28 Eylül 2013 Cumartesi

Arzu'nun Lohusalık Hikayesi

Herkese Merhaba!

Geçen yazımda doğum hikayemi anlatmıştım. Bugün sizlerle lohusalığımı paylaşmak istiyorum.

Hastanede iki gece kaldık. Ben, kocam, annem ve bebeğimiz. Hastane süperdi. Hemşire gelsin, doktor gitsin, yemekler saatinde, altımda sonda, tuvalete bile gitmeme gerek yok. Hemşirenin biri geliyor ateşime bakıyor, diğeri gidiyor çarşafları değiştiriyor, bir tanesi bebeğimize temiz kıyafetler getiriyor falan... Lohusa şerbetini bile onlar verdi. Gak diyorum su, guk diyorum hoşaf getiriyorlar. 
Yanımda getirdiğim gecelikler dar. Ben zannetmiştim ki doğumdan sonra 38 bedene geri dönücem, nah! Bi de deli gibi ödem yapmış vücudum, danalar gibiyim. Memelerim bebemizden büyük. Koşarak kaçmak istiyorum ama memelerime basarsam diye vazgeciyorum. Dikiş yerlerim acıyor. Sırtımda hala epidural takılı. Canım acıdıkça basıyorum düğmesine. Çok su içiyorum. Bol proteinli hastane yemekleri fena değil. Gazım yok. Güzel osuruyorum, doktor memnun. Bebeğimiz daima kucağımda. Yanımdaki plastik kutuya koymuyorum. Hemşire arada gelip bebek bakım odasına götürmek istiyor, vermiyorum. 

- Bi alsaydım
- Olmaz, ne yapacaksın ki?
- Bakımını yapalım
- Ne bakımı, burda yap?
- Doktor bey bakacak
- Bi zahmet gelip burda baksın

Koynumda yapıyor ne yapması gerekiyorsa, yapışık yaşıyoruz. Çok memnunum. Hemşireler işinin ehli, ziyadesiyle memnunuz. Doğumda dikişlerim kapanırken emziriyordum, istediğimiz herşeyi yaptılar. Sayelerinde emzirmeye çok başarılı bir başlangıç yaptık. Hatta, hastaneden çıkarken bir tanesini eve götürmek istedik. Bebeğimiz her istediğinde emziriyorum. Eğer, iki saati geçtiğinde uyuyorsa uyandırıyorum ve emziriyorum. Hastanede kaldığımız süre boyunca bebeğimiz uyuyor ve emiyor. 

Doğumdan hemen sonra bebemizi yıkatmadık, sadece sildiler. Benim çıplak tenimde yaşıyor. Süt kokuyor. Gece. Annem horluyor. Sesleniyorum, duymuyor. Kalkamıyorum, altımda sonda var. Delirmek üzereyim. Yorgunum, horultudan uyuyamıyorum. Yanımda elma var, onu fırlattım, uyandı.

- Aaa noldu yaa
- Ne, ne oldu, ne?? 
- Horluyorsun, uyuyamıyorum
- Saçmalama, ne horlaması
- Anne, yemin ederim kovalarım seni

Annemle didişmemiz böyle başladı ve 6 hafta sürdü. Ertesi gün hemşire geliyor ve sizi yürüteceğiz diyor. Büyük bir olaymış gibi konuşuyor, korkuyorum. Sonda çıkıyor. Epidural çıkıyor. 2 kişiler. 

- Yatağın en kenarına doğru dönün, biz size yardım edeceğiz
- Allaaa allaaa, 38 senedir yürüyorum ben yahu, ne oluyor yani...

Aaaa karnımdan kuvvet alıp belimi doğrultamıyorum! E tabi, karnımı kesmişler kat kat, dikişler atmışlar... Ne yürümesi, kıçımı oynatamıyorum yerinden. 2 hemşire kollarımdan tutuyor, dikiş yerlerim çok acıyor. Kalkmak çok zor geliyor. Kalkıyorum, iki büklümüm. Karnımı dik tutup belimi doğrultamıyorum. Belim bükük yürümek istiyorum. Hemşire müsaade etmiyor: "Hayır, doğrulun yürüyün". Çok acıyor ama yavaş yavaş yapıyorum. Hemşirenin biriyle koridorda yürüyorum. "Mehmet, odadan çıkma sakın.. bebemiz sana emanet". 
İlk kez bebemizden ayrılıyorum. Yürüyorum. Tuvalete götürülüyorum. Çişimi yapmam lazımmış. Tık yok. "Bol bol su için. Ayrıca, 3-4 gün içinde de büyük abdestinizi yapmanız gerek" Ertesi gün de bu hikaye aynen devam etti... Hastaneye ziyaretçi kabul etmedik. Sadece, ilk emzirme gerçekleştikten sonra çekirdek ailemize (anne-baba-kardeşler) haber verdik ve bebeği benim koynumda gördüler. 

Devamlı emziriyorum. Ter içindeyim. Sade suyla siliniyorum. henüz duş almadım. Kokulu, parfümlü herhangi bir şey sürmüyorum. Saçım başım birbirine karışmış durumda. Olsun, bebemiz güzel emiyor. Emiyor ve uyuyor. Onunla birlikte ben de uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Devamlı su içiyorum. Devamlı kayısı hoşafı dayıyor hemşireler. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Su içiyorum. Kayısı hoşafı içiyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Su içiyorum. Kayısı hoşafı içiyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Su içiyorum. Kayısı hoşafı içiyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Emziriyorum. Uyuyorum. Yemek yiyorum. Su içiyorum. Kayısı hoşafı içiyorum. 

İkinci günün sonunda hastaneden çıkıyoruz. Eve gidiyoruz. Orası da başka hikaye...

Görüşmek üzere!

Arzu

27 Eylül 2013 Cuma

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 24. Bölüm

Merhabalar, 

Son zamanların en zorlu haftasını çok şükür ki arkamızda bırakmış bulunuyoruz, sayın okuyucular! 

Almanya`ya geldiğimiz günden beri deli bir koşturmaca hali içindeyiz. Ve bu koşturmacanın tek sebebi JOY! Ay, vallahi biz bu işin bu kadar zor olacağını tahmin edememiştik. Bir bebek sahibi olmanın insanı çok zorlayan, yoran, uykusuz ve bazen çaresiz bırakan bir şey olduğunu biliyorduk. İnsan ona göre hazırlıyor kendini ve doğanın kanunu gereği büyük bir delilik yapıp yine de istiyor o bebeği! Ama köpek öyle değilmiş. Biz malumunuz, her şeyi sık dokuyup ince eleyen, araştırıp bilgilenmeden adım atmayan bir çiftiz. (Biraz benim zorlamamla). Köpek meselesinde de aynısını yapmıştık vakt-i zamanında. Çok sevgili muhabbet kuşum Cici`nin ölümünden itibaren aklımızdaydı bir ev hayvanı, can yoldaşı edinmek. Fakat benim Cici`yle aramda özel, insanın sadece kendi gözleriyle görünce inanabileceği bir bağ vardı. Bu yüzden yeni bir hayat arkadaşı fikrine ısınmam bir yılımı aldı. 

Kendimi bildim bileli hep ev hayvanım oldu. Belki de tek çocuk olduğum için böyle bir dosta ihtiyaç duydum hep. Bir de işte, sanatçı ruh ve zor yaşanmışlıklar derken çoğu zaman insanları anlamakta zorlandım. Onlar da beni anlamakta zorlandılar. Fakat bebek ve hayvanlarla oldum olası hep çok iyi geçindim. Ama Cici`nin ölümünden sonra bir daha muhabbet kuşu istemediğimi biliyordum. Gerçi o sıralar başka hiç bir hayvan istemiyordum. O kadar üzülmüştüm ki ölümüne… Kendimi en iyi arkadaşımı kaybetmişim gibi hissetmiştim. Ki bu olduğunda 28 yaşında, kazık kadar kadındım! Çok çok uzun süre Cici`yi rüyalarımda gördüm hep; birbirimizi çok özlemiş ve eskisi gibi hep öpüşüp, oynaşıp duruyorduk. Açıkçası, çok ve uzun süre ağladım arkasından. Bunun üzerine sevgilim bir gün, ¨Üzülme, istersen sana küçük bir köpek alırız.¨ demişti. O, bunu söylediği sıralar ben bu cümleyi ciddiye alacak durumda değildim, ama yine de ileride kullanmak üzere bir yere kaydettim. (Evet beyler, kadınlara vaadlerde bulunurken dikkat edin. Biz, unutmayız!) 

Yaklaşık bir buçuk sene sonra yeni bir arkadaş edinmeye hazırdım. Fakat hazır olmakla hazırlanmak arasında fark var. Bizim de hazırlanmamız (karar, araştırma, bilgilenme, gidip görme vs) neredeyse yarım yılımızı aldı. Bu süre içinde ben bir sürü kitap devirdim, sevgilimle bir çok eğitim videosu izledik; artık hazırdık. Geriye sadece üretici bir yer bulmak ve ev arkadaşımızı seçip bizim yanımıza gelene kadar büyümesini beklemek kalıyordu. Tüm bunlar da, bizim balayından döndüğümüz günlere denk gelecekti. Yani Cici`nin ölümünden iki sene sonra. O zamana kadar evdeki tadilatımız da bitmiş (!) olurdu. (Bitmedi, ne bitmesi! Ühühühü..!) Gördüğünüz gibi her şeyi planlamıştık biz. Şimdi tam da o planın ortasındayız ve çıkmaz bir sokaktayız. İMDAT! 
Hiç kimse bize köpek bebek bakmanın bu kadar zor olduğunu söylememişti! Ne üretici ailesi, ne okuduğumuz kitaplar, ne de diğer köpek sahipleri. Ama bu haksızlık! En azından bebek yapmaya karar verdiğimizde bunun zor olduğunu bile bile kararımızı vermiştik, her şeyi göze almıştık. Şu anda, her ikimiz de çok aptal bir vaziyetteyiz. Joy`u almadan önce bir sürü kitap okumuş, bir o kadar da video izlemiş olmama rağmen sanki hiç bir şey bilmiyor gibiyim! İçimi rahatlatan, kendimi biraz iyi hissetmemi sağlayan tek şey ise, FB`ta yazdığım çaresizlik ve panik dolu iletilerime siz annelerin yaptığı yorumlar oldu. Böylelikle hem ben (anne olmayan biri), hem de köpek sahibi olmayan anneler, bu işin insan bebeği bakmakla benzer yanlarının olduğunu gördük. Ve o anneler, bana yardımcı olmaya başladı. Gerek verdikleri ipuçları, gerekse benzer eğitimler (tuvalet, diş fırçalama, elektrik süpürgesi vs.) sırasında kendi başlarından geçen olaylar ve onlardan edindikleri tecrübeleri benimle paylaşarak, ve en çok da beni motive ederek bana tahmin edemeyecekleri kadar büyük bir güç verdiler. Kendimi her yalnız hissettiğimde imdadıma yetiştiler, yetişemeseler bile güç verdiler. O yüzden buradan her birine gönlümün en derinlerinden çok çok teşekkür ederim. 

Bu Joy hanımın bakımı bizim için resmî bir bebek provası. Tamam zor, öğrenmiş olduk. Ama bebek bakımı bundan daha zor olacak. Sonuçta köpekler daha bir kaç aylıkken beyinsel olarak olgunlaşmış oluyorlar. Ama bir insan yavrusunun bu duruma gelebilmesi için uzun yılların geçmesi gerekiyor. (Diğer konulara girmiyorum. Siz anneler, benden daha iyi biliyorsunuz.) Ama prova, provadır! Bize muhtaç bir canlının sorumluluğunu iki kişi taşımak, onun bakımı, yiyeceği, temizliği ve eğitimiyle ilgilenmek, aramızda iş bölümü yapmak; bu sırada hâlâ gül gibi geçinip gidebilmek, pembe bulutların üzerinde gezmek… Ay pardon, daldım yine! Yani anlayacağınız, bütün bunlar bizim için çok çok yeni konular. Bu bir hafta süresince çok zorlandık. En büyük hayal kırıklığımızsa, bu işin bu derece zor olacağını (en azından başlarda) gözden kaçırmış olmamızdı. Biz, her ikimiz de baba olacak adamlar gibi düşündük sanırım: ¨Bizim veletle maça gideriz, Play Station oynarız, balık tutarız…¨ Eh, o çocuk o halde doğmayacak ama! İşte biz, sanırım burayı kaçırdık. Hayır, Peter atladı bu kısmı, anlarım; peki bana ne oluyor? Hatta bir ara pişman oluyor gibi bile olduk. İşte bu sıralarda, köşede gizlice beni motive etmek için bekleyen anneler yine hooop diye bana moral verdiler, sağolsunlar. 

Bir de Cici! Evet, o öldü ama hatıraları o kadar güzeldi ki... Dedim ya, anlattığım kimse inanmazdı, ancak gözleriyle görüp de hayrete düşerdi insanlar. Ben, öğrencilik zamanlarımda neredeyse 2-3 günde bir uyurdum. Gündüzleri okula, geceleri fabrikada çalışmak üzere gece mesaisine gider, paydostan sonra aceleyle okula koştururdum yine. Bu tempo nedeniyle uyku düzenim yoktu. Her boş vaktimde, mümkün olan her yere kıvrılıp uyurdum. O yüzden evde de bazen gündüz vakti uyurdum. Fakat, evde olduğum her an Cici`yi kafesinden çıkarırdım. Ben uyurken müzik dinlerdim, o da o küçücük kafasını hoparlörün içine sokar, çalan parçaları dinleyip vokal yapardı. Bazen de benim yastığımın üzerine gelir, benimle birlikte tüylerini şişire şişire saatlerce uyurdu. Aynı yastığa baş koymuşluğumuz vardı yani! 30 kelimeye yakın hem Türkçe, hem de Almanca konuşabilirdi. “Derya” diyebiliyordu demesine ama, ben onu hep “Cici” diye çağırdığım için o da beni Cici diye çağırıyordu. Adımı Cici sanıyordu yani. Beni uyandırmak istediği zaman usulca kulağıma yaklaşıp, neredeyse fısıldar bir sesle “Ciciii” derdi. Bakardı ki ben uyanmam, biraz daha yüksek sesle tekrarlardı. Yine uyanmazsam kelimenin sonuna soru işareti vurgusu yapardı. Bu da işe yaramazsa “Ciciiiiiii” diye çığırtırdı tatlım. Ama çok yorgunsam ve ayılamıyorsam, gelip usulca kirpiklerimi çekerdi canımı acıtmadan. Bir yandan da yine beni çağırırdı. İşte böyle anlar vardı insanın hayatında bir hayvanla, hem de avuçiçi kadar bir kuşla yaşayabileceği. Cici, böyle doğmamıştı tabii ki. Onu aldığımda daha küçücük bir bebekti. Onu ben, sabır ve sevgiyle bu hale getirmiştim. Yansımamdı o benim. Çok tatlı tatlı konuşurdu. Ama onun tek yaptığı aslında beni taklit etmekti. Hayvanların en güzel yanı buydu işte; seni sana, olduğun gibi yansıtırlardı. "İnsan, karşındakini kendi gibi sanırmış." cümlesinin can bulması yani. 

Bu hafta çok zorlandık, evet. Köpek, muhabbet kuşundan çok farklı bir hayvan. Beni kelimenin tam anlamıyla zıvanadan çıkardığı anlar oldu. Sevgilim de buna çoğu zaman tuz biber ekti bilmeden. O, bütün gün işte olduğu için Joy`la benim kadar uzun zaman geçiremiyor, o yüzden onunla birlikte kat ettiğimiz gelişmeleri göremiyor. Bazen nasıl davranması gerektiğini kestiremiyor, bazense beni yeteri kadar gözlemlemiyor veya ona anlattıklarımı iyi dinlemiyor. Köpek eğitiminde en önemli şey sabır ve devamlılık. Ki bence bu, her türlü eğitim için geçerli. Ben farklı, Peter farklı davranınca Joy da ne yapacağını şaşırıp iyice deliriyor, hiperaktif oluyor ve onu sakinleştirmek uzun vaktimizi alıyor. Ben, bütün gün onu sakin tutabilmek ve bir şeyler öğretebilmek için uğraşıp didindiğim halde, Peter`in gelip bilmeden de olsa, bu emeklerimi bir saniyede siliyor olması beni çoğu zaman delirtti. Bu, çocuğa annenin ¨Hayır¨ babanın ¨Evet¨ demesi gibi bir şey. Oysa ki, her ikimizin de aynı davranması gerekiyor ki sağlıklı bir sonuç alabilelim. Ama hepimiz öğreniyoruz, öğrenmeye de devam edeceğiz. 

Cici`yle olan güzel hatıralarım, Joy`la daha da sabırlı olmam gerektiğini hatırlatıp beni motive ediyor. Bir diğer motive kaynağı ise bunu başarırsak bebek konusunda sanki bir nebze de olsa, azıcık, birazcık bile olsa tecrübe kazanmış olacağımız ve tabi ki Joyla geçireceğimiz güzel günlerin hayali. Bu arada bebek demişken, açık söylemeliyim ki içimden gizli gizli, ¨Ay, işallah Bali`deyken Aşk Meyvesi bize misafirliğe gelmemiştir.¨ diye geçirmeye başladım. Önce şu Joy meselesini bir yoluna koysaydık, tadilatımız bitseydi, artık kendi evimize taşınabilseydik, ben kilo verebilseydim…. Evet, sanırım bu listenin sonu gelmez. Vallahi Joy gözümü korkuttu desem, hiç yalan olmaz. 

Önümüzdeki hafta yeni maceralarla karşınızda olacağım. 

Sevgiyle kalın,

Derya

25 Eylül 2013 Çarşamba

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 23. Hafta

Salınarak gezinerek beni deli ediyor 
Ölene dek mezara dek yüreğimi yakıyor 
Ah kimin için atıyor bu yürek? 
Söyle kimin için atıyor bu yürek? 

Duman grubunun yeni albümü bir harika! Dinlemeyenlere hemen tavsiye ediyorum ☺. Neden şarkı sözleriyle başladığıma gelirsek, ben artık her şarkıda oğlumuzu düşünür oldum. Normalde Tuncay da çok aklıma gelmezdi evet ama şimdi ufak bir melodide, sözde aklıma ilk gelen şey son ultrasondaki yüzü oluyor ☺.  

İki gün önce kontrole gittiğimizde gözlerini açıp etrafa bakışı bir türlü aklımdan çıkmıyor. Diğer dikkatimizi çeken ayrıntı da saçlarının çıkmış olması. Bu konuda kime çekeceği de aramızda bir merak konusu tabi. Tuncay’ın ailesinden gelen genetik bir mirası var: saçsızlık! Ailenin erkeklerinin hepsi belirli bir yaştan sonra bu sorundan muzdarip.Hafif hafif ön taraflar açılmaya başlıyor ☺. Ben Tuncay’ı hiç fırça gibi saçlarla düşünemiyorum, bu halini seviyorum o ayrı ama bebeğin saçlarını da merak etmeden duramıyoruz işte...

Gelelim kontrolden akılda kalanlara... Çıktıktan sonra Nişantaşı’nda biraz yürüyüp taksiye bindim. Eve geldiğimde de Tuncay ile konuştuktan sonra Eren’i aramaya karar verdik. Kontrolde bir sorun yoktu ama Kübra Hanım’ın bazı söylediği şeyler kafama takılmıştı. Bebeğin iri bir bebek olmadığını ama büyük bir bebek olduğunu söyleyince ben de ¨Babası da öyle doğmuş¨ diyerek gülümsedim. Konu konuyu açtı bu arada. Doktorumuz da bana eski hastalarından örnek verdi. Korkmamam gerektiğini, daha önce de böyle hastaları olduğunu çok zorda kalındığı durumlarda sezeryanla bebeğin alındığını, diğer türlü hem annenin hem de bebeğin çok iri bir bebekte zarar göreceğini söyleyince hoopp bende ya bebek çok büyür de aynı şey bana da olursa endişesi oluştu. 

Ne bileyim kadın doğururken o kadar zorlanmış ki son olarak mecburen müdahale etmişler. Bu ilk duyduğum örnek değil ama doğuma 3 küsür ay gibi bir süre kalınca insan ister istemez etkileniyormuş. Tabii Eren ile konuşunca kafamda bazı havada olan şeyler şimdilik oturdu. Son ultrasona göre bebeğimiz bir haftada 200 gr almış (770gr) ve boyu da 31 cm olmuş ☺. Tam kesinlik yok bu ölçümlerde fakat büyüdüğünü duymak insanı iyi hissettiriyor. Olması gereken haftadan da iki hafta önde gibi görünüyor. Atıl Bey de bunu söylemişti. Bunları yazarken de hareketler son sürat devam ediyor ☺. 
Bugün hareket ederken ufak bir video çektim. O kadar hoşumuza gitti ki bence ileride o da bakınca inanamayacak. Bir de arada ona bu süreci nasıl geçirdiğimizi, neler yaptığımızı, günümüzün nasıl geçtiğini anlatan ufak videolar çekmeye başladık. 

İsim konusu hala bir muamma! Nasılsa bulamayacağız deyip düşünmemizle vazgeçmemiz bir oluyor. İştahım da son günler de iyice açılmış durumda. Canım zararlı zararsız birçok şey istiyor. Buraya kadar gelmişken düzenimi bozmaya niyetim yoookk ☺. Mandalinaya, ete, yumurtaya, üzüme vuruyorum kendimi. 

Bu haftamız da böyle geçti işte… Günler o kadar hızlı geçiyor ki altıncı ayımızın tamamlanmasına günler kalmış. Her zaman olduğu gibi bugün de seni çok merak ediyor ve özlüyoruz biricik oğlumuz. Her muhabbetimizin yarısını da geçtin sen artık ☺.

Haftaya görüşmek üzere,

Başak

22 Eylül 2013 Pazar

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 23. Bölüm

Merhaba çok sevgili BYBO sakinleri, 

Binbir türlü maceralar yaşadıktan sonra, nihayet evimize döndük. Ve artık üç kişiyiz! En bomba haber bu olduğu için sona saklayamadım. Geçen hafta bahsini ettiğim Joy Bebek de artık bizimle! 



Ve tabi bunun yanında, geçen haftanın en önemli olayı kumsal düğümüzdü. Gerçekten hayal ettiğimizden daha güzel, Hindu bir pederin duaları ve tütsü kokuları eşliğinde oldu düğün seremonimiz. Bütün gün fotoğraf ve videolarımız çekildi. Ben, o gün sadece kumsal gelini olmaya konsantre olduğum için elimde bu üç fotoğraftan başka fotoğraf yok. Tam da istediğim gibi görünüyordum. Başımda çiçeklerden bir taç ve kışın aldığım kiloları mümkün mertebe gizleyen, fakat yine de çok güzel görünmemi sağlayan beyaz, kısa, ketenden bir elbise... Her şey çok sade, bir o kadar da güzeldi. 
Ve biz, Bali`de geçirdiğimiz o en güzel günün ertesi gün doğumunda adadan ayrılmak üzere yola çıktık. İlk önce 2,5 saat kadar uçup Singapur`a ulaştık. Orada bir – iki saat bekleyip bizi Frankfurt`a götürecek uçağa binecektik. Üç hafta önce, yine Frankfurt Havaalanı`nda Check-In yaparken, Almanya`da yaşama ve oturma izin kartımı evde unuttuğumuzu farkettik. Fakat ülkeden çıkış yaparken bir sorun teşkil etmediği için çok telaş yapmadık. Oradaki görevliler de, ülkeye giriş yaparken kartımı birinin getirebileceğini ve böylece sorun yaşamayacağımı söylemişlerdi. Biz de bunun üzerine, bizi evde unuttuğum kartımla birlikte havaalanından almaları için görümceme ricada bulunmuştuk; her şey ayarlanmıştı. 

Gel, gör ki Singapur`da bize sorun çıkardılar: “Senin Almanya`ya girme iznin yok, uçağa binemezsin.” dediler! O anda neler hissettiğimi ne siz sorun, ne ben söyleyeyim! Önce sırtımdan kaynar sular döküldü, dizlerim titredi, başım döndü; ardından bir panik dalgası yavaş yavaş yanaklarıma doğru süzülmeye başladı. Tabi hemen panik olmayı bir kenara bırakıp Almanya`daki havaalanını arayıp oradaki görevlilere ulaşmaya çalıştık. İpleri sevgilim eline aldı ve bütün görüşmeleri yaptı. Bense içimden geçen binlerce farklı duygunun kuvvetli rüzgarına kapılmıştım. Melezdim ben. Hep. Ne doğduğum ülkede tamdım, ne kanımın geldiği diğer ülkede, ne de 7 senedir yaşadığım, okuduğum, çalıştığım, yarışmalara katılıp ödüller kazandığım, sergiler açtığım, aşık olduğum, evlendiğim, ev kurduğum, EVİM dediğim yerde... Ömrüm boyunca hiç bir yere aitlik duygusu hissetmemiştim, ta ki sevgilimle tanışıp bir aile ve yuvanın ne demek olduğunu anlayana kadar. 

Ve şimdi, sadece bir kart parçasını evde unuttum diye oraya gitmeme izin vermiyorlardı. Dünyanın öbür ucundaydık ve ben kendimi uzayın sonsuz karanlığında kaybolmuş hissediyordum. Hiç bir yere ait olamamak, böyle bir şeydi demek ki. Yapacakları en kötü şey, bizi orada alıkoymak ve hiç bir çözüm bulunamazsa, Türk pasaportum olduğu için beni Türkiye`ye göndermek olabilirdi. Çok kısa bir an aklımdan geçti, “Peki ben orada ne yapacağım?” Umutsuzluk. Boşluk. Anneannem rahatsızlanmıştı biz yola çıkmadan önce. Onu ziyaret ederdim, zaten görmek istiyordum. Ama bir gün, iki gün... Ya sonra? Tıkandım kaldım. Benim evim Almanya`ydı. Sonra iç çamaşırlarım ve çoraplarım aklıma geldi. Evim, Almanya`daydı; iç çamaşırlarım ve çoraplarım da. Neden onlar aklıma geldi bilmiyorum, sanırım çok kişisel eşyalar oldukları için. En yüksek notla geçtiğim mezuniyet diplomam da, umutlarım, hayallerim, güzel ve mutlu anılarım; hepsi oradaydı. Ve oraya uçmama izin vermiyorlardı. 

Sevgilime baktım. Panik ve çaresizlik içinde, fakat sakin kalmaya çalışarak telefon görüşmeleri yapıyordu. Görevli adam da, en az onun kadar stres içindeydi. Bense sessiz ve sakin, olanları izliyordum. İçimde bir kuşku yoktu aslında, oturma iznim vardı çünkü. Ama evde... Böyle böyle dakikalar geçiyor ve uçağın kalkma anı yaklaşıyordu. Bu süre içinde Almanya`yla telefonda görüşüldü, mailler atıldı. Singapur`daki görevli adamsa –haklı olarak- kesin bir onay bekliyor ve bize o onayı zamanında almadığı taktirde uçağa binmemize izin veremeyeceğini hatırlatıyordu. Bence orada bir gün ya da bir sonraki uçağı beklememiz sorun değildi. Sorun olan, bunun bana hissettirdikleriydi. Neyse ki sonunda sorun çözüldü ve biz uçağa binmeyi başardık. Fakat kaptan pilot, daha biz havalanmadan kötü hava şartlarından dolayı sarsıntılı bir uçuş olacağını haber verdi. Hayır, zaten güle oynaya uçan biri değilim, bir de biraz önceki olaylardan dolayı gerilmişim; ne gerek var önceden söyleyip insanları korkutmaya? Ama o kadar yorgundum ki, sanırım uçak havalandıktan çok kısa bir süre sonra uykuya daldım. Tam 12 saat 15 dakika uçacaktık. Sonsuz bir zaman dilimi... Ve evet, hiç hoş olmayan, oldukça korkulu anlarımın geçtiği, resmen ayrana döndüğüm bir yolculuktu! Mümkünse bir daha almayayım. 

Ama bu stres, kıyamet biz yere indikten sonra da devam etti. Nitekim, Frankfurt Havaalanı`nda ülkeye oturma iznim olmadan giriş yapamayacağım için alıkoyulacaktım. Buna zaten üç haftadır hazırlıklıydık. Ama yaşaması pek de hoş sayılmazdı. Sakinliği elden bırakmadan, elimde Türk pasaportum, direk polis bürosuna gidip gerekli bilgileri verdim. Olaya hafif şakacı bir tonla yaklaşmıştım. O kadar kötü hissediyorken konu hakkında, polislere nasıl şaka yapabildim; hiç bir fikrim yok. Ama onlar da biz Singapur`da panik içindeyken çok anlayışlı ve cana yakın davranmışlardı; yine öyleydiler. Kısa bir bekleyişten sonra, kartıma bile gerek kalmadan, bilgisayardan artık herhalde bütün hayat hikayeme bakıp temiz olduğumu anladıklarından, beni zorluk çıkarmadan geçirdiler gümrükten. Hatta onlarca insan gibi sıra beklemek zorunda bile kalmadım! Bu sırada sevgilim çoktan giriş yapmış, bavullarımızı almış ve görümcemle beni çıkış kapısında bekliyordu. Onları da havaalanına boşuna çağırmış olduk böylece. En başta, işin bilgisayardan da hallolabileceğini söylemiş olsalardı, bizim yüzümüzden Cumartesi sabahı saat 4`te kalkıp iki saat araba sürmek zorunda kalmayacaklardı. 

Neyse... diyerek evimizin yolunu tuttuk. Ve ben çok mutluydum. Eve gidebiliyor olduğum için... Fakat oraya vardığımızda da başka türlü şokların bizi bekliyor olduğunu farkettik. Tadilat dolayısıyla biz yokken en azından banyomuzun bitmiş olacağını umut ediyorduk. Fakat yapım sırasında borularda bir sorun çıktığını ve ta en alt kata kadar sızıntı olduğunu gördük. Tek fark, kapılarımız takılmıştı ve çok güzellerdi. Onun dışında evimiz hâlâ yaşanacak halde değildi. Banyomuz ve mutfağımız yoktu. Ayrıca kayınvalidemin omuriliklerinde bir hasar meydana geldiğini ve neredeyse yürüyemediğini, belki ameliyat olması gerektiğini öğrendik. Bu arada, Joy`un üretici ailesi, sabahın köründe, daha biz uçaktan yeni inmişken “Geldiniz mi, Joy`u ne zaman alacaksınız?” diyen mesajlar attı her ikimize birden. Bizse, haftasonu evi bitirir (?) Joy`u hafta başında öyle alırız diyorduk. Ama üretici kadının baskıları ve evin daha uzun süre bitmeyecek olması gerçeği ile yüzyüze gelmemiz, Joy`u almak üzere hemen yola çıkmamıza sebep oldu. Onca yolculuğun ardından hiç dinlenemeden yine bir saatlik araba sürüşünün ardından Joy bebeğimize kavuştuk. 

Tek ve en büyük hayal kırıklığımız, 11 haftalık olan yavrunun hiç bir şekilde ne boyuna takılan tasmaya, ne de kayışıyla yürümeye alıştırılmadığını görmüş olmamızdı. Anlaşılan bizi çok fazla iş bekliyordu. Neyse ki, Bali`deki üç haftalık tatilimizin son bir haftasında dinlenebilmiştik ve umarım ki, bizi bekleyen bu bol aksiyonlu ve maceralı günlerin ustalıkla üstesinden gelebilecek gücü biriktirmiştik. Bu arada yumurtlama günlerim, tam da o dinlenme günlerine denk geldi. Bir önceki yazıda da yazdığım gibi bir süpriz olur mu, hep beraber bekleyip göreceğiz. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Derya

20 Eylül 2013 Cuma

Leyla'nımla Evcilik

Leyla'yla evcilik oynuyoruz. Bu aralar en sevdiği oyun ¨misafircilik¨. O bana misafirliğe geliyor, ben ona gidiyorum, o geliyor ben gidiyorum. Sürekli bir sosyalleşme hali içerisindeyiz.

Kapıyı açıp içeri buyur etme kısmında sorun yok. Kapıyı açıyor, aynı gün daha önce en az 9 kez daha gelmiş olan misafiri görünce çok şaşırıyor ¨A-A Sen mi geldin! Hoşgeldin! A-A¨ diyerek hayretler içerisinde kalıyor ve içeri buyur ediyor. Oturulacak yer belli, başka bir yere oturmaya kalkarsan popon yerini bulmadan seni engelliyor ve orası çocuklar için diyerek kaldırıyor.

Oturunca tokalaşma faslı var tabii. ¨Hoşgeldiniz ehe ehe¨ diyerek elini uzatıyor, tokalaşıyoruz. Sonrasında öpüşülecek tabii. Ama bu selamlaşma öpüşmesinin yanakları değdirmekten ibaret olduğunu kabul etmiyor asla. Minik elini enseme yapıştırıyor, kafamı kendine doğru çekiyor ve yalapşap şapır şupur öpüyor. E ben de kendisine karşı boş değilim. Böyle görkemli bir hoşgeldin'e karşılık olarak ben de öpmeye başlıyorum. Sarılıyoruz öpüşüyoruz kucaklaşıyoruz... Ancak bu kadar hoş gelinir!

Misafircilikte hoşgeldin faslı bu kadar uzayınca sohbet kısmı biraz gecikiyor ama olsun:

- Nasılsınız?
- Çok iyiyim teşekkürler, siz nasılsınız?
- Ben de çok iyiyim.
- Toluk tocuk nasıl?
- Sağolun ellerinizden öperler. Sizinkiler?
- Benim toluk çocuğum pre-k oldu. biraz büyüdüler ama çok büyümediler, az büyüdüler. ellerimi öpmesinler.
- Tamam.

Sonra çay-kahve ikram faslı başlıyor:

- Çay mı içeceksin kahve mi?
- Ben çay alayım teşekkürler
- Hayır kahve al
- Yok çay istiyorum zahmet olmazsa
- Zahmet olur. Kahve al
- E peki, kahve alayım
- Kendin mi alacaksın?
- E sen evsahibisin senin getirmen gerek Leyla!
- Neden alayım diyoğsun o zaman!
- Yani rica edeyim anlamında. Bi çay verir misin?
- Kahve
- Pardon kahve verir misin?
- Tamam. Bekle misafir.

Çay-kahve fasl da bittikten sonra kalkmak gerekiyor tabii. Misafirin bir noktada kendi evine gitmesi gerektiğine yeni ikna oldu Leyla. Ona kalsa yatıya kalmalı misafir. Kendi odasında kendi yatağını paylaşmalı. Sabah kahvaltı hazırlamalı... Leyla, diyorum ne gerek var, niye bu kadar yoruyorsun kendini? istiyormuş. yorulmak istiyormuş. İnşallah bu ağırlama hevesi ihtiyar zamanlarımıza da taşınır diyorum ben de...

- Çok teşekkürler Leyla hanım çok misafirperversiniz
- Ne?
- Misafirperver. Yani çok iyi evsahibisin, çok iyi misafir ağırladın
- Tamam bi şey değil
- Ben de bekliyorum mutlaka, arayı açmayın...
- Neden?

(Açılmayacak olan o ara yaklaşık 5 dakika sürüyor)

Böylelikle saatlerce o bana ben ona gidip geliyoruz, yuvarlanıp gidiyoruz...


Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 22. Hafta

Herkese Merhaba,

Geçen hafta potansiyel aile sorunlarından ve kaçıncı haftada olduğumdan emin olmadığımızdan bahsetmiştim. 
Bu haftayı özetlemem gerekirse “keep calm and carry on” diyebilirim. Az önce yedinci dersimden çıktım. Uzun süre ayakta kalmak hele beş ayı geçmiş bir hamileliğiniz varsa çok yorucu oluyor. Aslında ayılıp bayılmayı bekliyordum ama yine düşündüğümden dayanıklı çıktım. Derslerde iki dakika sandalyeye oturuyorum. Hemen arkasından tekrar ayağa kalkıp başlıyorum anlatmaya. Ne de olsa bunun sorumlusu tatlı öğrencilerim değil. Göz temasıyla dersi anlatan, onlarla yeri gelince şakalaşan bir öğretmenle dersi işlemek hepsinin hakkı diye düşünüyorum. Üstüne bir de dün bahçede nöbetim vardı ☺. Öğrencileri özellikle erkek çocukları bol bol gözlemleme şansım oldu. Aslında genel olarak hepsini bir arada görünce ben beş ay önce ne yaptım diye düşünmedim değil... 

Bu yoğun tempoda bebişi gün boyu çok nadir hissedebiliyorum. Hele iki gündür küstü bize galiba. O çılgın kıpırdamalar yerini düzenli, seyrek hareketlere bıraktı. Ama boş durmadı bu arada, kendini hatırlatacak yeni yollar buldu. 
Geçen gün televizyonda hababam sınıfını izliyordum. Herkes bilir Mahmut Hoca her bölümün sonunda kalp krizi geçirir. İzlerken sanki bu sahneyi ilk defa görüyormuşum gibi gözlerimden yaşlar sel oldu aktı. Daha önce bu sahneyi izlerken ağlamamıştım ama artık bir şeylerin içime kadar işlemesine gerek kalmadı. Görmemle, duymamla dağılmam bir oluyor ☺.  Benim bu ağlamaklı hallerim Tuncay’ı çok güldürüyor. Nerde o yazıları yazan duygusal adam?!? Ben ağladıkça “nasıl ya hahahaha buna mı ağladın” diye gülüyor. Ben telefonda açıklama yapmaya çalışırken “Ama Tuncay biliyorsun, Mahmut Hoca o çocuklar için neler yaptı. İnsanlar ne kadar zor şartlarda çalışıp yine de erdemli bir hayat sürdürebiliyorlar. Bu çok zor, çok emek isteyen bir olay...” gibi bir şeyler saçmaladım. Saçmaladım diyorum çünkü konuşurken kulaklarım birden duyma yetisini tekrar kazandı. Dediklerime ben de inanamadım. “Bu telefon konuşması hiç olmadı tamam mı? Ah şu hormonlar! ☺ “ diyerek kapattım. 

Sonra kızım olmadan asla filmini izledim. (Tuncay benim için film kanallarını açtırmış. Ben de bu hafta bu güzel hediyeyi bol bol kullandım.) Salı günü kontroller için doktorumuza gideceğiz. Bayram tatilinde hamilelikten önceki son uçak yolculuğumu yapmak istiyorum. Bunun için de bir sorun olup olmadığını doktorumuzun ağzından duyup belki bir belge almamız gerekecek. Gidişimizin sebebi hem Tuncay’ın toplantısının olması hem de bebek için artık alışveriş yapmak istememiz. Bu arada bir şeyler alayım diyorum ama her defasında vazgeçiyorum. Nereden başlamalıyız henüz karar veremedik. Bizde haberler böyle...

Önümüzdeki hafta yeni olaylarla görüşmek üzere!

Başak

19 Eylül 2013 Perşembe

Dilek'in Hamilelik Günlüğü 14-20. Haftalar

Herkese merhaba! 

Geçen yazıda hamileliğimin 14. haftasına kadar geçen zamanı özetlemiştim. Bu yazıda kaldığım yerden devam edeyim. 

Mide bulantıları ve halsizlikle geçen haftalardan sonra bulantımın biraz hafiflediği ve halsizliğin de kaybolmaya başladığı günler gelmişti. Bulantım hafifledi derken mutlak bir rahatlamadan bahsetmiyorum. Sadece banyodaki sabah ayininden sonra suratımı asıp oturma isteğinden kahvaltı yapma isteğine geçiş söz konusuydu. Ama kahvaltı seçeneklerim hala sınırlıydı. Saçma şeyler yeme dönemi geçmişti ama yine de eskisi gibi değildi. Yumurta hala yiyemiyordum ve buna üzülüyordum. Neyse ki peynir çeşitleriyle aram iyiydi. Kahvaltıyı kurtaran şeydi. Uzun bir süre farklı peynirlerle yapılmış tostla kahvaltı yaptım. 3 ayı bitirmiştim ve pek çok kişiye göre hamileliğin en rahat dönemi sayılan ikinci üç aylık döneme girmiştim. 

Düşük riskinin oldukça azalması ve kendimi daha iyi hissetmemden de cesaret alıp kısa bir yolculuğa bile çıktım. Tabii ki bu yolculuk kararım ailemin kadınlarını pek sevindirmedi. Gitmeden önce 

“gitmesen mi acaba?” 
“deniz yolculuğu riskli olur mu ki?” 
“bunca yıldır yeterince gezdin azıcık otur işte” 

şeklindeki baskılar gittikten sonra

“dikkat et”
“fazla yorulma”
“dışarı çıkma” 

şekline dönüştü. Oysa ben, iki bekâr hariç hepsi çocuklu olan yedi arkadaşımla beraberdim. Bana gayet iyi bakılıyordu. İrili - ufaklı, kızlı –erkekli 5 çocuk içeren bu grup bana ilk kez bu kadar anlamlı gelmişti. Sürekli onları inceliyor, emme düzenlerini, ek gıdaya geçmiş olanların neler yediğini, daha büyüklerin nasıl oynadıklarını gözlemliyordum. Bir yandan da anneleri olan arkadaşlarımı soru yağmuruna tutuyordum. Son kontrolde doktorun bebeği erkeğe benzetmesi ile çok yabancısı olduğum erkek çocukları gözüme daha farklı görünmeye başlamıştı. Onları, oyunlarını, tavırlarını ayrıca inceliyordum. Bu kısa seyahat hem arkadaşlarımla vakit geçirdiğim hem de çocuklarla aynı çatı altında birkaç gün geçirme fırsatı yakaladığımdan bana iyi geldi. 

16+ 6’daki kontrolümüzde bebeğimizin erkek olduğu kesinleşti. O güne kadar hep kız istemiş, bebeğin erkek olduğunu söyleyen içimdeki sese ve doktorun büyük ihtimalle erkek diyen sesine kulaklarımı tıkamıştım. Doktor ultrasonla bebeğe bakarken henüz o söylemeden pipiyi gördüm ve erkek olduğunu anladım. “Erkek değil mi?” diye sordum. Doktor evet, dedi ve pipiyi bize yakından gösterdi. Zavallı eşim hiçbir şey anlamadan ekranda gördüğü gölgeleri bir şeye benzetmeye çalışıyordu. Doktor ısrarla görüp görmediğini ona da sordu. “Evet, gördüm” diyene kadar da göstermekten vazgeçmedi. ☺ Evet, bunca zaman hep kız istemiştim, erkek çocuklarını pek tanımıyordum, erkek kardeşim yoktu, yeğenim de kızdı. Nasıl iletişim kurarım, hareketli yapısıyla başa çıkar mıyım bilemiyordum ama yine de sevinmiştim. Bebeğimle ilgili kesin bir bilgi edinmekti belki de beni sevindiren. 

Henüz mide bulantısı ve hafif bir göbekten başka bir şekilde hissedemediğim bebeğimin, gerçek olduğunun bir kanıtıydı sanki erkek olması, aslında cinsiyetinin belli olması... Çünkü hala hamile olduğuma inanamıyor, hamileyim derken duraksıyordum. Bebeğe bir şeyler almak istiyor ama cesaret edemiyordum. İlk hamile kıyafetim bile kardeşimin hediyesiydi. Cesaret edip de kendim alamamıştım. Sanki her şey bir rüyaymış da ben bir gün uyanacakmışım gibi geliyordu. Her sabah uyandığımda devam etmesine şükrediyordum bu durumun. Bu duygudan bebeğimin hareketlerini hissedince kurtulacağıma inanıyordum. Doktor kontrollerinde bebeğimi ekranda seyrederken kısa süreli de olsa bu duygu geçiyordu ve gerçekliğine inanıyordum. Sonrasındaki birkaç gün de o gün verilen ultrason görüntülerine bakarak geçiyordu. Ama sonra yine aynı duygu kaplıyordu içimi. “Gerçek mi bu?” 

Ben bu duygularla boğuşurken sakin ve soğukkanlı yapısı had safhasına ulaşan eşim memleketine, ailesini görmeye gitmeye karar verdi. İstanbul’a uzak ve aşırı sıcak bir memleket olduğu için ben gitmedim. O yokken annemlerde kaldım. Başta babam olmak üzere evdeki herkes bana bir şeyler yedirmeye, canımın ne istediğini öğrenmeye çalışıyordu. Oysa ben acıktığımda bile üzülüyordum yemek yemek zorunda kalacağım için. Canım hiç bir şey istemiyordu. Zevkle yediğim tek şey annemin tatilden dönerken meşhur bir zeytinciden getirdiği yeşil zeytinlerdi. Yarım kavanoz zeytini bir haftada tek başıma bitirmiştim. Bittiği gün ise ulusal yas ilan edecek kadar üzülmüştüm. ☺ 


Bu arada 16. haftadayken ilk kez bir sabah kusmamıştım. Bu benim için değişik bir şeydi. Çünkü hayatımın geri kalanını kusarak geçireceğime inanmaya başlamıştım. Bundan sonraki günlerde arada sırada kusmadığım günler oldu. Geçiyordu galiba… 18. ya da 19. hafta civarında karnımda hareket mi, gerilme mi, şişkinlik mi olduğunu ayırt edemediğim bazı şeyler hissediyordum. Hatta bunun şiddetli hale geldiği bir gün doktoruma ulaşamayınca acile gitmişliğim bile oldu. Şikâyetimi anlatınca acildeki doktor muhtemelen bağırsaklarımdaki değişimleri hissettiğimi, bebeğin iyi olduğunu söyledi. Erkek olduğunu teyit etti ve beni gönderdi. Ertesi gün Ramazan Bayramı’nın birinci günüydü. Biraz endişeliydim ama yine de çok yakın birkaç akraba ziyaretine gittim. Gittiğim evlerden birinde ikram edilen, aslında hiç de beğenmediğim, bir koca tabak lahana sarmasını yedim. Sarmayı eşimin teyzesi yapmıştı ve yanlışlıkla iki kez acı biber koymuştu, normalde yiyebileceğimden biraz daha acıydı üstelik. Acılığına ve aslında beğenmemiş olmama rağmen şuursuzca yedim. Hamileliğim boyunca ilk kez bir şeyden daha fazla yemek geliyordu içimden. Ama zaten berbat şekilde yanan midem daha da yanmasın diye yemedim. Beni çeken sarmanın kendisi değil, acılığıydı. Aynı gün akşam yemeğinde küçük acı biber turşularından yedim ve yarım bardak şalgam suyu içtim. Canım turşunun dibini bulmak, şalgam suyunu ise kafaya dikmek istiyordu ama kendimi tutuyor az az tüketiyordum.

O akşam ilk kez emin olunacak kadar net bir şekilde bebeğimizin tekmelerini hissettik. Eşim ilk kez gerçekten heyecanlanmıştı, benimse gözlerimden yaşlar akıyordu. Ama acının etkisinden değil, mutluluktan… Bir yerlerde kadınların doğumdan sonra bebeklerinin hamilelik süresindeki hareketlerini özlediklerini okumuştum. Evet, özlenecek bir şeydi bu, mucizenin ta kendisiydi. Sağlığından, iyiliğinden endişe ederken bir tekme atıp ben buradayım demişti minik oğlum. Üstelik bunu acı yiyip, şalgam suyu içtiğim bir zamanda yaparak babasıyla yakın zamanda yaptığımız bir konuşmaya da cevap vermiş oluyordu. 

Eşimle damak tadımız benzerdir bunu ikimizin de doğulu olmasına bağlarız genelde. Oğlumuzun da bize benzer bir yemek zevkinin olup olmayacağını düşündüğümüz sıralarda oğlumuz bize “Evet ben de sizdenim” demişti sanki. ☺ Bundan sonra zamanımın çoğunu bu hareketleri gözleyerek, oğlumu bir kez daha görebilmek için bir sonraki ayın kontrolünün gelmesini bekleyerek geçirecektim anlaşılan. 

Bir dahaki yazıda buluşana kadar hoşçakalın… 

Dilek

18 Eylül 2013 Çarşamba

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 34. Hafta

Herkese merhaba!

Geçtiğimiz 10 gün hayatımızda yeni bir dönemin başlangıcı oldu, Benjamin Ege yarım gün yuvaya başladı. Her konuda bolca ön okuma yapan biri olarak nedense yuva dönemine geçiş konusunda mevcut farklı konzeptlerin içine dalmadan kendimi yuva öğretmenlerinin tecrübesine, Benji-Ege'nin yaşadığı sorunsuz uyum süreçlerine bıraktım. Normal bir süreç olarak gördüm hem öyle hem de değilmiş. Ayrılmak, anne için çocuk için olduğundan daha zormuş. Merak, korku, güvensizlik, kuşku insanın içini yermiş. Duyduğumuz gizli kamera hikayeleri insanın aklına gelirmiş. Süreç nasıl devam edecek yaşayıp göreceğiz. Şimdilik yarım saat birlikte vakit geçirip eve dönüyoruz, sonra 10 dakika gidip geleceğim ve bu süreç zamanla artacak, bir gün benji ege bensiz orada kalmak isteyecek ☺. Çalışan annelerin yaşadıklarını hep zor bulurdum bu süreçle işlerinin hiç de kolay olmadığını düşünüyorum. Annelik de insanın kendisini geliştirdiği değiştirdiği bir süreç. Daha anlayışlı olduğun, karşındaki yeni anneyi korkularını, takıntılarını, zorlandığı noktaları daha iyi anladığın bir süreç oluyormuş meğer. 
Bunu katıldığım La Leche League emzirme grubu toplantılarında annelerin yaşadıkları sorunları dinlerken tekrar idrak ettim. Çok farklı kültürlerden bir araya gelen kadınlar vardı; hindistan, sırbistan, japonya, avusturya, mısır... Diller farklı, dinler farklı ama konular aynıydı ☺.  Az emzirdin çok emzirdin, sütü ne arttırır azaltır? Gögüs ucu sorunları, hastanede yaşanan bebek kilo aldı verdiler, çocuk doktorlarının yaptığı prozent takıntıları, memeden kesme süreci, erkeklerin baba rollerinde yaşadıkları sorunlar, yürüdü, emekledi, uykusu, kakası, gazı.... Karşındakinin senin ne demek istediğini ne hissettiğini anlaması kendi algısı ve yaşanmışlıkları dahilinde sınırlıdır. Tecrübeli annelerle paylaşmanın güzelliği “o anı” ve “o hissi” yaşamış bir annenin zamanında kendisine gösterilmesini dilediği hassasiyetle fikrini tecrübesini seninle paylaşacak olmasıdır. Yalnız olmadığın hissi özgüvenini arttırır ve annelikte seni bir kez daha güçlendirir. Paylaşmak güzeldir. Tıpkı BYBO'da olduğu gibi ve tıpkı emzirme gruplarında olduğu gibi ☺.

Bilfiil yapacağım gruplar için şimdiden heyecanlıyım. Sabırsızlandığım ve bir o kadar da heyecanlandığım nokta, Doğum. Artık kontrollerde rahim uzunluğuna bakılmayacak. 37. hafta biterse akupunktura başlamayı düşünüyorum. Çevremde doğal doğum yapmış arkadaşlarla konuşuyorum. Doula arkadaşlarla, Vajinal doğum nasıl olacak, ne zaman nerde ne yapmam gerektiğini bilecek miyim, ıkın diyince ıkınmayı başarabilecek miyim... Sancılar arası masajı yapabilecek mi kocam, ya da ne nasıl olacak? Rahat ol, herşey güzel olacak! 

Peki yüzyıllar boyu doğal olanı biz günümüzde nasıl oluyor da başaramayıp kesilip biçiliyoruz? Benim başarısızlığım mı? Ben hamile yogası eğitimi aldım, bir çok kitap okudum yaşadığım ilk doğum deneyimi zorunlu sezeryan oldu. Verilen doğum tarihinden 10 gün sonrası suni sancıyla 12 saat boğuşup bebişin suya kakasını yapmış olması ile tehlikeye giren hayatını keserek kurtardık. Bu tecrübeden sonra farklı forumlarda ve SSVD grubunda sezeryan sonrası vajinal doğumu takip ettim. Umutluyum, istekliyim, doktorlar pozitif. Bebeğin pozisyonu güzel herşeyden çok bebeğime güveniyorum akarak yolunu açacak ve kucağıma alacağım o mutlu anı hayal ediyorum. 

Sevgili arkadaşım ve tecrübeli doula Sima İbrahimiye Ölçer'e yaptığım iç dökümüm sonrasında bana söylediklerini artık kendime hergün tekrarlıyorum. ”Doğumda iddia olmaz, geleni kabul etmek lazim ne zaman birakırsan kafandaki endiseleri, korkulari geleni kabul edicem, inat etmiycem elimden geleni yapacağım. En onemlisi SAĞLIKLI ANNE, SAĞLIKLI BEBEK unutmayacagim.” Bu şekilde bedenim ve zihnim bu mesajlari alip rahatlayacak ve bebeğime kavuşacağım.” 

Sima doğumda yanımda olacak kişinin önemini vurgularken, eşimin bu konuda doğru insan olup olmadığını sorgularken buldum kendimi. Onu da biraz çalıştırmam lazım bu konuda bana ne şekilde destek vereceği ile ilgili sanırım hiç bir fikri yok☺. İlk doğum sürecinde verilen suni sancılarda ben kıvrınıp bağırırken yan odadaki kadının ıkınmalarını bağırtılarını duymamak için kulaklarını kapatıyordu en son!! Bebiş bize biraz daha zaman verir umarım☺.

İsim konusunda hiç bir gelişme olmuyor derken, BYBO'da postlara baktığım günlerden birinde annelerimizden Emel Alnady oğlunun adını da dile getirmiş. Luis'in yanına Aren ismi çok yakıştı ve listede ilk sıraya yükseldi. Rüyama başka bir isim girmediği müddetçe BYBO ve sevgili Emel isim annesi olacaklar. Bu da burda paylaştığımız günlüğün en anlamlı meyvesi benim için. 

Şimdilik sağlıcakla sevgiyle kalın,

Ceren

17 Eylül 2013 Salı

Ayşe’nin Hamilelik Günlüğü – 13. Hafta

Herkese Merhaba,

Geçen hafta 12. haftamdan günlüğüme başlamıştım. Bu hafta: AÇIM!

İş arkadaşlarıma:¨Açım, sizde yenilecek içilecek bir şeyler var mı?¨  
Eşime: ¨Açım, hadi çabuk yemek yemeye gidelim, canım onu çekti bunu çekti şunu çekti¨ 
Anneme: ¨Çok açım, meyve olarak bu var mı? Anneee yemeğe gelelim mi bunu yapsana ☺
Diğer anneme: Anneee, akşam size gelelim mi? Ne yemek var?¨ 
Patronuma: ¨Patronum mide bulantım geçti gibi de ben çok açım bu defa da...¨ 

Son haftanın en çok kullandığım sözcüğü oldu sanırım. Arada bir geri gelmeye çalışan mide bulantılarıma ve kusmalarıma rağmen, istifimi hiç bozmadan acıkabildim. Üstüne baş dönmesi eklendi, tansiyonum düştü çıktı, fenalıklar geçirdim ama yılmadım, hep açtım. Her şeyden önemlisi ise bu hafta o küçücük bedeni artık tam bir bebek olarak görecek olmamdı. Tam ultrasona girdim, sıçradı bizimkisi. Sonra minicik bedenini gördüm. Ters dönmüş öyle kendince oynuyordu. O kadar uyan demiştim ki randevudan önce, annesini kırmamış hemen oracıkta kendince dönüp duruyordu. Aferin demek ki sözümü dinleyecek ☺.

Doktorumuz ikili taramaya gerek olup olmadığına bakarken benim için çok iyi şu duruşu deyip ölçümlerini yaptı. Hemen ölçümün bittiğini anlayan bizimkisi döndü. Tam yoruldu herhalde derken eller ayaklar tekrar başladı oynamaya ve birden sağ elini uzattı, küçücük, tatlı parmaklarını gördüm. 5 minik parmak uzandı bana doğru, alıp öpesim geldi. Derken birden yüzünü döndü. Babasına benziyor dedim içimden. Yüzünü oynadı, parmağını emdi, başına götürdü. Ayaklarını bağdaş yapıp oturdu. Sabaha kadar izleyebilirdim o hallerini. 


Cinsiyetini öğrenmek bir dahaki aya kaldı. Doktordan duyduğum ¨Şu bulantıların tamamen geçsin, beslenme düzenini oturtmamız lazım¨ cümlesi açım diye bangır bangır bağıran midemi susturdu. Eşimle izlemiştik, tembel hayvan var bir tane. Adı gerçekten ¨Tembel Hayvan¨. Kendimi zaman zaman ona çok benzetiyorum. Hatta onun iç dünyasıyla birebir ilişki kurduğumu da düşünüyorum. Tek farkımız onun yediklerini çok uzun sürede sindirmesi benim çok daha kısa sürmesi. Sonrası aynı. Zar zor elindeki lokmayı bitirip, uyku moduna geçiyorsun. Sonra uykunda acıkıyorsun, İskender, döner, beyaz et ve kırmızı et karışımının olduğu tabaklar görüyorsun, hatta acaba uyanıp sipariş mi versem diyorsun ama uyku ağır basıyor. Sonra uyanında bir şeyler yiyorsun, yine uykun geliyor. Uyuyorsun. 

Bu arada yeni kıyafetlere ihtiyaç duymaya başladım yavaştan. Hamile kıyafetleri hala çok uzağımda belki son anlarda kullanırım ama o zamana kadar ihtiyacım olan her şeyi büyük bedenlerde arayacağım. Günler de geçmek bilmiyor zaten. 3 mevsim değişecek de doğacak bizimkisi. Bu hafta ilk trimestırımızı da ilk mevsimimizi değiştiriyoruz ama hala çok var. 

Şimdilik hepinize sevgiler, ben çok açım, yemek yemeye gidiyorum ☺ 

Gelecek hafta görüşmek üzere,

Ayşe

14 Eylül 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 22. Bölüm

Bali'den herkese selam! 

“Orada ne işin var?” derseniz, balayı yapıyoruz. Geçen hafta tatile gideceğimiz haberini vermiştim. Çok maceralı iki haftanın ardından en sonunda bugün dinlenmeye başladık. Önce Bali`nin komşu adası olan Java`da 5 gece – 4 günlük bir ada turu yaptıktan sonra Bali`ye geldik ve burada da 4 gece – 5 günlük bir ada turu yaptık. Ama ikisi de böyle pıt pıt yazdığım kadar kolay değildi. Binbir çeşit macera yaşadık. Onları, her ayrıntısıyla birlikte kendi blogumda yazıyorum zaman buldukça. Fakat biraz önce de değindiğim gibi, ancak dün dinlenmeye başladık. Bugün itibariyle tam 13 gündür buralardayız. Biraz önce saydık da, bu zaman içinde şu anda kaldığımız otel, yedincisi! Eh, insan eline geçirdiği her ada turuna katılırsa, böyle bizim gibi kısa zamanda bir çok otel görür. Pek yorucu ama dolu dolu bir deneyimdi. Hatta ilk katıldığımız turda bizim yaşlarımızda iki çiftle daha tanışıp çok güzel arkadaşlıklar kurduk. 
Fakat ne kadar da stresliymiş arkadaşım bavul aç, giysi seç, garip garip otellerde kal, duş al (ya da alama), ne idüğü belirsiz yiyecekler ye, (ya da bazen benim gibi yiyeme), çarşafların temizliğinden şüphe duyduğun yataklarda uyuyama, sabaha kadar dön dur, klimalar boğazına işlesin, hasta ol... Ve üstüne üstlük anlaşılamaz bir şekilde bütün bunlar, senin en güzel tatilin haline gelsin! İnanılmaz, değil mi? 
Şu anda okyanusa karşı olan odamızın kocaman terasında oturmuş, kuş cıvıltıları ve dalgaların harmonik sesi eşliğinde yazıyorum bu yazıyı. O yüzden şimdi aklıma sadece güzel hikâyeler geliyor. Diğerleri “tecrübe rafı”nda yerlerini aldılar bile...
Geçen sene benim bitirme tezimin stresinden dolayı balayı planlarımızı bu seneye ertelemiştik. Hazır hâlâ iki kişiyken, gidebileceğimiz kadar uzağa gidelim ve keyfimizce bir tatil yapalım dedik. Bir de bu tatil sırasında kumsalda tekrar sembolik olarak evlenelim; kısacası çok romantik olalım dedik. İyi ki de demişiz! Bir daha nerede bulacağız böyle tatili? 

Aslında bu yazıyı bir kaç gün önce yazmam gerekirdi, fakat yukarıda üstün körü değindiğim maceralardan ötürü çoğu zaman internet bulamadım, bulduğum zamanlarda da benim pilim bitmişti; her bulduğum yerde itinayla uykuya daldım! 
Şu anda kaldığımız otel, okyanusun hemen kıyısında ve palmiyelerle dolu, ıssız bir kumsalda! Düğünümüz bu otelde ve yağmur yazmaz, bir aksilik çıkmazsa bu kumsalda olacak. Olabildiğince gözlerden uzak ve sakin bir yer seçtik. Koskoca kumsal sanki sadece bize ait. Tıpkı filmlerdeki ıssız ada karelerindeki gibi! Bu arada, küçükken hep ıssız bir adaya gitmek istemiştim. Sevgilim, Lenny Kravitz, Bryan Adams ve Alpha Blondy`i sahnede canlı izlemem; kendi kameram olması; kameram ve dizüstü bilgisarayımla yabancı diyarları gezip, oraların fotoğraflarını çekmem ve hakkında yazmam; bir köpeğimizin olması; bebek odası gibi hayallerimin yanı sıra, bu hayalimin de gerçeğe dönüşmesine yardım etti: işte en sonunda o filmlerdeki gibi bir ıssız adadayım! 

Tamam, Bali hiç de ıssız bir ada değil; hatta burayı yılda 4 milyona yakın turistin ziyaret ettiğini ve adada bir o kadar da yerli halkın yaşadığını düşünürsek, oldukça kalabalık aslında burası. Fakat biz yine de –ne büyük şanstır ki- en ıssız sahili bulduk. Yaşasın! Java Adası`nı bize gezdiren çok tatlı bir turist rehberimiz vardı, Toro. Buda`nın bir sözünü söylerdi sık sık: “Bir şeye sahip olmak istiyorsan, önce onun için acı çekeceksin.” 
Bugün, aylardan sonra hak ettiğimiz tatile (yaylan, yuvarlan, falan filan) en sonunda başladık. Günlüğümün en başlarında yaza doğru evimizde inşaata başlayacağımızı anlatıyordum. O inşaata daha sonra da değineceğim üzere Haziran ayında başladık ve uçağa binmeden önceki gece yarısına kadar bitirmek için canla, başla çalışmaya devam ettik. Tavandan yerlere, duvarlardan pencere ve kaloriferlere kadar her şey ve her oda yenilendi. Pencereleri takmak dışında her şeyi kendi ellerimizle yaptık. Fakat o kadar çalışmamıza rağmen uçağa bindiğimizde mutfağımız ve banyomuz hâlâ inşaat halindeydi. Biz geri döndüğümüzde belki sihirli bir değnek değmiş ve oralar da bitmiş olur gibi ütopik hayallerim var! 
Sevgilim, iş yerinde her gün 8 saat çalıştıktan sonra eve gelip tadilatta da çalışmaya devam ederken, ben de her sabah erkenden onunla kalkıp gece yarısına kadar duvar kağıdı söktüm ya da yapıştırdım veya duvar boyadım. İşte Buda`nın acı çekmekten kastının bizim payımıza düşen ilk bölümü bu, aylarca kendi ellerimizle inşa ettiğimiz evimiz oldu. İkinci yarısı ise, duyunca kulağa çok hoş gelen ama içindeyken çok yorucu ve stresli (fakat yine de çok zengin) olabilen ada turları oldu. Üst üste, hiç dinlenmeden bu kadar yorulmanın sonunda tabii ki dalga ve kuş sesleri dinlemek, totomuzu dönüp bir o yana, bir bu yana yatmak, kitap okumak, havuza girmek ve bol bol fotoğraf çekmek bileğimizin hakkıyla kazandığımız güzel bir ödül oldu. Bin şükür! 


19 Eylül`de kumsalda simgesel bir düğünümüz olacak. Şimdiden nasıl bir şey olacağını tam kestiremiyoruz. Kendimizi otelin düğün organizatörünün marifetli ellerine bıraktık. Umarım güzel süprizlerle karşılaşırız. Malesef hemen ertesi günü bu muhteşem adaya veda edip evimize doğru uzun bir yolculuğa çıkacağız. Fakat ona da şimdiden çok seviniyoruz, çünkü yaklaşık 8 haftadır ailemize katılmayı bekleyen çok şirin bir canlı bizi bekliyor olacak. Müstakbel köpeğimiz Joy! Uçağa binene kadar çok fazla alış veriş yapar mıyız bilmiyorum ama, yanımızda çok güzel hatıralar götüreceğimiz kesin.

Ha, bebek yapımı mı? Aradan geçen bu altı ayda kendi içimizde o konuda da bazı esnetmeler yaptık. Ben, çok katı planlar yapmaktan vazgeçip suyu akışına bırakmayı öğrendim. Ya da hâlâ öğrenmeye devam ediyorum sanırım. Kendimizi sadece Mayıs ayında kısıtlamamaya karar verip bebek denemesi yapabileceğimiz başka aylar da bulduk. 

Aslında bu denemelere yeni yıl itibariyle başlamayı düşünüyorduk ama tatil dolayısıyla bir şeye odaklanmadan, belirli bir hedef koymadan, hayatı akışına bırakmaya ve sahip olduğumuz her anın kıymetini bilmeye karar verdik. Hayat bize ne gösterir, bilinmez. Süpriz olur mu? Bilmem, hep beraber bekleyip göreceğiz. 

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere
Sevgiyle, 

Derya

13 Eylül 2013 Cuma

Her Şeye Rağmen Yaşamak ve Annelik

Akşam hafif ateşi vardı Ada'nın.... Yemekte de pek iştahı yoktu. Sütünü içerken kucağımda erkenden uyuya kaldı. Gece 12 gibiydi ateşinin çok yükseldiğini farkettik. Sabah neşesi yerindeydi, ama kreşe göndermedik. Ben işe gittim, Ada babasıyla evde kaldı. Sonraki 72 saat boyunca hiçbir şey yemedi. Sadece süt ve su içti. Uyku düzeni tamamen bozuldu. Sürekli ağladı. İlk 24 saat 2 kez ateş düşürücü verdik. Ondan sonrasında ateşi de yoktu zaten.... Bir yeri mi ağrıyordu ya da acıyordu anlamaya çalıştık ama bir sonuca ulaşamadık. 

Dördüncü gün öğleden sonra itibariyle kolları bacakları soğuk geldi bana. Ara ara göğsünü, sırtını elledim; soğuk. Gece 11 gibi uyumuştu, 3 gibi ağlayarak uyandı. Su istedi benden ama içmedi. Sürekli ağlıyordu. Kucağıma aldım, gene soğuk olduğunu farkettim. Günlerdir alışık olmadığımız bir tablo içerisinde zaten çok yorulmuştum, onunla birlikte ben de ağlamaya başladım. Kucağımda bana sarılmış ağlayan, sanki kolları bacakları tutmayan bir halde bebeğimle ne halde olduğumu anlatmama imkan yok. 

Babasının kucağına verip dereceyi getirdim. Kol altından ölçtük ve 35.2 olduğunu gördük. bu arada ben bilgisayarı açtım. İnternete girdim. Vücut sıcaklığı 35 derecenin altına düşmüş kişi hipotermia'ya girmiş demektir şeklinde bir cümle okudum. Sonra okuduklarımla adeta şoka girdim diyebilirim. Hipotermia'ya girmiş insanın bilinci yiter, kolları bacakları tutmaz olur, eğer vücut sıcaklığı düşmeye devam ederse kalp durur. Kalp durur... Durur... Sonrası malum. Kendimizi çocuk hastanesinin acil servisinde bulduk. Ada'yı doğurduğum hastanenin yan tarafıydı burası. Yol boyunca düşündüm. yaklaşık 2 yıl önce gene aynı saatlerde, gene bir taksinin içinde ada karnımdayken gitmiştim aynı yolları. 

Şimdi Ada babasının kucağında sakince oturmuş camdan dışarı bakıyordu. Ben de camdan bakıyordum. Onunkinden bambaşka şeyler geçiyordu benim gözlerimin önünden. Hastanede hemşire ateşini ölçtü, normaldi. Ağlamıyordu da... Acil vaka değil bu dedi. Israrla ateşini yanlış ölçmüş olabileceğimizi söyledi. Oysa son bikaç saatin işi değildi bu. Doktor uyuyordu, uyanmasını beklememiz gerekiyordu. Ya da eve dönüp daha sonra sağlık merkezine gidebilirdik. beklemek istedim ben. 2 saat sonra filan doktor gördü bizi. Olanları ona da anlattım. Göğsünü, sırtını dinledi. Boğazından kültür aldı. Sonra da parmağından kan aldılar. Sonuç; boğazında bir mikrop vardı. Boğazı acıdığı için ağlıyordu ve yemek yemiyordu. 

Antibiyotik verdiler. 1 hafta kullandık. Hemen o akşam yemek yemeye başladı. Sonraki gün de uyku düzeni normale dönmüştü. Ateş konusunu fazla kurcalamadım fakat tesadüfen istanbul'dan bir arkadaşımla konuştum. Küçükken aynı şeyleri kızı ile yaşadığını ve doktorun ateş düşürücülerin bazen çocuklara böyle bir etki yapabildiğini, bazı çocukların bunu tolere edemediğini söylediğini ve mümkün olduğunca ateş düşürücü vermekten kaçındıklarını, gerektiği zaman da doktorla koordineli olarak dozunu ayarladıklarını söyledi. Ateş düşürücü kullanırken daha dikkatli davranmamız gerektiğini öğrenmiş olduk böylece. 

O günden beri düşünüyorum, bu kaybetme korkusu üzerine. hastaneye giderken yol boyunca öyle saçma şeyler düşündüm ki, şimdi hatırlamak bile istemiyorum. Ada doğduktan sonraki ilk 48 saat nerdeyse hiç uyumadım. bu küçük insanın yoktan varolması, benim onun annesi olmam, onun benim bebeğim olması, mucizeden öte birşey gibi göründü bana. Gerçek dışı gibi sanırım. ama hayatta pek birşeyden korkmayan bir insan olan benim için ada söz konusu olduğunda 'korku' kavramının artık başka bir şekil aldığını anlıyorum her geçen gün. bunu farketmek daha çok korkutuyor beni. Bu konuyu daha önce çocuklu bir iki arkadaşımla konuşmuştum. Herkesin bir şekilde az ya da çok var böyle bir korkusu. Ve dünyada bunca hastalık, acı, kötülük, kötü şey varken anneler nasıl yaşamaya devam edebiliyor bilmiyorum. Bu gerçeklere rağmen nasıl çocuk yapmaya cesaret ettik onu da bilmiyorum. Böyle büyük bir cesaret ve böyle büyük bir korku bir arada, işte böyle delice birşey bence annelik. Zülfü Livaneli'nin şarkısında söylediği gibi: İşte böyle hüzün dolu, işte böyle kırık birşey, işte böyle onurlu birşey, herşeye rağmen hayatta kalmanın mutluluğu, yaşamak. 

Ada bugün 2 yaşını dolduruyor. 2 sene önce bugün yaklaşık 24 saat süren zorlu bir doğum serüveninin ardından kucağıma aldım onu. O günden beri artık ve sadece ikiye ayrılıyor insanlar benim için; anne ya da çocuk. Doğum günün kutlu olsun bebeğim. Sağlıkla ve neşe ile geçecek güzel bir ömrün olsun. 

Annen. 

Sedef Kürüm Kömürcü 
13 eylül 2013, Stockholm



12 Eylül 2013 Perşembe

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 21. Hafta

21+5 mi yoksa 24 mü demeliyim? 

Merhaba! 

Hayatımda iki aydır var olan rutinler bu hafta iş hayatımın tekrar başlamasıyla yerini bir süredir düzensizliğe bıraktı. Koştururken hamileliğimi ara sıra unutur gibi oluyorum. Tam ben dersler, öğrenciler derken bebeğimiz sağlam bir kıpırdanışla kendisini hatırlatmayı da ihmal etmiyor. O kadar çok hareket ediyor ki son iki haftadır çıldırmış durumda! ☺ 

Artık karnım çıplakken, dönüşlerinin veya vuruşlarının yarattığı dalgalanma dışarıdan rahatlıkla görülebiliyor. En belirgin sahneyi geçen gün televizyon izlerken yaşadık. Karnımın üzerine koyduğum kumanda miniğin hareketleriyle resmen sağa sola sallandı. Hatta ben bu yazıyı yazarken de bu faaliyetlerine devam etmekte. 

Bu hafta detaylı ultrason günümüz geldi çattı. Biz Nişantaşı’nda Prof. Dr. Atıl Yüksel’e bir ay öncesinden randevumuzu almıştık. Daha doğrusu Kübra Hanım bizim için bu işlemi halletmişti. Okulda tam yedi derse girip çıktığım halde kendimi hiç yorgun hissetmeyişimin sebebi de biricik oğlumuzu görecek olmamdı. Karın böyle bariz şişince muayenehanenin bekleme kısmındaki muhabbetler de çok enteresan oluyormuş. Birbirine yiyecek ikram edenler, tanışanlar (herkesin anlatacak çok şeyi var), uzaktan uzağa süzmeler vs. ☺ 

Tuncay’ın da katılmasıyla odaya geçtik. Atıl Bey çok tatlı, sevecen bir doktor. Fakat işte her doktor gibi terimlerle konuşurken Tuncay ile bana da bebeğin hareketlerini izleyip birbirimize gülümsemek düştü. Daha sonra bize dönerek ne demek istediğini, az önce söylediği anlamakta zorlandığımız bütün her şeyi teker teker anlattı. Her şey normalmiş. Sadece en baştan beri aydınlatamadığımız ilk adet tarihimiz daha da karmaşık bir hal aldı. Kübra Hanım’ın dediğine göre 14 Nisan’da döllenme gerçekleşmişti. Atıl Bey ise bebek bu tarihten on gün daha büyük gözüktüğünü ama iri bir bebek olmadığını söyledi. Yani tarih biraz ileri olabilir. Bebeğimiz beklediğimizden erken gelebilirmiş. Oleyyyy ☺ 
Zaten çok özlüyoruz. Böyle bir şey olursa da hayır demeyiz. İşte bizim tatlı oğlumuzun son hali: 

Hamilelikte moral ve kafa dinginliği gerçekten çok çok önemliymiş. Biz ailelerimizden uzak şehirlerde yaşamanın bu süreçte ne gibi bir etki yaratacağını zamanla göreceğimizin farkındaydık. Doğumdan sonraki ilk gece çekirdek aile olarak evimizde olmak istediğimizi söylediğimizde aldığımız tepkileri geçiyorum. Mesela Tuncay akşam eve geldiğinde bebekle evde yalnız olmak istediğimizi söylediğimizde de… İkimiz de istediğimiz şeyleri tatlılıkla ve kararlılıkla anlattık. Zamanı gelince ne kadar etkili olduğunu hep beraber göreceğiz... 

Ben şu ana kadar ailemden ve Tuncay’ın ailesinden hamileliğim adına hiç yardım almadım. Şimdi geriye dönüp bakıyorum da iyi de oldu. Telefonu her açtığımda söyledikleri bile kafamda yer etmeye yetti: 

- “Hala kilo almadın” (Dört kilo aldım) 
- “Bebek doğunca gelir bir ay dönüşümlü kalırız.” (biz daha bu konuda bir şey düşünmedik ☺) 
- “Lohusanın bir ayağı çukurdadır, ona göre o süreci düşün Başak!” (Hoppalaa!) - “Senin yüzün hiç kilo almamış, bebeğe gidiyor herhalde...” (valla ne desem şimdi…) 
- “Ayağında çorap yok. Kızım bu haftalara güvenme. Çocuk bu düşer, düşer. Telefonu kapatınca giy.” (Allahım ben ne yaptım!! Çoraplarım nerdeeee!!!) 

Sonra bir durdum. Sakinlik… Tuncay ile bunlara gülüp geçtik. Özetle uzaklık bizim için iyi oldu. Ben bütün bu uyarılara ve korkutmalara karşın bu hafta maçtan sonra konserlere de gittim. İlk konserimiz Tarkan’dı. Gerçekten muhteşemdi. Eehh ama bir yere kadar diyerek konserin sonuna doğru ayağa kalkıp oynadım. Karnımdan da hafif tempolar gelmedi değil ☺. Daha sonra Riva’ya kahvaltıya da gittik. Temiz havayı ciğerlerimize doldurduk. Ohh mis… 

Haftaya görüşmek üzere!

Başak

11 Eylül 2013 Çarşamba

Ayşe’nin Hamilelik Günlüğü – 12. Hafta

- Hamileyim bence.
- Sanmıyorum, imkânsız gibi bir şey şimdilik.
- Ben hissediyorum hamileyim, hadi bir test alalım n'olur.
- Bi kaç gün daha geçsin bakarız.

O geçen birkaç günün ardından eşimin de en sonunda ikna olup merak etmesiyle bir akşam test alınır. Eve gidilir ve kapıdan girilir girilmez hayatımda ilk defa yapacağım testin içeriği okunmaya başlanır. Heyecandan acaba doğru mu yaptım, ya pozitif çıkarsa, ya negatif çıkarsa hangisine sevinilip hangisine üzüleceğini bilemezken bir yandan geçmeyen dakikalar bir yandan olmasın daha çok erken hiç hazır değilim olursa çok ani olmuş olacak, bir yandan da ama olsa da ne kadar güzel olurdu demelere döndü. Hafiften bir şey belirmeye başladı sanki. Evet evet çok koyu olmasa da belirdi. Evin içinde bir oraya bir buraya gidip gelen kocaya elimde test ¨Hamileyim galiba!¨ haberi verilirken, birbirine bakan şaşkın gözler. 

Saatler geçer, sonuç hala kabullenilemez, ¨bir tane daha test yapmadan uyuyamam ben¨ diyen hanımını gece yarısı nöbetçi eczane bulmak için götüren koca sabah ¨Kesin hamileyim daha koyu bir çizgi hemencecik belirdi¨ haberiyle yüzünde silinmeyen kocaman bir gülümsemeyle uyanır. Ertesi gün doktorun odasının olduğu katta bir sürü hamile bayanın arasından geçerken herkes sana bakar, göbek yok bir şey yok niye geldin gibi bakışların arasında odaya girilir. ¨Doktor Bey hamileyim sanırım, ne yapayım?¨, içimden sabah sabah uyanamadı galiba derken ¨Test yapabilir misiniz?¨ cümlesi kurulur. Birkaç saat sonra testte asıl istenen gözükünce telefonda kocaya ¨Kesin hamileyim¨ denir ve tekrar başka bir doktorun yolu tutulur. 
Durum anlatılır, keseyi görebilir miyiz acaba derken ultrasonda doktorumuzun deyimiyle dünyadaki en küçük kese görülür. İşte orada, nokta kadar, geçici yuvasının içinde büyüyecek. Bize ait, bizden bir parça. Mucizenin de ötesinde bir şey. Kelimelerle ifade edilemeyen. Biz heyecanla bir birbirimize, bir ona bakarken, sevinçten konuşamadık bile. Birkaç gün öncesine kadar süren mide bulantılarını ve tuvaletle bütünleşmeleri ne yediğim leblebiler, ne krakerler önleyebildi. Her şey sadece çorba içebiliyorken onu da içemeyip, krakere sonra onu da yiyemeyip aç dolaşmaya varınca hayatımın ilk serumunu yemiş oldum. (Hastane birazcık ayağa kalkmış olabilir bu arada). 

En sevdiğim şeyleri bile canımın çekmemesi, yediğim her şeyin midemdeki saltanatının 5 dk.dan uzun sürmemesi, kolumu kaldıracak halimin olmaması sonucu kendi isteğimle serum vurulmak istediğimi söyleyince durumun vahameti anlaşıldı. Midemi boşluğuna terk ederken ağlamama rağmen gözümden yaşların dökülmesi, midemi de mi çıkaracağım acaba bir gün ve yemek yemeye gidilince hesabı ödeseydik keşke boşuna yemiş oldun esprilerine dönüştü. En son gece yarısı otoparkta elimdekiler atıp, çıkarmaya başlayınca tekrar doktor yolu göründü. En iyisi hastaneye yatırıp daha fazla sıvı vererek ve seni de bir süre rahatlatıp uyutan bir iğne diyen sevgili doktorumun kararı bana bırakmasıyla eşim hastane ortamına dayanamayacağımı bildiğinden eski rutinimize döndük. Ama birkaç gün sonra bana acıyan hormonlarım son günlerde beslenmeme izin vermesiyle, son bir ayın açlığı ile birlikte AÇIM, ÇOK AÇIM! naraları atmaya başladım. (Ofisteki arkadaşlarım yiyecek bulamazsam, onlara saldıracağımı düşünüyor ☺ ) 

Tüm bu bulantı serüvenleri arasında 7. Haftada yeniden buluştuk. Ultrasonda bir baş ve bir gövde belirdi. Kocaman olmuştu (3-4 cm) ve birden o baş döndürücü ses duyuldu. Su altında kanat çırpış gibi, yattığım yatağın altımdan çekilmişcesine dünyayı boşlukta bıraktıran, heyecanlandıran, göz dolduran, sevindiren o güzel ses. Babasının beni güldürmesiyle onun da kalp atışları hızlandı, ben susunca o da yavaşladı. Biz de bu arada 

- Dakikada 160 atıyor değil mi doktor bey?
- Şu an 167 atıyor
- Bu hafta burası böyle, şurası şöyle oluşuyormuş değil mi doktor bey?

derken bir anda doktorumuzun tuhaf bakışları altında kaldık. Çok fazla araştırmayın bakışıydı sanırım onlar ☺ Tekrar görmemize çok az kaldı ve sabırsızlıkla bekliyoruz. Sanki haftalar hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor. 

Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler, 
Ayşe

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım