30 Kasım 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 32. Bölüm

Herkese selam, 

Bu hafta bir kez daha anladım ki, hayat dümdüz bir yol değil. Elbet yokuşlar var; kimi zaman inmek, kimi zaman çıkmak zorunda olduğumuz. Ve tabi ki virajlar var, bazen başımız döne döne aldığımız. Düz giden yollar da var nitekim. Ama hayat bu; yokuşlardan, virajlardan, düz yollardan, bazen kumsallardan, bazense patikalardan oluşuyor. Güzel olanı da bu; hayatın bize her şeyi sunması. Farkettim ki, (hepinizin sayesinde) benim bu gel-gitlerim aslında hiç de anormal değil! Çoğu insan yaşıyor bu karmaşaları, kararsızlıkları, korkuları, tereddütleri, kısa süreli pişmanlıkları ve hatta çok da sıkça CİNNETLERİ. Her şey hayata, her şey yaşama dair. 

Bana yorum olarak yazdıklarınızı, kendinizden anlattıklarınızı ve hatta BYBO kapalı grubunda paylaştığınız sorunları ya da zorlukları okudukça gözüm korkacağı yerde cesurlaşıyorum ben içten içe! “Oh, sırf ben değilmişim bir tek böyle düşünen/hisseden.” diyor, bir nevi rahatlıyorum. Elbet benim de başımdan geçecek bir sürü zorluk, kim bilir daha bir sürü karmaşa. Belki bin kere tereddüt edeceğim, bin kere vicdanım ezilecek, on bin kere ağlayıp, yine on bin kere güleceğim. Ama artık biliyorum ki, yalnız değilim. Benim gibi daha çok insan var şu yeryüzünde. Neyle savaşıyorsam, tek başıma değilim. Dünyanın bir köşesinde, EN AZ bir kişi var benim gibi. Neden bu kadar içten olduğumu, neden blog tuttuğumu ya da neden günlük gibi, kendi kendime konuşur gibi bir Facebook sayfam olduğunu soruyor bir çok kişi. Anlıyorum; onlara hem samimi geliyor yaptıklarım, anlattıklarım; hem de merak ediyorlar bunu neden yaptığımı. “Paylaşmak, her şeyi daha güzel kılıyor.” çünkü. Belki o anda hissettiğim sıkıntılarım paylaşınca azalmıyor ya da daha çok sevinmiyorum zaten sevinmiş olduğum bir şeye; ama içim yine de garip bir huzur, mutluluk ve var olma hissiyle doluyor. Paylaşmak, bir ihtiyaç. Ben en başta, tek başına paylaşmaya başladım her şeyi. Daha karşımda kim olduğunu ya da birileri olup olmadığını bilmeden başladım paylaşmaya. Sonra baktım ki, evet; birileri var karşımda benim paylaştığımı alan, paylaşımlarıma tepki veren. Bu, o kadar doyurucu bir histi ki... İnsan içindekileri (her şeyi olmasa bile) dışa vurmaya ihtiyaç duyuyor. 

Hele ben bir sanatçıyım, dışavurum yaratılış nedenim. Ben mutluluğu ve güzeli; üzüntüyü ve çirkini paylaşmayı seviyorum. Böylece var olduğumu hissediyorum. Benim bebek yapma serüvenim, oldukça sancılı bir serüven. Burada günlük tutmanın ne demek olduğunu başlarda tam kavrayamamıştım. Yazıyordum, ama içimde hep bir sıkıntı vardı. “Hamile kalamıyorum; hatta henüz denemiyorum bile. İnsanlar benden kesin hamilelik haberi bekliyordur.” diyerek strese giriyordum. Ama sonra gördüm ki, işin başka yüzü de var. Başka başka kadınlar da var senelerce hamile kalmayı bekleyen, bir bebek hasretiyle tutuşan. Beklemeyi bilen kadınlar var. Beklememizin nedeni önemli değil; önemli olan bekliyor oluşumuz. Biri yumurtasının çatlamasını bekliyor, biri adet tarihinin gecikmesini, bir diğeri yumurtlama gününün gelmesini, bir diğeri aşılama randevusunu ve benim gibi daha bir çokları da “hazır olacağı” zamanı bekliyor. Ve uzun bir zaman bekleyip de en sonunda beklediklerine kavuşan kadınlar, bekleyen diğer kadınları anlıyor. (Bu cümleyi yazarken tüylerim diken diken oldu.) Ve anlaşılmak, insanı hafifletiyor. Sanırım ben, aslında içten içte, hazır olduğumu sandığımdan çok daha hazırım! 
Joy`dan tabii ki vazgeçmeyeceğim. Kızıyorum, evet. Zorlanıyorum, evet. Ama anneliğin kolay olduğunu iddia eden tek bir kadın görmedim bugüne kadar. Demek ki değil! Ama milyonlarca yıldır hâlâ, kadınların büyük çoğunluğu zor olduklarını bildikleri halde, anne olabilmek için çıldırıyorlar. Tedavisi mümkün olmayan, salgın bir hastalık gibi. Ama, zoru görünce kaçmak yok bu işin kitabında; farkettim. Çünkü işin içine SEVGİ giriyor. Ve işte, o salgın hastalığı yaratan virüsün adı sevgi. Çok garip bir şey. O sevgi sayesinde bir bağ kuruluyor ve bu, her şey geri dönüşümsüz yapan tek şey. O bağ kurulduktan sonra, artık ne kadar zorluk olursa olsun, geri dönülmüyor. Şimdi bana sorsanız, Joy`u asla birilerine veremem. Beni her ne kadar delirtiyor olursa olsun, o yaşamının sonuna kadar bizimle kalacak. Regl dönemleri olacak, dilinden değil; halinden anlamaya çalışacağım. Belki operasyonlar geçirecek, hormonları benim gibi dalgalanacak ve başımıza kim bilir ne maceralar gelecek. Ama bunların hiç biri ondan ve bize verdiği o masum sevgiden vazgeçmek için birer neden değil. Yoksa, sevgilimin beni her PMS haftasında terketmesi gerekirdi! Öyle değil mi? 

Kısacası, bana güç veriyorsunuz. İnsanları dinlemeyi ve gözlemlemeyi oldum olası sevmişimdir. Şimdi bir de sorunlarınızı, yaşadıklarınızı, başınızdan geçenleri ve bunlara bulduğunuz (ya da bulamadığınız) çözümleri okuyorum. Her birinden kendime koca koca dersler çıkarıyorum. Hepiniz bir olup, geleceğe dair olan umutlarıma mumlar yaktınız. Ve o mumlardan şimdi kocaman bir aydınlık oluştu. Bir kaç gün sonra regl olacağım, eminim hormonlarım şu anda beni ele geçirmeye hazırlanmakla meşguldürler. Fakat ben kendimi yine de iyi, güçlü ve umutlu hissediyorum. Yılın ilk günlerinde kliniğe doğru yola çıkmış olacağım, heyecanlıyım. Oradaki 5 hafta boyunca neler yaşayacağım, bilmiyorum. Ama geri döndüğümde daha da güçlenmiş olacağıma ve “artık tam anlamıyla” hazır olmuş olacağıma eminim. Aşk Meyvesi`nden önce kendimi, içimdeki o gizli hazineyi doğurmalıyım ben. Ve doğumum çok yakında, hissediyorum. Hepiniz iyi ki varsınız. 

Haftaya görüşmek üzere, 

Sevgiyle,

Derya

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 5

Merhaba, 

Geçen hafta oldukça normal bir insanken, bu satırları ne kadar keyifsiz yazdığımı tahmin bile edemezsiniz. Bir progesteron mağduruyum ben. Yumurta toplama (OPU) işleminden sonra almaya başladığım bu hormon en kötü PMS günlerimden bile daha kötüsünü yaşatıyor bana. Tüp bebek sürecinde yaşadığım iki zorlu deneyimden biridir bu ilaç. İkincisini haftaya anlatacağım. Ofisteyim ama çalışamıyorum yataktayım ama uyuyamıyorum her an koca, erkek kardeş hatta baba katili olabilirim. Evet, genel olarak erkeklere karşı yoğun bir düşmanlık beslediğim söylenebilir. Ama elimde değil! Sondan başladım yazmaya, bu son bir haftada neler oldu neler...   

OPU işlemi için hastaneye gittik. O güne dek hiç anestezi almamış biri için çok rahattım. Eşim benden daha stresliydi. Bize verilen odada hazırlandım önlüğümü giyip resimlerimi çeken eşime yeşil bonemle poz verdim. Tabi o zaman henüz başlamamıştı bu progesteron desteği. Halimi bir görseniz ne sakin ne sevimli ne şeker biriydim! Küçük ameliyathaneye böyle sincap gibi zıplaya zıplaya eşimi öpüp şen şakrak gittim. İçeri girdikten ve masaya yerleştikten sonra hemşireler beni hazırladı ve bizim doktor geldi. Hemşireyi sağ tarafımda hissedip ‘ay bana ilacı verdiniz mi yoksa’ diye sormamla derin dalış arasında sadece 3 saniye vardı. Sonrası derin sessizlik! Bana ne verdilerse ondan istiyorum yine! Bir süreliğine lütfen... Sonrasında ayılmam çok kolay oldu. 
Ben bu hafif narkoz olayına ne kadar bayıldığımı anlatıp dururken doktor kısa bir ziyaret için odamıza geldi ve 16 yumurtanın toplandığını söyledi. Hmm 18 demişlerdi ama 16’ymış. Büyük ihtimal 5. Gün transferi yapacağız dediler. Hemşiremiz gelip bundan sonra kullanmam gereken ilaçların reçetesini verdi. Başıma geleceklerden habersiz ‘tabii, olur olur ,hıhı’ diyip durdum. İşte o ilaçlardan biri var ki günde 3 kez kullanmam gerekiyor...  Sorun çıkaran arkadaşımızın ismi PROGESTERON kısaca PRO. İşte hanımlar beni bitiren bu oldu! Ama bitmeden hemen önce şu OPU olayını toparlamak istiyorum. 

Hastaneden eve döndükten sonra ilaçlarımı aldım ve kanepeye uzandım. O gün boyunca özellikle oturup kalkmalarda küçük ısırık tarzı ağrılarım biraz da kanamam oldu. Onun dışında akşamüzeri mutfakta yemeğimizi hazırladım etrafı toparladım. Genel olarak iyiydim. Çok şükür her şey normal sınırlar içindeydi ve hala keyfim yerindeydi. Ama arkadaşım ‘pro’ etkisini hemen gösterdi. Ertesi gün beni sıkıştıran gaz sancılarıyla karnımda daha çok ağrı hisseder oldum. Bu durum tuvalette daha da can sıkıcı oluyor. Tüm bunların normal bir süreç olduğunu düşünmeye çalıştım hep. Sonuçta cerrahi bir müdahale bu! Hiç acısı olmaması mümkün değil. Bence o günü, biraz sabit kalıp genelde dinlenerek geçirseydim daha kolay atlatabilirdim. Ama yerinde duramama olayı var bende. Neyse, ağrı kesici ilaçlardan birini alabileceğimi söylemişti hemşire zaten. Günde 4 taneye kadar çıkabilirsiniz dedi. Benim en fazla günde 2 tane içtiğim oldu. 

OPU ertesi gün öğle saatlerinde hastaneden aradılar. Bir embriyolog kendini tanıttı ve bilgi vereceğini söyledi. Yumurtalardan 13 tanesi döllenmiş yani 13 tane bebe adayımız varmış! Çok heyecanlandım ben. Çok saçmalamamaya çalışarak birkaç soru sordum. Kalitesi , görünümleri, huyları nasıl, dayanacaklar mı, iyiler mi, annelerinin güvenli rahminde olacakları yerde laboratuarda olmak onları çok üzüyor mu? Yok sormadım hepsini tabii ki... Yarın ve sonraki gün gelişim hızlarına bakacağız. Şu an yaptığımız şey onları yarıştırmak dedi. Ah benimkiler rekabete dayanır mı hiç! Birbirlerini yemişlerdir eminim. Sonra bende sürekli bir uyku hali ama uyuyama bir sinir bir öfke ona buna takma hali başladı ki kendini tanıyan biri olarak söylemeliyim insanlıktan çıktım ben. Bildiğin seri katil formatlı bir korku filmi çeviriyorum. Eşim de benim şımartma derdinde değil pek. Kendine gel hedefine kitlen bana sarma diyor. E ben daha çok sinirleniyorum! Beni sevmiyor bugünlerde. Böyle olduğum için bunu hemen şahsi algılayıp küsme uzak durma şeklinde bir stratejisi var. Yahu benim hormonlarım var ya etrafı yakabilir, seni havaya uçurabilir, hücrelerini toz şekli denize serper ama sen farkında değilsin demek istiyorum kendisine. 

Herkes bunu yaşadı mı yoksa bir tek bana mı oluyor? Adet öncesi sendromuna çok benzer sadece 1500 kat daha güçlü bir süreç bu. Bize zor bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirtmiş, sağ olsun anneme de dünyayı burnundan getirmiş olan babamla bile son zamanlarda aram gayet iyiydi. Dün akşama kadar! Yalnız ve 73 yaşında bir adam olduğunu unutup beni kızdırmasına izin verdim. Kendisi dışında birinin sinirli olmasına tahammül edemeyen biri olarak köpürdü delirdi kızdı bağırdı ben de daha çok bağırdım. Telefonlar yüze kapandı... 10 dk geçmeden eşim geldi. Kapıyı açar açmaz kendisine hormonlu bir laf patlatınca eliyle beni diğer tarafa çekip hiçbir şey demeden yanımdan geçti gitti. Ağlaya ağlaya masayı kurdum, ben yemek istemiyorum dedim. Niye ağlıyorsun dedi. Çünkü iyi değilim diyip bağırıp söylendim. Ama pek bir şey anlatamadım sanırım. Sonra yatağa uzanıp ağlamaya devam ettim. Koca kişi yanıma gelince kriz büyüdü çünkü daha çok ağlamaya başladım. Sarılma şefkat çabalarına karşılık veremeyecek kadar çok doluydum. Bağıra bağıra ağladığımı kendimi bir türlü susturamadığımı hatırlıyorum. Sonra ben biraz sakinleşince eşimle aramızda şöyle bir diyalog geçti: 

- Yavrucakları üzme
- Ordalar mı dedim 
- Evet 
- Gerçekten oraya koydular mı onları? 
- Evet tabii ki! 
- Şimdi ordalar yani? 
- Evet 
- İkisi de mi? 
- Evet! 
- Canlı olarak? 
- Evet, canlı olarak! Kendilerine yuva yapıyorlar içerde, çok iyiler. 

Transferden hemen sonraki akşam için bunu planlamıyordum elbette. Mutlu, pozitif, eğlenceli komik bir tüp anne aday adayı olmak istemiştim. Olmadı. Bu hormon saldırısından sağ olarak çıkarsam haftaya görüşürüz yine... 

Tuna

29 Kasım 2013 Cuma

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 4. Bölüm

Ey Aşk Sen Nelere Kadirsin! 

Hayat sürekli öğretiyor, öğretiyor da biz öğreniyor muyuz? Önemli olan bu…

Geçen hafta bahsettiğim mide- bağırsak ikilisi neye mi karar verdi? Bildiğiniz üzere kuzenim beni almaya gelmişti, kendisi Londra’da yaşıyor, dünya güzel bir kızı ve bir İngiliz eşi var. Hepsi çok tatlı ama sonuçta İngilizler, biz hastaya çorba yapar, nane limon kaynatırız; onlar eve bir yetişkin gelmesinin heyecanı ile akşam dışarı çıkıp, bakıcılık yapmamızı teklif ederler. Ama bu çok fazlaydı, hassas bedenimden daha tehlikelisi hassas kalbimdi ve bu gerçekten fazlaydı. Ablamı aradım ve “Bana dönüş bileti al” dedim. Ve 4 gün sonra Türkiye’ye uçtum, kuş gibi… 

Dönüş uçağım Thy’nin 2 koridorlu, TV.li güzel bir uçağı idi, cam kenarındaydım, yanımda da bir iş adamı oturuyordu. Halsizdim, ağlıyordum, karmançormandım, adam dayanamadı, sordu; eminim pişman oldu, başladım çocukluğumdan, geldim taaaa o uçak yolculuğuna ☺. Çenem düşerse iyi olurum sandım sanırım; saatlerce anlattım, o da sabırla dinledi; adını bile sormamıştım. Tanımadığına anlatmak ne zevkli ☺. 

Türkiye’ye indiğimde hemen hastaneye gittik, serumlar ilaçlar, vücudumdan akıp, giden suyu takviye etmeye çalışıyorlardı. Oxford’da ki panik hali yine gelmişti hatta o da ne? sanırım fazlası vardı; ama hani iyi olacaktım? İncecik kollarım mosmor, sürekli damar arıyorlardı. Bu arada teşhis “Bağırsak enfeksiyonu” idi ve onun da sebebi “sinirsel” idi… Ama sinirli değildim ki, sadece çok üzgün ve güçsüzdüm… Üniversite 4. Sınıfta da benzer bir hastalık yaşayıp, 10 gün hastanede yatmıştım. Teşhis “Bağırsak enfeksiyonu” idi. Şimdinin adıyla Kolit… Eve geldik, annem her zamanki hasta yatağımı salonun en güzel yerine hazırlamıştı; once bir duş aldım, anneme beni yıkamasını söyledim. Çocukluğumdaki gibi tabureye oturdum, o yıkadı, ben ağladım; ben ağladım, annem daha çok ağladı. Beni giydirdi, sımsıkı sardı, yatırdı. Sabah gözümü evde açmak gibisi yoktu, sevinçten uçuyordum ama o kadar kilo vermiştim ki, seruma evde devam ettik. 

Aradan günler geçti, kimse bana dönüş ile ilgili bir soru sormuyordu. Bu arada İngiltere’de IELTS sınavına girmiş, kazanmış, yükseklisans için Oxford Brookes Üniversite ile temastaydım. En sonunda ablam sordu; dönüş biletini ne zaman alayım dedi; “ALMA” dedim. “Gitmeyeceğim, o defter benim için kapandı”. İnanır mısınız nasıl rahatladım, nasıl mutlu oldum; artık buradaydım; herkese büyük bir hayalkırıklığı yaşatmış olsam da buradaydım, BİTTİ… Kimse bir daha birşey sormadı, eşyalarım Oxford’daki evde kaldı. Rachel çoktan cope atmıştır diye düşündüm ama 2 yıl sonra bir şekilde geldiler; dünya kadar kargo parası ödedim; oysa içindekileri hatırlamıyordum bile… 

İş aramaya başladım; bir taraftan da ailemin hayalkırıklığını sürekli ensemde hissediyor, çok utanıyordum. Hani “Tuttuğunu koparan kız?” işte hayatımın ikinci tokadı da bu oldu; bütün kibrimi gömüp, hayata başka bir gözle devam ettim (umuyorum) ve birkez daha anladım ki çocukluk dönemi nasıl da önemliymiş… Nasıl hasarlar yaşatmışım içimde ve nasıl eksikmiş gelişimimdeki roller, hatıralar… İçimde 2 karakter yaşatmışım; biri olan, biri olmak isteyen ve ben “olan” ile barışamadığım sürece, hayat zorlayacaktı… Gel zaman git zaman 2 ay içinde çok sevdiğim caz müziğini her gün dinleyebileceğim bir mekanda hostes olarak işe başladım, telefona bak, rezervasyon al vb. Ailem yine ayaklara kalktı; basit gördüler işi, basit ve değersiz. Ama ben inat ettim, şaşılacak şey değil ☺. 2 yıl çalıştım ve bu 2 yılda mekan sorumluluğuna kadar vardım; yiyecek içecek sektöründen, müzik sektörüne, sanatçı organizasyonundan, bilet satışa, menu tasarımından, içki fiyatlandırmasına kadar öğrenmiştim. 

Üç ortaklı biryerdi, ikisi dışında üçüncü patron sağlıksız bir ruha sahipti, dengesiz olmayı ondan öğrenmiştim; sürekli endişe hali yaşatıyor, günde 14-15 saat çalışmamı istiyor ve ben de çalışıyordum. Şimdi dönüp baktığımda küfürlere, hakaretlere varan bu kişiyle bile iki yıl geçirebilmiştim. Demek “Zor oyunu bozmuyordu” Artık gitme vaktiydi, daha güzeline, daha özeline… Mekan sayesinde o kadar çok sanatçı, menejer, gazeteci, iş adamı / iş kadını tanımıştım ki, hepsi iş arama aşamamda inanılmaz güzel önerilerle gelmişlerdi, sayelerinde uzuuuun zamandır hissetmeyi unuttuğum güven duygusunu yeniden, hoşgörü ve alçakgönüllülük ile yaşamaya çalışıyor ve gülümsüyordum… Her tür müziğe ev sahipliği yapan, uluslararası bir konser mekanına geçtim; çok büyük festivaller, konserlerde çalıştım. Bu sürecimde yaşadıklarım tam bir roman, genel olarak şahane, havalı, eğlenceli ama bir o kadar da yıpratcı ve yorucu oldu. Ama en azından “Bebek Yapım” aşamasına gelmek için buraları da uzuuuun atlama ile geçiyorum ☺. 

Bu arada motorsiklet aldım, çılgın kız profili hala devam ediyordu. Gece gündüz, yaz kış sürekli çalıştım, bir baktım 2 sene olmuş ve ben nefes bile almamışım. Bu arada uzun soluklu bir ilişkimin sonuna geldim, bel fıtığı oldum, kendime hiç ama hiç iyi davranmadım ama bir anda büyüdüm; kocaman kadın oldum, kocaman olurken (veya olduğumu sanarken) özel hayatım sıradan, hastalıklarım kayıp, sağ kasıktaki ağrı yok olmuştu. Sadece çalışıyordum, durmadan, nefes almadan, eğlenmeden, hissetmeden, güvenmeden; bu şekilde varolduğuma kendimi inandırıyor ve asla evlenip, aile kurmayacağımı dillendiriyordum (Allah’ım büyük konuşmayı ne zaman bırakacaktım) ben miyim diyen, bilin bakalım ne oldu? AŞIK OLDUM!!!

Haftaya görüşmek üzere...

Nazlı

27 Kasım 2013 Çarşamba

Dilek'in Hamilelik Günlüğü 30-34. Haftalar

Herkese merhaba, 

Geçen yazıda yeni doktorla görüşeceğimiz günü beklediğimi anlatmıştım. Bu doktor benim çok eski doktorumdu. Tedavime onunla devam ettiğim zamanlarda çalıştığı hastaneyi çok beğenir, hep orada hamile kalıp orada doğum yapmak isterdim. Nasip olmadı ama yıllar sonra doğum yapmak için seçtiğim hastanede yine karşılaştık. Kader mi tesadüf mü bilmiyorum. Bildiğim şey, geçmişimde o kadar çok doktor var ki, bundan sonra da çeşitli şekil ve yerlerde karşılaşacağım başka doktorlar da olacaktır sanırım. 

Randevu günüm henüz gelmemişti. Ama ben karnımda kasılmalar hissediyordum. Daha önceki haftalarda da benzer şeyler hissettiğimi ve doktorun çok da önemsemediğini hatırlarsınız. Bu yüzden ben de çok fazla umursamamaya çalışıyordum. Zaten eşimle de her paylaştığımda O’da doktorun tavrını hatırlatıyor, rahatlamamı telkin ediyordu. Alış veriş için dışarı çıktığım ve çok yürüyüp çok yorulduğum bir gün iyice çoğalınca endişelerim artmaya başladı. Braxton Hicks kasılmalarının bu haftalarda başladığını, zararsız olduğunu biliyordum. Bu içimi biraz rahatlatıyordu ama kasılmalar bazen hareket etmeme bile engel olacak kadar şiddetli oluyordu. Biraz dinlenmeye, dinlenince geçip geçmeyeceğine bakmaya karar verdim. Hafta sonu olduğundan eşim de evdeydi. 
Bolca dinlendim ama buna rağmen geçmedi ve hatta Pazar akşamı iyice arttı. O akşam acile gitmeyi de düşündüm ama sonunda gitmedim. Zaten yakında kontrolüm vardı. Kontrol günü geldiğinde eşimle birlikte gittik. Sıramızı beklerken heyecan ve korku arasında bir yerlerdeydim. Doktoru önceden tanıyordum, arada asabileşebilen bir kadındı. Asabi anına denk gelirsem moralim çok bozulacaktı. Bir de asıl mesele, bu da önceki doktor gibi ağzını ilk açtığında sezaryen derse ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Neyse sonunda sıramız geldi. Doktor bizi bir yerlerden tanıdığını söyledi biz de geçmişteki tanışıklığımızdan bahsettik. Tansiyon ve kilo ölçümü, usg ile bebeği kontrol etmek gibi rutin şeyler yapıldı. Tansiyonum normal, kilo artışım beklenenin altındaydı. Bebek iyi, pozisyonu ise doğum pozisyonuydu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Artık o güzel, yan profilden çekilen usg görüntüleri yoktu. Onun yerine kafa ve kemik ölçümlerini gösteren gayet anlaşılmaz görüntüler vardı. Ama bu hiç canımı sıkmıyordu. Bebek doğum pozisyonu almıştı, her şey normaldi, kilom çok iyiydi. (o gün yani 32. Haftada 8 kilo artış) doktor da sezaryenden bahsetmiyordu. Ama benim içimi rahatlatmam gerekiyordu. Cesaretimi topladım ve sordum : “Şu an normal doğuma engel bir durum yok değil mi?” doktor da “Şu an yok, kardijoloji muayenesi ve son haftalardaki vajinal muayene de önemli ama şu an normal” dedi. Rahatladım. Kasılmalarımdan bahsettim, “Bu haftalarda normal ama çok yorulma, susuz kalma, çok artarsa ya da sıklaşırsa, bebek hareketlerinde bir azalma olursa gelirsin” dedi ve bizi gönderdi.

Ben bir kaç gün daha sadece yemek vs yaparak, çok yorulmadan takip ettim. Kasılmalar artmadı ama azalmadı da. Braxton Hicks’tir deyip kendimi rahatlatmaya çalışsam da okuduklarımdan anladığım bu kasılmalar bu kadar sık ve bu kadar şiddetli olmuyordu. Bu da beni düşündürüyordu. Ya bunlar erken doğum belirtisiyse ve ben geç kalıyorsam hissi canımı çok sıkıyordu. Bu hisle daha fazla yaşayamazdım. Bir sonraki kontrol gününü beklemeden gittim. Doktora anlattım. NST istedi. NST’de de sancı görününce iş biraz ciddiye bindi. Seviyesi düşük olsa da düzenli sancı görünüyordu. “Daha çok erken düzenli sancı için, istirahat et, bol su iç, şimdilik seni yatırmıyorum, çoğalırsa hastanede yatman gerekebilir” dedi. Bir hafta sonra yeniden görüşmek üzere ayrıldık hastaneden. 

Abartılı bir moral bozukluğuyla eve döndüm, her ne kadar düzenli egzersiz yapmıyor olsam da, hareketsiz bir hamile değildim, geziyor, yürüyor, kendi işimi ve alışverişimi yapıyordum. Böyle eve hapsolmak hoşuma gitmemişti. Üstelik bir kez daha anneme ve kardeşime iş çıkarmış olmak da sinir bozucuydu. Daha bitirmediğim işlerim vardı. Bebeğime beşik bile almamıştım daha. Ama ya benim yüzümden erken doğarsa korkusu elimi ayağımı bağlıyordu. Çaresiz evde geçireceğim zamanı daha verimli yapmanın yollarını aramaya başladım. Bunu fırsata çevirebilirdim. Henüz bitiremediğim kitapları ve bebek doğmadan önce örüp bitirmekten umudumu kestiğim battaniyeyi bitirebilirdim. Ayrıca Tomris’in emzirme notlarını yeniden gözden geçirmem de gerekiyordu. Hemen işe koyuldum. Okumaları hızlandırdım, battaniyede ise son yumaktayım sıkı örersem bu hafta biter. 

Tomris’in yazılarının çıktısını aldım, ders çalışır gibi altını çize çize, not ala ala okuyorum. Hatta bazı yerleri anneme de okuyacağım. Bana nerelerde destek olması gerektiğini bilmesi için. Bu arada bir hafta sonraki ikinci NST'de yine sancı çıktı hem de daha sık. Ama bebeğin suyu vs. yerinde. “İstirahate devam” dedi doktorumuz. Ben de evden çalışma işini geliştirmek zorunda kaldım. Eksik olan ihtiyaçlarımızı alışveriş sitelerinden inceleyerek markasını, modelini belirledim. Evde yapılacakları ve alınacakları listeledim. Olur da ben çıkamazsam ya da erkenden doğum yaparsam diye eşimi ve annemi yapmaları gereken şeyler konusunda bilgilendirdim. Hastane çantamızı bir kaç eksiği olsa da hazırladım. Beşik dışında teferruat işler kaldı. Bir hafta sonraki 3. Gidişimde kasılmalarım çok azalmıştı yok gibiydi. Doktor NST'ye gerek duymadı. Bol su içmeye ve dinlenmeye devam dedi. Ama ben artık sabrı taşmış bir anne adayıydım. Doktorla pazarlığa giriştim. Yemek yapsam, hafif işleri halletsem olmaz mı diye sordum. O da 2 hafta daha dayan, 36. Haftadan sonra bebeğin prematüre sınırını geçsin sonra ne yaparsan yap dedi tatlı sert bir tavırla. Bana da mantıklı geldi. 

Alışverişleri 36. Haftadan sonraya bırakmaya karar verdim. 36. Haftaya kadar okunması gerekenleri ve battaniyeyi bitirip sonrasında kendimi dışarılara atmayı planlıyorum inşallah. Şu an bir sonraki kontrolümüze yaklaşık 2 hafta var ve benim yine günde 5 kereden fazla kasılmam var. Riskli haftaları atlatmamıza çok az kaldı. Umuyorum ki minik adam bize bir sürpriz yapıp erkenden gelmez. Çünkü doğduğunda onu camların arkasından sevmek istemiyorum. Kucağıma alıp öpüp koklamak, bağrıma basmak, yıllar süren bekleyişimin acısını çıkarmak istiyorum. Bu yüzden onu çok ama çok özlesem de zamanında gelmesi için dua ediyorum. 

Gelecek yazıda görüşmek üzere...

Dilek

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 32. Hafta

Dolu dolu bir 32. Haftadan herkese merhaba! 

Tunci ile geriye dönüp bakıyoruz da 32,5 hafta nasıl geçti inanamıyoruz. Bu haftaya kadar hiç sıkıntım olmadı dersem yeri. Hatta kendimi her hafta daha iyi ve mutlu hissediyorum. Sanki hep hamileymişim, Ozan hiç gelmeyecekmiş, hep karnımda kalacakmış gibi geliyor ☺. Tabii bundan bu şekilde yaşamaya alıştığım çıkmasın. Özellikle yatakta sağdan sola dönerken karnımı tutup, kaldırır gibi yapıp iki popo hamlesiyle dönebiliyorum. Yataktan kalkarken de aynı şekilde kolumdan destek alıyorum. Bazen Tuncay gelip kollarımdan tutup yattığım yerden kaldırıyor. En zevkli ve rahat kalkış bu sonuncusu oluyor :D. 32. haftada nasıl mı görünüyorum? İşte böyle... 

32. hafta demek aynı zamanda çalışanlar için çalışabilir veya çalışamaz raporunun alınması anlamına geliyormuş. Haftanın ortasında idrak etmem süper oldu. Yarın kıstaslara uygun bir hastane bulup raporumu onaylatmam gerekecek. Bu arada okulum iki gün sınavlar dolayısıyla tatil. Daha mutlu olamazdım. Yavrucuğumun eksiklerini tamamlamaya rahat rahat devam edebilirim. Geçen haftaki yazımda ince bir battaniye aldığımdan bahsetmiştim. Eren’in uyarısıyla onu ve benzerlerini ikinci plana attım ☺. Meğerse yeni doğan bebekler için böyle bir örtüye gerek yokmuş.

Ben Ozan için Londra’dan uyku tulumları almıştım. Yatarken özellikle de kışın doğacağı için onları kullanmamın yeterli olacağını düşünüyorum. İçine sadece ince bir kıyafetini giydirsem yetecek. Altı aylık olana kadar da kullanabilirmişiz. Uyku tulumumuz şöyle bir şey:
Bunları yazarken televizyonda bir dizide doğum sahnesi gözüme takıldı. Tam olarak normal doğum diyemeyiz. Sanki anormal bir doğum yaşanıyor gibi. Kadın öyle bir bağırıyor ki… Bak şimdi ☺ Şu doğum anını düşünce hafif tırsmıyor değilim. Ay Ozan da delirdi şu an. Nasıl tekmeler nasıl hareketler… Elim altında yine bir tarafı var :D. 

Kaldı sekiz haftamız. Canımız, biricik oğlumuz... Seni çok seviyoruz. Her akşam seninle ilgili hayaller kuruyoruz. Haftaya doktor kontrolümüzün detaylarıyla görüşmek üzere ☺ 

(Bunlar da sana son aldığım tahta küpler ☺)

23 Kasım 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 31. Bölüm

Herkese selam, 

Bugünkü modum: “Derdim çoktur, hangisine yanayım”. Vallahi çok fırtınalı bir hafta geçiriyoruz. Dolunay haftasıydı, acaba ondan mıdır diyorum artık kendi kendime. Yalan Rüzgarı'nı aratmadık valla! 

Pazartesi günü, randevusunu üç hafta öncesinden aldığımız köpek eğitmenimiz, kayınvalidemlere de azıcık yol yordam göstermek üzere eve geldi. O zamana kadar Joy`u görseniz, resmen mükemmel bir ergen yarattım! Hatta eğitmen Joy`daki gelişmeleri görünce bana övgüler yağdırdı, ¨Kendinizle gurur duymalısınız. Çok iyi iş çıkarıyorsunuz.¨ dedi. Keyifli bir ön sohbetten sonra aşağı, kayınvalidemlerin yanına indik. Eve eğitmen çağırmamızın nedeni, ben söylediğimde ciddiye alınmayan şeyleri bir profesyonelin ağzından duymak, ayrıca büyükleri günü birlik köpek bakacak kadar yönlendirmekti. Çünkü artık ben de çalışmak istiyordum. Eğitim oldu, bitti; her şey konuşuldu, hafif uygulamalar yapıldı. Mükemmel köpeğim Joy, her şeye uyum sağladı. Çok mutlu ve mesuduz. Zaten, alt tarafı 9 saat. Sonrasında ben evde olacağım. Ertesi gün sevgilim, şefimize çalışabileceğimi haber vermiş. Şef de Perşembe ve Cuma günleri işe gelmemi söylemiş. Evde bir bayram havası! 


Ben Çarşamba akşamından Joy`un mamasını, kemirmesi gereken kuru derileri, ona yaptığım oyuncakları, tasmasını, montunu, su ve yemek kaplarını hazırladım. Yatmadan önce büyüklere son talimatlar verildi. Ve biraz huzursuzluk, biraz ümitle uykuya yatıldı. Sabah kalkışımız 04:45, erken mesaide çalışacağız. Bebem tabii ki o saatte henüz uyuyor. Sabahın 5`inde kalkan bir köpeğim yok, öyle alıştırdım. 08:30`dan önce uyansa bile mızlanmadan kutusunda gelip onu dışarı çıkarmamızı bekliyor. Yine öyle yapacak, ama biz o saatlerde fabrikada olacağız. Büyükler zamanını biliyor. Tam o saatte gelip bebemi uyandıracaklar ve acilen dışarı çıkaracaklar. O kadar da tatlı ki o ilk uyandığı zamanlar. Melül melül bakıyor insanın yüzüne, sıcacık ve gerçekten uyku kokuyor. Bebekler ve insanlar uyku kokar, köpekler de mi kokuyormuş? Evet, öyleymiş valla! Joy da ayılmak için biraz zamana ihtiyaç duyanlardan. Kucağıma alıyorum hemen iki kat merdiven inmesin diye. Henüz eklemleri yumuşacık, çok zorlamamak gerek. O sıcaklığı kollarıma yayılıyor. “Günaydın” misali beni yalamaya başlıyor hemen, çok seviniyorum. “Ben de seni seviyorum.” Oluyor cevabım. Böyle öpüşe, yalaşa iniyoruz merdivenlerden. Sonrası çiş-kaka ve rutin sabah yürüyüşümüz. 

Fakat o gün ilk defa ben olmayacaktım onu uyandıran ya da uyandığında yanında olan. Evin içinde merdivenlerde karşılaştığımız ya da alışsın diye ara sıra ziyarete gittiğimiz büyüklerden biri olacaktı. Köpek psikolojisi hakkında okuyorum. Ama bazen insan bilemiyor nasıl tepki vereceklerini. Şaşıracak mı? Köpekler şaşırır mı? Peki ya hayal kırıklığı? Yoksa gayet normal mi gelecek? Sanmam. Bugüne kadar, yani tam 9 haftadır bendim gözlerini ilk açtığında gördüğü. Şimdi başka birini görecek. Beni arayacak mı? Onlara Joy`u nasıl kucaklamaları gerektiğini anlatmıştım ama göstermeye fırsat olmamıştı. Doğru kucaklayabilecekler mi? Ancak arkadan sarılarak göğsünden kaldırılması gerek ve o minicik totosunun altına destek koymak gerek. Eklemleri henüz yumuşak, farketmeden incinebilir. Acaba büyükler onu kucaklarında taşırken dengelerini koruyabilecekler mi? Aman bir şey olmasın! 

Bütün bu düşünceler aklımdan geçerken fabrikada saat 08:30`du ve biz tam iki buçuk saattir çalışıyorduk. Saatleri sayıyordum eve dönebilmek için.... Alev alev hasretle dolmuştu içim. Her şeyi bırakıp eve koşmak ve bebeme bakmak istiyordum. Hata mı etmiştim? “Ona benden iyi kimse bakamaz.” hissi yankılanıyordu kalbimin duvarlarında. Saat 08:30. Gelmişler midir acaba bizim daireye? Uyandırmışlar mıdır bebemi? Nasıl uyandırmışlardır? Köpek eğitmeni, “Büyüklerden çok şey bekleme.” dedi. Peki, beklemeyeyim. Ama ben Joy`a hep sınırlar koydum, eğitim, disiplin ve sevgi verdim. Eğitimsiz ve disiplinsiz sevgi, sadece karmaşıklığa yol açar çünkü. Kutusunun kapağını açtığımda hoooop diye dışarı çıkmasına izin vermem. Düşün ki işlek bir caddenin kaldırımında, arabanın içindeyiz ve şehirde yürüyüşe çıkacağız. Kutudan çıkması için benim işaretimi beklemesi gerekir. Yoksa ne yaparım kendi aklına esip dışarı atlarsa? Bu tip eğitimlerin hep alıştırmasını yapmak gerek. İnsan, anne olunca (köpek annesi bile olsa) her ince ayrıntıyı düşünüyormuş. Bir canlının bütün sorumluluğunu üzerine almak zormuş. Onlar beklemişler midir kutunun kapısını açınca? Yoksa Joy`un hemen dışarı çıkmasına izin mi vermişlerdir? Herkes, benim ona gösterdiğim sonsuz sabrı gösterir mi? Saat 09:00`a kadar zor bekledim ve hemen kayınvalideme bir mesaj attım: “Her şey yolunda mı?” Değil dese, işi falan bırakıp eve uçacağım. Nasıl yürüyorlar acaba? Joy, hâlâ kayışı çekiyor bazen yürürken, yapmaması lazım. Bunun eğitimini yapıyorduk son günlerde yoğun olarak. Ve çok yol kaydetmiştik. Köpek kayışta çektiği zaman, hemen ters yöne dönüp yürümek gerek ki, başarıya ulaşamasın. Yoksa hep çeker. Halbuki her çektiğinde onun istediğinin ters yönüne yürürsek bir süre sonra yapmaması gerektiğini idrak eder. Son zamanlarda tin tin tin yürüyordu yanımda. Ve bu eğitim, en önemlilerinden. Büyükler de yapabilecekler mi? Yoksa kayışı çekmesine, yani gidilecek yöne köpeğin karar vermesine (bu, köpek dünyasında “Patron benim” demek!) mi izin verecekler? Özellikle bu konu üzerinde çok durdum, yüzlerce defa anlattım. Çok endişeliyim. Ve kayınvalideden cevap gelir: “Her şey çok güzel.” Oh, içim rahatladı. Artık mesai sonuna kadar çalışabilirim. Ama zaman uçsun; evime, bebeme döneyim hemen. 

Bir, iki saat geçti; çok özledim. Allah`ım ne zormuş! Tam dokuz haftadır ilk defa bu kadar ayrı kaldık. Bir iki saatliğine bırakıp sinemaya, alışverişe, spora gitmişliğimiz var. Ama gün boyu ilk defa ayrı kaldık. Ben onu çok özlüyorum. Beni çok kızdırsa da, hatta deli bile etse, sevmişim demek ki. Burnumun direği kırıldı, çok özledim. Ne zaman bitecek şu mesai?! Bitti. Uçarak eve gittik. Joy hanım salonun baş köşesinde, yastığının üzerinde kemiğini kemiriyordu. Beni görünce sevindi, ben de sevindim. Her şey yolundaydı. İçim rahatlamıştı. Çok teşekkür ederek bebemizi alıp evimize çıktık. O gün küvetimiz takılacaktı, o yüzden hafif bir koşturma vardı evin içinde. Ben değil, sevgilim Joy`la yürüyüşe çıktı. Akşam olduğunda Joy`da hafif bir değişiklik hissettim ama o günkü rutininin bozulmasına verdim. Azıcık da üşütmüş, burnu akıyordu. Soğuğa karşı hassas olduğunu ve çabuk üşüttüğünü söylediğim halde montunu giydirmeyi becerememişler. Olsun, gösterdik tekrar. Ertesi gün giydirirler. Kutusuna yatırdım, biraz mızlayıp uyudu. En çok da bu bölümü seviyorum. Mızlıyor, mızlıyor; herhalde kendi mızlaması ninni gibi geliyor olacak ki, çok geçmeden uykuya dalıp hormalaya bile başlıyor! 


Ertesi gün içim çok daha rahattı. Nasılsa ilk gün stresini atlatmıştık. Rahatça çalıştım. Çok güzeldi, tıpkı eski zamanlardaki gibiydi. Sevgilimle ben, fabrikada tanışıp evlenen ilk çiftiz oranın tarihinde. Zamanında bütün fabrikayı çalkalamışlığımız var! Üzerimizde şaşkınlıkla gezen bakışları izlemek, bizim için her zaman çok eğlenceli olmuştur. Makina şefiyle, ek iş yapan öğrenci kızın şok etkisi yaratan aşkı! Ve üç ay sonra nişanlanırlar, yok artık! “Kız hamile mi? Kesin hamiledir? Hamile miymiş? Sen hamile misin?” sorularının sonu gelmedi ilk zamanlar. Karnım şişmeyince herkes bunun gerçekten AŞK'la ilgili olduğunu anladı. Ve daha ilk seneleri dolmadan evlenirler. “Çabuk evlendiler, kız hamile mi? Bu sefer kesin hamiledir. Hamile misin?” Değilim yahu! Aşığız, aşık! En sonunda üzerinden yıllar geçip biz bebek yap(a)mayınca, fakat hâlâ ilk günkü gibi fabrikada aşık aşık çalışınca bu işin tamamen duygusal olduğuna ikna olmuş olacaklar ki, rahat bıraktılar bizi. Ama yine o günlere dönmek güzeldi; sadece ikimizdik. Yeni flört etmeye başlamış sevgililer gibi el ele gittik aşkımızın filizlenmeye başladığı kantine. Makinaların arasından birbirimizi görünce öpücük göndermeler, gülümsemeler, göz kırpmalar falan pek hoştu. Benim çalışmadığım onca zaman içinde bir sürü yeni kişi gelmiş, bizi tanımayanlar vardı. Birbirimizle öyle flört ettiğimizi görüp şaşkın şaşkın bakanlarla eğlendik yine. Keyfimiz çok yerindeydi. İkimizdik ve çok aşıktık, birlikte de çalışmıştık. Eve dönüş yolu boyunca gülüp eğlendik. Hatta ben bir ara, sevgilim arabaya benzin alırken, kendi kendime gözlerimden yaşlar gelene kadar gülme krizlerine bile girdim. Oh, ne kadar güzeldi böylesine “özgür” olabilmek, böylesine gülebilmek... 

Evimize vardığımızda da neşemiz çok yerindeydi. Yolda tatlı aldık, evimizde tatlı yiyip tatlı konuşmaya devam edelim diye. O gün için bir sürü planlar yaptık. Şunu yaparız, bunu yaparız; akşama bir de sinema patlatırız diye. Arabadan iner inmez, Joy hanım kızımızla kayınvalidemi gördük, yürüyüşteydiler. Daha da çok keyiflendik. Bize doğru yürüdüler, Joy yine çok sevindi. Yeni başlamışlar yürüyüşe. Ben aldım kayışı elime, kayınvalideme çok teşekkür ettim. Yolda onlar için de kocaman bir Noel bitter çikolata paketi almıştık, teşekkür amaçlı. Hem tadilat dolayısıyla, hem de şu iki gündür bize gösterdikleri destek için. Sonrasında ben Joy`la yürümeye başladım. Bir adım, iki adım, bir kaç metre derken; çekiyor! Hiç istifimi bozmadan devam ettim. Çekiyor. Yürüdüm, yürüdüm; bambaşka! Sadece çekiyor. Ne komutlarımı dinliyor, ne seslenince bakıyor, ne yanımda yürüyor. Ne yaptıysam işe yaramadı. Tam 16 dakika sürdü yürüyüşümüz. Elimdeki kayışın ucunda bambaşka bir köpek vardı! Başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. Beni o kadar zorladı ki sinirlenmeye, hatta çok sinirlenmeye başladım. 16 dakikanın sonunda eve geldiğimizde ben bomba gibiydim. Yazık, canım sevgilimin olanlardan hiç haberi bile yoktu tabi ki. Biz dışarıdayken o mutfakta, yoldan aldığımız tatlıyı hazırlıyordu. Birbirimizi en son gördüğümüzde çok aşık ve çok mutlu bir çifttik. Fakat ben eve geldiğimde Frankenstein-Hannibal karışımı bir şeydim. O derece sinirliydim ki onun ne olduğunu sormasına bile izin vermeden elimle engelleme işareti yaparak “Şimdi değil!” diye böğürdüm. O anda kesinlikle konuşmak istemiyordum, önce sakinleşmeliydim. Aklım çok karışıktı. Ben, sırf bu olmasın diye dokuz hafta boyunca bu köpeği eğitmeye ve hem sevgilimi, hem de büyükleri bu duruma hazırlamaya çalıştım. Bu köpekle nasıl anlaşmaları, ona nasıl davranmaları gerektiğini hep özenle anlatmaya çalıştım. Hatta belki iyice anlaşılmamıştır diye eve özel eğitmen bile getirttim. Neden? Sonuç böyle olmasın diye! 

Joy, doğduğundan beri hep takip eden taraf oldu ve o tarafta kalması lazım. Asla önderlik eden, olaylara karar veren, lider olmadı; olmamalı. Ne yapmış olabilirler? Görümcemin köpeği var. Kayınpederim, köpeği her gördüğünde ona köpek ödülü veriyor. Boştan, anlamsız yere. Sırf hoşuna gidiyor diye. Bunu kesinlikle yasakladım. Ben, kendim Joy`a köpek ödülü vermiyorum. Onunla eğitim yaparken kendi yemini kullanıyorum. Ancak yeni bir şeyler öğretiyorsam veya yürürken çok gerekli zamanlarda ilgisini kendi üzerime çekmek istiyorsam yağsız peynir ya da yağsız tavuk göğsü veriyorum. Çok az, çok küçük. Ya da bazen vermeyip, sadece koklatıyorum. Ben yokken neler oldu? Ödül mü verdiler ona? Çok tehlikeli! Yanlış bir hareket yaptıysa ve üzerine ödül verdilerse? Kesinlikle vermeyin dedim. Fakat kayınpederimin, buzdolabında köpek ödül zulası var. Yemin ederim! Gördüm. Peki bu yürürken çekiştirmek de nesi? Birinden biri bana demişti ilk günün akşamı yürüyüşün nasıl geçtiğini sorduğumda, “İyiydi, çişini ve kakasını yaptı, sonra eve dönmek istedi, döndük.” NEEE?? O isteyince mi döndünüz?! Olmaz, olamaz. O ne zaman isterse değil, biz insanlar ne zaman ve hangi yöne istersek oraya gidilecek. Karar veren köpek olamaz, bizim olmamız lazım. Köpek dünyasıyla, insan dünyasının çok farklı olduğunu an-la-ta-mı-yo-rum! 

İnsanlar her şey iyi niyetle yaptılar, biliyorum. Ne yapacağım şimdi? Gidip avaz avaz “ Ne yaptınız köpeğime?” diye bağıramam ki. Ben de onun yerine, o sinirle sevgilimi yedim, yedim, yedim. Hem kendim delirdim, hem onu delirttim. Sabahki aşktan ve flörtten eser kalmadı. Yedik birbirimizi. O işteydi, büyükler evlerindeydi ve ben hep o kiler dairesinde günlerce, haftalarca çalıştım Joy`la. Ne kadar çok sabır, ne kadar çok emek, ne kadar çok zaman harcadım. Ve sadece iki günde hepsi hop, uçuverdi. O derece karmakarışık duygular içerisindeyim ki, anlatamam. Bunun böyle olacağını biliyordum, olmasın diye uğraştım o kadar. Ama yok! Bunun sonu ne olacak? 10 sene üniversite okumuş, çok yetenekli ve çok çalışkan biri olarak ev hanımlığına ve evden çalışmaya devam! Ama ağrıma gidiyor koca parasına bakmak. Gerçekten! Küçücük bir köyde oturduğumuz için kendi mesleğimi yapamıyorum. Tek çıkış yolum internet. Ama bir yandan da cebime az da olsa düzenli para girsin diye öğrenciyken başladığım fabrika işine devam ediyordum, ayda sadece 7-8 gün. Bu deneme de bunun içindi. Eğer her şey yolunda gitseydi, yine cep harçlığım için çalışacaktım. Dün akşam sevgilime rica ettim Joy`u yürüyüşe çıkarmasını, benim hiç isteğim yoktu. Bugün de köpek okuluna bensiz gittiler. Şimdi geri dönüyorlar. Dünden beri Joy`la ilk defa görüşeceğiz. Neler olacak, bilmiyorum. Ne iyiydik biz iki kişiyken. Hep iki kişi mi kalsaydık? 

Haftaya görüşmek üzere,

Sevgiler, 

Derya

22 Kasım 2013 Cuma

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 3. Bölüm

İki Ülke Arası Panik Atak… 

Geçen hafta günlüğümü en heyecanlı yerinde ¨Ama neden?¨diyerek sonlandırmıştım. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum. Ağrılarımı arkama aldım ve o zorlu kararı verip, annemlerin endişesini de bertaraf edip, uçağa bindim ve kabus böylece başladı. Heathrow havaalanına indiğimde başım dönüyor, halsizlikten yere her an yığılacak gözlerle Oxford Otobüs terminaline yürüdüm, yürüdükçe yol uzadı, hedefe bir türlü varamadım. Meğer adımlarım kaplumbağa hızıyla olduğundan, güvenlik görevlilerinin de dikkatini çekmişim. Neyse durumu anlattım, tekerlekli sandalye ile beni otobüse kadar götürdüler. Sanırım İngiltere maceramda ilk ve tek İngiliz desteği buydu. İstanbul-İzmit mesafesinde Londra- Oxford mesafesini uyuyarak geçirdim, uyandım; perondan yine ilk ve son kez taksiye binip, eve gittim. Günlerden Çarşamba, saat akşamın 8.i; ev hali uykuya hazırlanıyorken, kapıyı çaldım. Inanmayacaksınız o cadı Eve boynuma atladı, Sean her zamanki ağırlığı ile uzaktan “hoşgeldin” dedi. Anne Rachel ise tebessüm etti. Sanırım beni özlemişlerdi, sevindim ☺. 

O gece Rachel’a hastalandğımdan, hala ağrım olduğundan bahsettim. Babaanne stili bez eczane çantamdan ilaçlarımı çıkarıp, gösterdim. Şaşırdı ve “neden geldin?, iyileşip, gelseydin” dedi. Kalakaldım, kızmıştı... geldiğim için kızmıştı. Bense mağdur olmaları ihtimaline dayanamadığımdan koşarak gelmiştim. (tamam uçak biletimi yakamayacak olmam da sebepti ama 2. Sırada kalırdı). Oysa anne kucağını bırakıp, senin egoist evine bayılmıyordum. Ama huyum kurusun – gerçekten kurusun- sorumluluk duygum beni hep esir alıyordu. Önce kendim gerçeğini uçak kalkış eğitimlerinde bile söylüyorlardı ya, ben beceremiyordum. 

Odama çıktım, kapıyı açtıktan sonra 1 adım ile yatağıma ulaşma lüksüm olan, evin orjijnalinde tuvalet olan küçücük odamda uykuya dalmak için sabırsızlanıyordum. Bu arada bağırsaklarım gurul gurul, midem altüst, açlıktan bitap düşmüştüm. Önce ablamı arayıp, iyiyim geldim, süperim, hiç ağrım yok ki yalanlarını attıktan sonra uyudum, uyumuşum baygın gibi... Gece bir ara ağrı ile uyandım; yine sağ kasıkta, gümbür gümbür vuran bir ağrı; yine uyuyakalmışım. Sabah 7 kalkma ve kahvaltıyı hazırlama saatim; kalkamadım, uyandım ama kalkamadım. Ağrım çok, bedenim yaprak gibi halsizdi. Rachel yine çok kızdı. Herkes toparlandı, çıktı. Bende evde yalnız kalmanın korkusu ile çarpıntı başladı. Kalbim ağzımda gibi atıyordu, nefes alamıyor, yalnız öleceğimden korkuyordum. Bu korku ile 2-3 aydır tanıdığım birkaç Türk arkadaşımı aradım, gelmediler; okuldayız dediler, iş dediler, zaman yok dediler, biz çoktan İngiliz’e bağladık dediler ve gelmediler. 
Akşam oldu, ben yataktan hiç kalkamamış, hiçbirşey yememiştim. Ev ahalisi geldi, kimse kapımı tıklatıp, halimi sormadı, gece oldu, hepsi uyudu, ben kalakaldım. Ablam ile Skype’dan konuştuk, durumu daha fazla saklayamadım; çok kötüyüm dedim, gelin beni alın dedim; dedim ve bütün aileyi ayağa kaldırdım. Biraz sonra dayım aradı; en rahatlatıcı konuşmayı yapmıştı. Bana sürekli “Sadece 3 saat uzaklıktayız, hemen gelebilirim” diyip duruyordu. İngiltere’den henüz dönmüştü, vizesi vardı; çok rahatlamıştım. Amcam İngiltere’de yaşıyor ama bana çokca uzaktı ve ben hastalandığımda Avrupa’daydı, o da durumu öğrenip, deli gibi beni arayıp, akıl veriyordu. Iki kuzenim de Londra’da yaşıyordu; biri ile görüşüyordum, ondan gelip, beni almasını istedim; Londra’da değilim dedi ama arkadan kızının sesi geliyordu; çok üzüldüm ve paniğim katlanarak arttı ☹. Kesinlikle yalnız ölecektim. 

Ablam o dönem reikiye çok sarmış, beni gruptan en sevdiği kişiyle konuşmaya ikna etmişti. Bütün gece bana “Pozitif ol, olumlu düşün, hastalıkları bedenimden atıyorum” gibi telkinlerde bulundu ama benim ihtyacım güvenebileceğim 1 kişiydi, sadece yanımda olacak 1 kişi ; eş dost olması gerekmiyor; benimle ilgilenmesi yeterdi. Korkunç bir korku duygusu ile yattım ve sabah yine kusarak uyandım. Bedenimde su kalmamış, hızla kilo veriyordum; baktım olmayacak kayıtlı olduğum kliniğe kelimenin tam anlamıyla sürünerek gittim. Elimde ilaçlarım, SSK karnem ve bir sözlük ile... Neyse ki anlaştık ve acilen hastaneye yatmam gerektiğini, ciddi bir enfeksiyon geçirdiğimi söyledi. Ilk aklıma gelen bulaşıcı olup olmadığı idi; değil dedi. Sağ kasıktaki ağrımdan bahsettim, apandist mi diye baktı; değil dedi. Ve ve bilinen şeyi o da söyledi: Bir jinekologa git!!! Off yine mi ? Tabii ki de gitmedim, sigortam kapsamıyordu ve İngiltere’de doktor parası, TR de araba parasına denk gelebiliyordu. 

Eve geldim, akşam oldu, kuzenimi yeniden aradım; “GEL” dedim, bağırarak, ağlayarak, yalvararak… Geldi, bir Cuma akşamı beni aldı, yanımda küçük bir çanta ile çıktım; Rachel ile çok kötü ayrıldım. Çocuklara veda bile edemedim; 4 bavul eşyam hala o evdeydi; sadece tedavi olup, dönecektim. Arabaya bindim, bindiğim gibi bütün ağrılarım geçti, çarpıntım durdu; yüzüm güldü. Birkaç gün kuzenimde kaldım, herşey yolundaydı; biraz halsizdim ama gayet iyiydim. Sanki 2 gün once öleceğini sanan kişi ben değildim. Herşey psikolojik miydi? 

Hastaneye yatmaktan bahsedilirken, bir anda kendimi güvende hissedince iyi mi olmuştum? Dönse miydim Oxford’a? yoksa kalsa mıydım Londra’da? Ve tabii hala Türkiye aklımın bir ucundaydı ama bakalım mide bağırsak ikilisi neye karar verecekti...

Haftaya görüşmek üzere...

Nazlı

20 Kasım 2013 Çarşamba

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 31. Hafta

Herkese Merhaba!

Geçen hafta yazımı yetiştiremedim çünkü eve gelir gelmez bir şeyler atıştırıp uyumuşum. Gece karnım aç şekilde saat üç gibi uyanınca aklıma bir de yazıyı yazmadığım geldi tabi… Neyse benim yerime Tuncay yazıvermiş ☺. 
İki haftadır uykularım o kadar tatlı geliyor ki… Sanki bir peri o güzel minik sopasıyla omzuma dokunuyor ve anında üzerime uyku tohumları serpiliyor. Olduğum yerde kendimden geçerek uyuyorum. Dün gece de koltukta uyumuşum. Tuncay gece gelince uyandırmasa o şekilde sabaha kadar uyurum. Ozan’ın tekmeleri bile uyanmamı sağlamıyor. Aslında çok güçlü velet. Bütün gün özellikle gece çok hareketli. O kadar harekete rağmen nasıl uyuyabiliyorum ben de bilmiyorum. Ama ben hep böyleydim. Uykusu geldiği zaman davul çalsa uyanmayanlardan ☺. 

Uyuya uyuya 31. haftaya da gelmiş bulunuyoruz. Vücudumda değişiklik olarak bahsedebileceğim en belirgin şey karnımın üst ve alt bölgesinde bulunan çizginin çok koyulaşması ve karnımın hızla büyümesi diyebiliriz. Her gören az sonra doğuracakmışım gibi bir panikle üzerime koşuyor. Oysa ki daha on haftamız var. “Aaa sen işi ne zaman bırakıyorsun? Kocaman olmuş yaa! Bak valla burada doğuracaksın diye korkuyoruz!” Ben de artık ince yapılı olduğum için karnım bu kadar belirgin demekten yorulduğumdan olsa gerek “hımm evet öyle” diyerek geçiştiriyorum. Hamileliğimin başından beri 7,5 kilo almışım. 31. Hafta için ideal herhalde. Düzenli beslenmeyi hiç bırakmadığım için kontrolsüz kilo alımım hiç olmadı. Tartıya çıkmasam bile kaç kilo olduğumu az çok tahmin edebiliyorum. 

Şu an içeride Brüksel lahanamız pişmekte. Yanında da ızgara tavuğumuz var ☺. Geçen gün canım yaprak sarması isteyince bulgurlu bir iç yaparak az bir şey sardım. Bundan sonra hep bulgurlu yapabilirim, nefis oldu. Evet midyeyi vs arada canım çekmiyor değil ama şunu da fark ediyorum ki artık aklıma sık gelmiyorlar. Doğumdan sonra yerken cidden zararlı olduğunu düşünerek vicdan azabı çekebilirim. Tamamen kendim için! Ozan ile alakası yok ☺. Sağlıklı beslenmenin vücuduma da iyi geldiğini hissediyorum. Canım çikolata istediğinde böyle bir şeyler tercih ediyorum. 

İki hafta içinde süreç için büyük bir değişikliğe de imza attık. Ne mi yaptık? Doktorumuzu değiştirdik. Bebeğin hep iki- üç hafta önde gittiğinden bahsediyordum. Doktorum bu şekilde giderse normal doğumu yapamayacağımı söyleyince inanılmaz bir şekilde moralim bozuldu. Evet, belki de normal doğum yapamayabilirim ama bu son ana kadar belli olamaz ki? Yani bunu daha on hafta varken demenin ne anlamı var? Aynı zamanda ayrılacağımı söyleyince “Nereye gidersen, kime gidersen git bebek bu şekilde büyürse sezaryen olacaksın Başak Hanım” deyişini de çoktaaann unuttum gitti ☺. Evet, haklı olabilir. Ama buna vücudum, Ozan ve ben karar vereceğiz. Bir başkası değil! İçinize bir kere kurt düştüğü zaman o işe devam edemeyenlerdenseniz siz de benim yaptığımı yapıp doktor değiştirirdiniz eminim. Ben de aldım başımı başka bir doktora gittim. Kısa bir ultrasondan sonra bebeğin üç hafta değil dört gün önde gittiğini öğrendik. Sadece kafası iki hafta önde gözüküyor ki biz bunu bekliyoruz. Babası diyorum ve susuyorum ☺. Şimdilik hiçbir sıkıntı yok. Bu değişiklikten de şu an gayet mutluyuz. Ozan her zamanki gibi çok sevimliydi. Ona bakarken ikimiz de kendimizden geçiyoruz. Tuncay’ın gözlerinde daha önce hiç görmediğim değişik bir huzur ve mutluluk oluyor. Bak şu an gözlerim doldu☺. Ayy pek duygusalım... 
Vitaminlerimize, balık yağımıza ve demir hapımıza devam ediyoruz. Ama ben her gün artı olarak ete yükleniyorum. İki haftadır daha iyiyim. Kremimi her akşam sürüyorum. Şu an hiç çatlak yok. Bu da son aylarda belli oluyormuş sanırım. Neyse, şimdilik iyiyiz. Bunun dışında karyoladan sonra Ozan’ın yatağını, alezini işbir’in quallofil diye bir modelini seçtik. Her şeyi gibi bu da pek bir minik. Yorgan almadım. İncelediğim kadarıyla pek çok anne yorgan kullanmıyor. Onu da hafta sonu chakra’dan hallettim. İnce, organik bir örtü aldım. Ayrıca beyefendinin çamaşırları da yıkanıp ütülendi. Yatak korumalıkları için kumaş alındı. Kapı süsü başından beri düşünmüyorduk ama Tuncay dayanamayıp keçe kullanarak bir şeyler yapmak istedi ve ortaya şöyle bir şey çıktı. Bayıldım… Resmen küçük adama ev düzüyoruz. Bu hafta boyasına da karar vermemiz gerekiyor. Tuncay odayı güçlü bir sarıya boyamaktan yana. Tam sarı değil de hardal sarısı gibi. Valla güzel olur bence ☺.
Oziii seni çok seviyoruzzzz. Özlüyoruz ve gözlerinden öpüyoruz...

Başak


19 Kasım 2013 Salı

Betül'ün Sezaryen Sonrası Doğal Doğum Hikayesi

Yorucu bir Cuma günü… Gece saat 22:30 gibi arkadaşımızın yemek davetinden geri dönüyoruz eve. Ağzımda yarım kadeh şarap eşliğinde yenilmiş enfes tatlar. Hayatımdan memnunum. Eşim kızımızı uyutmaya üst kata çıkıyor. Koltukta uzanıp kalıyorum belki birkaç saat önce başlayan belimdeki bu adet sancısını andırır sızlama geçer diye. Bir şeyler izlerken uykunun kollarında buluyorum kendimi. Bir ağrı ile açıyorum gözlerimi, saat tam 1. Tuvalete gidiyorum. Aaa geçti. Gazmış herhalde. Tekrar uykuya geçiş. Bir ağrı daha. Saat 1:30. Bu da ne yahu? Neyse geçti uyuyabilirim. Saat 1:50. Bir kez daha yokluyor. Ama tabii 40+1 hamile olan ben olmadığım için hiç sancıların başlamış olabileceği gelmiyor aklıma!!! 

Tekrar uyuyorum. Saat 2:10. Artık uyuyamıyorum. Saat tutmak geliyor aklıma. Ne kadar çabuk sıklaştı bu sancılar diye düşünüyorum. Saat 2:30'daki sancıda derin derin aldığım nefeslere eşim uyanıyor. Giderek sancı araları kısalıp, sancı boyları uzuyor. 3 yıl 10 ay önce bir sezeryanım olduğu için sancı başlar başlamaz gel demişlerdi, olası dikiş atmasına karşı. Oysa ki ben evde biraz daha kalmak istiyorum. Bir duş alsam, sabah olsa, kızıma izah etsem neler oluyor, öyle gitsek. Sancılar şimdiden 5 dakikada bir, 1 dakikadan uzun sürüyor. Eşim gitmemiz konusunda ısrarcı. Saat 4:00, hastanedeyiz. Kısa bir NTT, doktor ‘evet bunlar gerçek sancı’ diyene kadar hala emin de değilim. Sonra bir muayene ama duymak istemiyorum söyleyeceklerini. İçimde kötü bir ses, açıklık yoook açıklık yoook diyip duruyor. Oysa ki doktor ‘3 cm.desin’ diyor, ağlıyorum. Sancılara ağlamayan kadın açıklığa neden ağlar diye düşünen doktor şaşkın ☺. 

Sancı ve doğum odasına alıyorlar, gayet nezih, güven verici ve rahat bir ortam. Ve de tam da ilk doğumumda 30 saat sancı çekip acil sezeryana götürüldüğüm oda!!! Yok diyorum bu defa her şey farklı olacak. Sancılar geliyor ustalıkla bertaraf ediyorum. Gıkım çıkmıyor. Nefesler hareketler derken saat 6:00 gibi bir muayene daha, 5 cm. olmuş. Ooo çok iyi diyorum. Her saate 1 cm. aldım gazımı. Sancılar olmuş adam boyu ama olsun ilerliyor diyorum. Bu arada damar yolu açmak zorundayız diyor hemşire, ‘olası’ bir sezeryan durumunda vakit kaybetmemek için... Duymazdan geliyorum bu sözleri. NST için yatırıyorlar bir yarım saat kadar ama sancıları yatakta karşılamak çok çok zor. Neyse bir dahakine ayakta gezinirken çalışanlardan takıyorlar. 

Saat 9:00 suları bir başka annenin sesi havalandırmadan bize ulaşıyor. 45 dakikalık itme maratonuyla doğuruyor bebeğini. Ne yalan söyleyeyim bir an doğuramayacak diye korkuyorum. Bu arada sancılar çığrından çıktı. Bir geliyor yaklaşık 2-3 dakika %100ün üzerinde tam inişe geçiyor ki %40-45lerdeyken geri yükseliyor. Artık nefesimi yakalayamıyorum. Eşim yanımda ama çaresiz. Ne yapabilirim diyor? Ben de bilmiyorum ki… Bir sancıda sırtıma, belime yaptığı masaj, uyguladığı basınç iyi gelirken diğerinde acımı katlıyor. Bir topun üstündeyim, bir yerde, bir eşimin kollarında… Saat 9-11 arası bu şekilde geçiyor. Bu kadar sancıya o kadar eminim ki açıklık tam diyecek ama hayır 5 cm.de kalmış, ilerlemiyor diyor, epidural öneriyor. ‘Olası’ bir sezeryana hazırlık diyor! Yok biraz daha bekleyeceğim diyorum ve kayboluyorum korkularım arasında. Neyse ki bebeğimizin kalp atışları gayet iyi, bekleyebilirim. Her ne kadar korkular sarmış da olsa içimi geri dönüyorum doğumun kollarına. Saat 13:00'de bir muayene daha 5.5-6 gibi diyor ama belli ki moral bozmamak için zorluyor. Epidural diyor tekrar. Bu derece yavaş ilerleyen açılma ile daha ne kadar çekersiniz tahmin edemiyorum diye ekliyor. 

Benim korkum çekmek değil hatta itiraf etmek gerekirse biraz da sevdim gibi bu süreci. Doğanın elini üstümde hissetmek gibiydi, nasıl da yönlendiriyordu vücudum beni ama ya işler ters gider ve sezeryana dönerse ve epidurali yapma fırsatı bulamazlarsa daha da fenası beni tümden bayıltacaklar. Bu endişe ile epiduralin kateterini taktırıyorum fakat olur da açıklığa erişirsem sancıları hissetmezsem etkili itemem diye ilacı vermiyorum. Ve yatağa mahkum oluyorum sancılarimla . Büyük bir endişe ile bekliyorum. Ve bebeğimizin kalp ritmi düşüyor. Ebesi doktoru hemşiresi geliyor odaya, kızıyorum kendime epidurali taktırmamalıydım diye, hareketsiz kaldığım için oluyor bunlar diyorum. Pozisyon değişikliği ile normale dönüyor. Söyleniyorum yattığım yerde. Vücuduma kızgınım. Beni hayal kırıklığına uğratıyor diye, yapması en doğal şeyi neden yapamıyor? Beni bir kez daha yarı yolda bırakıyor derken eşimin; ‘Neden böyle düşünüyorsun? Bedeni hiç bebek yapamayan kadınlar ne yapsın öyleyse?’ sözleriyle kendime geliyorum. Doğru ya önemli olan bebeğimize kavuşmak. 

Saat 15:00 kontrol zamanı açıklık 7 cm. her şey yolunda. Bebeğime odaklanıyorum ve kızımla konuşmaya başlıyorum. Anne baba seni bekliyor üzme orada kendini biz sana çook iyi bakacağız hiç endişe etme gel diyorum yeter ki gel. Saat 15:30. Bebeğimizin kalbi yavaşlıyor. Herkes odada. Doktor kanama var diyor. Peşinden su geliyor. Bir koşturmaca odada. Hemşire ve ebe bir şeyler hazırlıyor. Doktor kontrol yapıyor ve 10 cm. diyor. Eşim yanı başımda öyle mutluyum ki duyduklarıma... Kızımız bizi duymuştu sanki... Ağlıyorum, heyecanlıyım, mutluyum, sabırsızım ve daha pek çok duygu içindeyim. Biraz daha bekleyelim ıkınma hissi kendiliğinden gelirse haber ver yoksa zaten biz seni yönlendireceğiz diyor ve gidiyorlar. 

Sancılar fena yatakta olmak zor ama içim içime sığmıyor. 16:00'da geldiler ıkınma hissi gelmemişti nasıl yapacağımı tarif ettiler yatağı koltuğa dönüştürdüler ve 16:10da başladık. Çoğu kimsenin bahsettiğinin aksine hayatımda ilk kez bu koltukta olduğum için kendimi çok rahat hissediyordum. Sanki benim için en iyi pozisyon buydu. Sancıyla beraber itiyorum var gücümle. Ama emin değilim oluyor mu doğru yapıyor muyum? Doktor ve ebe harika diyor çok iyi yapıyorsun haydi bir daha sonra bir daha ve doktor müjdeliyor başı göründü diye. İnanamıyorum nedense, eşime çabuk bak diyorum gerçekten orada mı? Bir ayna ile bana da gösteriyorlar evet gerçekten orada. İnanılır gibi değildi. Mucize gerçek oluyordu. Gebelik ve doğum bana göre doğanın en müthiş olayı. Bu can, bu hayat, bu her şey demekti. Ve burada ben gözlerimle buna şahit oluyordum. Bir daha itmemi istediler. Kesi istemediğimi söyledim müdahale etmediler. 

Ikındım, ellerini getir ve bebeğini çek dediler sanki rüyada gibiydim, bebeğim içimden kayıp avuçlarımı doldururken bir tuhaf hüzün yaşadım. Her ne kadar son haftalar beni zorlamış da olsa sanki hamilelik sürecinin sona ermesi artık onu yeterince güvende tutamayacağım, koruyamayacağım hissi kavurdu beni birkaç saniye için. Ta ki evladımı göğsüme basana kadar! Sanki damarlarımda gezen kanın akışını hissediyor sanki kalbimin atışını görüyor sanki tüm vücudumun her bir köşesinin farkındalığına varıyor gibiydim. Neredeyse tüm duyguları aynı anda yaşıyordum. En çok da annemi anıyor ve anlıyor, her şeyden ve herkesten çok kızlarımı seviyor, evrenin düzenine hayranlık duyuyor eşime ise her baktığımda daha büyük bir aşk duyduğumu hissediyordum. Ahh bu hormonlar beni çılgına döndürmüşlerdi. Her şeyden önce ve fazla mutluydum… Bu nasıl olabilirdi? 2. Kez, bu kadar küçük bir insanın hayatımda nasıl bu kadar büyük bir yer edinebileceğine, ilk kez gördüğüm bu küçük için canımı bile vermeye razı olabileceğime şaşırıyordum. 

28.09.2013 Cumartesi 16:25'de kızım Melis baş geliş ile 40+1de sezeryan sonrası vajinal doğum yoluyla (3 yıl 10 ay ara ile doğum kendiliğinden başladı) toplamda 15.5 saatte 3410kg ve 51 cm olarak hayatımıza katıldı. 

Mutluyum, mutluyuz, mutlular ☺

Betül

Öykü'nün Sezaryen Sonrası Doğal Doğum Hikayesi
Evren'in ilk doğal doğum hikayesi
Evren'in ikinci doğal doğum hikayesi
Güneş'in doğal doğum hikayesi
Mine'nin doğal doğum hikayesi
Gizem'in doğal doğum hikayesi
Zeynep'in Doğal Doğum Hikayesi
Asuman'ın Doğal Doğum Hikayesi
Meltem'in Doğal Doğum Hikayesi

18 Kasım 2013 Pazartesi

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 4

Merhaba BYBO sakinleri, 

Geçen hafta iğnelere başladığımdan bahsetmiştim. İlaçlar son birkaç gündür zorluyor beni. Her akşamüzeri garip bir mide bulantısı ile kendini kötü hissetme hali başlıyor. Etkisi gece biraz azalıyor ama yatağa girince zor uyuyorum. 2-3 saat sonra ise kendiliğinden uyanıyorum. Sonra hiç uyumadan pat diye sabah oluyor. 

Şu an ofiste ve bilgisayar başında görünsem de aslında evde yatağımda yastığımla sarmaş dolaş yatıyorum. Bunları yazan beyaz suratlı uykusuzluktan gözleri yanan kadın ben olmamak, UGH! Yo yoo şikayet etmiyorum. Şükrediyorum hep, şimdilik her şey yolunda...  Umarım sonuna dek böyle devam eder. 
Bugün yumurtalar toplanmadan önceki son kontrolümüzdü. İçimdeki yumurta keseleri yani foliküller, ben onlara tombul kızlar diyorum güzelce büyümüşler, sahneye çıkmak için sabırsızlanıyorlarmış ☺.  Her gece uyumadan önce sesli olarak dua ediyorum. ¨Allah’ım sen tombul yumurtaların ve oluşacak embriyoların içlerinden en sağlıklısını, güçlüsünü, en iyi kalplisini, merhametlisini, zekisini, sevimlisini, tatlısını, yeteneklisini ver bize, ne olur... En güzel tombul kız ve en yakışıklı bay spermin buluşmasını sağla lütfen. Sonra benim içimde yani güzel güvenli sıcak yerlerinde sağlıkla büyümesine/ büyümelerine ve nihayetinde sağlıkla onlara kavuşmamıza izin ver¨ diye... Sonra uyumaya çalışan eşime dönüp hadi şimdi de sen say tekrar lütfen diyorum. O da başlıyor lütfen bize en sağlıklısını, güzelini, sevimlisini ver vs vs diye saymaya... Aklıma gelen her an dua ediyorum. Biliyorum ki her şey nihayetinde O’na bağlı. Ol derse olacak, inşallah. 

Tüp bebek tedavisinde ilk dönemeci bitirmek üzereyiz. Tedaviye başlayalı 10 gün olmuş, inanamıyorum bazen. Her sabah ve akşam olduğum iğneler bitti artık, yaşasın! Tek bir iğnem kaldı o da çatlatma iğnesi. Onu olduktan yaklaşık 36 saat sonra yumurta toplama operasyonuna gireceğim. Sonra hepsini laboratuarda erkek arkadaşlarıyla buluşturacaklar. Her şey yolunda giderse 1 hafta sonra transfer işlemi gerçekleşebilir, en azından şimdilik görünen bu. Sabah erkenden hastanede olmamız gerekiyor. Yumurta toplama işlemi esnasında uyutuyorlar, ağrı sızı duymak yokmuş. 1-2 saat hastanede istirahat edip eve döneceğim. O gün iş yok, evde dinlenmeyi planlıyorum. Bizim tüp bebek sürecimizden hala kimsenin haberi yok. Yakın arkadaşlarımdan biri biliyor sadece. OPU ve transfer sonrası bana evde eşlik edecek, sağ olsun. 

İlk günlük yazımda da bahsetmiştim, annem yurtdışında. Ağabeyimin 2 afacan oğluyla gününü gün ediyor(!) Kadının canı çıkıyor resmen, biri takla atmadan yürüyemiyor diğeri ise yeni ayaklandığı için bir elinde kumanda bir elinde mandalina tüm gün evi turlamak istiyor. Ama sesi iyi geliyor, iyiyim diyor. İyi olsun hep canım annem. Bazen bir an geliyor onu aramak ve her şeyi söylemek istiyorum. Kendimi zor tutuyorum, biliyor musun biz senden habersiz tüp bebek tedavisine başladık, seni çok özlüyorum , her gün iğneler oluyorum, çok hormonlu ve çok heyecanlıyım, korkuyorum dememek için! ¨Biliyor musun, belki sen döndüğünde ben hamile kalmış olabilirim¨ Bu kadar hormon alan herkes bu satırları yazarken ağlar, şu an benim gibi... Ama canım sevgilim beni frenliyor, yapma diyor. Bu safhada söylemek ona büyük haksızlık, böyle üzmeyelim diyor. Haklı… Hem 36 yaşına gelmiş bir kadınım ben, şımarıklık edemeyecek kadar da çok seviyorum annemi. Annem bilmiyor, babama zaten söylemezdim, 3 kardeşimin hiçbiri bilmiyor, arkadaşlarım, eşimin ailesi kimse ama hiç kimse bilmiyor işte! Bu konularda bir kadının çenesini tutması zordur. Bazen bana da zor geliyor. Ama sonra içimde daha güçlü bir dal buluyor ve ona tutunuyorum. Sakinlik, sabır ve güç diliyorum kendim ve bu süreçteki herkes için. 

Pazar günü eşimin ailesini bizim evde misafir ettik. Güzel bir çay partisi yaptık. Herkes keyifli, pozitif ve sevgi doluydu. Nerdeyse hiç stres yaşamadım. En çok eşimin sayesinde oldu tüm bunlar! Evi temizleyen, yorulmayım diye etrafımda dönen mutfakta bile bana yardım eden sevgi dolu harika bir kocaydı. Geçen hafta kırgındım ona, hatta biraz kızgın. Ama şimdilerde sanki beni daha iyi anlıyor gibi. Her sabah ve her akşam yaptığımız iğneden sonra göbeğimi öpüp hadi kızlar kocaman olun diyordu. Bence en iyi tedavi sevilmek, kendim için daha iyi formül düşünemiyorum. İşe yaradığından da eminim çünkü 18 yumurta olmuş içimde. Bu son hafta çok güzel büyümüşler. Bunları okuyacak olanlar için şimdiden söyleyeyim; Yumurta sayısı 30 olan bile var. Aman siz sayıya takılmayın. Hemşiremizin söylediği gibi tek bir yumurta ve tek bir sperm bile bizim için yeterli olabilir, sağlıklı ve güçlü olsunlar en önemlisi bu. Tombul kızlar ve erkek arkadaşlarının sahnede dans edişlerini hayal ediyorum şimdiden. Birbirine sarılmışlar. Aşkla ve sevgiyle yepyeni nefis hücrelerle sarmalanıp her dönüşlerinde daha da güçlenip, güzelleşiyorlar. Yepyeni bir canlıya can vermek için süren bu dans bana ve sevdiğim adama sevgili küçük mucizemizi getirecek. Bizi bir aile yapacak. Böyle hayal ediyorum. Dirty Dancing filminden sonra beni en çok etkileyen film ve dans sahnesi bu olacak sanırım :) 

Okuduğunuz, benimle olduğunuz ve içinizden geçen tüm güzel hisleriniz için teşekkür ederim. Hepsini hissediyor gibiyim. Haftaya görüşmek üzere...

Sevgiler,

Tuna

16 Kasım 2013 Cumartesi

Naz Kız’ın Bebek Yapım Günlüğü — 2. Bölüm

Genç Kızlık Dönemi

Yeniden Merhaba, 

Geçen haftaki tanışma yazımdan sonra bugün sizleri genç kızlık dönemime götürmek istiyorum, o dönem başlayan sürecin beni nasıl endişeli biri yaptığına... 

Benim annem ve babam sağır ve dilsiz, benden 3 yaş büyük bir ablam var; 13 yaşıma kadar babaannem ile büyüdüm; sonra da onun ölümü ile küçüldüm. Genç kızlığa girerken bedenim gelişiyor, ilk adetimi olmuş, korkular içinde kıvranıyordum; kimse bu süreci nasıl yaşayacağımı anlatmadığından hep endişeli ve bol ağrılı bir genç kızlık geçirdim. 15 yaşlarıma geldiğimde 2 haftada bir adet oluyor ve çok şiddetli ağrılar yaşıyordum.. Annem her ay dönümümde gelip, beni okuldan alıyordu; sınıfta, hatta okulda herkes o dönemime tanıklık ediyor, ben utancımdan yerin dibine geçiyordum. 

Annem konuşamadığından, halam beni doktora götürdü. Gittiğimiz doktor annemi, halamı, yengelerimi doğurtan, o dönemin en iyi hastanesinde çalışan bir doktordu. Ultrason muaynesinden sonra bana 2 vajinal yolum ve 2 rahmim olduğunu, bunun tedavisi olmadığını ve asla çocuk sahibi olamayacağımı söyledi. Yaşım sadece 15 idi. Bütün bunlardan 2 tane mi vardı? Öylece kalakaldım. Bana A4 kağıda özensiz çizgilerle kadınlığımı anlatıyordu, bense ürkek bir kedi gibi dinliyordum. Halam kendisine çok hürmet etse de sinirleniyordu. Ve inanmayacaksınız yaklaşık 6-7 sene bu bilgi ile yaşadım. O dönem annelik gibi bir hayalim olmadığından, daha doğrusu bu fikir o yaşlarım için çok uzak olduğundan bir sorun halinde değildi ama ara ara aklıma geldiğinde içim çok sıkılıyordu. Bir yandan da “Zaten annesiz babasız bir sürü bebek var, ben kesinlikle evlatlık edineceğim” cümlelerine zihnen başlamış, bu cümlelerin bugünü çağırdığını hiç hesap edememiştim. 

Üniversite dönemimde ara ara garip şeyler oluyordu, adetim yine sancılı ve yoğun geçiyordu ama anlam veremediğim ağrılarım oluyordu. Bir ay adetim gecikince okuduğum şehirde bir kadın doğum uzmanına gittim. Bana rahmimde birçok kist olduğunu söyledi. Tedavi görmelisin dedi. Yaşım artık 19-20. Bende yine bir endişe hali... Yine halamı aradım, İstanbul’a gel, bakalım dedi. Gitmedim, umursamadım; kızgındım boşverdim. Sanırım o da çok önemsemedi, “Genç kızlarda olur, evlenince geçer” edebiyatı ile bir süre daha geçirdim. 

Üniversite bitip de İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra au-pair olarak İngiltere’ye gittim. Au-pairlik bir nevi çocuk bakıcılığı. Oxford’da biri 8, diğeri 10 yaşında iki çocuklu, boşanmış bir eve gittim. Çocukları hep sever, iyi anlaşırdım; İngilizcemi de geliştirmem gerektiğinden şahane bir heyecanla uçağa bindim. Büyük halam dedi ki “Kızım bak sen tuttuğunu koparan birisin ama başka bir ülkede, başka bir kültürde, başkasının çocuklarına bakacaksın; zor olabilir, emin misin?” Hahaha bana sorulacak en son soruydu; ben istediysem yapardım, ben kafaya takarsam zaten yapardım, ee çocukları da seviyordum; aileme de düşkün değildim, özlem krizlerine girmezdim. Tabii ki de “Merak etme halacım, hallederim” dedim ama gel gör ki hayatımın en zor deneyimlerini yaşadım. Sürekli ağladım, yalnızlıktan anksiyete nöbetleri yaşamaya başladım, 8 yaşındaki Eve çok huysuz ve benden nefret eden, ergenden beter huyları olan bir kızcağızdı ve bana kök söktürdü. Anneleri çok problemliydi. Hergün aynı şeyleri yiyorduk ve ben bir sabah başka birşey yemek isteyince bana “Çocuklarımın kafasını karıştırıyorsun” diyen bir kadına en fazla ne kadar dayanabileceğimi test ediyordum. Bu arada Eve sayesinde yine sık sık “Asla doğurmayacağım” dedim durdum. Nasıl olsa anneliğik içgüdülerim tutarsa evlatlık alacaktım… 
Kendimle, bedenimle ne gibi bir derdim varsa ve vicdanım neden bir pergel edasıyla evrene açılıp açılıp beni yoruyorsa artık, bütün kodları verip verip durmuşum taaa o zamanlardan sanki. Neyse ki yaz geldi, tatil için bana 1 ay izin vermişler, koş koşa Türkiye’ye gelmiş, annem ve babamla şahane bir tatil geçirmiştim. 1 ay çabucak geçip, İngiltere’ye dönmeye hazırlanıyordum ki hastalandım. Hastaneye yatırdılar, idrar yollarım iltihaplanmış, serum almam gerekiyormuş. Çarşamba günü uçağım vardı, bunlar Pazartesi günü oluyordu. Kalakaldım... Yalnızdım, karar vermem gerekiyordu. Uçağımı yakacak lüksüm yoktu, ama çokca da ağrım vardı; en yoğun hissettiğim ise üniversite yıllarımdan kalan yine o anlamsız ağrıydı, sağ kasığımda, hafif rahme doğru bir kasılma... Ama neden???

Gelecek hafta görüşmek üzere...

Nazlı

15 Kasım 2013 Cuma

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 30. Bölüm

Merhaba sevgili BYBO okuları, 

Geçen hafta ne kadar ümitliysem, bu hafta o derece karmakarışığım. Zor bir haftaydı. Aslında hiç çaktırmıyorum ama yine zor bu günler. Zaten ben hiç çaktırmıyorum. Sadece yazı yazdığım zaman, o da arada bir döküyorum içimdekileri, aslında nasıl hissettiğimi, derinliklerimden neler geçtiğini… Malesef bu ¨çaktırmama¨ olayını o derece başarılı yapıyorum ki, sonunda kimseyi aslında ne kadar kötü hissettiğime, hayatın bana gerçekten çok zor geldiğine, bir çok şeyi içten içe aslında kaldıramadığıma, hep her an patlayabilecek bir bomba gibi gezdiğime ve bunun gibi daha yüzlercesine ikna edemiyorum. 

Geçenlerde sinemaya gittik sevgilimle, GRAVITY filmine. Sandra Bullock`la George Clooney oynuyor. Her ikisi de uzayda, sonra işler ters gidiyor ve mekiğe onları bağlayan kablolar kopuyor. Sandra Bullock uzayın boşluğunda, o sessizlik ve karanlıkta kayboluyor. İşte ben, çok zaman aynen böyle hissediyorum kendimi. Ne sevgilim, ne başka biri gideremiyor bu duyguyu. Çoğu zaman öyle çaresiz, öyle kopmuş, öyle istemsizce karanlıklara, boşluğa, hiçliğe kayıyor ve orada kayboluyormuş gibi hissediyorum ki kendimi; nasıl tarif etsem, bilemiyorum. Ve dünya benden çok şey bekliyor. Hiç bir şeymiş gibi görünüyor ama bana her şey fazla geliyor; kesinlikle katlanamıyorum, başa çıkamıyorum. 
Mesela şu anda Joy`u döve döve öldürmek istiyorum. Bugüne kadar kaç kere eşyalarımı toplayıp, sevgilime küfürler edip evi terkettim; 200 metre uzaklaşamadan geri döndüm, çünkü gidecek yerim yok. Arayacak, konuşacak kimsem yok. Vardır belki, ama gönlümün arayıp konuşmak istediği, görmek istediğim kimse yok. Bu kimsesizlik öldürür en çok insanı. İşte o anlarda kendimi hep uzayın o boşluğunda kimsesiz hissediyorum. İlişkiler hep yapmacık, yüzeysel; çoğu zaman katlanılmaz ama yalancıktan katlanılırmış gibi yapılır. Kalpten gelen ne varsa ışıldar, parıldar; ama o parıltı bir kere sönünce aynı sihri vermez. Bilir misiniz bu hissi? Birine, birilerine değer verdiğinizde sıcacık olur içiniz, kocaman olur, taşarsınız. İşte bu his, her şeyi kalpten yapma hissidir; kalpten görme, kalpten sevme, kalpten konuşma, kalpten gülümseme, kalpten… İçten gelerek. Ve o, her şeyi kalpten gelerek iletişim içinde bulunduğunuz kişi ya da kişiler sizi birden fazla, (isteyerek ya da istemeyerek) kırıyor ve buna devam ediyorlarsa, sizin haberiniz bile olmadan, aniden, içinizden taşan, parıldamanızı sağlayan o ışık söner. Sönüverirsiniz! İşte o, kırılma anıdır. Artık eskisi gibi olmaz çoğu şey. İçinizdeki o parıltı söndüğü için eskisi gibi içten gülümseyemez, içten konuşamaz, bugüne kadar yapmış olduğunuz şeyleri artık o coşkuyla yapamazsınız. Yavaş yavaş metalikleşir, robotlaşır, hissizleşir her şey. Bunun derecesi de, o ilişkinin gerçeksizliğine bağlıdır. 

Peki nedir gerçeksiz ilişki? Konuşulmayan, anlatılmayan, gerçeklerin maskeler ardına gizlendiği, -mış gibi yapıldığı, kalpten gelmeyen, belki zorunlulukla süren, belki de sürüyormuş gibi yapılan; aslında ölmüş ve bitmiş bir ilişkidir. Gözle bakınca belki sürüyor gibidir, ama kalple bakınca ışığın söndüğü an bitmiştir. İşte, ben uzayın o karanlıklarında kaybolduğum sırada dönüp de Dünya`ya bakıyorum. Hiç ışık yanmıyor. Gözümle arıyorum, arıyorum; yok. Gönlümle arıyorum, arıyorum; yok. Düşünüyorum, acaba gözden kaçırdığım birileri var mı diye; ne kalbime, ne de ruhuma eksik gelen biri yok. O zaman, bu karanlığın içinde kaybolmamın bir mahsuru da yok! Ama o kadar acıtıyor ki bu kimsesizlik hissi. Hep “çaktırmadığım” için oldu bunlar. Şimdiyse, istesem de çaktıramıyorum. Ben nasılım, nasıl gidiyor hayat, neyle nerede ve neden zorlanıyorum, neyle başa çıkabiliyorum; söyleyemiyorum. Söylemeye çalıştığım zaman da kimseyi ikna edemiyorum. İşin traji komik yanı da, ben böyle olmak istemiyorum. Işığım sönsün, bu kimsesizliği hissedeyim, uzayın derinliklerinde kaybolayım, gelecek için umudum olmasın, hiç bir şeyle baş edemiyor durumda olayım istemiyorum. Ben kendimi en çok anlaşılmadığım zaman yalnız hissediyorum. Ne oldu da böyle oldum bu hafta derseniz; bir şey yok, çok şey var. Ama hep küçük küçük, ciddiye bile almaya değmeyecek şeyler aslında. 

Ama ben, Kova burcuyum. Ben, ağzına kadar dolmuş bir kovayım. Dopdolu… Artık küçücük bir kuş tüyü bile konsa yüzeyime, taşıyorum. Nasıl taşılmaz, bilemiyorum. Taşmak da ne demek, çağlayan oluyorum! Çok zaman düşündüm; Joy için, sevgilim ve ailesi için bu ay gerçekleşmesi gereken kliniğe yatışımı yeni yıla ertelemek, iyi bir karar mıydı diye. Beş haftalık bir klinik bana ne yapacak, merak ediyorum. Sihirli bir değnek olsa mesela klinik; bugüne kadar yaşamış olduğum ve beni bu hale getiren, her şeyi ama her şeyi silip atsa hafızamdan, anılarımdan, ruhumdan. Silindiğinde de ardında hiç iz kalmasa. Ben, normal insanlar gibi olabilsem; normal tepkiler, normal duygular, normal üzülmeler, normal kızmalar… Anne olmak… Şu anda gözlerimden yaşlar akıyor. Joy`a bile çok kızıyorum, o derece ki, kendimi kontrol edebilmek için insanüstü bir güç sarfetmem gerekiyor. Ama beni o kadar zorluyor ki, yavaş yavaş kaynayan bir suya dönüştüğümü hissediyorum. İnsan olsa, söylesen; ¨Dur yapma, çok sinirleniyorum. Bu kadar kendimi kaybetmek benim sağlığım için iyi değil, yapma.¨ desen anlar belki. O da belki. Anlamayan çok insan var çünkü. Sonra deliriyorum, çünkü anlamıyor. Halbuki ne kadar iyiyim ben her şey normalken. 

Hayat doluyum, pozitifim, yaratıcıyım, insanlara, hayvanlara, bebeklere, çiçeklere sevgi doluyum, cana yakınım… Ben aslında böyle canavar biri değilim. Bir canavardan anne olur mu? Yok, olmaz. Ben nasıl anne olacağım bu durumda? Burada bile donuyor kelimelerim, kendimi nasıl hissettiğimi tarif edecek kelimeler bulunmadı henüz. Bu psikoloji, bu inişler ve çıkışlar bir çocuk için hiç iyi olmayacak. Olmaz. Aranızdan anlamayanlar çıkacaktır, eminim. Mesela grup terapisinden bir örnek vereyim: Grupta Obsesif kompulsif bozukluk diğer adıyla saplantı-zorlantı bozukluğu olan biri var. Hani bilirsiniz, Jack Nicholson`ın bir filmi vardı; ¨As Good As It Gets¨. Ellerini günde bilmem kaç kere yıkar, kapıya otuz tane kilit takardı. Böyle bir hastalık. Düşüncede başlıyormuş bu. Benim gittiğim grup terapisindeki hasta kişi, deri kliniğinde çalışıyor ve eve geldiğinde, kendini dezenfekte etmek için akıl almadık şeyler yapıyor. Doktor, bizim de bu hastalığı algılayabilmemiz için bu insanların nasıl düşündüğüne bir örnek verdi: ¨İşten eve geliyorum > ellerim, üstüm başım mikroplu > yıkanayım > iş yerinde giydiğim eşyaları da yıkayayım > yıkadıktan sonra onları evdeki diğer eşyalardan uzak tutayım > bu mikrobu ben birine bulaştırırsam ne olur?! Mesela, komşuma ya da kardeşime > Benim yüzümden hastalanabilir > işe gidemeyebilir > hastalığını ciddiye almazsa ne olacak? > Virüs ilerler, onu daha da hasta eder > gerekli önlemler almazsa, belki de ölebilir! > peki öldükten sonra ne olacak? > Ona hesap sorduklarında benim yüzümden öldüğünü anlatmayacak mı? > Ben yaşarken bana rahat da vermez. > Ben öldüğümde benden hesap sormak için beni bekler.¨ Gibi gibi, ölümden sonrasına kadar bile gidermiş bu böyle birbirine bağlantılı, ütopik düşünceler. 
Doktor bu örneği verdikten sonra hasta kişi, ¨Evet, ben gerçekten de hep böyle düşünüyorum ve bu beni çok yoruyor.¨ dedi. Meselâ ben bu örnekten hiç bir şey anlamamıştım. Çünkü böyle düşünmem. Ama benim böyle düşünmüyor olmam, o kadının bu durumdan dolayı acı çekmediğini göstermiyor. Bu örneği vermemin nedeni, iletişim içinde bulunduğum ya da bulunmadığım insanların hiç biri olayları benim gibi göremiyor ya da algılayamıyor olabilir. Ama bu, benim çok büyük acılar içinde ezildiğim gerçeğini malesef değiştirmiyor. Şu anda içimden geçenler meselâ: Joy beni deli ediyor, o derece deli ediyor ki çok sinirleniyorum. Ama ben sinirlenmek istemiyorum. Joy, beni çok çok sinirlendiriyor, katlanamıyorum. Ona bağırıyorum, çağırıyorum, deliriyorum. Ben böyle delirince benden korkuyor. Üzülüyorum. Ama elimde değil, beni delirten şeyi tekrar yapıyor, yine deliriyorum. Halbuki çok zeki, çabuk da öğreniyor. Benim katlanma kapasitem çok düşük, her şeye karşı. Ya Joy benim yüzümden agresif ya da korkak bir köpek olursa? Yazık değil mi? Öyle olmasın diye o kadar çok çalışıyorum ki. Eğitim kitapları okuyorum, videoları izliyorum, onunla köpek oyun saatlerine gidiyorum sosyalleşsin diye, profesyonel eğitimcilerden yardım alıyorum, üşenmeden; yağmur ve soğuk demeden günde defalarca onunla yürüyüşe çıkıyorum, oyun oynuyorum, eğitim saati yapıyorum, disiplin ve sevgi veriyorum, yemeğiyle, aşısıyla, temizliğiyle ilgileniyorum. Ben, gerçekten çok emek veriyorum. Ama bir an geliyor, öyle bir deliriyorum ki; her şeyi mahvettiğimi hissediyorum. İçimde sanki hep fokurdayan, kaynayan bir su var. Her an taşmaya hazırım. Böyle olmak istemiyorum. Joy`u verelim. Bana aslında iyi geliyor onunla ilgilenmek yürüyüşe çıkmak, sevip okşamak, ama aynı zamanda hiç iyi gelmiyor. Tartıya koymaya çalışıyorum: hangisi ağır basıyor? Bilemiyorum. Ben bu kadar hırpalanmak istemiyorum. Gücüm yok. Sonra annelerin yaşadıkları zorlukları okuyorum… Onların yaşadıklarını ben nasıl yaşayacağım, hiç bilmiyorum. 

Joy`la başaramazsam, bir bebekle nasıl başaracağım? Ömrümün sonuna kadar postpartumlu mu yaşayacağım? Benim “bebek isteme egoistliğim” dünyaya yeni gelecek bir canlıya dengesiz bir anne vermeye değer mi? Ne olur ben anne olmasam? Huzurumu, dengemi hiç bir şey bozmasa. Ben, bu davranışlarımla kimsenin psikolojisini bozmasam… Hele hele dünyayla benim sayemde tanışacak bir canlıyla hiç iletişim halinde bile olmasam. Verebileceğim, yapabileceğim o kadar güzellikte şeyler varken, içimdeki bu canavar bütün hayatımı, hayallerimi, umutlarımı mahvediyor. Öleceğim çaresizlikten. Ne yazsam, ne anlatsam; aslında ifade edemiyorum.

Haftaya görüşmek üzere...

Derya

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım