspanak sevmiyorum" demeyi öğrenecektir. Genellemeyin. Mutlaka birşey demeniz gerekirse, "Gözde'nin canı şu anda ıspanak istemiyor" demeniz yeterlidir. Mümkünse onu da demeyin. 
  6. Rüşvetle yemek yedirmeyin. "Ispanağını bitirirsen, tatlı vereceğim" dediğiniz anda, o yiyeceğin çocuğunuz için değeri sıfıra iner ve araştırmalara göre o yemeği sevmemeyi öğrenir. Size çok garip bir tavsiye vereceğim. Çocuğa yemekten sonrası vereceğiniz tatlıyı (tatlı derken meyva, kuru meyva kast ediyorum elbette, tatlı özel günlerde ve kısıtlı miktarda yenilen birşey olmalı sadece), yemekten hemen önce verin. Çocuk o tatlıdan aldığı lezzeti, sonra gelen yemeğe de genelleyecek ve sonra gelen yiyeceği sevmeyi öğrenecektir. Eğer çocuğa yemekten sonra tatlı veriyorsanız, en az 30 dakika bekleyin. Yoksa, dediğim gibi, önce gelen yemeğin değeri düşer. Mümkünse yemek ve meyvayı çocuğun kafasında ayırın, meyvayı (ya da özel günlerde tatlıyı) ara öğün yapın.
  7. Yemeği ödül ya da ceza olarak kullanmayın. Yemek yemektir. Bu bağlantıyı kurmak, ömür boyu sürecek yeme bozukluklarına davetiye çıkarmaktır. 
  8. Herşeye rağmen çocuğunuz bazı şeyleri yemeyebilir. Bazı zevkler kalıtsaldır. Çocukken yemediğim tek sebze pırasa idi. Şimdi çok seviyorum. Oğlumun da reddettiği tek sebze pırasa. Tesadüf olduğunu sanmıyorum. Eğer sadece bir-iki sebzeyi sevmiyorsa, dert etmeyin. Çoğu insan büyüdükçe daha fazla çeşit yemeye başlar. Zaten önemli olan, genel olarak sağlıklı bir damak tadı geliştirmektir. Kimse bir iki şeyi yemediği için sağlıksız olmaz. 
Yememesi Gerekenler

Bir de yememesi gerekenler meselesi var. Aslında onlar yemesi gerekenlerde daa önemli. Nasıl olsa zararlıları öğrenecek ve yiyecek demeyin. Erken çocuklukta yediği herşey damak tadını ömür boyu etkileyecektir. Bebekken abur cuburu sevmeyi öğrenen bir insan, ömür boyu abur cubur yeme isteği ile savaşmak zorunda kalır. Zaten doğamizda bol kalorili yiyecekleri sevmek kodlu. Bunu yedirdiklerimizle pekiştirirsek, hayat boyu sürecek bir yokuş yaratırız bebeğimiz için, özellikle de genetik olarak yemeye ve kilo almaya meyilli ise. 30 yaşında kiloları ve şeker hastalığı için sizi suçlayan bir çocuğunuz olmasın (Amerika'da çok tanıdım böyle insanlar). 

O konuda ne yapmalı? 
  1. Bunu ne kadar tekrar etsem az kalır. Sağlıksız yiyecekleri yasaklamayın, hayatından ve evinizden tamamen çıkarın. Tek gerçek çözüm bu. Markette abur cubur bölümüne uğramayın. Paketli abur cuburları öğretmeyin. Onun yanında abur cubur yemeyin. Çocuk iç bilmediği şeyi istemez. Yasak arzu yaratır. Hayatından çıkarmak ise bambaşkadır. 
  2. Yanınızda devamlı sağlıklı meyva, kuru meyva, kuruyemiş, peynir-ekmek, dilimlenmiş salatalık, mercimekli köfte gibi gıdalar taşıyın. Çocuğunuz acıktığında, ya da birisi abur cubur teklif ettiğinde hemen verebileceğiniz lezzetli ve kolay bir alternatifiniz olsun.
  3. Olur da bir yerde sağlıksız bir abur cubur yerse, tepki vermeyin, elinden almayın. Yasak olduğunu düşünmesin. Onu yiyeceğin kaynağından uzaklaştırarak, daha fazla yemesini engelleyebiliyorsanız engelleyin. O an engelleyemiyorsanız çok dert etmeyin, genel yaşam tarzınız birkaç istisnaı durumdan çok daha önemlidir.
  4. Gideceğiniz yere -mümkünse- çocuğunuzun abur cubur yemediğini haber verin ve teklif etmemelerini önceden rica edin. Yanınızda sağlıklı yiyeceğizle gidin.
  5. Özellikle çocuklu misafirlerinize saglıklı ve lezzetli ikramlar hazırlayın.
Aysuda Kölemen

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 6. Bölüm

Merhaba, 

Geçen hafta kaldığımız yerden, beyin gelişim kurallarımızdan sıradaki 4 tanesi ile daha devam ediyoruz; 
13. Düzenli tekrar: 
Daha önce bahsettiğim gibi öğrenmenin ve hafızanın temelinde beyin plastisitesi bulunuyor. Beyindeki kimyasal ve elektriksel değişikliklerle beyin hücrelerine gönderilen uyaranlar sonucu, yeni sinaptik bağlantıların kurulması ve bu yolla beynin değişme ve gelişme yeteneği olan plastisitenin gerçekleşebilmesi için en önemli olan unsurlardan biri; uyaranların beyine düzenli aralıklarla iletilmesinin sağlanması. 

Yapılan araştırmalar kurulan nöronal ağların sık kullanıldıkça kuvvetlendiğini gösteriyor. Aynı zamanda kullanılmayan bağlantılar ise öylece durmuyor, kaybolup siliniyorlar. Buradan bizim işimize yarayacak olan kısmı şöyle özetleyebiliriz; çocuğunuzla oynadığınız bir oyun ve aktivitede hedeflediğiniz amaca ulaşmanız tek başına yeterli olmuyor. Yani çocuğunuz yeni bir şey öğrenirken onun beyninde açtığınız sinaptik bağlantılar kısa süre sonra tekrar uyarılmazsa kapanmaya başlıyor. Bu nedenle yeni öğreteceğiniz aktivitenin düzenli tekrar edilmesi gerekiyor. Özellikle yeni öğrenilen bilginin yürümek, konuşmak gibi tamamen otomatikleşecek düzeye gelene, bellekte yer edinene dek düzenli olarak tekrarı gerekiyor. 


Bunu daha iyi anlamak için piyano çalmayı öğrenmeyi düşünebilirsiniz. En iyi piyanist bile piyanonun başına ilk oturduğu zamanlar elini kolunu bile nereye koyacağını bilemezken, zamanla ve sık tekrar sonucu öğrenme tamamen gerçekleştikten sonra; beyinde bu işle uğraşan kısımların gelişmesi ile piyanoyu gözleri kapalı bile çalabilecek duruma gelir. Yani piyano çalmak artık onun beyninde otomatikleşir ve yürümek gibi sıradan bir aktivite kadar kolaylaşır. 

Çocuğunuzun hayatının sıradan bir parçası haline getirmek istediğiniz şey her ne ise, bunu yapmanız aslında oldukça kolay. Burada yazdığım öğrenmeyi destekleyen basamaklardan en önemli ve etkili olan sık kullanmayı sağlayarak ‘Ağaç yaşken eğilir’ atasözünü gerçekleştirebilirsiniz. Elbette ilgi alanı ve motivasyonu unutmamak, dayatma haline getirmemek koşulu ile. 
14. Başarmak: 
Başarı en önemli pekiştireçtir. Eğlence ve başarı çocukları; sosyalleşerek diğerlerine katılmak ve gelecekteki alışkanlıklarını, rutinlerini ve yaşam biçimini oluşturacak kompleks işleri yapmak için motive eder. Oyun ve aktivitelerinize hedefler koyarak çocuğunuzun başarıya ulaşmasını sağlamanız, aktivitelere olan motivasyonunu da arttıracaktır. Bir yandan aktivitelerin seviyesini bir-iki basamak yüksek tutmaya çalışırken başarıyı her seferinde garantilemek zor olabilir. Bu nedenle aktivitelerinizde bu basamağı uygularken gerektiğinde ona yardımcı olarak başarıya ulaşmasını sağlamalısınız. 

Başladığınız aktiviteyi bitirmek de önemli bir başarı unsurudur bu nedenle koşullar ne olursa olsun en basit oyunda bile aktiviteyi bitirerek hedefine ulaşmayı sağlamalısınız. Burada önemli olan, çocuğunuza yardım ederken ‘Dur ben sana yardım edeyim’ tarzında, ona başarmak için yardıma ihtiyacı olduğunu düşündürecek cümleler kesinlikle kurmamanız gerektiği. Başarmak kuralında çocuğunuz hedefe ulaşmak için desteğe ihtiyaç duyduğunda, ona karşı kuracağınız sihirli cümleniz ‘Hadi birlikte yapalım’ olmalı. Böylelikle siz onun başarmış olma güdüsüne hızla ulaşmasını sağlarken onun hissettiği; ortak bir paydada buluşuyor ve paylaşıyor oluşunuz olacak.

Buradaki dipnotumuz: Sihirli cümlemizi sadece çocuğunuz hedefe ulaşmak için desteğe ihtiyaç duyduğunda kurmalı ve yardım etmeyi alışkanlık haline getirmemelisiniz. 
15. Tam yeri ve tam zamanı: 
Sinir sisteminin davranışı veya beceriyi öğrenmeye ve kullanmaya hazır olduğu belirli zaman dilimleri vardır. Evde aktivite yaparken bu zaman dilimlerini yakalamak sizin için oldukça kolay olacaktır. 

Tam yeri; gerekli çevresel koşulların hazır ve uygun olduğu; tam zamanı ise; çocuğunuzun mutsuz, uykusuz, aç veya gergin olmadığı şeklinde sıralanabilecek koşulların sağlandığı anlardır. Bunun yanında, tam yeri ve tam zamanı kuralı terapilerde kullanılırken; doğru adaptif cevabı açığa çıkarmak için doğru zamanda ve koşulda çocuğa en uygun uyaranı vermek şeklinde açıklanmaktadır. Bunu fark etmek ebeveyn için oldukça zor olacağından bu basamakta sizin yapmanız gerek sadece çocuğunuzun aktiviteye en açık olduğu anı kollamak olacaktır. 
16. Beynin her iki hemisferinin de kullanılması: 
Bu basamakta bilmemiz gereken temel birkaç bilgi var: Dışarıdan bakıldığında bir cevizi andıran beynimizin görevlerine göre farklı lobları ve bölümleri bulunuyor. Aynı zamanda beynimiz sağ ve sol hemisfer (yarım küre) olmak üzere 2 ye ayrılır. Sağ ve sol hemisfer genel olarak farklı görevleri üstlenmiştir. Örneğin beynimizin sağ tarafı yani sağ hemisferimiz; ritim, renkler, resim, müzik, hayal kurma, hacim ve 3 boyutu algılama gibi sanatsal yetenekler ile vücudumuzun (yüzümüz dışında) sol tarafının kontrolünü sağlar. Sol hemisferimiz ise; rakamsal işlemler, sayılar, diziler, aritmetik ve matematik, konuşma ve analiz etme gibi daha matematiksel ve mantıksal yetenekler ile vücudumuzun (yüzümüz hariç) sağ tarafının kontrolünü sağlar. 

Bu iki hemisferi birbirine bağlayan beyniminizin ortasında bulunan sinir demetine ise corpus callosum denmektedir. Corpus callosum iki hemisfer arasındaki bilgi alışverişini sağlayan bir köprü görevi görür. Beynimizin iki hemisferi arasındaki iletişim ne kadar fazla ise corpus callosum o kadar gelişmiş yapıda olur. Yani corpus callosum’un gelişmiş olması beynin bir bütün olarak maksimum düzeyde kullanmasını sağlayarak zihinsel yeteneklerini maksimum seviyelere çıkartır. Bu nedenle çocuklarımızın beyinlerinin her iki tarafını da eşit seviyede uyaracak aktiviteler yaptırmamız gerekmektedir. Çünkü beyninin ağırlıklı olarak tek bir tarafını kullanan kişilerin corpus callosumu yeterli düzeyde gelişmez. Etkili ve hızlı öğrenmenin sağlanması için her iki beyin hemisferinin birlikte, dengeli bir şekilde kullanılması gerekir. Bunu sağlamanın yollarının birçoğuna zaten beyin gelişim kurallarından bahsederken sık sık değindim ve değineceğim. Bu basamakta özellikle belirtmem gerekenler; kitap okumak ve ritm. 


Kitap okurken sol tarafla takip edilen ve kavranan kavramlar sağ tarafta hayal edilir bu nedenle kitap okumak beynin her iki hemisferini birlikte uyarır. Ritim için; öncelikle vücut farkındalığını da destekleyen ve vücudun her iki tarafının koordinasyonunu geliştiren aktiviteler önereceğim. Çocuğun vücudunun her iki tarafını da simetrik olarak kullanabilmesi ve bunu koordine gerektiren durumlarda da uygulayabilmesi bizim için önemlidir. Dans etme, spor yapma, yüzme ya da basit beden eğitimi hareketleri gibi aktiviteler bu aşamada onun vücudunun iki taraflı entegrasyonunu destekleyecek aktiviteler olabilir. Daha erken dönemde bebeğin iki elini birden kullanması, oyuncağını bir elden diğerine geçirmesi, bacaklarını birlikte hareket ettirmesi, yerde sürünmesi, dönmesi, emeklemesi gibi fiziksel aktiviteler vücudun bilateral entegrasyonunu destekleyen aktivitelerdir. 

Oyunlarınız sırasında çocuğunuzun her iki elini birlikte kullanmasını sağlayacağınız düzenlemeler yapmak, oyuncakları gözleri ile takip etmesini sağlamak, ellerinin ve ayaklarının gövdesini çaprazlamasına neden olacak oyunlar oynatmak bu aşamada onun beyin gelişimini desteklemenize çok yardımcı olacaktır. Ritmde gözden kaçırmamamız gereken bir diğer unsur da müzik. Müzisyenler üzerinde yapılan araştırmalar corpus callosumlarının sıradan bir insandan daha gelişmiş olduğunu gösteriyor. Müzik derken bahsettiğim illa Mozart olmak zorunda değil ama içinde belirli bir ritim barındıran müziğin iki yarım küre arasındaki iletişimi daha iyi desteklediği biliniyor. Bu nedenle ritm içeren müzikleri çocuğunuzun hayatının önemli bir parçası haline getirmenizi tavsiye ederim. Bunun için sırası ile müzik dinleme, şarkı söyleme, ritim tutma, duyduğu ritmi taklit etme, ritme vücutla eşlik etme, enstruman çalma basamaklarını uygulayabilirsiniz. 

Şimdilik bu kadar, sonraki yazımda basamakların tamamını bitirmiş olmayı hedefliyorum. 

Sevgiler,

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

25 Aralık 2014 Perşembe

Keziban'ın Doğal Doğum Hikayesi

İlki gibi zar zor, biraz da sürpriz gelen ikinci bebek, ikinci heyecan... 

Hamileligim rutin hayatıma devam etmemin yanısıra bol hareket ile gecti. Masa başı çalışmamın olumsuzluklarını isyerine gidip gelirken 5-6 durak önce inip yürüyerek, bolca merdiven inip çıkarak azaltmaya çalıştım. İş haricinde de bolca çarşi gezisi yaptım. Soyut hazırlıgım ise daha çok dua etmek üzerine idi. Sesli, sessiz, bazen kitaplardan, bazen kendimden bolca dua. Her anne adayı kendi yapısına uygun huzur bulma şeklini belirlemeli. Benim yöntemim buydu. 

Son haftalara gelince haliyle sabırsızlığım arttı. İlk doğumum 42. haftada olduğundan umutsuz olsam da her akşam yoklayan sancılar ile sürekli tetikteydim. Hatta iki kez ciddi ciddi doğurduğumu sanarak arkadaşlarıma haber vermis ve sonra "yanlış alarm" açıklaması yapmak zorunda kalmıştım.  Anlayacağınız yalancı çoban durumundaydım. Artık "sancım var" demeye yüzüm kalmamıştı. Bu ahval ve şerait içerisinde 38+6 haftalik iken, bir gece yakın arkadaşımla mesajlaşarak geceliyorduk. Saat 2 olmus, ancak uyumaya karar verebilmiştik. Arkadaşım "bu gece gelecek bebek, hissediyorum" dediginde dalga geçip "hadi artik, uyuyalım" diyerek yatağa gittim. 

1 saat ancak uyumustum ki saat 3'te altımda bir ıslaklık hissiyle uyandım. Su oldugunu anlamıştım. Ayağa kalkıp halı batmasın diye parkenin üzerinde durdum. (Evet, halıyı düşündüm!) Biraz sonra daha fazla su paçalarımdan aktı. Eşime seslendim."Uyan, hastaneye gitmemiz lazım!" dedim. Gözünü ovuşturarak kalktı. Öyle filmlerdeki gibi delicesine koşturup "bebek geliyooo" diye bağırmadı. Bildiğin normal uyandı ve "çantaları arabaya götüreyim mi?" diye sordu! Çok duygusal! Neyse, ben de giyindim, hazırlandım. Çantamı son kez kontrol ettim. Sonra gidip çayı ısıttım.Çok açtım.Çeyrek ekmeğe çikolata sürüp yedim.Doguma 7-8 saat olduğunu tahmin ediyordum, aç biil aç gitmek istemedim. Bu arada sancılar da hafif hafif başladı. 8 dakikada bir gelip 10 saniye kadar sürüyordu. Ama öyle ciddi bir sancı değildi. Yola çıktık. Önce anneme uğrayıp kızkardeşimi aldık. Gayet eğlenceli güle oynaya ve Nazan Öncel şarkılarına eşlik ederek hastaneye geldik. 

Beni direkt doğumhaneye aldılar. Yanıma birinin girmesine izin vermediler. NST`ye bağlandım. Bolca sancı vardı fakat bebek de gayet hareketliydi hala. Muayenede 4 cm açıklık olduğu söylendi. Bu arada ben ebelere "kesinlikle suni sancı istemiyorum" dedim. Ilk kez böyle birsey duymuşcasına şaşkın baktılar. "Tamam ama destek amaçlı takarız daha sonra belki" diye güya yumuşatarak tekrar sundular. Net biçimde "hayır, destek amaçlı da istemiyorum" dedim. Bana bir şey demediler ama dışarda bekleyen yakınlarıma bilgi verirken "Suni sancıyı kabul etmiyor hastanız. Spontane doğumu bekleyecegiz. Uzun sürebilir." demişler. 

Ameliyat önlüğünü giyip sacımı taradım. Tokamı bile taktım sancılar sürerken. Şiddetleniyordu yavaş yavaş. Bir yandan da daha önce hazırladığım listedeki insanlara dua ediyordum. Elimde 5 sayfalık isim listesiyle mit ajanı gibi geziniyordum doğumhanede. Bu halimi gören ebeler "hiç doğuracak gibi durmuyorsun" deseler de sıklık da şiddet de artmıştı. 4 dakikada 1'e düşmüstü. Sancı aralarında oldukça iyi hissediyordum. Hic acı yoktu. Geziniyor, arkadaşlarımla mesajlaşıyordum. Sancı geldiğinde ise yatağın korkuluklarına tutunarak sabit bekliyordum. Ebe muayene ederek açıklığın 6 cm olduğunu söyleyip "çok sakin görünüyorsun" deyip gitti. Beni oyalamaya çalışarak "doktorun ara ara bilgi aliyor, gelecek" dedi. Ben de "biliyorum biliyorum, sona doğru gelecek o. Zaten şu anda bana yapacağı birşey yok." dedim Gerçekten kimsenin yapacaĝı birşey yoktu. Ben ve bebeğim çabalayacaktık ve tekrar kontrol. Açıklık 8 cm`i bulmuş ve ben artık sancılar geldiğinde kıvranmaya başlamıştım. Ebe "ıkınabilirsin artık" dedi. Sancılar da bir kaç dakikada bir oldukça kuvvetliydi. Gezinirken sancı gelince yere çömelip ıkınmaya başladım. Saat 9'a yaklasmıştı. Doktorum geldi. Gülerek "Hala suni sancı istemediğine emin misin?" dedi. "Evet, kesinlikle eminim" cevabım onu şaşırttı. Artık sonuna geldiğimi hissederken hala suni sancıdan bahsetmeleri de beni şaşırttı ya, neyse... 

Son kontrolde doktorum "baya yaklaşmış, en gec bir saate doğar" dedi ve gitti. Ben gezinmeye devam ettim. Arada ebe gelerek "Çok iyi gidiyorsun. Çok güçlüsün. Kendi sancınla başardın bu işi, aferin. Hadi son bir gayret." diyordu. Oldukça yorulmuştum tabii ki. Artık gezinemiyordum. Doğum masasına tutunup yere çömeldim. Sık sık ıkınmaya başladım. Ve birden aşağıda bir sertlik hissettim. Hala çok sessiz olduğum için etrafımdaki ebeler kendi işleriyle ilgileniyorlardı. Bana bakan yoktu. "Doğuruyorum!" diye seslendiğim halde pek ciddiye alan olmadı. Sonra daha yüksek sesle "DOĞURUYORUM!!" diye bağırdım. Beni hemen çatala aldılar. Doktorum da geldi. Nefesle ilgili birseyler söylediler ama o an pek anlayamıyordum. Doktor "başını görüyorum" dediğinde "hadi bee" dedim. Son bi ıkınmaya kalmıştı işim.

Hani diyorlar ya "bir avazda kurtul" diye. O son avaz lazımdı işte. Derin nefes aldım ve var gücümle ıkındım. Veee içimden ılık ılık birşeylerin aktığını hissettim. Doğmuştu bebeğim. O ne güzel an... Nasıl bir rahatlama..."Bebeĝimi verin!" dedim ama "üşür, giydirelim" dediler. Israr ettimse de nafile. Vermediler maalesef. Temizleyip giydirdikten sonra, yani ancak 4-5 dakika sonra verdiler. Sarıldım, öptüm, kokladım. Hemen istediler ama bu sefer de ben vermedim, he he :) İyice sevdim minik kuşumu. Ancak ondan sonra verdim. Sonrasında odamıza geçtik. Hemen emdi çok şükür. 

Işte bu da dünyaya gelen insan oğullarından bir tanesinin hikayesi olarak zaman sayfalarında yerini aldı...

Keziban

20 Aralık 2014 Cumartesi

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Bebekler Nasıl Yatırılmalı?

Yüzüstü yatmak bebek ölümü riskini en az 2 en fazla 13 kat arttırır (1) 

(bebekten bebeğe değişebilir oranlar). Bunun üç temel sebebi vardır: 
  1. Bebek verdiği karbondioksitli nefesi bu şekilde geri çekebilir ve ihtiyacından az oksijen alır. 
  2. Üst solunum yolları bu yatış pozisyonunda tıkanabilir. 
  3. Vücuttaki ısının gerektiği şekilde dağılmasını engelleyerek, aşırı hararete yol açabilir. Bu nedenlerle de ölüm riskini ciddi olarak arttırır. (2) 
Bunların yanı sıra, nefes alamama durumunda bebeğin kolay uyanması ölümü engelleyicidir. Oysa karın üstü yatan bebekler:

1. sese daha az tepki verirler 
2. tansiyonlarından ve kalp atışlarında ani düşmeler görülebilir 
3. daha uzun uyurlar, daha zor uyanırlar(evet, daha derin uyurlar ve bu anne için iyi olsa da, bebek için kötü birşey. Bebeklerin uykusunun hafif olması daha iyidir). (3, 4) 

Bebeklerin sırt üstü yatırın kampanyasının başladığı her ülkede beşik ölümlerinde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Ayrıca yapılan araştırmalar göstermektedir ki, sırt üstü yatırmak aspirasyon ve kusma riskini arttırmaz. (5) En doğru yatış biçimi sırt üstüdür.
Referanslar:

1. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000). Changing concepts of sudden infant death syndrome: Implications for infant sleeping environment and sleep position. Pediatrics, 105(3), 650-656. 
2. Carroll, J. L., & Siska, E. S. (1998). SIDS: Counseling parents to reduce the risk. American Family Physician, 57, 1566-1567. 
3. Sahni, R., et al. (2002). Quality of diet, body position, and time after feeding influence b . ehavioral states in low birth weight infants. Pediatric Research, 52, 399-404. 
4. Kahn, A., et al. (2003). Sudden infant deaths: Stress, arousal, and SIDS. Early Human Development, 75(Suppl.), 147-166. 5. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 3. Bölüm

Uzun bir aradan sonra yine yeniden herkese merhaba! 

Yazmayalı oldu biraz, Eren Kaya dürtmese belki de aklımdan çıkmıştı çünkü lanet olası hayat devam ediyor bazen iyi bazen kötü... Ama bazıları için bazen kötüler hep daha fazla oluyor ve ben o kötülüğün içinde boğulduğum bir dönemdeyim. 

Bir kardeşin geleceği müjdesini vermiştim hepinize. Evet bu benim için harika bir haberdi. Aslında şimdi düşününce bunca derdime kader ortağı etmezdim o masum meleği. Kardeşim olması her şey çözer sanmıştım. Fakat insanlar asla değişmiyor ya sevgili babam annem 4 aylık hamileyken annemi tekme tokat yine dövdü. Ahh benim annemmmm. Karnını tuta tuta yalvardı babama. İlk kez o an anladım ki kardeşimin olması da çözmeyecekti bu durumu... Ve ben yine koruyamamıştım annemi. 


Kardeşim dünyaya geldiğinde babamı çok farklı gördüm. Ona, hiç bana bakmadığı gibi bakıyordu. O zamanlar çok ama çok kıskanmıştım. Herkes bunu fazlasıyla normal karşıladı, basit bir kardeş kıskançlığı olarak anladılar. Ama öyle değildi işte. Ben kardeşimi değil de babamın kardeşime olan sevgisini kıskandım. Ona o kadar şefkatli, ilgiliydi ki çok şaşırıyordum bu duruma. Sanki benim babam değildi ve nedense o sevgiyi hep kendime de istedim. Olmadı, hala sebebini bilmem babamla asla geçinemedik. 7 yaşındaki bir çocuktan nefret edilir mi? Peki ya 7 yaşındaki çocuk babasından nefret eder mi? 

Yıllar çabuk geçti ya da şimdi yazarken bana öyle geliyor. Ama her zaman okulda,sınıfta yapayalnız kaldım. Geçimsiz, hırçın, mutsuz… Çoğu zaman bir arkadaşım, sırdaşım bile olmadı. Ailede sevgi, güven, bağlılık göremeyen ben; kendi hayatımda da bu duyguları oturtamadım yıllarca. Babamla olan ilişkimden midir bilinmez ama hayatımın her döneminde (komik gelebilir ama 5 yaşımdan beri) bir erkeğe aşık oldum. Hep birini sevme ihtiyacı, ondan güç alma ihtiyacı duydum. Körü körüne bağladım. Çok da incindiğim oldu ama yine de hep sevdim. Yaşım büyüdükçe bana karşı olan şiddet de arttı. Sebebini hatırlamadığım birçok sebepten defalarca dayak yedim. Bir keresinde karnıma tekmeler yerken gözümü araladığımda babamın öfke dolu bakışlarını gördüm. Ve o günden sonra kesin olarak emin olduğum bir şey vardı ki bu adam beni sevmiyordu. İnsan evladını sevmez mi dediğinizi duyar gibiyim ama yaşadıklarımı görmüş olsaydınız anlardınız. 

Yine bir kavga gecesiydi 4 ya da 5. sınıfa gidiyorum. Babam yine annemi hayvanca dövmüştü. Gittim yatak odasına sandalyeyi koyup dolabın üstünden valizi aldım. Eşyalarını koydum annemin. Git dedim. Git anne! Babam gördü, üstümde pijamalar yalın ayak beni de annemi de kapıya attı. Kalakaldık öyle sokağın ortasında. Ertesi gün annem komşulara yalvar yakar beni geri göndertti eve. ‘Ben bir yol bulana kadar çocuk sokakta kalmasın’ dedi. Annemin ailesi Almanya’da olduğu için yaşadığımız yerde anneme destek olabilecek kimse de yoktu, ailesi olsa bile onların da diyeceği tek şey kocana dön olurdu. Eve döndüğümde babamın nefretiyle yine karşı karşıyaydım. Beni kardeşimle beraber dağ evinde kalan bir arkadaşına götürdü apar topar. Bırakıp döndü bizi. Anlamamıştım niye böyle yaptığını. Sonradan öğrendim ki meğerse annemi tehdit etmiş, çocukları göstermem bir daha eve dön diye. 

Ben artık 7. sınıfa geldiğimde yani 13 yaşlarımda falan ipler hepten kopmaya başlamıştı. Evde kavga kıyamet eksik olmuyordu. Babam annemi kapıya atıyordu, annem polislerle kapıya dayanıyordu. Annem dayak yiyordu ve daha neler neler. Anlatmak böyle kolay gibi görünse de çok ağır şeylerdi. Deli miydi bu kadın niye ayrılmıyordu? İşte o da o kadar basit değildi. Boşanmanın sülalede kabul edilmediği, ailesinin sahip çıkmadığı, doğru düzgün eğitim hayatı olmayan ve en zayıf noktası kızları kullanılarak tehdit edilen bir kadının boşanıyorum demesi işte hiç de kolay değildi. 17 yaşında evlenip 18inde anne olmuş bir kadının hayata bir anda göğüs germesi kolay değildi. Ah benim güzel annem.

Devamını haftaya sizlerle paylaşacağım, görüşmek üzere...

Canan

12 Aralık 2014 Cuma

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Okullarda Çocuklar Arasında Zorbalık (Bullying)

Çocuğunuz zorbalık mağduru olabilir, ya da zorbalık yapıyor olabilir. Zorbalık özellikle 7 yaş civarı ve daha sonra 12-14 yaş arası tavan yapar. Çocuklar arasında kasıtlı, tekrarlanan, karşısındakine zarar veren kelimeler ve isim takma, tehdit ve dışlama gibi diğer davranışlar zorbalık olarak tanımlanır (Bullying: What Schoold Can do, Schargel, Franklin, P.). Zorbalık farklı şekiller alabilir.


ZORBALIK TÜRLERİ 
  1. Fiziksel zorbalık: vurma, dürtme, boğazlama, saç çekme, dövme, ısırma ve aşırı gıdıklama 
  2. Sözel zorbalık:üzücü isimler takma, takılma ve dedikodu 
  3. Duygusal zorbalık: dehşete düşürme, şantaj, adını çıkarma, aşağılama, ırk, din, dil, etnisite ve algılanan cinsel yönelimi gibi kişisel özelliklerini hor görme, arkadaşlıkları manüle etme, yalnızlaştırma, dışlama ve arkadaş baskısı. 
  4. Cinsel zorbalık: yukarıda sayılanların çoğunu ve daha fazlasını içerir: teşhircilik, röntgencilik, cinsel teklifte bulunma, cinsel taciz, fiziki kontak ve cinsel saldırı dahil olmak üzere istismar. 
  5. Siber zorbalık:bu diğerlerinden farklı olarak cep telefonları ve Facebook, Twitter, Skype gibi sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla başlayan yeni bir zorbalık türüdür. Internet ve mesajlaşma yoluylabirisini rahatsız etmek, aşağılamak, hakkında dedikodu çıkarmayı kapsar. Ayrıca zorbalık ne kadar doğrudan yapıldığına göre de ikiye ayrılır: 
1- Doğrudan Zorbalık: Açık fiziksel ve sözlü saldırılar  
2- Dolaylı Zorbalık: daha az görünürdür. Tespit etmesi zordur. 
Zorbalığın meydana gelebilmesinin şartları: 

1. Birkaç çocuğun birarada olması 
2. Etrafta bir yetişkin olmaması
3. Çocukların çevrelerindeki insanları kendileri seçememesidir (örneğin okul ortamı). 

MAĞDUR ÇOCUĞA NASIL DAVRANMALI? 

a. Dikkat mağdur çocuğa çekilmemeli. Tam tersine başka tarafa çekilmeli.

b. Mağdur çocukların aileleri genellikle okula şikayette bulunmazlar, çünkü çocuk olayın büyümesini istemez. Çocuklarının isteği üzerine aileler de susabilir. Bu çok yanlıştır. Aileler ve okul, zorbalık konusunda işbirliği yapmalıdır. Mümkünse, ailelerle görüşülmeli. Durum anlatılmalı ve çocukları tekrar zorbalığa uğrarsa bildirmeleri istenmeli. 

c. Mağdur çocuğa hemen okulun ve hocalarının korumasının sağlanması gerekir. EĞER KORUMA sağlayanamayacaksa, HİÇ müdahale etmemek daha iyidir. 

d. Mümkünse psikolojik destek sağlanmalı. 

e. Arkadaş edinmesi için çaba sarfedilmeli. 

f. Öğretmenler tarafından takibe alınmalı. 

g. Asla mağdur çocuk suçlanmamalı. “Belki daha güleryüzlü/konuşkan/.. olsan, sana bu kadar saldırmazlar. Boşver, aldırma, ne olacak ki? Kendini savunsana! Ooo, beni ne döverlerdi, bir şey olmaz bu kadardan. Sen de ona bir vur.” gibi tutumlarla karşılaşmamalı. Unutmayalım ki, zorbalıkta mağdur asla suçlu değildir. 

h. Mağdur çocuğun sosyal becerilerinin geliştirilmesine çabalanmalı. 

SINIF ARKADAŞLARIYLA NASIL KONUŞULMALI? 

a. Zorbalık hakkında eğitim verilmeli. 

b. Bir olay olursa, yapılan eğitimler hatırlatılmalı 

c. Kimseyi suçlayıcı, kızgın bir ton kullanılmamalı. Sakin bir biçimde kurallardan ve kuralları kıranlara uygulanan yaptırımlardan bahsedilmeli. Daha önce yapılacağı söylenilen yaptırımlar uygulanmalı ve zorbalık yapanların uygun biçimde cezalandırıldığı diğer öğrencilere de bildirilmeli. 

d. Zorbalığa karşı duran öğrenciler cesaretlendirilmeli. 

NE YAPILMAMALI? 

  1. “Çocuk işte bunlar. Olur böyle şeyler. Erkek çocuğu, kavga edecek. Erkek adam …. Yapmaz. Kız çocukları birbirini çekiştirir. Hayat acımasızdır, hayatı öğreniyorlar, sorunu kendi aranızda halledin”, gibi şeyler söylemek ve tavırlar sergilemek zararlıdır. Yetişinlerin görevi çocukları korumaktır.
  2. Erkek çocukların kendilerini koruyabileceklerini varsaymayın. Erkek çocuklar hem fiziksel, hem de psikolojik zorbalığa biraz daha fazla mazur kalırlar. 
  3. Genellikle kızların dedikodu yaptığına inanılsa da, araştırmalarda erkeklerin de kızlar kadar dedikodu yaptığı ve erkek çocukların da sık sık dedikodu ve iftiralar nedeniyle mağdur olduğu bulunmuştur. İçerik farklı olsa da, etki benzerdir. 
  4. Öğretmenler davranışları ile farkında olmadan zorbalığa örnek olabilirler. Ayırımcı sözlerden kesinlikle kaçınılmalıdır. Bir gruba karşı önyargımız olsa da, bunu öğrencilerin önünde belirtmek çok sakıncalıdır. Sınıfta o gruptan kimse olmasa da, ayırımcılığın ve bir insanı aşağılamanın iyi bir şey olduğu mesajı verilmiş olur. 
  5. Öğretmenler asla döverek, bağırarak, iterek ceza vermemelidir. Bu yapılırsa, öğrenciler bunun doğru olduğunu kabul edecek ve şiddete özenecektir. 
  6. İki yetişkin arasında kabul etmeyeceğiniz bir davranışı, çocuklar arasında da kabul etmemeliyiz. 
  7. Her aşamada suçlayıcılıktan uzak, sakin, uzlaşmacı davranmakta yarar vardır. Zorbaların ailelerinin de, öfkeli davranabileceğini, çocuklarını savunurken okulu ve mağdur çocuğu suçlayabileceklerini, hatta saldırganlaşabileceklerini unutmamak gerekir. Öğretmenlerin ve öğrencilerin güvenliğinin tehlikeye düşecekleri ortamlar ve durumlar yaratılmamalıdır. Okul yönetimi ne öğrencileri, ne de öğretmenleri yalnız bırakmalıdır. 
  8. Eğer bir çocuğu koruyamayacak ve sonradan tekrar zorbalara teslim edeceksek, müdahale etmenin bir faydası yoktur. 
  9. Anketler tekrarlanarak ve öğrencilerle eğitimler tekrarlanarak, okulda yaşanan zorbalık olaylarında bir azalma olup olmadığı konusunda bilgi edinilebilir. Zorbalığa karşı uygulanan programdaki eksiklikler zamanla giderilebilir. Zorbalığın farkına varmak ve engellenebileceğini bilmek bile, yararlı olacaktır. 
  10. Unutmayalım ki, zorbalık azaltılabilir! Erken yaşta müdahale ile, hem zorbalık yapan, hem de mağdur olan çocuklar korunmuş olur.
Aysuda Kölemen

11 Aralık 2014 Perşembe

Gamze'nin Doğal Doğum Hikayesi

Çocuk sahibi olmayı, hatta evlenmeyi bile düşünmediğim dönemlerden beri, doğum denince tüylerim diken diken olurdu. Hiçbir şekilde normal doğum yapmayacağıma dair büyük büyük konuşurdum. Öyle ya, sancılar dayanılmaz, doğum anı işkence, doktor cart diye keser, dikişler atılır, mazallah bir de makata kadar yırtılırsın, çişini tutamazsın, zaten vajinanın yapısı da bozuluyor, eşin seninle birlikte olmak istemez ve bunun gibi pek çok korkunç "yan etkisi" varken, aklı olan normal doğurur muydu? Mis gibi sezeryanımı olur, tertemiz hayatıma devam ederdim. 

Sonra yıllar geçip, evlenip, çocuk yapma isteğimiz gündeme gelince, tekrar düşünme ihtiyacı hissettim. Bu kadar korkunç olmamalıydı, Tanrı kadın ırkını böylesine lanetlemiş olamazdı. Ben de araştırmaya başladım. Bulduğum tüm pozitif doğum hikayelerini okudum, tüm evde/suda/doğal doğum videolarını izledim. Hepsinde ağladım, güldüm, duygulandım, özendim, keyif aldım. Gördüm ki doğum korkunç bir şey değil. Sonra hamile olduğumu öğrendim, araştırmalarım daha da hızlandı. İçimde doğuma dair hiçbir korku ve endişe kalmasın istiyordum. 

Araştırmalarım sonucu doktorumu buldum, Türkiye'de yoktur sandığım doğal doğumu destekleyen bu ekiple çalışmaya karar verdim. Hamileliğim süresince doğuma hazırlık eğitimleri aldım. Yoga, nefes egzersizleri, olumlamalar, hypnobirthing çalışmaları, yürüyüşler, yüzme, perine masajı gibi doğuma hazırlıkta yardımcı olacak şeyler yaparak çok keyifli bir hamilelik geçirdim. Beslenmeme çok dikkat ettim ve günlük hayatımdan son güne kadar kopmadım.  

20 Ağustos günü, 38+3 haftalık hamile göbeğimle, pilates topum üzerinde zıplıyor ve çömelip kalkıyorken, hafif adet ağrısına benzer bir ağrı girdi. Bu ağrıya eşlik eden kasılmalar, tüm gün beni yokladı. Ama ne ağrılar dayanılmazdı, ne de kasılmalar düzenliydi. Ben hazırlık kasılmaları olduğunu düşünüp üzerinde durmadım. Akşam eşim gelince güzel bir yürüyüş yaptık, gece de hiçbir şey olmamış gibi yattık. Ben daha uykuya bile dalamadan, saat 01:00 sularında belimden başlayıp kasıklarıma doğru yayılan bir ağrı yaşadım. Bu ağrı kısa bir süre sonra tamamen geçti. Daha sonra periyodik aralıklarla geldiğini farkedince, zaman tutma ihtiyacı hissettim. Baktım ki sürekli kısalan aralıklarla gelip, 1 dakika kadar sürüp yok oluyor. Tam tarif edilen gibi ama hiç dayanılmaz değil ki? Gerçekten o korkunç doğum sancısı bu mu? 

Saat 03:00 gibi ebemi aradım ve durumdan bahsettim. Bana doğumun başladığını, kasılmalar 3 dakikada 1'e düştüğü için hastaneye gitmemi söyledi. Eşimi uyandırdım. Sakince hazırlandık. Bu esnada kasılmalar beni hafifçe zorlamaya başlamıştı. Dalga geldiğinde kollarımla duvara dayanarak kalçamla daireler çizmek çok rahatlatıyordu, bu sırada eşim de belime ters basınç uygulayarak yardımcı oluyordu. Bu şekilde evde biraz vakit geçirdik. Dalgalar daha da sıklaşınca hastaneye gitmeye karar verdik. Hastaneye vardığımızda saat 05:10'du ve ben çok zorlanmaya başlamıştım. Asla almam dediğim epidurali almaya karar vermiştim bile, odama çıkarken bunun hesabını yapıyordum :) 20 dk süren NST ve ardından ebe muayenesi ile, 8-9 cm açılmam olduğunu öğrendim. Artık epidural için çok geçti, doğum başlamak üzereydi, içime bir mutluluk doldu. Doktorum ve ekibi hastaneye geldiğinde saat 06:30'du, resmen apar topar doğumhaneye alındım. Her şey o kadar hızlı ilerliyodu ki, çok istediğim suda doğumu yapmak için havuzu kurmaya bile vakit kalmadı. Doktorum muayene etmek için beni çatala çıkardı ve şok oldu, kafası burda dedi. Hala açılmamış olan su kesemi açtı. Sonra içgüdüsel olarak istediğim pozisyonu almam için beni cesaretlendirdi. Yatağın üzerinde dört ayak üzerinde durup, bacaklarımı iyice yanlara açtığım bir pozisyonda rahat ettim. Daha sonra öğrendiğime göre, doğum için en uygun pozisyonlardan birini seçmişim. 

Sadece 4 itme sonucu bebeğim içimden balık gibi kayarak çıkıverdi. O anda yaşadığım yeniden doğuş hissini kelimelere dökmem mümkün değil. Doktorum ellerimi uzatarak bebeğimi almamı istedi. İlk defa ben dokundum ona, alıp göğsüme koydum, sımsıkı sardım ve bir daha asla bırakmadım. O kadar şaşkın, mutlu ve heyecanlıydık ki, gözlerimizi bebeğimizden alamıyorduk. Eşimle birlikte hem ağlıyor, hem kahkahalarla gülüyorduk. Gerçekten hayatımın en büyük aşkını yaşıyordum o an ve hiç bitsin istemedim. Kordondan kan akışının kesilmesini bekledik. Bu sırada biz oğlumuzla koklaşmakla meşguldük. İlk kontroller kucağımdayken yapıldı, onu bir an bile vermek istemedim. Kan akışı durunca, kordonu eşim kesti. Bu sırada bebeğim kendi kendine memeyi bulmuş, emmeye başlamıştı bile. Plasenta kolayca çıktı, 2 küçük sıyrık vardı, onlara dikiş atıldı ve odamıza gitmeye hazır hale geldik. 

Hemşireler tekerlekli sandalye getirmişlerdi. Doğum psikoloğum bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. İyi olduğumu söyleyince, odana yürüyerek gitmek ister misin dedi. Evet dedim. Böylece kocam, onun kucağında bebeğim ve ben; yürüyerek doğumhaneden çıktık. Odamıza yürürken, beni her gören tebrik ve takdirlerini sunuyordu. Zafer yürüyüşü! :) Şimdi doğum yapalı 1 ay geçmiş durumda. Ve ben hala doğum yaptığım o günü düşündüğümde, özlediğimi farkediyorum. O hisleri unutmak mümkün değil. Sağlığı elveren her kadının bu mucizeyi yaşaması gerektiğini düşünüyorum. 

Umarım hikayem, benim gibi pozitif hikayelerle doğum korkusunu yenen bir insana daha ışık olur. 

Sevgiler, 

Gamze

18 Kasım 2014 Salı

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 5. Bölüm

Merhaba, 

Beyin gelişim kurallarını anlatırken, çocuklarımızın beyin gelişimini desteklemek için oyun ve aktivitelerde uygulamamız gereken kurallardan, iç içe geçmiş olan bazılarını birlikte ele aldım. Böylece anlatılanları gözünüzde canlandırmanızın ve uygulamanızın daha kolay olacağını düşünüyorum. 

Araştırmacıların yaptığı çalışmalar, kısa süreli stresin öğrenmeyi desteklediğini fakat süresi uzamış stres altındaki insan beyninin bırakın yeni bilgiler öğrenmeyi; bildiği bilgileri bile açığa çıkaramadığını göstermektedir. 
8. Stres olmadan öğrenme: 
Birçoğumuzun başına gelmiştir; sınavdan çıktıktan hemen sonra, sınavda hatırlayamadığımız cevaplar bir anda aklımıza doluşur. Çünkü yaşadığımız stres, hafızamızı da zayıflatır. Bu nedenle çocuklarımızın gelişimini desteklerken anne-babaya düşen en büyük görev, baskıcı, otoriter ve kuralcı tavır içerisine girmemek, bu sayede de, stresten arınmış mutlu bir birey yetiştirmeye çalışmak olmalı. 

Aynı şekilde asıl konumuza dönersek; çocuğunuzun sinir sistemini desteklemek adına onunla yapacağınız aktivitelerdeki tavrınızın da benzer şekilde katı ve kuralcı olması boşuna vakit kaybetmenize sebep olacakken, destekleyici ve uyumlu duruşunuz onun stres seviyesinin düşmesini, böylelikle hızla gelişimini sağlayacaktır. Unutmayın, çocuğunuzla güven dolu bir bağ oluşturup onun duygularına saygı duyarak, kendi pozitif duygularınızı ona aktardığınızda, onunla en etkili iletişimi ve etkileşimi de kolaylıkla sağlarsınız. Yazının başında bahsettiğimiz kısa süreli stresi sağlayarak, nörolojik süreçleri ve beyin plastisitesini desteklemek için yapmanız gereken ise; 
9. Mücadele ve meydan okuma: 
İnsan sinir sistemini sürekli canlı ve uyanık tutmak öğrenme süreçlerini destekler. Tahrik etme, uyandırma ve canlandırma unsurlarını çocuklarınızın oyunlarının içine katmak onunla oynadığınız oyunların sıradanlaşmasını ve çocuğunuzun aktiviteler üzerindeki heyecanını ve motivasyonunu yitirmesini engelleyecektir. Fakat asıl önemli olan; sinir sistemindeki alarm halinin sağlanması ve beynin sürekli uyanık tutulmasının sağlanması ile öğrenme kalitesinin kat kat artmasını desteklemesidir. Oyunlar içindeki mücadele ve meydan okuma unsurlarını arttırdığınızda (Elbette doğru oranda zorluk ve stres olmadan öğrenme basamaklarını dikkate alarak); çocuğunuzun özgüvenini de desteklediğinizi, yetişkin hayatında zorluklara karşı daha hazırlıklı ve güçlü bir savaşçı olacağını, kendi ayakları üzerinde durma konusunda çok daha az sorun yaşayacağını da göreceksiniz. 

Mücadele ve meydan okuma unsurunu oyunlarda nasıl kullanabilirsiniz küçük bir örnek vereyim: Oyun oynarken çocuğunuzun beklentisi dışında hareket edin, onu şaşırtın ve oyuna sürprizler ekleyin. Bu sayede oyununuzun dinamik ve değişken olmasını sağlayın. Aynı zamanda çevresel düzenlemeler ekleyebilir, eşyaların yerini değiştirebilir, oyun için gerekli olan malzemeleri her zamanki yerinden farklı yere koyabilir, sandalyelerin, masanın yerini değiştirerek önünde bir anda engeller oluşmasını sağlayabilirsiniz. Oyunlar sırasında her zaman onun yanında değil, karşısındaki rakibi olarak da bulunun. Mesela onunla saklambaç oynarken oyununuzu bir anda körebe veya yerden yüksekle birleştirin. Tüm bunları yaparken öncesinde oyunu planlamamış ve değişimleri anlık yapmış olmalısınız. Böylece çocuğunuzun kafasındaki planı bozup yeni duruma adapte olmasını sağlarken, dikkatini ve katılımını arttırırsınız. 

Mücadele; çocuğunuzun değişime ayak uydurma ve doğaçlama yapma içgüdülerini destekleyerek onun gelişimine katkıda bulunur. 
10. Yeni ve farklı aktiviteler: 
Yeni bir şey yapmak veya bilindik bir şeyi başka bir yolla yapmak başarılı etkileşimler için hayati önem taşır. Başa çıkılması gereken durumlara adapte olabilmek yeni beceri ve başarılara götürür. Bu nedenle oyunlarınızda farklılıkları ve yenilikleri ihmal etmeyin. 
11. Kişiselleştirme-bireysel farklılıklar: 
Her çocuğun kendi içinde seviyesi farklıdır. Çocuğunuzun yaşına, seviyesine, mizacına, ilgi ve yeteneklerine en uygun (ne çok zor ne de çok kolay) aktiviteleri seçin ki, asıl hedefimiz olan doğru adaptif cevabı (davranışı, tepkiyi, hareketi) çıkarabilsin. Seçtiğiniz herhangi bir oyun veya aktiviteyi bütün kurallarıyla çocuğunuza aynen uygulamak yerine kişiselleştirerek zorluk seviyesini arttırıp azaltın. Kalıpların dışına çıkarak yaratıcı olmaya çalışın.
12. Doğru oranda zorluk: 
Çocuklar en iyi gelişimi kendi yeteneklerine uyan zorlukları aşarak elde ederler. Çocuğunuzun zaten aşina olduğu ya da ona basit gelen oyunların hem sizin hem de onun için zaman kaybı olacağını unutmayın. Fakat oyunlardaki zorluk miktarının çocuğunuzun seviyesinden sadece bir ya da iki üst basamak olması gerektiğini, başarısız olacağı zor mücadelelere sokulmaması gerektiğini unutmayın. Çocuğunuzun seviyesini geliştirmek için öncelikle onu kendi içinde değerlendirmelisiniz. Ardından seviyesinin bir-iki üst basamağı olan aşamadaki oyun ve aktiviteleri başarmasını hedeflemelisiniz. Böylece aktiviteleri kişiselleştirerek zorluk derecesini çocuğunuza göre ayarlamış olacak, öğrenmenin kalitesini ve başarı oranını arttıracaksınız. 

Gelecek hafta görüşmek dileğiyle...

Sevgilerimle; 

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

14 Kasım 2014 Cuma

Züleyha'nın Hamilelik Günlüğü — 31. Hafta

Merhaba, 

Ben ve Luna, 31. haftaya geldik. İyi kötü, düşe kalka, ağlaya güle geçti; geçiyor. Son görüşmemizden beri sağlık durumumla ilgili bir özet geçeyim, başına gelecek olursa -dilerim en iyi gebelikler sizin olur- kulağına değmiş olsun. 

Herkesin bu aya kadar kusmama bağladığı şekilde (buna birazdan muhtemelen ağzımdan köpükler saçarak değineceğim) vücudumda çok şey eksik. B12 yok, demir yok, kan az, D vitamini, omega… Tansiyonum yükseliyor. Hipotiroidi zaten hep başımdaydı, şimdi bir de şeker! O Karatay’a söyleyin, onun ağzını kısım kısım büzeyim! Açık kalan boşluklardan konuşabilirim sansın, ama çemçük ağzıyla iki laf edemesin daha bu konuyla ilgili. Aklına uyup şeker yüklemesi yaptırmamış olsam birçok sıkıntım olabilirdi. Çok şükür ki öyle bir saçmalığa yeltenmedim. 20 gündür diyetteyim gebelik şekeri sebebiyle. Bugün son bir tahlille insüline geçip, geçmeyeceğime karar verilecekti; şükür, gerek kalmadı. Sıkı bir diyetle, her hafta yapılacak şeker kontrolüyle gerekli seviyede tutmaya çalışacağız. 


Şu ana kadar da 11 kilo aldım. Kız iyi, ona da bin şükür, vıgır vıgır! Artık pıt pıtlar bitti, “Ben buradan, şuraya atlayabilir miyim acaba?” denemeleri başladı. Evet, atlayabiliyor. Arkadaşlarım karnımın adını Luna’park koydu. Ben de merak ediyorum çok; içeride bu kadar eğlenceli, sürekli aksiyonlu ne var acaba? Çıktığında kendisini bu kadar eğlendirebilecek miyim? O kadarcık haliyle bile ne kadar akıllı! Bana mı öyle geliyor yoksa? He he, benim çocuğum üstün zekalı he! :) Solumdan sağıma döndüğüm an, uyuyor olsa bile en fazla otuz saniye içinde dönmem için kıpırdamalar, iteklemeler başlıyor. Döndüğüm gibi, anında duruyor. Bazen deniyorum belki uyanmaz diye ama yok; ya hiç uyumuyor, ya da aman sağa dönmesin diye tetikte bekliyor. Tek derdimiz bu olsun! 

 “Bunu neden yapar?” diye soracaktım, analık var ya serde; ne kadar akıllıdan girdim. Sen beni o “Benim oğlan zehir gibi, zehir!” anaları gibi olmaktan ömür billah alıkoy Yarabbii! Her seferinde de o soruyorum denk geldikçe. 

- İcadı mı var, buluş mı yaptı, n’oldu da? 
- Bir cevaplar veriyor, bir görsen! Geçende babası “Geç gelicem, yemeğe beklemeyin” dedi. Bizimki hemen “Bana bakşana şen Muyat Efendii, şok geş kayıyosun, şeni döyeyim!” diyor. 
- Siz çocuğun yanında nasıl konuşuyorsunuz da bu kadar çirkin bir tavrı var? Sınırlarını da bilmiyor yani. Gevrek gevrek gülüyorsunuz ya bir de! Gerisi benim ufaktan çıldırmam ve “Sen de anne olacaksın, göreceğiz!” Göreceksiniz.

Adresimiz değişince doktorumu da, başka bir doktor arkadaşımın önerisiyle değiştirdim. Hypnobirthing yöntemini biliyor olması ve doğal doğuma öncelik vermesi -zaten olması gereken bir şeyi, lütufmuş gibi anlatıyor olmak ne acı!- benim için muhteşem oldu! Nedense beklemiyordum. Bu yüzden doğumla ilgili taleplerimi daha rahat ve zorlanmadan ifade edebileceğim için mutluyum! Hiçbir zaman gebe olduğum için kimseden özel bir ihtimam beklemedim. “Onu kaldırma, yoruldun mu, hadi uzan, hızlı yürüme, koşma, sıkı şeyler giyme, susadın mı, acıktın mı, sen buraya otur, koktu mu, yanında dedik ama canın istedi mi?” Bunlar, tamam ince düşünülen, nazik şeyler ama ben sıkılıyorum. Yoruyor bunlar beni. Herkes benle ilgilensin, ben özelim, kutsalım gibi bir hamile kibrim olmadı hiçbir zaman. Olandan da hep nefret ettim. Beni bilen biliyordur artık, anlatırken bile içim şişti. Bu konuda böyleyim ama özen beklediğim bazı durumlar var ve başıma geldiği için asla kimseye yapmayacağım şeyler. 

Ben aylar boyu, günde defalarca kustuğum için zaten fazlasıyla yorgunum. Hem fiziksel, hem ruhsal… Kemiklerimin içleri bile ağrırdı, hala o halsizliğim devam ediyor. Birçok kez de çok doktora, bir bilene danıştım. “Kusmamın bebeğime bir zararı olacak mı?” Herkesin cevabı çok net ve tek. “Kilo vermediysen hiçbir şey olmaz. Kilo vermek de yalnızca seni etkiler ve dirençsiz düşürür, yoksa bebeğin sen hiçbir şey yemesen bile senden alacağını fazlasıyla alır.” Bunu biliyordum. Ama 7 ay kusup, şeker sebebiyle 8. ayda diyete başlayınca sağlık görevlisi olan yakınlarımdan bile duyuyorum. Belli etmesem de canım ciddi derecede sıkılıyor. “Çok kustuğun için vücutta hiçbir değer kalmadı tabii…” Gece çok döndüğünü söylesem bile “E diyet yapıyorsun ya, karnı aç garibin…” Be hayvan! -Çok affedersiniz sevgili hayvanlar- “Sen şimdi diyet yapıyorsun ya, e bu bebek kedi eniği gibi küçücük doğacak o zaman?” deme cesaretini, hadsizliğini nereden buluyorsun sen? İnsan olan bir hamilenin, en çok bebeğinin iyiliğini önemseyeceğini düşünemez mi? Bu kadar mı şuursuzsunuz? Ben ne kadar kendimi rahatlatmak istesem de, yine de içimde toplu iğne ucu kadar da olsa bir sorumluluk duygusu var. Anlık da olsa bazen “Benim yüzümden, benim hatamdan mı acaba?” diyorum. Sen ne diye benim yaramı kaşıyorsun? Gecemi, gündüzümü zehir ediyorsun? 

İçimden de olsa küfür ne güzel şey! Herkes, her şeyi beğenmek zorunda değil ama bir de şu isim konusu… Beğenmediğini belli etmek neyin nesidir? Tamam; garip gelebilir, hiç duymamış olabilirsin, aklında tutamama ihtimalini de anlarım, tınısını sevmemişsindir ne haltsa! “Başka isim koyarsanız ben onu diyim!”i bana aklı başında biri açıklasın hele. Bu nasıl bir kendini önemsemek acaba? :) Bu neye benziyor biliyor musunuz? Gelinliğinizi beğenmeyen birkaç yakının “Sen düğününde benim olduğum zamanlarda şunu giy. Bu daha güzel!” demesi gibi. Çok beğenmişsin, severek de taşıyacağına inanıyorsun, bir kere olacak, mutlusun; biri gelip kötü demese dahi niyetini belli ediyor. “İsmiyle bin yaşasın, kaderi güzel olsun!” de geç. Sırf o taraf için bir isim daha koymayı düşünmüştüm, aptallıkmış! Koyarsam bile ikinci bir isim, el için değil tabii ki kendisi/kendim için koyacağım. Velhasılı, çok düşünüp bir ömür taşımasını uygun bulduğum isme burun kıvırma ya da olumsuz eleştirme hakkını kimseye vermiyorum. Ben koydum, sen koyma! 

Şu en güzel günlerimi -her şeye rağmen güzel- huzursuz eden diğer kesim de “Senin gibi sıkıntısı olan biri vardı, karnında ikizleri öldü. Falan oldu, az kalsın bebeğimi kaybediyordum. Aman dikkat, bebeğini sadece sen düşünürsün! Falan falan olmasaydı ikimiz de zarar görecektik. Çok çok acil, hemen doktorunu ara!”cılar. O doktoru bulana kadar kaç kere doğuruyorum ben biliyor musunuz? Bir kıçı kırık enfeksiyonda bile dikenlere oturttular beni. Yapmayın gözünüzü seveyim. İlk bebek diyorum, cahiliyim diyorum, hormonlardan ara ara delirecek oluyorum diyorum. Etmeyin! Yol yordamı, efendi gibi söylemenin usulü yok mu bunları? Sonra ben hep huysuzum, hep ukala ve kırıcıyım, hep bir halt sanıyorum kendimi, bir bebek de ben doğuracağım!... 
Son olarak “Eşek değilim, artık gidip bir şeyler alayım.” dedim ve aldım. Artık, beklenmedik bir doğumda kızı koyun postuna sarmamıza gerek kalmayacak. Yine de yanıma alayım ama. :) 

Bol bol kucakladım hepinizi, sevgiler. 

Züleyha

28 Ekim 2014 Salı

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 11. Hafta

Herkese Merhaba,

Ne olduysa 10+0 olduktan sonra olmaya başladı. Göbeğim şişmeye başladı. Alttan şişse anlayacağım ama göbek deliğimin üzerinden başlayan bir şişlik var. Tartıya göre 1 kilo aldım. Ama bu sadece geçen hafta yediğim 2-3 makarna olabilir mi? Şişlik filan idare diyorum ama esas sorun sinir bozukluğu… Bu ilaçlar inşallah 2 hafta içerisinde bitecek. Hem cep telefonumun uyarı için çalmasından hem de bu ilaçları görmekten bıktım… İnşallah hormonlara bağladığım ruh halim de bir nebze düzelir. Zaten dinlenmek için haftasonları neredeyse hiç evden dışarı çıkmıyorum. Eğer çıkarsam da sadece eşimle markete ya da gerekli diğer işleri halletmek için. 


Ben ki tek başına dolaşmaktan, araba kullanmaktan, kendi işini kendi yapmaktan bu kadar zevk alan, bu şekilde dinlenen biri olarak şu anki halim beni sanki daha da asabileştiriyor. Eşimin her söylediğine çok alınıyorum. Evet belki alınacağım şeyler, ama gelip özür dilese bile uzatmaya devam ediyorum. Onu da çaresiz hale getiriyorum. Sonuç mutsuz bir çiftin ev hapsi oluyor. Böyle olsun istemiyorum. En çok mutlu geçirmek istediğim zamanları kavga ederek geçirmek istemiyorum. Herkes bu zamanları böyle mi yaşıyor? 

10+5 olduğunda yine ilaçlarımı yazdırmak için devlet hastanesine gittim. Maaşallah bizim bebiş 11+5 boyutuna ulaşmış. Erkek olacak, babasına çekecek o yüzden iri yapılı görünüyor diyemiyorum. Çünkü halası da babası ile aynı boyda, tüm aile iri yapılı ve uzun. Yani uzun boylu bir kız olma ihtimali de halen devam ediyor bence ☺ Artık karından yapılan ultrasonda bile daha net görünür oldu miniğimiz ☺. 

Sabah eşim olmadan gitmiiştim doktora. Akşam resmini babasına göstermek çok sevindiriciydi… Bu doktorum da ikili test yaptıracaksam bu sıralarda muayeneye gitmemi söyledi. İkili test için devlet hastanesindeki teste güvenmiyormuş. Ama üçlü test yapılacaksa burada yaptırabilirsiniz dedi. İkili test için de bir doktor tavsiye etti. Bir doktor başka bir doktoru tavsiye ettiği için ben de burada yazmaya sakınca görmüyorum. Doç. Dr. Zeki Şahinoğlu. Benim sağlık sigortam Acıbadem Hastanesi haricinde doğum garantisini kullanarak muayene olursam garantiyi iptal ediyor. Bu nedenle ben yine Acıbadem Hastanesi’ne gideceğim ☹. 

Benim sıkıntılarım maaşallah yok, iyiyim. Biraz uykum var. Erkenden yatıyorum. Hala kıyafetlerime girebiliyorum. Daha iş yerinde birkaç kişinin haberi var hamileliğimden. Bakalım ne zaman anlamaya başlayacaklar? Bir çok kişinin söylediği ve yine bir çok yerde okuduğum topuklu ayakkabı giymek ile ilgili olumsuz düşünceleri ben hiç takmadım. Hala topuklularımı giyiyorum. Zaten tüm gün oturarak çalışıyorum. Ofis içerisinde giydiğim topuklu ayakkabı beni rahatsız etmiyor. Zaten ben senelerdir topukluları sadece ofis içerisinde giyerim. Sabah-akşam eve gidiş gelişlerimde mutlaka spor ayakkabılarım ile değiştiririm. İş çıkışında beni görenler için çok komik bir kombinasyon gibi dursa da ayak sağlığım için böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hem kızım olacaksa ona da şimdiden bu ipucunu öğretmiş oluyorum ;)

Haftaya görüşmek üzere...

Melek

27 Ekim 2014 Pazartesi

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 4. Bölüm

Beyin Gelişimi Kurallarının Uygulanması - 2

Geçen haftadan kaldığımız yerden gelişim kurallarına devam ediyoruz: 
5. Fikir Üretme: 
Çocuğunuzun yeni fikirler üretmesi ve bu sayede hayal gücünü geliştirmesi onun beyninde çok hızlı ve kalıcı sinaptik bağlantılar kurulmasını sağlar. Küçük bir bebek eline verilen tahta kaşık ile oyununda; başlangıçta yere atarak çıkardığı sesi dinlerken, zamanla o tahta kaşığın davul çalabileceği bir bagete, küreğe, dondurma külahına, bebeğinin saçını taradığı bir tarağa ya da zamanla çok daha kompleks fikirler üreterek oyuncak bir arabaya ya da bebeğe dönüştüğünü hayal eder ve ona kıyafetler giydirerek hayalini hayata geçirir. Yeni konuşmaya başlayan çocuğun ba-ba hecelerini zamanla uzun cümlelere dönüştürmesi gibi yeni fikirler üretmek de basitten başlayıp karmaşığa doğru gelişir. 


Çocuğunuzla birlikte geçirdiğiniz zaman dilimlerinde (sadece oyun ve aktiviteler sırasında değil günün her anında) onun; hayatı ve çevresindeki dünyayı tanımak için bol bol deneyler yaptığını göreceksiniz. Bu deneyler zaman zaman size yanlış, hatta bazen de tehlikeli göründüğü için farkına bile varmadan bu deneylere karşı bir tutum içerisine giriyor olabilirsiniz. Çünkü, örneğin bebeğiniz mama sandalyesinden aşağıya oyuncaklarını atıyor ve neler olacağını ilgiyle izliyor olabilir. Banyoda klozetin içinde ya da yatak odanızdaki dolabınızda aslında yapmak istediği çok fazla uçuk-kaçık planı olabilir. Bazen çocuğunuzun sizin ona verdiğiniz oyuncakla fonksiyonunun dışında size anlamsız görünen oyunlar oynadığını görürsünüz. Örneğin benim kuzenimin küçük kızı annesinin ona çubuklarla çalması için verdiği davulu tabure yaparak üzerine oturuyormuş, bu sırada çubukları da çeşitli keşif aşamalarından geçirdiğine eminim ☺. 

Önemli tehlikeler ve ciddi zarar verici davranışlar içermeyen keşif, hayal gücü ve fikir üretme çabalarındayken, çocuğunuza ‘Hayır’ kelimesini sık sık söylememenizi öneririm. Yeni keşifler yaparken çocuğunuzu mümkün olduğu kadar desteklemeniz ve bunun için, ürettiği yeni fikirlere ve objelere olan ilgisine karşılık vermeniz onun özgüven ve yaratıcılık başta olmak üzere, birçok farklı alanda gelişimine zemin hazırlar. Bunu yaparken benim size önerim çocuğunuzun yeni fikirler üretmesi için ona uygun ortamlar yaratmanız. 

Çocuğunuzun yeni fikirler üretmesine uygun ortam: 

• Önünde onlarca renkli, ışıklı, müzikli oyuncak olan bir çocuk, hiçbir zaman yeni bir oyun kurmak ihtiyacı duymayacaktır çünkü bu oyuncaklar onu yeterince oyalar. Bu nedenle oyuncak seçiminizde minimalist davranmanızı tavsiye ederim. Örneğin basit bir plastik tabak bile onun hayal dünyasında şapkaya, kovaya, müzik aletine vs dönüşebilir. Bu nedenle çok da süslü püslü oyuncaklara ihtiyacınız olmadığını unutmayın. 

• Çocuğunuzun önüne basit oyuncaklar koyduğunuzda, başlangıçta bu oyuncakla ne yapacağını bilmese bile, zamanla aynı oyuncağı farklı amaçlar için kullanmaya başlayacağını, yeni fikirler üreteceğini göreceksiniz. Bu nedenle aynı anda önüne onlarca farklı oyuncak yığmayın, kafasını karıştırmayın. Aynı anda maksimum 2-3 oyuncak yeterli olacaktır. 

• Yine benzer sebepten, ona zaman verin. 

• Fikir üretmesini sağlamak için yapabileceğiniz bir başka şey de ona sorular sorarak yönlendirmeniz. Günlük yaşamındaki aktiviteler sırasında bol bol 5N1K sorularını kullanın. 5N1K basamağına daha sonra örneklerle değineceğim. 

• Eline verdiğiniz bir oyuncağı nasıl kullanacağını hemen anlatmayın ve onun keşifler yapmasını sağlayın. 

• Tüm gününü siz planlamayın ve ona da söz hakkı verin 

• Doğayla iç içe yaşaması ve gözlem yapabilmesi için ortamlar yaratmaya gayret edin. • Hayır kelimesini çok gerekli olmadıkça kullanmamaya çalışın. 

• Özellikle 3-4 yaşlarındaki çocuğunuzun bol miktarda ☺ sorduğu soruları size çok saçma bile gelse sabırla yanıtlamaya çalışın. “Çocuklar okula birer soru işareti olarak başlar ve nokta olarak bitirirler.” (Neil Postman). Onun merak etmesini teşvik ederek, soru işareti olarak kalmasını sağlarsanız öğrenmeye olan hevesi hiç tükenmeyecektir. 
6. Aktif Katılım: 
Çocuklar, bebeklik döneminde başlayan keşfetme sürecine çocukluklarında da devam ederler. Aslında ‘çok yaramaz’ olduğu söylenen bebek ve çocukların birçoğu bu keşfetme süreci hakkında daha meraklı olanlardır. Ortalama bir bebek, dünyaya gelişinin hemen 6. ayında kendi etrafında dönmeye ve etrafındaki objelere ulaşmaya çalışmaya başlar. Hareket kabiliyeti arttıkça da evin içinde keşfetmeye çalıştığı yer sayısı hızla artar. Yerde istediği oyuncağa ulaşmak için debelenen çocuğunuza oyuncağı siz alıp verdiğinizde onu, hem fiziksel hem de zihinsel birçok alanda edineceği tecrübeden mahrum bırakacağınızı unutmayın. Aktif katılım basamağına daha önce problem çözme basamağında kısmen giriş yapmış ve şöyle özetlemiştim: 

• Koltuğa tırmanmaya ya da uzaktaki bir oyuncağı almaya çalışan bebeğinizin haline acıyıp, onu kucaklayarak koltuğun üzerine koymanız veya oyuncağı alıp eline vermeniz aslında ona yaptığınız büyük bir kötülüktür. 

• Bunun yerine ona yapması gerekenleri tek tek söylemeniz ve onun bunları yapmasını beklemeniz kısmen kötülüktür. 

• Nasıl yapılabileceğini ona göstermek ve aynısını yapmasını istemek kısmen iyiliktir. 

• Yaparken ona yardımcı olmak iyiliktir 

• Fakat en iyisi bebeğinizin düşe-kalka deneye-yanıla doğru yolu kendi tecrübeleriyle keşfetmesini sağlamaktır Sinaptik bağlantıları dolayısı ile beyin gelişimini destekleyen kurallarımızdan biri olan aktif katılım kuralımızda, asıl önemli olan çocuğunuzun ‘yerine’ onun yapabileceği şeyleri yapmamanız gerektiği. 

Bunun için; çocuğunuzun gün içerisindeki bakımı ve beslenmesi dahil olmak üzere tüm aktivitelerde sorumluluk almasını sağlamanız gerekiyor. Zaman içerisinde aktivitenin tamamını mümkün olduğu kadar kendi kendine yapmasını sağlamaya çalışın. Örneğin bunu aktığında bir peçeteyle burnumu silmek yerine önce ikiniz birlikte peçeteyi tutup burnunu silerken, zamanla peçeteyi eline verip onun bunu bağımsız yapmasını sağlamanız gerekmekte. Bu basamak size BLW’yi (Baby Led Weaning) hatırlatmış olabilir, orada da amaçlardan biri çocuğun sorumluluk almasını sağlamaktır. Çocuğunuzun gelişimi için günlük yaşam akışının tamamına aktif katılmasını, onu ilgilendiren sosyal, fiziksel tüm olayların tamamen bir parçası olmasını sağlamayı hedeflemelisiniz. Bunu uygulamaya koyarken dikkat etmeniz gereken en önemli şey, çocuğunuz yapması gereken şeyleri belki ilk seferlerde deneme aşamasındayken, teşvik edici bir tutum içinde olmanızdır. 

Çocuk gelişimini desteklerken anne-babalara yasak olan cümlelerimizi; ‘yapamazsın, düşersin, koşma, sen bırak ben yaparım’ şeklinde sıralayabilir, örnekleri çeşitlendirebiliriz. 
7. Motivasyon: 
Çocuklar en önemli ve büyük kazanımları, çevrelerine kendi başlarına ve doğaları gereği ilgi duyduklarında yaşarlar. Motivasyon öğrenmenin temel prensiplerinden birini oluşturur. Hızlı ve etkin öğrenmenin gerçekleşmesinde, motivasyonun maksimum düzeyde sağlanmasının süreci çok hızlandırdığını gösteren onlarca araştırma vardır. Motivasyonun etkisini anlayabilmek için kendinize bir bakın: sevmediğiniz, nefret ettiğiniz derslerde mi daha başarılıydınız? Ya da şimdi, bu yaşınızda bile eğlenerek mi daha kolay öğrenirsiniz yoksa dayatma ile mi? 

Çocuğunuza yeni bir şey öğretirken yapmanız gereken şey çok basittir: Oyunu kullanmak! Çocuklar için oyun oynayarak ve eğlenerek öğrenmek en büyük motivasyonu sağlar. Öğretmek istediğiniz şey her ne ise (renkler, şekiller, nesneler vs) onun da içinde olduğu yepyeni bir oyun kurgularsanız hem amacınıza ulaşmanız çok daha hızlı olacaktır hem de çocuğunuzun o oyunun içinde edindiği yeni bilgileri unutma ihtimalini azaltmış, bilgilerin kalıcı olmasını sağlamış olursunuz. 
Son zamanlarda oyuncakçılarda sıkça görülen bir oyuncaktan bahsedelim mesela. İsmini vermek istemediğim ☺ bir yakınım küçük çocuğu için bunlardan bir tane almış, ona da yol göstermiş oluruz oyuncağı nasıl kullanacağı ile ilgili. Almış olduğu oyuncak tamamen aynısı olmasa da resimdekine çok benzeyen bir yapboz: Bu oyuncakla amacımız renkleri, şekilleri öğretmek olabilir, aynı zamanda el-göz koordinasyonu ve ince motor gelişim çalışabiliriz. Oyuncağı almadan önce benim fikrimi almış olsaydı 1,5 yaşındaki çocuğa sakın alma diyeceğim bu sıkıcı oyuncağı sevgili bebesinin önüne koyup kırmızı daireyi yerine takalım, şimdi sıra yeşil dikdörtgende vs şeklinde yapbozun parçalarını anne-çocuk birlikte taktıklarını düşünün. Bir de parçaların her birinin saklandığı, sonra birlikte saklanmış parçanın bulunduğu, bulunan parçanın uçarak yerine doğru gittiği, ama bu sırada yanlışlıkla! bebenin göbeğine doğru gidip onu gıdıkladığı, en sonunda yap-bozdaki yerine bir kuş edası ile konduğu bir oyun kurgulayalım. Tüm bu olaylar sırasında da ‘Kırmızı daire uçuyoooor, kırmızı daire nereye gittiiiii?’ vs gibi cümlelerle şeklin ve renginin sık sık tekrarlandığını düşünelim. Sizde hangi oyunda çocuğun edindiği bilgi daha etkin ve kalıcı olabilir? Eğitim ve öğretim sistemimizde de bu alanda eleştirilecek çok fazla şey var ama ben bu basamağı anne-baba-çocuk üçgeninde anlatmakla yetinmek istiyorum ☺.

Çocuğunuzun motivasyonunu arttırmak için: 

• Oyunu kullanın 

• Basit aktivitelerle başlayın, zamanla zorlaştırın 

• Kısa vadeli hedefleriniz olsun ve bu hedefe ulaşmaya çalışın 

• Zaten yapması gereken aktiviteler dışında; yeni bir şeyi öğrendiği zaman, (mükemmel yapmıyor bile olsa) bol bol sosyal pekiştireç kullanın. Onu aferin, süper, bravo gibi övgülerden mahrum bırakmayın.

• Her zaman olmasa bile, çok zor olan şeyleri başardığında ödül vermekten çekinmeyin. Bu ödül istediği bir oyuncak veya 1 saatlik TV izleme seansı olabilir. 

• Yeniliklerle dolu, farklı aktiviteler bulmaya çalışın. Söz konusu olan oyuncak aynı oyuncak bile olsa, oyununuza ilginç bulacağı, seveceği yenilikler katmaya gayret edin. 

• Oyunlarınızı ilgisini çekecek, merak edeceği, şaşıracağı, hayal dünyasını geliştirecek şekilde planlayın. 

• Mümkünse yaşıtları ile birlikte olmasını ve oynamasını sağlayın 

• Zenginleştirilmiş ortamlar yaratın. 

Gelecek hafta görüşmek dileğiyle...

Sevgilerimle; 

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

23 Ekim 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Doğum Hikayesi

Sevgili BYBO,

Oğlumuz Toros geldi, hoşgeldi. Bebek yapım günlüğümle başladık, hamilelik günlüğümle devam ettik ve nihayet doğum hikayeme geldik. Bu okuduğunuz günlüğümün son yazısı olacak. 

Öncelikle Eren’e dev dev teşekkürlerimi sunuyorum. Evinin kapılarını açtı, yedik, içtik, gidiyoruz... Sağol, varol... 

Size en son 38. Haftamdan seslenmiştim. Bildiğiniz gibi plesenta previa nedeni ile zorunlu sezeryan kararı alınmıştı. Ve 39+1 de yani 23 Eylül Salı günü saat 09.00’da doğum kararı alındı. Bir gün önceden kayınvalidem ve görümce bize geldi, hazırlıklarımızı tamamladık. Salı sabahı arkadaşımız Efe doğum sürecini çekmek için bize geldi ve evden itibaren her anımızı fotoğrafladı. Evden çıkıp, arabaya binmemizle akıl almaz bir sağanak bastırdı, göz gözü görmüyordu, herkes “bereket” dedi. Hastane evimize 10 dakika mesafede olduğu için şanslıydık. 

Bu arada Padme için olağan bir gün olması gerekiyordu; onu germek istemiyorduk. Görümcem bizim araba ile her sabah eşimin yaptığı gibi onu ofise götürdü. Akşama Toros Bey’in bezi ve badisi ile tanışacaktı. Hastaneye vardık ve yatış işlemlerini yapıp, odamıza çıktık ve yarım saat sonra doğuma hazırdım. Biraz stres yaptığım doğru ama tahminimden daha iyiydim. Bu arada kimseye haber vermeyelim, sakin bir doğum olsun demiştik ama öyle dedikçe daha da kalabalıklaştık. Bir anda arkadaşlar, akrabalar gelmeye başladı. Onları görünce heyecanım biraz daha arttı. Sonra doktorumun koridorda sesini duydum ve rahatladım. Kendisine çok güvendiğimi söylemiştim. 

Oda süsü yapmadık sadece çok değişik, komik bir kapı süsüm vardı. bu süsü çok sevdiğim bir aile dostumuz yaptı ama birazcık hoşuma gitmeyince halam oturup bu hale getirdi. Kapı süsüne Alman Hans adını verdik ☺. Oğlumun bereketi kendini ikramlıklarda gösterdi. Bir sürü eş dost, birsürü şey hazırladı, hepsinin sunumu çok şık oldu. Ben ilk gün yemek yiyemediğim için onlara aşerdim, durdum ☺. Hemşire geldi ve gitme vakti dedi; ameliyathaneye eşim, doğum koçum, halam, bir aile dostumuz derken cümbür cemaat inmişiz. Doğum koçum dediğim yeni adları ile Doula. Normal doğum yaparsam destek alacaktım ama olmadı. Yine de yanımda olmasını istedik; kendisi de stajyer, onun da ilk doğumu olduğu için o da gelmek istedi. Herkese veda ettiğim ameliyathane kapısında bir sürü hemşire “hoşgeldiniz” demeye başladı. Ama kaç kişiye cevap verdim, hatırlamıyorum. Bir anda biri “kordon kanı” istiyor musunuz diye sordu. İleride kardeşi olursa ve bir sağlık problemi yaşanırsa diye teklif ediyorlarmış ama o kadar ticari bir amaçla sorulduğu belli ki, en heyecanlı, kafamızın en karışık olduğu yerde bu anlamsız soruyu sorup, bizi soymaya niyetlendikleri kesin. Allahtan doktorumuz bizi pahalılığı konusunda uyardı da zor duruma düşmedik. 

Ameliyathane ortamı cidden çok tatsız, benimle ilgilenen hasta bakıcı çok kötü terlemişti ve benimle aşırı yakın temastaydı; bu süreçte çok zorlandım; sonra anestezist gelip, epidural sürecini anlattı ve iğnemi yaptı; tahminimden daha iyi geçti; sonra uzandım ve gerekli hazırlıklar yapıldı. Bu arada Doula yanıma alındı, ameliyata başlamadan da eşimi aldılar. Doktorum ve asistanı hastane personeli değil; o yüzden sadece ikisi vardı, etrafta da hemşireler, bebek hemşireleri vs. Birkaç talebimiz vardı, sağolsun doktorumuz hepsine tamam dedi. Önce güzel bir müzik açtı eşim, sonra kafasına GoPro kamera takıp, bütün süreci kameraya aldı. Bu arada ben tahminimden çok çok daha sakindim ki acayip bir titreme geldi, bu noktada da Doulam Ayşegül beni nefesimle sakinleştirdi. 

Hiç tahmin etmediğim kadar zevkli bir doğum oldu. Toros biraz zor çıktı, iki üç kere göğüs altıma şiddetli baskı uygulanarak Toros’u çıkarmaya çalıştılar ve canım çok yandı ama sonra işte o büyülü an geldi ve oğlum perdenin arkasından göründü ☺. Çıktığı gibi hapşırdı ve ellerini havaya dikip, bize kızdı ☺. Çok ama çok garip bir duyguydu; benim gibi duygusal bir balık kadını boşluğa düşmüştü; duygusal olarak hiçlik hissediyordum. Ağlamadım; gülmedim, şaşkın şaşkın baktım, sonra yanıma verdiler ama ben yine anlamadım; bir an önce onun ve benim normal koşullarda karşılaşmamız gerektiğini düşündüm galiba. Zaten 2 dakika yanımda tuttular, tutmadılar ve gittiler. Toros’u yukarı çıkarırlarken babayı da dışarı alıyorlarmış ama biz bunu konuşmuştuk ve eşim benimle kaldı. Hemşireler ısrarla çıkarmak istedi ama eşimin net ses tonu ile tartışma başlamadan bitti. Bence de doğumda bir annenin en yalnız kalmaması gereken an doğum sonrası. Çünkü bebeğin gidiyor, ortamdaki heyecan bir anda sönüyor ve sen buz gibi ortamda vücudunun toparlanmasını bekliyorsun. Sağolsun eşim beni bırakmadı; iyi ki bırakmadı; en eğlendiğimiz yer orasıydı; müthiş bir reggea müziği açtı, doktorlarımızla sohbet muhabbet derken bir baktım, herşey bitmiş, gidiyoruz. 

Gerçekten bu ana kadar ne muhteşem bir doğum deyip durdum içimden. Meğer beni bekleyen süpriz akşama gelecekmiş. Bütün süreçler bitince odaya çııktık; asansörün açılması ile eş-dost-akraba acayip bir kalabalık vardı, oda bile çok doluydu. sonra Toros’umu getirdiler. Çok ama çok güzeldi; ilk aklıma gelen bu veledin 1 saat önce içimde olduğu ve bu mucizenin insanı deli edebileceği idi. 

Benim için en heyecanlı kısım emzirme anı idi. Tomris’in notlarını ve BYBO facebook sayfasında o kadar çok post okumuştum ki sanırım emzirmeyi takıntı haline getirmiştim ve işte o an; hemşire geldi, benim ürkekliğim, hemşirenin Toros’u tutuşu, mememe verişindeki rahatlığı iyice aptal etmişti beni ve löp diye mememe yapışan bir bebe. Allahım nasıl bir deliliktir bu! Canım acıyordu ama umrumda değildi, nasıl olsa pozisyonları iyi okumuştum, zamanla bu konuyu çözecektik. 2 dakika sonra mememde uyudu ve biz huzurla bu mucizeye bakakaldık... 

Akşama doğru epiduralin etkisinin geçmesi ile benim de süper doğum hikayem kabusa döndü. Akşam üstü hemşire ve hemşire başı odaya gelip, karnımdaki garip şişliği kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu arada ben de elimle karnıma dokunamıyorum. O kadar canım yanıyor ki, bütün karnım, sırtım, organlarım akıl almaz bir ağrı içindeydi. Panik içinde nöbetçi kadın doğumcu çağrıldı, ultrasonla karnıma bakmak istiyor ama ultarsonu bile değdiremiyorlardı. Sonra başka doktorlar çağrıldı ve bir anda ortamda inanılmaz bir panik havası yaratıldı ve benim tansiyon 20'ye fırladı. Konunun ne olduğunu anlatmıyorlar ve beni korkutuyorlardı. Bu arada kendi doktoruma ulaşıldı ve hemen gelmesi söylendi. Doktorum 1 saat içinde yanımdaydı; doğumda farkettiği rahim ağzı sertliği nedeni ile kanamam dışa akacağına rahim ağzı açılmadığından içime dolmuş ve uterus içimde şişmiş şişmiş, ödem yapıp, diğer organlarıma baskı yapmaya başlamış. Saat 7 gibi doktorum beni tekrar doğumhaneye aldı ve yeniden bir operasyon yaptı; çok zor, sinir bozucu, üzücü geçti; kendimi korkunç hissettim, panikledim, tansiyonum 20'lerden inmek bilmedi. Sonra da fenalaştım ve tamamen düşürdüm tansiyonu. Sürekli panik havası da beni çok germişti; bir an önce uyumak ve unutmak istiyordum. 

Neyse ki yaklaşık 1 saat sonra odama gelmiştim. Hala gelen giden vardı ve benim gözüm kimseyi görmüyordu, oğlumu bile ☹. Mükemmel başlayan eğlenceli doğumum büyük bir travma ve ağrı ile sonlandı. Toros’u hiç anlamadım, sevemedim, acıdan kıvrandım. Bu ağrılardan kendimi kasmaktan sırtımda bir kasımı da zedelemişim, bir de o ağrı bindi üstüne, artık akıl sağlığımı kaybettiğimi sanıyordum. Doktorum da bir türlü gidemedi, o da çok üzüldü, şaşırdı. O gün yürüme, hareket etme dedi. Annemler, eşim, eş dost herkes çok üzgündü; ben ise çok ama çok yorgundum. Ertesi gün uyandığımda, kalkıp Toros’u yatağından alamayacak olmak beni çok üzdü ve elimle doktorumun yapmasına izin veremediğim masajı ben karnıma yapmaya başladım; elimle şişliğin olduğu yeri aşağı doğru itmeye başladım, canım çok yanıyordu ama yapmam gerekiyordu ve bir anda oluk oluk kanamam başladı. Hemen hemşireleri çağırdım ve toparlanmama yardım ettiler. 

Yeni geceliklerimi giydim, saçımı başımı toparladım. Lohusa tacımı taktım ve aynı gün koridorda da birsürü tur attım, kendimi bütün gün zorladım durdum ve nihayet akşamına oğlumu koltukta emzirebiliyordum. Yine gelenimiz gidenimiz çok oldu, çok bereketli oldu. Ve sonraki gün taburcu olduk. Herşey çok şaşkınlık vericiydi; karnımda geldiğim oğlumla elele çıkıyordum, vücudum çok harap olmuştu ama oğlum hamileliğimdeki gibi bizi hiç üzmedi. Hep uyumlu, hep sakindi. Eve geldiğimiz ilk akşam çok ağladım, çok ama çok korktum; eşim, kayınvalidem süper kahramanlarımdı; çok ama çok destek oldular. İlk birkaç gün Padme’yi getirmedi eşim. Ben pek iyi durumda değildim ve bir de o stresi eklemek istemedi sanırım. 

Eve gelişimizin 3. Gününde artık hazırdım ve Padme akşam babası ile geldi. Ben yine neden bilinmez aşırı stres yapıp, salya sümük ağlamaya başladım. Oysa Padme muhteşemdi. Önce Toros’u yatağında farketmedi, sonra oradan bir ses geldiğini farkedince hırlamaya başladı; eşim elinde sürekli ödüller ile Padme’yi sakinleştirdi. Sonra ben Toros’u kucağıma aldım ve iyice yaklaşıp, koklamasına izin verip, sürekli “bravo kızıma, aferin kızıma” komutları ile Padme’yi ödüllere boğduk. Sonra da asıl sınavımızı verdik; baba paylaşımı ☺. Malum Padme babamıza bağımlı, Toros ile onun ilişkisini kabul etmesi gerekiyor. Babamız Toros’u kucağına aldı ve Padme’nin seviyesine inip, iyice koklamasına izin verdi. Daha önce oyuncak bebek ile eğitimlerimiz işe yaradı; aynı tablo bunda da olmuştu, Padme, Toros’u koklayıp, koklayıp, ayaklarımızın dibine yattı ve sonra sonra hep temas etmesine izin verdik ve çok şükür bugün hepsi yıllardır evimizdeymiş gibi uyumluyuz. Biliyorsunuz evimiz küçük; ben Toros ve Padme salonda yatıyoruz. Salonumuz iki bölmeli; Toros tam ortada, Padme bir tarafta, ben bir tarafta. Geceleri Toros ağladığında Padme kıçını dönüp, uyumaya devam ediyor. Bazen ufflayıp duruyor; bazen de “neler oluyor” bakışı ile biz yatana kadar yatağında bizi izliyor. 

Tabii tüm bu süreçte eşimin emeği, çabası, sabrı gerçekten takdireşayan. Bana kalsa çok yanlış yöntemler uygulardım; çünkü çok yorgunum, hassasım ve Padme kaşınsa, su içse bile bana batabiliyor ve kızıyorum. Oysa eve gelen küçük kardeşten sonra, büyük kardeşe sürekli kızan anne modeli süper yanlış ve ben bunu yapma potansiyelindeyim. O yüzden dengemiz babamız! Bu arada Padme de ara ara evin büyük çocuğu gibi ilgi çekmeye çalışıyor; ortada hiçbirşey yokken cama çıkıp, havlıyor ve tek gözü ile bize bakıyor. Biz tepki vermeyince inip, yerine geçiyor. Tepki verirsek yaptığı eylemi abartarak yapmaya devam ediyor ☺. Bunu eğitmenimiz bize söylemişti de tedbirimizi almıştık. Siz siz olun, evinizde köpek varsa mutlaka bebeğın kokusunu önceden tanıştırın. Biz Padme’nin yatağını bebek deterjanı ile yıkadık. Oyuncak bebek alıp, Toros’un kıyafetlerini giydirdik ve hastanede ilk gün Toros’un kirli bezi ve badisini alıp, eve getirdik ve iyice koklatıp, 2 gün evde bıraktık. Dolayısıyla Padme bildiği bir kokuyu aldığı için gerilmedi. Bu süreçte olumsuz hiçbir kelime kullanmadık; asla “hayır” demedik; yapmaması gereken şeylerde garip sesler çıkararak ilgisini çekmeye çalıştık; böylece olası bir olumsuz duyguyu Toros’a bağlamasını engellemeye çalıştık. Tabii bu demek değil herşey dört dörtlük; bence biraz şımardı mesela. Geçen gün boy hizasındaki badem şekerlerini kutularını parçalayıp, yemiş mesela ☺.

İşte Naz Kız’ın doğum hikayesi de böyle... Hayal ettiğimiz güzellikleri yaşadığımız hergüne şükrederek, birbirimize alışmaya çalışarak günlerimiz geçiyor. Hayata bakış açımı değiştirecek bir sürü deneyim yaşadım ve bugün bir anneyim. Henüz bunu hiç idrak edemedim ama umarım zamanla taşlar yerine oturacak ve bir inek duygumdan çıkıp, anneliğe terfi edeceğim. Hepiniz iyi ki bu hayatın hikayesini benimle paylaştınız; daha güzelleri sizin olsun... 

Sevgiyle Kalın, Hoşça Kalın... 

Nazlı

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım