28 Aralık 2013 Cumartesi

İlknur'un Normal Doğum Hikayesi

Merhaba Sevgili BYBO Okurları,

Uzun zamandır yazmak istiyordum doğum hikayemizi.... Okuduğum hikayeler yüreklendirdi beni ve bir an önce yazmak istedim ben de. 

13 Ağustos 2007'de kurduk mutlu yuvamızı. Evlendiğimizde ben 21, eşim 29 yaşındaydı. Bizimle aynı yıl evlenen akrabalarımızın bebekleri oldu. Malum aile baskısı başladı "Siz ne zaman bebek yapacaksınız?" diye. Herkese inat tam 5 yıl hiç çocuk düşünmedik. Evlenmeden önce yaşayamadıklarımızı yaşamak istiyorduk. Öyle de yaptık. Gezdik, özgürce istediğimiz her şeyi yaptık. 2012 Temmuz ayında artık bebek sahibi olmanın zamanının geldiğini düşünmeye başladık eşimle. 22 Temmuz 2012'de regl olduktan sonra korunmamaya karar verdik. 1 Ağustos ilk yapım günü oldu. 

Ağustos ayı içinde olacağım regl bekleyecek kadar sabırlı bir insan olmadığım için 11 Ağustos cumartesi günü işten gelir eczaneye uğradım ve bir gebelik testi aldım. Eve gelir gelmez hemen testi yaptım ama sonuç hüsrandı. Aslında 11 gün gibi kısa bir sürede çıkmayacağını biliyordum. Ama içimdeki sabırsız bekleyememişti. 13 Ağustos Pazartesi günü 5. evlilik yıldönümümüz. Sabah uyandım belimden kalçama doğru inen bir ağrı, ama ne ağrı. Yürüyemiyorum, eğilemiyorum. Yataktan çıkamadım ve işe gidemedim o gün. Eşim de yıllık izindeydi. Doktora gidelim diye sürekli ısrar halinde. Ezelden sevemedim doktorları. Akşama kadar direndim. Ama kalkıp yürüyemediğimi gören kocamı zapdetmek mümkün olmadı. Apar topar acile gittik. 

Acildeki doktor kalp doktoruydu. Şikayetlerimi anlattım. Dip not olarak da bir ihtimal hamile olabileceğimi, eğer ilaç vereceklerse ona göre vermelerini söyledim. Doktor hemen kan aldırdı beta hcg'ye bakılması için, Sonra da bir ağrı kesici yapıldı. Dışarı çıktık ve sonuçların çıkması için beklemeye başladık. 1 saate kadar çıkacağını söylediler. o 1 saat bize 10 saat gibi geldi. 1 saat geçtikten sonra sonucumuzu almak için doktorun yanına gittik. Doktorumuz sonucun pozitif çıktığını, 2 gün ile 1 hafta arasında hamile olduğumu, 2 gün sonra tekrar Beta-HCG'ye baktırmam gerektiğini söyledi. Şok olmuştuk! Evlilik yıldönümümüzde hamile olduğumu öğrenmiştik. Eşimle ağlayarak birbirimize sarıldık. Bebeğimizde bizim kadar sabırsızdı ki hemen düşmüştü içime. Evlendiğimizden beri ilk kez evlilik yıldönümümüz evlendiğimiz gün olan pazartesi gününe denk gelmişti. Böylesine özel bir günde öğrenmek daha özel kılmıştı. Hem de 13 gün sonra... Konuyu dağıtmış olmak istemem ama evlendiğimizden beri 13 rakamı her daim hayatımızın özel rakamı olmuştur. Yine öyle olmuştu. (Yazının ilerleyen kısmında 13 yine çıkacak karşınıza.)

8. haftanın sonunda 29 Eylül cumartesi günü ilk doktor randevumuz vardı. Büyük bir heyecan ve korku ile gittik. Ya kötü giden bir şey varsa, ya dış gebelikse, ya kalp atışı yoksa diye gidene kadar kurduk da kurduk. Doktor ultrasonla bakar bakmaz "Burada kocaman bir bebeğimiz var" dedi ve hemen kalp atışlarını bize dinlettirdi. Çok klişe ama o duyduğum ses o zamana kadar duyduğum en güzel melodiydi. Kendime hakim olamadım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım ve tabii eşim de... Aradan 4 gün geçtikten sonra tuvalete girdiğimde iç çamaşırımın kan olduğunu farkettim ve hemen doktorumu aradım. Bana birkaç soru sorduktan sonra bir ilaç ismi verdi onu hemen kullanmamı ve ertesi gün kontrol için gelmemi istedi. Ertesi gün iş çıkışı muayene gittim. Doktorum korkulacak bir şey olmadığını ama tedbir amaçlı verdiği ilacı kullanmamı istedi. Olaylar çok hızlı ilerlemeye başlamıştı. 5 Ekim Cuma günü şehir dışında yaşayan anneannemin felç geçirdiğini öğrendik. Apar topar hemen yola çıktık. 8 saatlik yolculuğun ardından Salihli'ye varmıştık. Çok şükür ki telefonda anlatılan kadar kötü değildi bizim vardığımızda durumu... Yüz felci geçiriyordu ve bu kalıcı bir durum değildi. 2 gün hastanede yattı. Pazar sabahı taburcu oldu ve onu da alarak Ankara'ya geri döndük. ne yolda ne de eve vardığımızda kanamam yoktu. İçim rahattı ilacım iyi geldiğini düşündüm. 

Pazartesi sabahı işe gitmek için kalktım ve tuvalete gider gitmez o korkunç tablo ile karşılaştım. Yoğun bir kanamam vardı. Ne yapacağımı şaşırdım. Elim ayağıma dolaştı. Hemen eşimi çağırdım. Sakin olmalıydım. Kafamı toparladım ve telefona sarılıp doktorumu aradım. Beni görmesi gerektiğini söyledi. Araya atladığımız gibi doktora gittik. Muayene etti ve "plesenta previa" denen bir rahatsızlık geçirdiğimi, kanamanın da bu yüzden olduğunu söyledi. İlaç ve İğne tedavisi ile 20. haftaya kadar çok büyük ihtimal ile düzeleceğini söyledi. 10 gün rapor verdi ve istirahat etmemi söyledi. Şaşkın bir vaziyette eve geldik ve hemen internette araştırmaya başladık. Okuduklarımız öylesine ürküttü ki bizi umudumuzu tamamiyle yitirdik. Daha sonra çevremizdeki doktor ve ebe arkadaşlarımızdan bilgi aldık ve biraz olsun rahatladık. Doktorumuzun dediği gibi 20. haftaya geldiğimizde plesenta olması gereken yere yerleşmişti. İğne tedavisini 3 hafta önce kesmişti. Durum tamamen düzeldiği için ilacı kullanmayı da bırakmamı istedi. Zaman su gibi geçiyordu oğlumuza kavuşacağız günü iple çekiyorduk. 

Çok aktif bir hamilelik yaşıyordum. Plesenta previa haricinde hiç bir sıkıntım olmamıştı. Ne mide bulantısı, ne baş dönmesi. Aksine çok keyif alıyordum hamile olmaktan. Kendimi ayrıcalıklı hissediyordum. Eşim zaten çok ilgili ve şefkatlidir. Ama hamileliğimde bu durum tavan yapmıştı adeta. 39. haftaya geldiğimizde yine bir sabah vakti nişanım geldi. Doktorumu aradım. Sakin olmam gerektiğini ve beklemem gerektiğini söyledi. 1 hafta 10 gün içinde doğuracağımı söyledi. 

En baştan beri ben de doktorum da normal doğum istiyorduk. Sezeryanı aklımdan bile geçirmedim. Merak ediyordum o çok meşhur doğum sancılarını... 2 günde bir kontrole gidiyorduk. 39+3'de 2 cm açılmam vardı. Doktorum 1 haftaya kadar doğuracağımı söyledi. Artık benim heyecanım doruktaydı. Bir an önce prensime kavuşmak istiyordum. Sürekli yürüyor hiç tembellik etmiyordum. 40+2'ye geldiğimizde gece saat 03:00 gibi minik minik ağrılar hissetmeye başladım. Ağrılar o kadar hafifti ki bunun doğum sancısı olabileceği aklımın ucundan bile geçmedi ama sancılar 15 dakikada bir düzenli geldiği içinde bir yandan da doğum sancısı olduğunu düşünmeye başladım. 30 Nisan 2013 salı günü Saat 14:00'de doktor randevumuz vardı. Doktorum muayene sonrasında 4 cm. açılmam olduğunu ve doğumun başladığını söyledi. İnanamadım! Doktorum eve gidip hazırlanmamı istedi. Saat 18:00'de hastanede buluşmak üzere sözleştik. 

Eve geldik, hemen duş aldım. Hazırlandık ve saat 17:30'da evden çıktık. Hala beni rahatsız edecek ve acı verecek düzeyde bir sancım yoktu. Hasteneye vardık ve yatış işlemlerini yaptırdık. "13." kattaki odamıza çıktık. Hemen ebemiz geldi. Açılmayı kontrol etmek için beni muayene etti ve 6 cm açılmam olduğunu söyledi. Hiç sansım olmadığı söylediğimde ise bana "2. doğumun mu?" diye sordu. Ebe de hayret etmişti durumuma. NST bağlandı. Doktorumun gelmesini beklerken doğum önlüğümü giydim. Saat 19:00'da doktorum geldi. o muayene ettiğinde 7 cm açılmam olduğunu söyledi. Yeterince sancım olmadığı için suni sancı verilmesi gerektiğini söyledi. Asıl olay o dakikadan sonra başladı. Dünyanın kaç bucak olduğunu o an anladım. Allahım Allahım, sanki belime bıçaklar saplanıyordu. O an bildiğim her şeyi unuttum. Nefes tekniklerini boşuna öğrenmişim diye düşündüm. Bir elim yatağın kenarında, diğer elim eşimin elinde. Annem, babam ve eşimin annesi dışarıda bekliyorlardı. Eşim acı çekmeme dayanamadığı için epidural taktırmayı teklif etti. Ama ben en başından beri en doğal şekilde doğum yapmak istediğim için teklifini şiddetle reddettim. 

Saat 20:50'de doktor tekrar muayene etmek için odama geldi. Muayene sırasında suyum patladı. Hemen doğumhaneye geçtik. Doğum masasına çıktığımda heyecandan ve korkudan bacaklarım titriyordu. Eşim kamerayla girmişti doğumhaneye ama o da öylesine heyecanlıydı ki aklına bile gelmemişti çekim yapmak. Doğum boyunca sıkı sıkı tuttu elimi. Desteğini, sevgisini hep hissettirdi. Doktorum ıkınmamı istiyordu fakat onun istediği kadar güçlü ıkınamıyordum. Ebe karnıma bastırmaya başladı. Bebeğin kafası görünüyordu ama ben güçlü itemediğim için bebeğin oksijensiz kalması söz konusuydu. Doktorum zorunlu olarak epizyotomi yapacağını söyledi. 21:00'de girmiştik doğumhaneye ve 30 dakika sonra prensim doğmuştu. 

Ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bebeği giydirdiler ve odamıza götürdüler. Eşimi de dışarı çıkardılar. Doktorum ve ebe benim anlamadığım terimlerle kendi aralarında konuşuyordu. Ters giden bir şey olduğunu anladım. Doktorum kanamamın olduğunu ama korkulacak bir şey olmadığını söyledi. Doğumdan sonra 1,5 saat kaldım doğumhanede kanamam çok zor durdu. Odaya girdiğim an hemen bebeğimi göğsüme koydu hemşire... O an çektiğim tüm acılar son buldu sanki. Hemen emzirdim bebeğimi. Çıt bile çıkarmadan beni beklemişti bebeğim. Çok güzel bir bebekti. Hiç yeni doğmuş gibi değildi. "Sen benim misin?" diye sormuştum galiba ilk kucağıma aldığımda. 

Şimdi 7,5 aylık oldu kuzum. Hala da inanamıyorum benim olduğuna, anne olduğuma. Allah isteyen herkese bu güzel duyguyu yaşatsın inşallah.

Sevgiler,

İlknur


27 Aralık 2013 Cuma

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 36. Bölüm

Belli belirsiz bir ara 

Merhaba sevgili BYBO ailesi, 

Bebek yapım (hazırlık) günlüğüm uzun bir zamandır devam ediyor. Fakat son haftalardaki heyecanlı bekleyişin yavaş yavaş sonuna geldik. Yılbaşı tatilinin hemen ertesi, yani ayın 2`sinde sabah erkenden kliniğe doğru yola çıkmış olacağım. Aklım ve duygularım karmakarışık. Ying-yang gibiyim; bir yandan seviniyor, bir yandan üzülüyorum. Seviniyorum, çünkü en sonunda yıllardır beklediğim tedaviyi olabileceğim. Umarım ruhum biraz huzur bulur. 

Oraya kendimi aramaya gidiyorum. Bunu sevgilime, doğmamış bebeğime; ama en çok da kendime borçluyum. Kimseye anlatamadıklarımı anlatmaya, kendime bile itiraf edemediklerimi itiraf etmeye gidiyorum. (Gerçi hiç tanımadığın insanlara löp diye içini en acıtan olayları anlatmak, öyle pek de kolay bir şey değil). Ama çıkışını bilmediğim yollarda yürümeye gönüllüyüm; bu sefer yalnız olmayacağım. Yolun sonunda, elinde fenerle birilerinin beni beklediğini hayal ediyorum. Artık karanlığıma çare olabilecek birileriyle karşılaşmanın duasını ediyorum. Elimden tutup çıkışa götürmeseler bile, oraya nasıl varabileceğimin ipuçlarını verecekler bana. Ve tüm bunları yaşayabileceğim için gerçekten ama gerçekten çok mutluyum. Orada ruhumu ve bedenimi dinlendireceğim. Deli gibi spor yapıp, dağlarda tertemiz kar havası soluyup, yoğun terapiler görüp hem içten, hem dıştan temizleneceğim. Bunun bana verdiği heyecan, tarif edilemez. 

Ama sevgilimden ve evimden ilk defa ayrı kalacak olmanın burukluğu, yutamadığım bir taş gibi boğazımda kaç haftadır. Sevgilime çok büyük bir aşkla bağlıyım ve ona aşık olduğum günden beri hiç bu kadar ayrı kalmadım ondan. Üç-beş gün, her ikimizin de iş seyahatleri oldu. Birinde o evde kalıp beni bekledi, birindeyse bendim heyecanla onun en sonunda eve gelmesini bekleyen. Evden ayrılmak buruklaştırıyor içimi, elimde değil. Kendimi motive etmeye çalışıyorum, her şeyin ne kadar güzel olacağını; her sabah ya da akşam havuzda nefesim kesilinceye kadar yüzeceğimin, doğada çok sevdiğim gibi uzun yürüyüşlere çıkacağımın, daha önce hiç görmediğim o dağlarda ve ormanlarda muhteşem fotoğraflar çekeceğimin, spor salonunda gönlümce ter atacağımın, tekli terapinin ve grup terapisinin hayallerini kurup çok ama çok seviniyorum. Ama her şey bitip de gece hiç tanımadığım, yabancı bir odaya ve sevgilimsiz, soğuk bir yatağa yattığımı düşündükçe içim bir garip oluyor. Neyse ki, sayılı zaman; çarçabuk geçeceğini biliyorum. Allah`ım sonunda kavuşması nasip olmayan ayrılıklar yaşatmasın. 

Ben bu romantiklikle orada kitap yazmaya da başlarım artık! Hatta her gün sevgilime mektup yazabilmek için bir kağıt blogu ve zarf paketi aldım. Her zarfın üzerine o günün tarihini atıp mektupları sevgilime göndermeyip çıkacağım güne kadar saklayacağım. Onun yerine, onsuz kaldığım 35 gün boyunca ona yazmaya devam edeceğim. İçimden geçen her şeyi, o gün yaşadıklarımı, kendimi nasıl hissettiğimi, onu nasıl özlediğimi yazıp duygusallıktan nirvanaya ulaşacağım. (Biz sanatçıların böyle şeylere ihtiyacımız oluyor, evet. Az buçuk mazoşist olabiliriz!) Klinikten çıktığım günden çok kısa bir süre sonra doğumgünü var sevgili canımın. Yazdığım bütün mektupları paketleyip ona doğumgünü hediyesi olarak vereceğim. Romantiğim, evet. Uslanmazından hem de! Beni arabayla oraya götürecek ve yine arabayla 5 hafta sonra çıkışıma gelecek. Aradaki zaman boyunca ziyarete gelmesini istemiyorum. Hem orada iyice kendi kendime kalıp bütün sorunlarımla kendim başa çıkabileyim, hem o bensiz azıcık kafasını dinlesin, hem de birbirimizi çok özleyelim istiyorum. (Psikopatlık da var biraz.) Ayrıca oradayken deli spor ve düzenli beslenmeyle eski halime dönme planlarım var. 5 hafta sonunda beni almaya geldiğinde ta-taaaa!! Fıstık gibi olmuşum meselâ! Ah, ne hayalperestim! Ve esas oğlan, fıstık haline dönmüş esas kıza yeniden aşık olur. Ama güzel hayaller insanı ayakta tutar. Bakalım, henüz bu konuda sevgilimi ikna edebilmiş değilim. Tabii ki beni ziyarete gelmek istiyor. 

Şu anda neler olacağını kestirmesi zor. Klinikte bu derece kendi başıma kalıp temizlenmeyi kafama koymuş olduğum için bu hafta detoks yaptım kendime. Temizlenip arınmaya önce bedenimden başladım. Orada da devam edeceğim; hem ruhen, hem bedenen. Gerçi o kadar hayal kurdum ama beni bekleyen nedir, aslında hiç bir fikrim yok! Yazının başlığı da bu yüzden. Binada kablosuz internet yokmuş, fakat internet kafe varmış. Açılış saatleri nedir, terapi zamanalarıyla çakışır mı, benim oradayken –ve gerçekleştirilmeyi bekleyen bu kadar hayalin arasında- internete girmeye fırsatım olur mu, şimdiden kestiremiyorum. O yüzden bu seferlik sizlere tam olarak “haftaya görüşmek üzere” diyemeyeceğim. Belki haftaya, belki bir dahaki aya; ama mutlaka yeniden görüşeceğiz. 

Haftaiçinde sevgilimle koyun koyuna televizyon izlerken reklam arasında Facebook`da geziyordum. Birden bir haber gördüm ve sevgilime dönüp tamamen ütopik, “Sevgilim, bu çocuğu evlat edinelim mi? Bak, kimsesi yokmuş.” dedim. Onun verdiği cevaba ise sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim. “Ama biz kendi çocuğumuzu yapacaktık.” Bazen böyle çocuk misali masum halleri var. Gülümsedim o böyle deyince. İyice koltuğunun altına sokulup meşhur kadın sorularından birini sordum: 

- Aşkım...
- Hmm?
- Birden ona kadar derecelendirmen gerekseydi, seninle bir çocuğumuz olmasını ne kadar istiyorsun, söyle.
- On.

dedi hiç tereddüt etmeden. 

- Peki, hiç bir etki altında kalmadan, sanki hiç plan yapmamışız gibi, tamamen içinden geleni söyle: denemelere ne zaman başlamak isterdin?
- Senin iyi olduğunu bildiğimiz zaman.
- Peki klinikten çıktığımda artık iyi ve hazır olduğumu bilseydik?
- O zaman hemen başlardık.

Gülümsedim, yanağına bir öpücük kondurup daha da sokuldum koltuğunun altına, başımı göğsünün üzerine koyup kalp atışlarını dinledim gözlerimi kapatarak. Bu sırada aklımdan geçti; biz bu ay tam da benim yumurtlama zamanımda mı aşk yapmıştık? 

Sevgiyle, 

Derya

26 Aralık 2013 Perşembe

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 8. Bölüm

Sendromlar devam... 

Balayından döndük, evimize, kendimize alışmaya çalışıyorduk. Bu arada tatil boyunca kasıktaki şiddetli ağrım enerjimi çok düşürmüş, durumu idare edemiyordum. Bir Cuma iş çıkışı eşim beni üniversiteden alıp, annemlerin yazlığına gittik, o zaman motorsiklet trafikten kaçma aracımız. Aylardan Ağustos, hava mis. Bastık gaza hooop annemdeyiz. Akşam ablamlar, biz, halamlar bahçede mangal keyfi yaptık. Annemin bulaşık makinası bozulmuş, ben de bulaşık yıkamayı çok severim, girdim mutfağa, başladım bulaşıkları yıkamaya. Aslında suyla oynuyordum, öyle severim suyu. Bir anda sağ kasıktaki ağrı bütün bedenimi sardı ve ben iki büklüm kıvranaya başladım. Hemen eşime seslendim, herkes geldi tabi. “Beni hastaneye götürün” dedim. Evde bir panik! Ablamın eşi hemen arabayı getirdi, ablam, eşi, ben ve Kadir bir hız bir özel hastanenin aciline vardık. Hemen yatırdılar, doktor 2 dakikaya yanımda bitti. Ağrım şiddetini arttırıyor, ben kusma isteği ile kıvranıyordum. 

İlk muayenede apandist olasılığı konuşuldu. Bu arada ablam oğluna 5 aylık hamile iken, apandisti patlamak üzere ameliyata alınmış, çok ağır bir tecrübe yaşamıştık. Ablam ise o kadar sakin ve kontrollüydü ki, 5 aylık hamile olarak alacağı anesteziye panik olmadan, doktoru dinleyip, bize gülümseyerek ameliyata girmişti; ben salya sümük ağlıyordum. Ama bu sefer ablam kontrolünü kaybetmiş, bana saçmasapan davranıyordu. Mesela ağrıyan yerime hafifçe vurup, “eyvah! bu kesin apandist” falan diyordu. Eşim genelde süper sakin ve mantık küpüdür ama ben hasta olunca sinirli bir adama dönüyor. O akşam da bana bir takım tahliller yapılırken çok gergindi. Ablama da feci sarmış, benim de rahatsızlığımı anlamıştı. Neyse kan alma işleminde tansiyonum düştü ve hafif bir baygınlık geçirdim. Aman allahım sinirli eş, panik abla ve süper sakin enişte arasında kalakalmış, ayılmak istemiyordum. Neyse tekrar sedyeye yattım, değerlerim takip edildi ve apandist olmadığı anlaşıldı; iyi de NEYDİ? 
Şans önemli bir unsur, bana bakan nöbetçi doktor, “Kadın doğum uzmanımız da nöbetçi, sizi ona yönlendireyim” dedi. Kadın Doğum mu? Ama Neden? Biraz gerilmiştim. Neyse 1 üst kata yürüyerek çıkamadım, tekereli sandalye ile götürüldüm, doktor sadece beni içeri aldı, ağrıyı anlattım, muayne etti ve “PID olabilir, kendi doktorunuza gitmelisiniz” dedi. PID mi? O da ne? Allahım korku bütün bedenimi sarmıştı. Kadir bütün ciddiyeti ile İstanbul’daki doktorumu aradı, hemen gelin demiş. Bu arada bizde motorsiklet var, ablamlar da sabah tatile çıkacaklar ama planı çoktan ertelemişler. Kadir bu arada ortağını aramış ve gelip bizi almasını söylemiş. Bunu ablam ve eşine açıkladığında feci bozuldular. Ben de o halimle kime dertleneceğimi şaşırdım. Kadir bütün ciddiyeti ile “Siz tatilinize gidin, birşey olursa haber veririz” diyip, herkesi bertaraf etmişti. 

Feci kızmıştım. Ağrımı unutup, kadın triplerine bağlamıştım hemen. Bu arada kolumda kelebek iğne vardı; nefret ederdim, içinde plastik olduğunu bilsem de kolumu asla kıramam ve içim kaldırmaz. Ama bir daha damar yolumu aramalarındansa kelebeğe razı olabilirdim. Çünkü damarlarım çok ince ve genelde iyi bir devlet hastanesi hemşiresi damarı hemen bulabiliyordu, özeldekiler biraz beni bayıltma noktasına getiriyor. Neyse Kadir motora atladı ve basıp eve gidip, arabayı alıp hastaneye geldi. Kadir’in ortağı ve en yakn arkadaşı da beni İstanbul’a getirdi, hastaneye vardığımızda Kadir gelmişti bile. Kim bilir nasıl bir hızla gitmişti ☹. Karşılaştığımızda çok kızgındım, ablama bayılmazdım ama neden onları dışlamıştı? Sonuçta onun kardeşiydim. Mantık abidesi kocamın tabii ki de bir açıklaması vardı. İlk hastanede ablamın beni ne kadar gerdiğini ve benim bunu ona söyleyemediğimi anlamış, benim o halde ablamla kavga edip, gerileceğime; o ara bize iyi gelmeyen kimseyi yanımda tutmama kararı almış. Ortağı da ablamları görünce ben niye geldim demiştir kesin dedim ama o da arabada bana “Kadir çağırdıysa bir bildiği vardır” dedi. Süper bir güven ilişkisi ☺. 

Sonuçta Kadir’e hak vermedim değil, ablam çok iyi niyetli olsa da, bazen bana iyi gelmiyor, beni geriyordu. Olmaması iyi olabilirdi. Ama çokca bozulduklarını biliyor, bunu nasıl tamir edeceğimizi kestiremiyordum. Kimsenin kocamla kötü olmasını istemiyordum, böyle de bir ego ile yeni tanışmıştım. Neyse hastaneye vardığımızda doktorumuz gerekli heryeri aramıştı, beni hastaneye yatırdılar ve sabah 2 gibi bir dizi testlere başladılar. Sonra azıcık uyuduk. Sabah erkenden doktorum geldi, tekrar muayne etti ve PID dedi. Yani Pelvik İltihabi Hastalık! Rahim içi vücudun en steril yeriymiş ve benim bu en steril yer iltihaplanmış, acilen antibiotik tedavisi dedi ve günde toplamda 3000 mg lık antibiotik aldım... Şaka gibi değil mi? 1000 mg sabah iğne, 1000 mg akşam iğne, 500 mg da günde 2 kere hap içiyordum. Tam bir fil edasıyla devriliyordum. İşe gidemedim, yemek yiyemedim, günlerce uyudum; eşim de işe gitmedi, başımdan hç ayrılmadı. Annemlere hiçbirşey söylemedik. Bu arada hastanede yattığımız ilk sabah ablam ve eşi geldi ☺ içleri rahat etmemiş, tatil rotalarını 4-5 saat uzatıp, tekrar İstanbul’a dönüp, bana bakıp, öyle tatile gittiler. 

Sonra bayram oldu, eşim doktora dedi ki, “Hala antibiotik tedavisi devam ediyor ve bayram ortası bitecek, muayene şansı var mı?” doktor tekne ile tatile çıkacakmış ama telefonum hep açık, irtibat kurarız dedi. Bu arada eşim ilaca feci karşı, hele antibiotik, asla! Bu kadar antibiyotik onu işkillendirmiş, türkçe, ingilizce, almanca ne kaynak bulduysa PID araştırmaya başlamıştı. Doktorumun bana anlattıkları da şöyleydi; “Rahim içi iltihabı antibiotik ile yok edebiliriz. Ama ağrıların PID den mi, başka birşey mi emin değiliz. Aldığımız kist ile ilgili bir sorun yok ama başka kistlerin olabilir. Bu kistler yapışıklık yapmış ve organlarını çekiyor olabilir, bu da bu gibi kasık, bel ağrısı yapabilir. Sen her adet dönemi hem dışa, hem içe kanıyorsun, içe kanamalarda içeride yapışıp, kalıyor. Beden bazen bu iç kanamaları vücudun başka biryerinden akıtabilir. Bel, kol vb aklına gelmeyecek yerler olabilir ama bu çok istisnai bir durum. Şimdi PID tedavi edelim, diğerlerine bakarız“ dedi. Tam da bu günlerde House dizisinde aynı konu işlenmiş, kızın gözleri kanıyordu. Aklımı kaçırmama 3 kalmıştı; neler neler oluyordu bana ve neden oluyordu? Çok üzgün, çok kızgın ve feci bunalımdaydım. Kadir de aynı şaşkınlıkla deli gibi okumaya başladı, derken bayram dönemi malum doktor telefonlarımızı açmadı, sms'lere dönmedi ve benim tedavi yarım yamalak kalıverdi. Neredeyse 2 hafta antibiyotik alıyordum ve bedenimin diğer yerleri zarar görmeye başlamış, bunu ziyadesiyle hissediyordum. Kadir hemen doktor olan kuzenini arayıp, kısaca özet geçti ve aynı gün bizi şu an ki doktorum olan kişiye gönderdi. Aynı gün kendisine gidip, elimizde dosya ile herşeyi anlattık. Oldukça yanlış bir tedavi uygulandığını söyledi. Bu kadar antibiyotik içmeme ve iğnelere şok olmuştu. Tabii biz ondan daha şok ve kızgındık. Genç kızlıkta çift vajina, rahim sendromu, sonra kist aldırma, sonra PID, sonra içe kanama, yapışıklık, yok vücudun kanı başka yerden dışa atması... hepsi çok fazlaydı; bir Balık kadını olarak delirmeye yüz tutmuş ve hızlı bir inişe geçmiştim. 

Haftaya görüşmek üzere... 

Nazlı

25 Aralık 2013 Çarşamba

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 8

Merhaba,

Geçen haftaki yazımda size çok zor geçen birkaç günün ardından gelen iyi haberle içimde doğan güneşten ve tekrar umutlu olmanın sıcaklığından belki yeterince bahsedememişimdir... Oturup kalkarken daha dikkatli davranmalar, her gece yatmadan babasıyla konuşturmalar, hayal kurmalar sonra günün her anı mide yanmasıyla grisini yemenin keyfini yine de anlatmam zor olur. 


Tüm bu iyiliğe rağmen içimdeki kaygılar hiç bitmedi. Onu yitirdiğim duygusu bazen her şeyden çok daha gerçek geliyordu. Ama sonra bazen tek satırla bazen de uzun paragraflarla bana dualarını ileten o müthiş; güneş/ deniz/ gökyüzü kalpli kadınların mesajını okuyordum. Evet, sizin mesajlarınızdan bahsediyorum. Hepsi bana çok iyi geldi, teşekkür ederim. Bu ortak noktada, anne olma isteğinde tüm kalbimizle buluştuğumuzu hissettim. Tüm annelere, anne adaylarına, anne olmak isteyen müthiş kalpli kadınlara hepinize tekrar çok teşekkür ederim. 

Ama çok üzgünüm size iyi haberler veremiyorum. Cuma günkü kontrolde kesenin hiç büyümediğini gördük. Yine de bir hafta bekleyelim dediler. 1 hafta olmasa da birkaç gün bekledik. Kese var ama içinde olması gereken embriyo yokmuş Yani bir yerde çok başında kalmış sonra büyüyememiş. Halbuki artık kalp atışının bile çok rahat görünmesi gerekirmiş. Ama olmadı... Kısmet değilmiş. Henüz zamanı gelmemiş, hayırlısı bu değilmiş, biz henüz hazır değilmişiz, bebeğimiz bizim için biraz daha zaman istemiş. Artık kendimi hangisi ile teselli ederim bilemiyorum. Delilik bazen çok yakın duruyor insana... Düşünmeyi durduracak bir düğmeye ihtiyacım oluyor şu ara. 

Bugün tekrar bir kontrol var, sanırım bundan sonra olacaklara karar verilecek. Gebeliğin nasıl ve zaman sonlandırılacağı konuşulacak. Geçen birkaç günü size daha ayrıntılı anlatmayı deneyebilirim, muayeneden sonra doktorun odasında sadece ağlayarak oturduğumu hatırladığımı ama konuşulanların çok farkında olmadan sadece eşimin beyaz yüzünü seçebildiğimi. kalbimi sıkan o korkunç elin verdiği tarifsiz acıyı... Hastane çıkışında soğukta bankta oturup daha çok ağladığımı eşimin bana sarılışını orada duran hiç tanımadığım bir kadından istediğim sigarayı eşimin daha üzgün bakışlarını... Kelimelerin duyguları bir iletken gibi kalbinize aktarabilecek kadar yoğun bir gücü olduğunu biliyorum bu yüzden çok da uzun yazmayayım bu defa. Hem bana hem size yazık. Tuttuğum yasın bir sonu olacak elbet. Bu durgun bu sersemlemiş, ışığı sönmüş halim geçecek. Tekrar ve ümitle sarılacağım anne olma isteğine... biliyorum. 

Hep sağlıklı ve iyi olanı dilemiştim. Hayırlısı için bu kadar dua ederken şimdi isyan etmenin doğru olmayacağını hatırlatıyorum kendime. Daha güzel enerjilerle sarınıp umutla neşeyle iyi olacağım günleri bekliyorum şimdiden. Tekrar güç toplayıp hayata ve aranıza dönmeyi planlıyorum. Sadece biraz zamana ihtiyacım olacak. Böyle üzgün değil de çok daha güzel, neşeli günlerimiz olsun. Hepinizden ayrı ayrı çok güzel haberler bekliyorum. 

Sevgiler, 

Tuna

22 Aralık 2013 Pazar

Dilek'in Hamilelik Günlüğü 34-37. Haftalar

DİKKAT: BU BİR ŞİKAYET YAZISI DEĞİLDİR!

Yakın zamanda ilk bebeğini doğuran bir arkadaşım “hamilelik sabır isi” demişti. O hamileyken ben hamilelik hayalleri kuruyordum ve bana sabır işiymiş gibi görünen kısmı sadece bekleme süresiydi. Nereden bilebilirdim ki… 

En son 34. Haftada sancıların yalancı mı sahici mi olduğunun ortaya çıkmasını beklediğimizden bahsetmiştim. Anlaşılan o ki sancılar yalancıymış ve zaman ilerledikçe çoğalacağına azaldı. Ben “Ne güzel erkenden doğururum zaten premature sınırını da geçti oh mis“ diye hayaller kurduğumla kaldım. Koca göbekli, koca burunlu, şiş ayaklı bir yaratığa döndüm. Doktor 36. Haftayı bekle demişti demesine ama ben 35'te bazı denemeler yaptım. Dinlenmeye yavaş yavaş ara verdim ama kontrollerde durum kötüleşmedi bunun cesaretiyle doktorun bekle dediği zamanı beklemeden ayaklandım, dışarı çıktım, yemek yaptım, arkadaşlarımla buluştum, alış veriş yaptım vs. hatta temizlik bile yaptım. Temizlik yapamadığım günlerde banyo ovmayı çok özlemiş olacağım ki, banyo temizlerken biraz hırpalamışım kendimi, ertesi gün hasta olmuş bir halde uyandım. 

İşte yazının şikayet olarak algılanabilecek kısmı buradan itibaren başlıyor. Hem hasta hem hamile olmak çok ama çok zordu. Zaten rahat uyuyamadığım, belimin ayrı, çatımın ayrı, ağrıdığı bir dönemde, bir de boğaz ağrısından uyuyamamak berbattan da öte bir deneyimdi. Hassaslaşan mide yüzünden doğal çözümlerden yeterince faydalanamamak, gargara yaparken kusmak, bal- limon-zencefil içince midenin yanmasının tavan yapması olayı dramatikleştiren sahnelerdi. Tekrar ediyorum bu bir şikayet yazısı değil, bu bir uyarı yazısı. Hamileyken sabırlı olmak gerektiğine, bu sabrın birden fazla yüzü ve şekli olduğuna, insan bedeninin ne kadar zorlanabileceğine ilişkin bir uyarı. Bunca zor geçen hastalık sürecinin en güzel kısmı, “Ben iyiyim, beni merak etme” mesajı verirmişçesine hareketli olan oğlumdu. Ben hastaydım ama o değildi anlaşılan. Dinlenme bitti kendimi dışarlarılara atacağım diye hayal kurarken bu kez de hasta olduğum için halsizlikten dışarı çıkamıyordum. Neyse ki hava da öyle insanın içini kıpır kıpır eden havalardan değildi. 


Bu arada kontrollerimin sıklığı haftada birden iki haftada bire çıktı. Gittiğim doktorların hepsinin çok önemsediği kardijoloji muayenesinden de bir kez daha geçtim. Çocukken bu kardiyoloji muayenelerinden nefret ederdim. Herkes sağlıklı ama ben hastayım gibi hissettirirdi. Büyüdükçe ve sıklığı azaldıkça bu durumu görmezden gelmem kolaylaştı. 20'li yaşların başındaki son kontrolümden sonra, -biraz da artık karar veren kişi ben olduğum için- tekrar hiç kontrolden geçmemiştim. Ta ki hamile kalıp, gebelik takibimi yapan doktor beni zorlayana kadar. Bu da ikinci kez dış baskılar yüzünden kontrole gidişimdi. Doktora durumu anlattım o da muayene edip, eski raporlara baktıktan sonra “Hiçbir sorun yok diyemem iyi görünüyor ama sonuçta bir ameliyat geçirdin biliyorsun” dedi. “Yapma bunu” dedim içimden. “Çocukluktan kalma hislerim depreşti işte. Bana hasta muamelesi yapma, öyle hissettirme” dedimse de nafile. Zaten çoğu belirli bir yaşın üzerindeki insanlarla beraber kalp muayenesi için sıra beklemek çocukluğumdan kalma hislerimle hala yeterince kötü geliyordu. Kardiyolog doğuma engel bir durum görmemekle beraber, son kararı doğumu yaptıracak olan doktorun vermesi gerektiğini söyledi. 

Bu arada yukarıda bahsettiğim boğaz ağrısından yadigar kalan nurtopu gibi öksürüğüm var. “Hamileliğim boyunca hiç hasta olmadım, negzel, sağlıklıyım, yuppi” derken son ayımda muhteşem bir final yapacakmışım da haberim yokmuş. 38. haftadayım, kocamanım, şişkinim, hastayım, öksürürken içimde bombalar patlıyor, (Ömercik mode on) ve hayatımın geri kalanını hamile olarak geçireceğime tamamen inanmış durumdayım. Geri sayımın bu en yavaş geçen günlerinden hepinize kucak dolusu sevgi göndermek isterdim ama şu an daha çok düşünceli biraz da stresli bir haldeyim. Bebeğimin kokusunu duyup da bunların hepsini unutacağım güne kadar, hoşça kalın demekle yetineceğim. 

Dua ve iyi dileklerinizi bekliyor olacağım… 

Öksürüksüz günler dilerim… 

Dilek

21 Aralık 2013 Cumartesi

Çocuklarda Hastalık Haftalar Sürebilir, İlaç Gerekmez!

Üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren çocuklar üzerinde yapılan 48 çalışmayı derleyen Western Reserve University School of Medicine araştırmacıları yeni bir çalışmaya imza attılar. Duration of symptoms of respiratory tract infections in children: systematic review başlıklı araştırmanın sonuçlarına göre: Çocukların soğuk algınlıkları ve öksürükleri 3 haftaya kadar sürebilir ve kulak ağrılarının geçmesi ise 1 haftayı bulabilir. Bu süreler normaldir ve tedavi/müdahale gerektirmez. 

Derlenen çalışmalar, hasta çocuklara doktorların genellikle önerdiği ilaçlar verilerek, hiçbir ilaç verilmeyerek ve herhangi bir ilaç içermeyen placebo verilerek yürütülmüş ve çocuklar semptomların ne zaman yok olduğunu görmek üzere gözlemlenmiş. 
  • Kulak ağrısı olan çocukların %90'ı 7-8 günde iyileşmiş
  • Soğuk algınlığı olan çocukların çoğunluğu 15 günde, tamamı ise 25 günde iyileşmiş.
  • Boğaz ağrısı şikayeti olanlar 2- 7 gün arası iyileşmiş.
British Medical Journal'da yayınlanan çalışmayı yürüten doktorlar, iyileşme sürelerinin bugüne kadar ailelere söylenenlerden aslında daha uzun olduğunu belirtiyorlar. 
Araştırmayı değerlendiren Dr. Sharon B. Meropol öksüren, soğuk algınlığı geçiren ya da solum yolu enfeksiyonu geçiren çocukların ilaçla tedavi edilmelerinin ya da doktor görmelerinin şart olmadığını söylüyor. Ancak boğaz enfeksiyonlarını hariç tutuyor ve ekliyor: "Virüs gerçekten kötü hissetmenize neden olabilir. Ancak ateş, akan/tıkalı burun ve öksürük çocuk için kesinlikle tehlikeli değildir." Çay, bal ve burnu açmak için kullanılacak yöntemler çocuğu rahatlatır ancak ilaçların hiçbir faydası yoktur. 

Bazı aileler ve doktorlar hastalık birkaç günden uzun sürerse çocuğun antibiyotiğe ihtiyacının olduğunu zannediyorlar. Ancak virütik hastalıklar antibiyotiğe cevap vermezler. Daha da kötüsü; çocuk bunların yanetkilerini ishal ya da başka bir şekilde yaşar ve antibiyotik direnci geliştirebilir. Bu da ileride ciddi bir enfeksiyon olması durumunda tedaviyi güçleştirir. 

Çalışmadan çıkarılacak sonuç şudur; sık rastlanılan solum yolu enfeksiyonlarının uzun sürmesi çocuğun muhakkak  antibiyotiğe ya da başka tür ilaçlara ihtiyacının olduğu anlamına gelmez. Doktorun aranması gereken zaman hastalığın semptomlarının yukarıda belirtilen süreler içerisinde azalmaması ya da çocuğun her geçen gün bir öncekinden data kötü duruma gelmesidir. Aynı zamanda çocuğun nefes almakta zorlanması ve ailenin ciddi gördüğü başka belirtiler oluşması doktoru aramak için nedenlerdir.  

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 35. Bölüm

Merhaba sevgili BYBO okurları, 

Haydi bu hafta biraz hayal kuralım! 

Bazen bakıyorum da, sevgilim ne kadar şanslı (nazar değmesin.) Annesiyle babası, birbiriyle uyumlu ve mutlu bir çift. Her ikisi de yetmişin üzerinde. Bizim yaşlarımızdayken nereden baksan, on senelik evlilermiş. Birlikte yaşlanmayı nasip etmiş Allah. Sevgilim desen, bu evde doğmuş ve büyümüş; evlendi ve yine bu evde şimdi de ailesini genişletme hazırlıkları içinde. Belki bazılarına çok normal, çok sıradan gelen bir şey ama; buna hiç sahip olmamışlar için hazine değerinde olgular bunlar. 
Bir de kendime bakıyorum; annemle babamı hiç bir arada hatırlamıyorum. Aile olmak nasıl bir şey, hiç bilmedim. Ben de sevgilim gibi olsaydım, nasıl olurdu acaba? Annemle babam meselâ... Daha önce anlatmıştım; üniversiteyken tanışmış ve okulu bırakıp evlenmişler. Mesleksizlik ve tecrübesizliğe geçim sıkıntısı ve bir başınalık da eklenince yürümemiş evlilikleri. Altı sene dayanmışlar gerçi; üçüncü senede de ben dünyaya gelmişim. Bana bakamadıklarından anneannemle dedeme göndermişler. Ve hikâye onlar için öyle bitip, benim için böyle başlamış. 

Peki ya farklı olsaydı her şey? Madem hayal kurmak bedava, ne zarar çıkar ben de şimdi kursam? Nasıl bir şey olurdu meselâ hikâyeyi baştan yazmak? Diyelim ki onlar üniversitede tanışmış ve aşık olmuşlar. Ama delikanlılıkları tutmamış, aklı başında gençlermiş. Annem, babamı zengin ailesiyle tanıştırmış. Gerçekte annemin ailesi, afrikalı bir adamı karşılarında görünce şok geçirmiş ve bu ilişkiye karşı çıkmış. Fakat bu iki genç sakin davranıp sabretselerdi meselâ... Zamanın geçmesini bekleseler, gençliklerinin ateşine kapılmasalar, bir yandan okullarıyla meşgul olup diğer yandan aşklarını yaşasalardı meselâ... Gerçek aşk idiyse, aile bir şekilde kabul ederdi belki. Kiralık bir gelinlikle, kaçamak bir nikâh yapmak yerine, anlı şanlı ve mutlu bir düğün yaparlardı. Olamaz mıydı? Okullarını da bitirip, meslek sahibi olurlardı evlenmeden önce. Yeni evli, heyecanlı ve aşk dolu bir çift olarak işe gidip gelirler, evlerini birlikte geçindirirlerdi. Annem hasta da olmazdı belki o zaman. Gençlik ateşiyle tuttukları gecekondularda yaşamaz, aç açına uyumazlardı. Duvarlardan akan soğuk yağmur suları yataklarını ıslatmazdı belki. Belki annem o zaman böbrek yetmezliğinin pençesine de düşmezdi; diyalizlere girmez, böbrek nakli için beklemek zorunda kalmazdı; sağlıklı geçirirdi ömrünü. Babam, çalıp çırpmak yerine mesleğinden kazandığı paranın verdiği gururla getirirdi evine ekmeğini. Zamanı gelince de, eğer istiyorlarsa, bir bebek yapmaya karar verirlerdi. Belki o zaman mutlu bir aile olabilirlerdi. Ben gelirdim dünyaya. Zor gelmezdi belki o zaman beni beslemek; bana üşümeyeceğim, sıcak bir ev vermek, emzirmek ya da mama almak... 

Hâl böyle olunca da, daha bir yaşımı yeni geçmişken bana bakamayacaklarını anlayınca, anne evine de göndermezlerdi belki; aile olurduk, bir arada kalırdık. Huzurla, mutlulukla, aşık insanların arasında büyürdüm belki ben. Dolandırıcılık yapmayan bir baba ve hasta olmayan bir anneyle büyürdüm; aile olmanın ne demek olduğunu görürdüm belki de. Annem bulaşıkları yıkarken babam işten gelirdi belki. Annem elini havluyla kurular, babamı karşılamak için kapıya koşardı. Ben, oyuncaklarımla oynarken onların öpüşüp koklaşmalarına şahit olurdum, bilinçaltıma işlerdi bu. İnsanların birbirlerini sevdiklerini, sevince gözlerinin içlerinin güldüğünü öğrenirdim. Belki o zaman kavgalarla ya da yılların çürütemediği bir kinin çevrelediği bir ortamda büyümezdim. Bambaşka kodlar işlenirdi küçücük beynime. Gençlik yıllarımda annem beni bırakıp başka bir ülkeye göçtü diye üzüntüden saçlarım dökülmez, babam başka insanlar yetmezmiş gibi beni de dolandırdı diye stresten çenem yıllar boyu kilitlenmez, sakat kalmazdı belki. Onun yerine sokaklarda sarhoş olur, saçlarımı pembeye boyar, ilk aşkımı özgürce yaşar, deli deli müzikler dinlerdim belki. 

Bu hikâyeyi nereye kadar böyle götürebilirim, bilmiyorum. Nitekim, hayal kurmak bedava olmasına rağmen, hayal gücünün de sınırları var. En azından bu açıdan bakınca... Hayatım nasıl şekillenirdi, bilmiyorum. Yine eski erkek arkadaşımla karşılaşıp hamile kalır mıydım meselâ? Bebeğimi yine zorla alırlar mıydı benden, bilmiyorum. Sonra bütün hayatımı arkamda bırakıp dilini, kültürünü, kokusunu bilmediğim bambaşka bir ülkede yaşamaya zorlanır mıydım, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim; her ne yaşadıysam, adım adım beni şu anda bulunduğum duruma getirdi. Olumlu ve olumsuz. Olumlu yanı çok. Hiç planlarımda yokken Almanya`dayım ve mutluyum. Hiç ummadığım bir yerde hayatımın büyük aşkıyla karşılaştım ve hiç evlenmem sanırken evlendim. Allah`ıma her gün bin şükür, mutluyum. Başkalarının hatalarından olabildiğince öğrenmeye çalışan bir insan oldum. Ama mükemmel değilim tabii ki; çok hasarım var. Her ne kadar her seferinde küllerimden yeniden doğduysam da, içimde fazlaca delik var. 

Bu hafta, uzun zamandır hasret ve merakla beklediğim o çok önemli mektup en sonunda geldi! Kliniğe yatış zamanım: 2 Ocak`ta yatıyorum işallah, 6 Şubat`a kadar... Kendim için, sevgilim için ve yakın zamanda hayırlısıyla ailemize katılmasını umut ettiğimiz, cennette bizden davetiye bekleyen Aşk Meyvemiz için. Orada tam 5 hafta kalacak ve çok yoğun terapi göreceğim. Tam olarak neler olacak, şimdiden kestiremiyorum. Fakat geçmişte yaşamış olduğum travmaların üzerinden geçip onlara yaklaşımımı ve üzerimde bıraktıkları etkilere odaklanacağız sanırım. İnsanların bana veya birbirlerine kötü davranmalarını her zaman engelleyemem belki ama, onlara verdiğim tepkileri kontrol edebilirim. En çok da bunu öğrenmeyi umut ediyorum. 

Bir kapıyı çaldığımda saçları hafifçe ağarmış, gözlerinin ve dudaklarının çevresinde hafif kırışıklıklar oluşmuş; yine de can-ı gönülden gülümseyerek beni içeri davet eden bir anne-babam yok. Güzel bir hayal. Bana, ayrı ayrı hep birbirlerine nasıl ve çok aşık olmuş olduklarından bahsederlerdi hep. Hayallerimde, bu aşkı koruyabilmiş ve birlikte mutlu bir şekilde yaşlanabilmiş olmaları var. Onları HİÇ bir arada görmemiş biri olarak çok ütopik bir hayal, biliyorum. Ama dedim ya, nasılsa bedava hayal kurmak; kim engel olabilir ki buna? Küçükken bunun hayalini hiç kurmamıştım. Hayatın, annebabadan oluşan bir ailede başlaması gerektiğini bilmiyordum çünkü. Sonradan öğrendim. Ama insan büyüyünce bunun hayalini kurup soruyormuş kendisine: “Benim de herkes gibi normal bir ailem olsaydı, nasıl olurdu acaba? Ben nasıl bir insan olurdum?” 
Benimki gibi, hatta daha karmakarışık hikâyeleri olanlar var, biliyorum. Allah`tan hepsine gelecek güzel günler diliyorum. Madem ben geçmişi değiştiremiyorum, o zaman geleceğe ve kendi hayatımı nasıl şekillendirebileceğime bakayım. Umarım kendim için kurduğum bu hayali bir gün hayırlısıyla içime tutunacak minik melek için gerçekleştirebileyim. Benim görmediğim ve her zaman hasretini çektiğim sıcak bir aileyi ona verebileyim; sevgilimle, onun annebabası gibi mutlulukla, birlikte yaşlanabileyim. Başka hiç bir dileğim yok hayatta. İşte sırf bu hayallerimi gerçekleştirebileyim diye iki haftadan kısa bir süre içinde kliniğe yatmış olacağım. Evimden ve sevdiğimden ilk defa bu kadar uzak düşecek ve ilk defa bu kadar uzun ayrı kalacağım. Ama her şey güzel ve gerçekleşmesi işallah mümkün bir hayal için. 

Haftaya görüşmek üzere... 

Sevgiyle, 

Derya

19 Aralık 2013 Perşembe

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 7. Bölüm

Sağlam Kafa, Sağlam Vücutta Bulunurmuş!

En son bana birşeyler söylemeye çalışan bir adam vardı, değil mi? Ve söyledi… “Seninle mutluyum, çok mutluyum, benimle ol” dedi… Nişantaşı Nero’daydık, bahçe kısmında; içimden geçen çığlık çığlığa “Ben de seninle çok mutluyum ve sanırsam sırılsıklam da aşığım” demek geçiyordu ama diyemedim. Gülümsedim, elini tuttum, gözlerimi kocaman aça aça, parıl parıl gülümsedim. Mekandan çıkarken sarılmıştık; diyorum ya bu adam benim hep hayatımdaydı, buna emindim… 

Her akşam, her haftasonu birlikte vakit geçiriyor, çok ama çok eğleniyorduk. Bir an, 1 ay sonra Çeşme’ye gideceğimi unutmuş gibiydim. Bu arada sağlığım da fıstık gibiydi, sadece düzenli gittiğim kontrollerin birinde doktorum rahim duvarımda büyük bir kist olduğunu söyledi, basit bir operasyonla alalım dedi. Doktor bu, ne derse yapardık. Kist ameliyatı oldum, çok şükür alınan parça da temiz çıktı. Bu kisti aldıktan sonra kanamamın azalacağı ve daha az adet ağrısı çekeceğim bilgisi verilmişti, işte bu hayatımda bir dönüm noktası olabilirdi. 2 haftada bir adet gören ben, standart kadın adeti statüsüne gelebilecektim. Ama diyorum ya aşk öyle büyük bir güç ki, kistim alınmış, kasık ağrım olmuş, umurumda değildi… 

Günler geçti ve Çeşme’ye gitme vaktim geldi. Çok hüzünlüydüm, içim acıyordu resmen. Bu kadar sevdiğim, mutlu olduğum, her gün nefesine koştuğum adamı bırakıp, 2 aylığına gidecektim. Ve hiç de gitmek istemiyor, artık patronlarımla çatışıyordum. Ama neye yarar, paşa paşa gittim. Hızla çalışmalara başladık, harıl harıl gece gündüz çalışıyor, boşluklarda sevgilimle telefonda görüşüyordum. Derken faranjit oldum ve sesimi kaybettim. Fısıltı halinde bile çıkmıyordu, Kadir ile artık sadece mesajlaşabiliyor, sesini çok özlediysem, arayıp, o konuşuyor, ben dinliyordum. Iş çok yoğundu, ben çok yorgun ve kızgındım. O dönem için başımıza gelen genel müdür ile sürekli kavga halindeydim. Sinirlerim çok yıpanmıştı, bu arada Çeşme’ye gelmeden bana sözleri vardı, kurulumu yapıp, Haziran sonunda İstanbul’da gerçekleşecen iki günlük çok büyük bir müzik festivalindeki görevime gidecektim ama göndermediler. Bizim Çeşme açılışı ile festival çakıştı, kalakaldım. Iyice enerjim kötüye sarıyordu, genel müdür dediğim kişiyle ip gibiydik (bu arada onu da geçen yıl kaybettik ☹). 

Temmuz ortasında bir konserimiz daha vardı İstanbul’da, biraz sakinleşeyim diye herhalde ona gönderdiler. Dünyalar benim olmuştu, koşa koşa sevgilime gittim. 2 gün kaldım, döndüm ama olsun, 15 gün sonra sevgilim gelip beni sonsuza kadar yanına alacaktı, 15 gün daha idare ederdim. Günler hızla geçti, sevgilim Çeşme’ye gelip, beni aldı. Kısa bir tatil yaptık; süperdiiiiiii. Sonra İstanbul’da aklımı kaçırdığım ve artık bu iş bitti dedirten konser için 1 ay stadda yaşamaya başladım, tam anlamıyla mahvoldum… Konser bitti, 20 günlük bir festival başladı, onun yarısında turneye çıktım ve taaa Kasım ayında döndüm. Toplamda 6 ay aslında yoktum. Ve bu bizi yıpratmıştı, beni yorduğu için, ben de sevgilimi yoruyordum ve ağzımızın tadı ziyadesiyle bozuluyordu ki, bir gün geldi, pat diye “EVLEN BENİMLE” dedi. Aynen böyle pat diye, yüzüksüz, gülsüz, yemeksiz, gayet ev moduyla, günlük hayatımızın içinde, hiç beklenti yokken… ama ben “pat” diye cevap veremedim, kalakaldım; asla evlenmem diyordum, evlilik kurumu, düğün, gelinlik hepsi fazla ciddiydi, sustum ☹. Ama bu suskunluk fazla sürmedi. Birgün bizim evde oturuyorduk, akşam kendi evine gitmek üzere ayaklandı; annemleri öptü, ben kapıya kadar geçirdim, (normalde annem ve babam da kapıya kadar gelir, uğurlarlardı, ama babam özelimize saygıyı öğrenmiş, annemi de dürtüyordu ve artık kapıya gelmiyorlar, cool bir şekilde koltuktan el sallıyorlardı ) sarıldım sevgilime, öptüm; “Seni çok seviyorum” dedim. “Ne kadar” dedi? “EVET” diyecek kadar dedim. Böylece cevap da vermiş oldum ☺. Kocaman sarıldı bana. Yer yine ayaklarımın altından kayıyordu, tuttu; “Ben seni hep tutucam” dedi… 

Annem ve babam bizim aptal hallerimize anlam veremediler. Sevgilim annemlerle tanıştığından beri sağır dilsiz alfabesini öğrenmeye çaba gösteriyordu ve kendisi el işaretleri ile olanları anlattı, bizimkiler çığlık çığlığa, babacım sarılıp, sarılıp ağladı ☺. Bazen bir yüzük, güzel bir yemek değilmiş beklenti; en doğalı, güzeli buymuş, çünkü hayat zaten bu doğallık içinde geçiyor; gerçek olan bu, sanrı olan diğeri. Buna çok inanıyorum. Bunu ona o kadar hissettirmişim ki, o da hiç şekle girmeden, içinden geldiği gibi yaşadı ve bana da yaşattı. Yüzük değildi bunun simgesi, bizim aşkımızdı; gözlerimizdi, içinde kaybolduğum adamın nefesiydi… 

Hiç çeyizim olmadı, planlarım ve hayallerim de… (yani ben öyle sanıyordum…) yeni bir sayfa açmak böyle olsa gerekti. Bu arada asıl devrimi iş hayatımda yapmıştım. Turne dönüşü sevgilime bile söylemeden istifa ettim. Oysa kredi borcum vardı ama umrumda değildi, en kötü asgari ücrete işe girer, kredimi kapatırdım. Sevgilim hep “limon satarız” derdi. Niye limon bilmiyorum ama kulağa sempatik geliyordu ama sağolsun limona gelmeden borcumu ödedi. Bu bana garip geldi, idare edemedim pek, “Sana geri öderim” gibi saçmaladım durdum; o da bana “BİR” olmayı anlattı durdu. O yaşıma kadar o kadar kendi başımaydım ve herşeyi ben yapardım, benim adıma başkasının yapıyor olmasına alışmak oldukça zamanımı aldı. 

Neyse, istifa diyordum ☺ bir gün ofise gittim, girdim patron odasına,- Çünkü bir festival öncesi ben ağlama krizleri, anksiyete hallerinin doruklarına vardığımda sevgilim bana sormuştu “BU HAYATTAKİ ÖNCELİĞİN NE?” diye. Oysa ben hiç bu soruyu sormamıştım kendime ve cevap da veremedim. Artık veriyorum ve şükrediyorum. Soruyu sorduğu gün hislerim ağırdı, cevap verememiş olmak, kendimi değersizleştiriyor, bunca yıl ben ne yaptım dedirtiyordu.- Girdim odaya, anlattım anlattım çıktım. Ofistekiler bana bakıyordu, ben de ellerimle “BİTTİ” yaptım; artık kuş gibiydim, uçuyordum. Sevgilimi aradım, “istifa ettim” dedim; kalakaldı, “hayırlısı” dedi. Bir süre daha çalıştım ve sonra 4 yıllık maceramı geride bırakıp, çıktım… 

Hayat işte, hep bu sektörde yaşlanırım diyordum. Hayalimi buldum diyordum, meğer hayaller de değişirmiş… Sonra bir üniversite etkinlik koordinatörü arıyormuş, olur mu olmaz mı derken, eski işimden ayrıldıktan 1 ay sonra yeni işime başladım. Ama benim başka heyecanlarım vardı; “İstenmek” ☺. Yeni işe başladıktan 1 hafta sonra beni istemeye geleceklerdi, seremoni sevmediğimizden isteme- söz- nişan artık başka ne varsa, hepsi o gün olup, bitecekti. Eğlence kısmı da ertesi gün. 

Cumartesi günü sevgilim anne babası ve kızkardeşi bize geldi; bizde ise 20 kişi. Halalar, enişteler, kuzenler, ablamın kayınvalideleri bile vardı. Evi çiçek ve mumlarla, mumların altına aynalar koyarak süsledik, herkes birşeyler yaptı; kalabalık bir sofra kurduk. Nişandan birkaç gün önce gidip, kırmızı bir elbise aldım, saçımı hafif topuz yapıp, azcık da makyaj. Alyansımızı sevgilim seçmişti; hem de Beşiktaş’da cebimden cep telefonumun çalınması üzerine girdiğim ağlama krizi ortasında, onu da  “PAT” diye vermişti, artık hem telefona, hem de yüzüğün güzelliğine ağlıyordum ☺. İsteme günü nedense fazla gergindim, en sevdiğim halama avaz avaz bağırmıştım; kuaförde kan kusturmuş, mutsuzdum. Akşam oldu, kapı çaldı. Hayatta sahte yüzler yapamazdım ama son anda bir melek dokundu sanki ve rahatladım. Geldiler, kalbim ağzımda, evin annesi gibi saçmalamaya başladım. Inanmayacaksınız ama yine hiç susmadım, öyle mutfakta falan beklemedim, gayet salonun ortasında “çan, çan çan” konuştum.

Halamların yan yan bana bakışını hatırlıyorum ama yok içime giren şey çıkmıyor, ben susamıyordum. Sevgilimin babası büyük bir nezaketle annemlerle sohbet edebilmek için sağır dilsiz alfabesi kitabı almış, çalışmıştı. Baskın karakterleri bertaraf edip, annem ve babama yoğunlaşmıştı. Isteme faslı tam bir gözyaşı duvarına döndü.

Sevgilimin babası döndü, önce annemden sonra babamdan, el işaretleri ile beni istedi. Ama kontrolü elden bırakamayan halalar yengeler sesli dublörlük yaptı; büyüyü az da olsa bozdular ama yine de muhteşemdi. Çünkü ablamı halamdan istemişlerdi ve bu beni çok üzmüştü, biz yetim değildik ki, anamız da babamız da vardı; sadece konuşmak için el hareketlerine ihtiyacları vardı ve senden benden çok daha zeki olduklarından iki hareketle annemler durumu kotarabilirdi. Ama ablam halama teklif etmişti.

Biz daha önce bunu sevgilimle konuşmuş değildik ve bu hareketleri beni çok mutlu etmişti. İsteme faslı bitti, eller öpüldü, yüzükler takıldı. Artık kayınpeder olan sevgilimin babası beyaz kurdelayı önce kesti, sonra bağladı. Herkes şaşırmıştı; “Birleştirdiğimiz gençleri niye ayıralım ki, kesmek değil, bağlamak gerek” dedi. Herkes mest tabii..

Sonrası tam bir komedi, ben evin çaçaronu hiç susmadım, şaka gibiydim; espriler havalarda uçuyor, herkes bana şaşkın şaşkın bakıyor, ayarlarım feci gidik, artık nişanlım olan sevgilim ise bana en güzeliyle bakıyor, ben saçmaladıkça gülüyor da gülüyor. Ertesi gün de kuzenler, arkadaşlar benim ailemin meraklı orta yaşlıları ile kocaman bir parti verdik, çok ama çok eğlendik; ben hiç oturmadım, sabaha kadar deli gibi dans ettik, döndük durduk…

Hayat tabii istediğin yerde durmuyor. Bu arada yeni işe konsantre olamadım, eğlence sektöründen sonra bir üniversite beni feci düşürdü, nişan heyecanı da bitti; ben yine deliye bağladım. Sürekli huzursuzluk çıkarıyor, sevgilim ise bütün sabrı ile beni alttan alıyordu. Bir an önce evlemek, düzenimizi kurmak istiyordu ama ne olduysa bana oldu; tutturdum gelinlik şöyle olsun, düğün olsun, kına olsun, olsun da olsun... 

Sevgilimle en kötü günlerimizdi sanırım, herşey kötü gidiyordu; hep kavga ediyorduk. Işleri de çok yolunda değildi, ev tutmuş, boşu boşuna 4 ay boş eve kira vermiştik; “Gel oturalım, evleniriz” diyor, yok diyorum; “E gel evlenelim” diyor; “Yok yaz gelsin, düğün olsun” diyorum. Tamamen ben olmayan birine bağlamıştım. Eşim Alman vatandaşı. Biz istesek de evlenemezmişisiz zaten, evrak kısmı bizi 2 ay öteledi, Alman-Türk bürokrasisi arasında kalakaldık. Nihayet gün alabildik; bilin bakalım hangi gündü? Türkiye’nin en uzun soluklu, en büyük müzik festivalinin olduğu günlerden birine denk gelmişti, bilin bakalım festivali kim yapıyordu? Evet benim eski ofis. Bu demek oluyordu ki sen ben bizimoğlan evlenecektik… yıllardır biriktirdiğim Bütün arkadaşlarım festivalde olacaktı, çoğu çalışacak, ama bir o kadaraı da eğlenmeye gidecekti. Çok üzülmüş ama sevgilime hiçbirşey diyememiştim, çünkü ikinci seçenek Eylül ayı idi, yani aldığımız günden 3 ay sonra, bekleyemezdik; evimiz hazırdı, aylardır bu günü bekliyorduk ama içim burulmuştu.

Davetiyemizi eşim yaptı, hayranlık verici idi. Ama zarflaması ve üst yazıları özensiz oldu, çok taktım. Nikah sonra yemek oldu, ona da çok taktım. Kına istedim, buna da o taktı derken aldı beni karşısına ve “Bu bizim günümüz, kimsenin bizi üzmesine izin vermeyeceğiz ve muhteşem bir gün geçireceğiz, söz mü” dedi. “Söz” dedim ve sözümü tuttum. Ömrü hayatımın en güzel günü oldu, çok ama çok eğlendik; kimseyle gerilmedik, kimse gerilmedi. (Gerçi çok şanslıydık, çok uyumlu, dengeli iki aileydik ve bizi hiç üzmediler). Çağırmayı unuttuklarımızı son dakika arayıp, binbir özürle çağırdık, geldiler; kimse de sitem etmedi. Ertesi gün balayı niyetine kısa bir tatile çıktık; muhteşem bir evde doğa ile başbaşa, aynalara bakıp bakıp döndük, güzelliğimize bakıp bakıp şükrettik ve birbirimizi sevdik, daha çok daha çok sevdik… Ama bütün tatil boyunca o anlamsız kasık ağrım kat ve kat acı ile hayatıma geri gelmişti… Acıdan kıvranan ben için yeni bir hayat başlıyordu; sağ kasık ağrılı, mutsuz kadın Nazlı! 


Nazlı

Doğal Doğum, Emzirme ve Mutlu Lohusa!

Nutrición Hospitalaria (Hospital Nutrition) dergisinde yayınlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre aile üyesi bir refakatçi eşliğinde doğal doğum yapan anneler diğerlerine kıyasla daha mutlu ayrılıyorlar hastaneden. 

Aynı zamanda sağlık personelinin davranışları, derhal emzirmeye geçme lohusa annenin mutluluğunu direkt olarak etkileyen faktörler. 
Araştırma, yeni annenin psikolojisini etkileyen faktörleri bularak doğum yapacak kadınları doğru yönlendirmek amacıyla yapılmış. Araştırmacılar, San Cecilio Üniversite Hastanesi'nde doğum yapan kadınlar üzerinde çalışmış. Doğumdan hemen sonraki 24 saat boyunca gözlemlemişler ve 14 gün sonrasında aynı kadınlarla tekrar görüşmüşler. 3 ay sonunda ise bebeklerinin yeme düzeni kaydedilmiş. 

Çalışma sonucunda ulaşılan sonuç, doğumdan sonra hemen emzirmeye başlamak, ve anestezi almadan doğal doğum yapmak lohusa annenin genel olarak mutluluğuna en çok etki eden iki parametre. Çalışmayı yöneten Maria Jose Aguilar Cordero'nun açıklamasına göre mutlu bir doğum yaşayan annelerin ilk 3 aydan sonra emzirmeye devam etme olasılığı diğerlerinden daha büyük. Aynı zamanda lohusa bunalımı yaşama ihtimalleri daha düşük.

Sonuç olarak; yeni annenin mutluluğunu direkt olarak etkileyen ve postpartum depresyona girme ihtimalini düşüren etkenler:

1- Doğal doğum yapmak
2- Doğumdan sonraki ilk 24 saat içerisinde emzirmeye başlamak

Bu ikisini çok birbirinden bağımsız düşünemeyiz çünkü sezaryen olan annenin doğumun hemen sonrasında emzirmeye başlama şansı daha düşük oluyor. Eğer hayati bir gereklilik yoksa sezaryene hayır diyor, doğal doğum yapmaya gayret ediyor ve bebeğimizi hemen emzirmeye başlıyoruz. Tüm bunlardan fayda görecek olanlar sadece anne ve bebeği değil, aynı zamanda lohusa bunalımıyla nasıl başedeceğini bilemeyen aile bireyleri olacaktır. Topyekün bir mutluluk söz konusu.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 35. Hafta

“Tartıda kilonuzu göremiyorsanız siz olmuşsunuz Başak Hanım!” 

İki hafta öncesine kadar hamilelikten sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Evet, çok güzel, özel bir süreç ama bir yerden sonra en azından benim için sıkıcı olmaya başlamıştı. Sanki sekiz ay değil 2-3 senedir hamileydim. Karnımın düz halini cidden hatırlayamıyordum. Bunun neden kaynaklandığını bulmam çok zor olmadı. Doktorumla en son konuşmamızda (ben o zaman 32. Haftadaydım galiba) 34. Haftayı atlatmak gibi bir hedef koymuştuk. 34. Hafta biterse bebeğin akciğerleri de tamamlanacak vs... 

O haftalar geçmek bilmedi. Beklediğim için çok zorlandım. Bu hafta ise eskisi gibi sakin sakin, mutlu mesut geçti. Derken bugünki randevumuzda tatlı doktorumuz “Başakçığım , bir de 37. haftayı atlattık mı gerisi kolay olacak.” demesiyle gözlerimin önünden sayılar, tarihler ışık hızında geçmeye başladı. “Oldu mu şimdi? Böyle hedefler beni geriyor. Ya neden böyle bir şey yaptınızz??” demedim tabiki. “Süper, hemen geçer zaten. 34’ü nasıl atlattık değil mi?” gibi cümlelerle sevimli sevimli doktoruma bakıp diğer düşüncelerimi kovdum. Bekle şimdi otuz yediyi… ☺ 


Bu hafta ilk defa NST’ye bağlandım. Bütün gün deli gibi kıpırdayan, on dakika durmayan Ozan’ın çıtı çıkmadı desem yeri. Çok bilgim olmadığı için doktorun asistanına “Ya valla çok kıpırdıyor normalde, böyle göründüğüne bakmayın, cidden bu çocuk böyle değil” gibi aslında Ozan’ın küçük bir hacıyatmaz olduğuna ikna ettirme çabalarına girdim ☺. Hele akşam olduğu zaman, özellikle gece yatmak için yatağa uzandığımda yediğim darbelerin, girdiğim şekillerin haddi hesabı olmuyor. Bu süper bir şeymiş. Bebek böylelikle kaslarını geliştirip daha da güçleniyormuş. NST sonucuna gelirsek 10-15 dk. kadar bağlı kaldık. Ozan 10 dk. uyumuş ☺. Son beş dakika sessiz takip… Tam bir sirserii yahu :D 

Ayrıca doğum belirtileri başladığında neler yapmam gerektiğinden de detaylıca bahsettik. Eğer sancılar veya diğer acil belirtiler mesai saatinde gelirse doktorun ofisine gideceğim. Mesai saatleri dışındaysa ambulansla hastaneye gideceğiz. E süper! O böyle konuşunca bana bir rahatlama, güven geliyor… Süreci olabildiğince normalleştiriyoruz. Tuncay bu randevuya toplantıları yüzünden katılamadı fakat sünnet olayını bir danışmamı istemişti. Sünnetinin de bu hastanede olmasına karar verdik. Doğumdan 24 saat sonra eğer bir sıkıntı yoksa sünnet olabilirmiş. Biz bir hafta sonrasında bu işi de halletmek istiyoruz. En baştan belirtmiştim. Sünnet düğünü, mevlüt vs. gibi ritüellerden pek hoşlanmıyoruz ve yapmayacağız. Hemencik olsun bitsin ☺. 

Bebişimize gelince kafamız yine iki hafta (37 hafta gibi), karnımız bir hafta önde gidiyor. Kilomuz da 3.080 olmuş.( +- 400). Hızla büyümesi hoşuma gidiyor minnoşun ☺. Ama kafası yine de çok büyümese daha iyi olabilir… Ben de 54 kg olmuşum. Doğumun başından beri on kilo almış bulunuyorum. Tartıda kaç kilo olduğumu göremediğimde Bülent Bey başlıktaki sözü söyledi. Olmuşuz biz! ☺. 

Doktorum bu muayenede doğum sırasında odada kimlerin olacağından da bahsetti. Toplamda altı kişi kadar olmayı planlıyor. Asistanı, çocuk doktoru, yardımcısı, hemşire vs. Bunları görünce şaşırmamamı, daha fazla kişinin olmayacağını garanti etti. Ayrıca eşimin doğuma girip girmeyeceğini sordu. Tuncay kati kararla girmek istemiyor. Ben de girmesini istemiyorum. Girdiği zaman ondan yüz bulup ağlamaya, yapamayacağım diye bağırmaya başlayabilirim. Çünkü ne zaman bir işi kendim yapmaya gittiysem daha başarılı oldum. 

Eksiklerimizin çoğunu tamamladık. Ana kucağımızı Erhan amcası ve Burcu teyzesi aldı. (maxi-cosi pebble) Yıllık bez tüketimini yanında birsürü alt değiştirme örtüsü, ıslak mendillerle diğer Erhan amcası gönderdi. Bu arada oyun halılarını üçledik. Bu kadar oyun halısıyla ne yapacağımızı bilemiyoruz :) Ahmet amcası salıncağını aldı. Odasında hala neyi nereye koyacağıma karar veremediğim için bir düzen kuramadık. Vucudumda bu haftaki değişikliklere gelirsek yatakta dönmelerim daha da zorlaştı. Ozan’ı tutup ilk önce onu döndürüyorum sonra ben dönüyorum. Ağırlıktan dolayı sola doğru yatmışsam sabah soldaki kemiklerim ağrıyor. Haliyle biraz canım acıyor tabi. Yemek hazırlama işlemini genelde oturarak yapıyorum çünkü ayakta hazırlamaya kalkarsam istemsizce öne doğru eğiliyorum. Ozan’ı taşımak ağır geliyor olabilir ☺. Bu ufak sıkıntıların dışında hiçbir sıkıntımız yok. Artık kontrollerimiz haftada bire düştü. Diğer randevumuz önümüzdeki hafta cuma günü olacak. 

O zamana kadar 35. haftamızı okuyan herkesi öpüyoruz. Ozanımızı hergün daha çok seviyoruz. ☺

Başak

17 Aralık 2013 Salı

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 7

Merhaba, 

Geçen haftadan beri ya çok üzülüyorum ya ağlıyorum ya bir an için umut dolup sonra kendi sevincimden korkup tekrar üzülüyorum. 

İkinci beta hcg tahlilinden ve doktorun söylediği ihtimalleri duyduktan sonra neredeyse vazgeçmiştim. Olmadı dedim, olmadı işte. Aynı gün annem uçaktan inip ilk iş sonucu sorunca akşama belli olacak dedim. Akşam olunca da olmadı sanırım anne, üzülme sen dedim telefonda. Zaten yola çıkmıştık ona kavuşmaya gidiyordum. Sadece anneme değil başka büyük bir sürprize doğru gidiyorduk aslında; 2 yeğenim babalarıyla birlikte gelmişti. O kadar çok sevip o kadar çok özlüyorum ki onları gelmeleri normal şartlarda beni mutluluktan uçurabilirdi. Kendi üzüntüm olmasa, böyle olmasaydı.. Eşimle işten eve dönüş yolculuğunda hiç konuşmadık. Ağladığımı farkettiğinde bile bir şey demedi.Bütün gün öylesine kendimi tutmuştum ki ağlamam biraz olsun içimi boşaltmam gerektiğini biliyordu ve benim için yapabileceği en büyük iyiliği yapıp yas tutmama izin verdi. 

Çok ağladım hıçkıra hıçkıra yol boyunca hiç susmadan, durmadan... Arabadan inince bana sımsıkı sarıldı ve benim hep umudum var sen de üzme artık miniklerimi dedi. Bunu duyunca vücudum aniden tazyikli su yemiş gibi kasıldı eğildi büküldü ona daha çok sarıldım öylece kaldık sokakta. Annemi görünce (şu an yine ağlıyorum) anne olmadı olmadı işte anne deyip ona tüm gücümle sarıldım, birlikte ağlamaya başladık. Bana kalsa 3 saat öyle kalabilirdim. Ama evde yalnız değildik. 

Dünyanın en sevimli en komik en tatlı en bal yeğenleri... Küçüğü 20 aylık diğeri ondan 18 ay büyük. Birbirleriyle hiç anlaşamayan 2 küçük maymun, onları çok özlemişim. İkisi de 10 kg üzerindedir. Birini kucağıma aldım diğerini kovaladım ikincisini havada yakaladım diğerini hoplattım derken eşim sakince kulağıma sen gerçekten umudunu kaybetmişsin biraz dikkat etsen keşke dedi. 

Çarşamba günü kardan yola çıkmaya , araba kullanmaya korktuğumdan hastaneye gidemedim. Yakındaki bir tıp merkezine gidip kan verdim. İşe zaten gitmeyecektim izinliydim. Her zaman 2 saatte verecekleri sonucu akşamüzeri verebileceklerini söylediler. Hay bin kunduz !? Sonucu öğrenene dek değer kesin düşmüştür, her şey bitti ben bittim diye düşünüyordum. Kalbimin acısını anlatacak kelime bulamam size. Ve beklenen sonuç geldi: 800 küsur bir şey... Yükselmiş! Yine olması gerektiği gibi değil tam sınırda ama hemşire sanki toparlıyor Cuma günü anlayacağız neler olduğunu tekrar aynı yerde kan verin dedi. Tahlili bu defa farklı laboratuvarda yaptırmam takibi güçleştirmişti. 
Sonra o Cuma günü geldi. Bir gün öncesinde hastaneden aramışlardı. Yeni sonuçla birlikte muayene için öğleden sonraya randevu verdiler. Tekrar kan verdim ve işe gittik. Eşim ofis içinde durmadan tur atıyordu ben toplantı odasında saklanıp dua ediyordum. Sonucu öğrenmeye yakın gidip tuvalete saklandım. Kabinin bir köşesinde elimde telefon, 15 dakika ayakta durup gözlerimi kapatıp öylece gizlendim kendimce. Aradım sonuç belli oldu dediler, peki kaç ? 633 mü? ne Kaç? 1633 mü gerçekten mi ah gerçekten mi doğru mu duyuyorum! Orada öylece ölebilirdim. Eşimi çağırdım ellerini tuttum sonuç belli oldu dedim rakamı söyledim, yüzünün şeklini hiç anlatmayım size. Bende tüm ipler koptu bağıra bağıra ağlıyorum, ah sevgilim Allah yüzümüze güldü, ah bu doğru mu, oradalar mı şimdi iyiler mi ne sesimi ne titreyen vücudumu kontrol edemiyordum. Tüm ofis duymuştur, aman umrumda bile değil. Kendime gelince tüm sevincimden gönüllü olarak vazgeçmeye karar verdim. Çünkü 2-3 saat sonra muayeneye gidecektim ve her şeye hazırlıklı olmalıydım. Bir kelime bir işlem yarışması gibi oldu, rakamlar havada uçuşuyordu bu hafta. 2 Katına çıkması lazım ya sonuç? 

Hastaneye gittik. Sizi hep üzdüm anlatırken biraz olsun sevindireyim istiyorum. Minik bir kese göründü, ama çok minik. Ve tek başına kardeşi yok. Doktor henüz her şey için çok erken, sevinmek için bekleyelim dedi. Temkinli kalın lütfen dedi. Ben anladım ki hiç sevinemeyeceğim. Çünkü her an yeni kötü ihtimaller çıkıyor karşımıza... Haftaya aynı gün sizi bekliyorum dedi ve ofise döndük. Yine korkularım ve kaygılarımla baş başayım. Haftaya neler olacağı gidişat için çok önemli. Kusmak, mide bulantısı yok, kasıklardaki batmalar da geçti... Olacağına dair tüm belirtiler azalıyor sanki... Ağrılarım da azaldı. Ya gittiyse? Hiç hamile gibi değilim. 

Allah'ım sen aklımı ve miniklerimizi koru. (Eşim 2.sinin de yakında görüneceğini söylüyor) Cuma gününü bekliyorum binbir korkuyla... 

Mesajlarınız, iyi dilekleriniz ve tüm dualarınız için tekrar ve kalpten çok teşekkür ederim. İyi haberlerde buluşuruz umarım.

Tuna

14 Aralık 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 34. Bölüm

Vay be, kendimle gurur duyuyorum. Olumlu muyum, neyim...

Merhaba sevgili BYBO ailesi, Çok fırtınalı bir haftayı arkamda bıraktım. Bu aralar Yalan Rüzgarı`na taş çıkaracak günler yaşıyorum. O yüzden biraz hasta oldum bu hafta. Ama geçecek; ben, geçtiğimiz kıştan daha güçlüyüm. .... İlk defa yazarken duraksıyorum. Genelde bilgisayarın başına oturur ve sadece parmaklarımı klavyeye değdiririm; gerisi hep kendiliğinden gelir, ben düşünmeden. Bu sefer öyle değil, durup durup pencereden dışarı bakmak ve kelimelerimi toparlamak zorunda kalıyorum. Hatta olacak iş değil, biraz önce ilk defa yazdığım bir paragrafı sildim. İçimde dışarlara haykırmak istediğim ama bir türlü yazamadığım ya da kimselere anlatamadığım şeyler var. Ve bunlar, hep içimde kaldığı için beni hasta ediyorlar. İşin trajikomik yanı, beni hasta eden bu olayları kendim yaratmıyorum. Hani bazı insanlar vardır, kendi kendilerine problem yaratıp o problemlerin içinde kaybolurlar. Ben öyle değilim. İnatla onları bir kenara itip kendine aydınlık bir yol açmaya çalışan bir insanım. Ama anlatsam inanmazsınız, dışarıdan hep öyle şeyler geliyor ki başıma… ¨Yeter artık!¨ diye avazım çıktığı gibi bağırasım geliyor, ama isyan etmek istemediğim için susuyorum. Sustukça, yazmadıkça ya da birileriyle paylaşamayıp kendime sakladıkça da hasta oluyorum. 

Hastalıktan kastımsa; eski dostum (!) migren.. Bu hafta bir çok kadında ¨Aman migrenim tuttu, bir çare!¨ seslenişlerine şahit oldum. O ama o sıralarda kendi kel kafama ilaç sürmekle meşguldum. Şimdi biraz daha iyi olduğum için, sözde migren profesörü olarak, nacizane fikirlerimi paylaşacağım sizlerle. Böylece problemler yerine çözümler üzerine konuşmuş oluruz: Migrenin ne olduğunu falan anlatmayacağım tabi ki, sayfadaki eski yazılarımda bu konulara çokça değişmiştim zaten. Migrenin iki büyük türünden bahsedeceğim sadece; birincisi hormonal migren, ikincisi duygusal migren. Tam biz kadınlara göre, öyle değil mi? Evet, işte zaten sırf bu yüzden migrenli kadınlar, migrenli erkeklerden 5 kat fazla! Hormonal migren PMS, yumurtlama ya da adet dönemlerindeki kısa süreli hormon oynaşması yüzünden, vücudun dengesinin bozulması sonucu ortaya çıkan, beyin damarlarındaki bir tepki. Bu hormon uyuşmazlığı geçince, o da geçiyor. Duygusal migren, daha inatçı olanı. Çünkü duygusal durumunuz düzelmeden düzelmiyor. Çok kısa bir özet yapmam gerekirse, 2013 senesinde Aralık ayı sonundan, Mayıs ayı ortasına kadar hiç bitmeyen bir migren krizine yakalandım. Migren ağrısının ne kadar dayanılmaz bir şey olduğunu, yalnız çeken bilir. İşte ben o ağrıyı gece-gündüz ve hiç durmamacasına, aylar boyunca çektim. Elden ayaktan düştüm, çalışamaz duruma geldim, neredeyse yatalak oldum ve bu sayede 15 kilo aldım. Doktorlar neden böyle bir şey olduğunun nedenini bulamadıları için bir sürü ilaç denediler üzerimde. Kendimi denek tavşanları gibi hissettim. İşin kötüsü, ilaçlar işe yaramadı; olan metabolizmama oldu. Aylar sonra, Mayıs ayında kazara yumurtlama zamanımda sevgilimle aşk yaptığımızı farkettiğimizde, gebelik olabilir düşüncesiyle bir günde kullandığım bütün ilaçları bıraktım. O zamana kadar, beni üzen bütün olayları dibine kadar yaşamış, ağlayabildiğim kadar ağlamış ve bu durumdan artık sıkılmaya başlamıştım. Ağla, ağla, ağla; üzül, üzül, üzül; olaylar değişmiyorsa RAHAT BIRAK artık, dedim kendime ve değiştiremeyeceğim şeyler için üzülüp ağlamaktan vazgeçtim. Yani; psikolojimin yavaş yavaş düzelmeye başladığı anla, ilaçları bırakmam neredeyse aynı zamanlara geldi. İlaçları büyük bir merak ve korkuyla bırakmıştım aslında. Halimin ilaçsız daha da kötü olabileceğinden korkuyordum. Nitekim, bir kaç gün öyle de oldu. Ama içimdeki gebelik şüphesiyle o ağır ilaçları almaya devam edemezdim. Zaten gebeysem de, bu deli migren konusuna illâ ki bir çözüm bulunması gerekiyordu. 


Peki ben o migrenle nasıl ilaçsız başa çıktım? Bir kere, zaten ilaçtan nefret eden biri olarak, kendimi tamamen doğaya verdim. Su içtim, kendimi neredeyse hep suyla temizledim. Her başım ağrıdığında açık havaya çıktım ve su içtim. Tabi ki ağrı hemen geçmedi, ama mutlaka yardım etmiştir. Sonra, çok sevdiğim fizyoterapist ve benim gibi yıllardır –hatta çocukluğundan beri- çok ciddi migren atakları geçiren bir arkadaşımın önerdiği bir şey denedim: bolca saf okaliptüs yağı ile başımın ağrıyan yerlerini ovdum. Hava soğuksa bunu dışarıda yaptım, yok değilse yağı alnıma, şakaklarıma; ağrı varsa enseme sürdükten sonra üzerinden bir kaç dakika buzla geçtim ve son olarak soğuk fön tuttum. Bir de ağrı kesici etkisi olan doğal bitkilerden oluşan bir çay bulup günde en fazla 2 bardak ondan tükettim. Hatta Eylül ayında Bali`ye uçtuğumuzda, uzun ve yorucu yolculuğun ve Bali`nin çok nemli ve sıcak havasından dolayı bir hafta boyunca yine ağrım oldu. Aynı zamanlarda adet de görüyordum. Çayımı yanıma almamıştım ama eczaneden hemen bir okaliptüs yağı bulup sürekli yanımda taşıdım ve başımın ağrıyan yerlerini onunla ovdum. Bunun dışında, bana iyi niyetle bile olsa yapılan "kurbağa bacağı çorbası iç, iyi geliyormuş", "bilmem ne taşının suyunu sık, gece bilmem nerene bağla" önerilerine kulağımı tıkıyorum. Onun yerine su içiyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi, çok abartılı bir migren kardeşe sahibim. Ama çözümlerim bunlar. Migren ağrısının çok beter bir şey olduğunu biliyorum. Ama ümit ediyorum ki, ağrılarınız benimki kadar uzun süreli değildir. O yüzden sizin de doğaya yönelmenizi ve elinizden geldiğince kimyasal ilaçlardan uzak durmanızı öneririm. Şifa, doğadan gelir. Ve bir de tabii, migreninizin ne tür olduğunu bulun; hormonal mı, duygusal mı? Pozitif düşünmeyi de unutmayın; nitekim benim yaşadığımın aksine normal migrenin en uzun süresi 72 saattir. Hayatınız bloke oluyor evet, bazen hareket edemeyecek bir hale bile geliyosunuz, evet; ama geçecek. Yeter ki Allah devasız dert vermesin. 

Ha bir de, kışın o ağrılardan çok bunaldığım bir anda yazmış olduğum bir şiir var, bol bol onu okuyun. İyi geliyormuş, öyle duydum. 

Latife 

Ey başımın belâsı, artık yollarımızı ayırsak diyorum. 

Bu zavallı kafatası, her ikimize birden dar sanıyorum. 

Sevdalısın bana; farkındayım. 

Ama lütfen anla artık; senin yüzünden depresyondayım! 

İlaç içerim; hafiflersin, canın isteyince, hop geçersin. 

Geçtin diye sevinir, ümitlenirim; bu sefer de hemen geri geliverirsin! 

Başımın belâsı dedimse, seviyorum sanma. 

Tatlı dilime aldanıp Sakın ha oraya yayılma! 

Topla pılını pırtını, yettin artık; benim kafamın tasını attırma!

 _____________________________________ Migren`e ithafen 25 Ocak 2013`te Falname tarafından yazılmıştır. Çalıp çırpana migren musallat olsun, yakasını da bırakmasın! 

Hepinizi çok öpüyorum. Haftaya görüşme üzere. 

Sevgiler, 

Derya

12 Aralık 2013 Perşembe

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 6. Bölüm

X+Y = ? 

Biliyorum en heyecanlı yerde kesiyorum diye bana kızıyorsunuz ama kızmayın, ben de sizinle yaşıyorum yeniden ☺... 

Evet nerede kalmıştık, kendisi elini cebine atmıştı değil mi? ve “Alo” dedi. O an yanında bittim zaten. Bütün ciddiyetimle sandığım, meğer bayağı şebek bir halde elimi uzatıp; “Merhaba ben Nazlı  dedim. (Yok Ayşe, allahım salak mıydım, tabii ki de benim kim olduğumu biliyordu). “Ben de Kadir” dedi. (Bir önceki yazımdaki başlığım bu an’a ithafendi, “Aşk sen nelere Kadirsin” demiştim ☺).

Öylece kaldık bir süre, sonra “Nereye” dedim. “Yemeğe” dedi. Allahım daha akıllı olmalıyım, bence akıllı kalabilmek için susmalıyım, çünkü fazla heyecanlıyım. Öylece yürümeye başladık, arkadaşımın sahibi olduğu bir restorana girdik, bu bilgiyi ona vermedim. rezervasyonumuz yoktu, ve bütün masalar doluydu; garson masa sahibi gelene kadar bizi bir masaya aldı, sonra barda oturacaktık. Oturduk, menüler geldi. O an -size yemin ederim- bu adam hep hayatımda gibi hissettim, hep vardı, biz hep oraya yemeğe gidiyorduk ve ben onu kesinlikle tanıyordum. Ne yediğimi hatırlamıyorum ama şarap içtim, o da soda içti. Hani az konuşacağıma dair sözler veren ben var ya, bütün gece hiç mi susmaz insan ya… Hiiiiiççççççç susmadım, biri ağzımı tutsa, ellerimle konuşurdum; öyle bir dışavurum halindeyim. 

Bu arada derdim de işle ilgiliydi; istemediğim bir pozisyon için beni kısa süreli Çeşme’ye göndermek, yeni bir mekan kurulumunu yapmamı istiyorlardı. 2 yıl o işi yapmış ve çokca yıpranmıştım. Istifa ettiğim bir dönem, beni başka bir pozisyona almışlardı, şimdi geçmişe dönmek nedendi? Bütün bunları anlattım durdum işte, o da tebessümle dinledi. Sonra masamızın sahibi gelmiş, bara geçtik. Geçerken mekan sahibi arkadaşımı gördüm. Selamlaştım, baktım Kadir de selamlaşıyor. Sonra bize baktı; “Aa siz ne alaka” dedi. Bence hayatımızın cümlesi buydu!; BİZ NE ALAKA YA? ☺ Tabii ki de buna cevap veremedik, saçmaladık. Ne denir ki, “yeni tanıştık; bu da tanışma yemeğimiz” mi diyeceğiz. Gülüştük. 

Barda da sohbet sayemde çok koyu geçti. Buluşma mailleşmemizde “Yemekten sonra bizim mekanda konser var, gider miyiz” demiştim, “Bakarız” demişti, açıkcası bozulmuştum. Onu da sonradan açıkladı; Eğer birbirimizden hoşlanmazsak geceyi daha da uzatmayalım diye “Bakalım” demiş. Biraz pislikmiş değil mi? Bu arada yağmur başlamış, benim ayağımda lastik, incecik ayakkabılar, paçam geniş, bol, uzun. Herşeyim sırıksıklam oldu; bendeki rezalete bak; konser mekanına geldik, vestiyere geçtim ve bir arkadaşımdan çorap isteyip, giydim. Daha beter ne olabilirdi? o yapsa, arkama bakmadan kaçardım, ama o kaçmadı ☺. İlerleyen zamanda açıklamayı düşünüyordum; “Ayaklarımı üşütürsem, hasta olurum, zaten kronik kasık ağrım var, bir de sen gelme üstüme” derdim ☺.

Vestiyerden sonra tekrar dışarı çıktık, sigara- kahve içelim dedik. Kapıda geçen hafta kaybettiğim, eski patronum, bana hep güvenen ve ben küçücükken koca mekan müdürlüğünü gözünü kırpmadan veren, artık rahmetli olan ☹ patronum vardı; hafif sarhoştu. Beni daha önce biriyle samimi görmemişti. Iş ile aşkı hep ayrı tutuyordum. Yanımıza geldi, hemen tanıştırdım. Dünya rahatı, doğalı patron “Siz sevgili misiniz?” diye sordu, gülüştük, cevap veremedik tabii, çoraplarımı değiştirmem mi daha kötüydü, yoksa bu rahatlık mı, yoksa hepsi mi, bilemedim ☺. Sonra bir arkadaş geldi, kurtardı bizi. Konser mekanına geçtik, Bütün gözler üstümdeydi, biliyordum. 2 yıl çalıştığım mekana ilk defa biriyle gelmiştim ve gülüyordum ☺. Üst bara geçtik, konseri beklemeye başladık. Bu arada DJ çalıyor, içerisi çok gürültülüydü. Ona birşey söylemek istediğimde, parmağımla kulağını hafif kapatıyor, sesin içeri sağlıklı girmesini sağlıyordum. Müzik sektöründe isen, bu işleri bilirsin. Sonradan söyledi, çok hoşuna gitmiş ☺. 

Bu arada yaklaşık 15 gün mailleşmiştik, birbirimiz hakkında biraz biraz fikrimiz vardı, ama en başa sarıp, tane tane gitmeyi yeğledik, yeniden yeniden tanışıp, durduk. Konser bitti, bir arkadaşım günün anısına konser veren grubun iki rozetini alıp, bize hediye etti. Birini kaybettik. Bu kaybolan rozet bizi nerelere götürecekti, o gün bilemezdik… Tünele yürüdük, daha çok soğuktu, “Seni eve bırakayım” dedi. Hemen atladım, bende ağırdan almak yoktu, olamazdı, hele kanda şarap varsa ASLA… “Ama kaskım yok” dedim, çantasından çıkardı, “Eldivenim yok” dedim, “Benimkini veririm” dedi. “Ee mont?” Ona bişey demedi. Bindik motora, hava buz gibi. Tek eldivenini kabul ettim, diğerini ona verdim, kardeş payı :P ani frenlerde parmak ucumla sırtından destek aldım, o kadar az temas etmeye çalışıyordum ki vücudum kaskatı kesilmişti. Sağsalim eve geldik, indim motordan, eldivenini verdim, kaskı verdim, gözlerinin taaaa en içine bakıp, sarıldım. 


Eve çıkarken halam kapıyı açtı. Kendisi alt kat meraklı komşumuz ☺. Çok da keyiflidir, gözleri gülüyor onun da, “hayırdır” dedi, “hala ben aşık oldum” dedim ve eve çıktım. Ahh çenem tutulsaydı; halam bu, herkese söylemiş, sonra Kadir’e bile söyledi, rezil olmak üstüne tezim tamamdı ☺. Sabah oldu, akşam oldu, yine buluştuk; sonra günler su gibi aktı ve biz hep buluştuk, arkadaş gibi, gezdik, tozduk. Hala resmiyete binen bir şey yoktu ama mutluyduk, biliyorum. Bir gün Nişantaşı’nda yoga dersinden çıktım ve karşımda Kadir. Orada ders aldığımı bile bilmiyordu, ama nasıl bulmuştu? “Kahve içelim mi” dedi? “Olur” dedim. Gittik, suratı garip, endişeli, anlamadım. Bir defter çıkardı, bir şema yaptı, X-Y ler ile formüller yazıyor, anlatıyor, kendi kendine konuşuyordu. Ben de anlamsızca suratına bakıyorum. Artık laz damarım kendini gösterdi, aldım defteri, kapattım; “Ne diyorsun adam gibi söyle” dedim. O da söyledi… 

Haftaya Görüşürüz… 

Nazlı

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım