30 Ağustos 2013 Cuma

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 19. Hafta

Evet, erkek! 

Geçen hafta Başak haberi vermişti...

Nedense insan çocuğunu doğrudan yürüyüp konuştuğu haliyle hayal ediyor. Şu son 2-3 aylık deneyimimde şimdilik söyleyebileceğim en net şey bu. Bizim oğlan sanki doğar doğmaz Fifa’ya oturup Real Madrid’i seçip “baba başlatıyorum!” diyecek gibi. Ya da bilemedin, sırtta Alex forması sabahın köründe “baba bugün maç var hala uyuyorsun” diye yatağı basacak! 
Belki de bunları düşünmek güç verir insana. Çünkü bebeğin doğduğu ilk 2-3 ayda müthiş şeyler yaşamış, harika hikayeleri olan babalar yok. Etrafımızda bizden bir boy önde gidenlerin anlattığı hikayeler uykusuzluk ve ağlamayı susturma yöntemleri üzerine kurulu. 

Yine de ‘en iyi bebek, anne karnındaki bebektir’ diyerek bizim oğlana ilk zehri verdik. Muhteşem yazar Can Kozanoğlu’nun efsane kitabı “Bu Maçı Alıcaz” ın önündeki kısa biyografisinde, daha anne karnındayken gittiği Adana maçından ve bu sayede başladığını sandığı futbol sevgisinden bahseder. Bizimki de ilerde futbolsever olursa, anlatacağı bir hikaye çıktı! Çünkü o da annesinin karnında üstelik dedesinin takımı Eskişehirspor’a karşı oynanan Fenerbahçe maçını seyretti (seyretti biraz iddialı oluyor galiba, dinledi ya da hissetti diyelim). Annesinin iddialarına göre, tribünün coştuğu anlarda o da hareketlenmiş. Ben diyorum kardeşim, bu çocuğun içinde var bu aşk! 
Uğurlu da geldi yumurcak, kazandık maçı. Muhtemelen şu an aramızda olsa en çok seveceği adam, Kuyt attı golü de. E artık bir sonraki sefere, daha farkında ve tüm vucuduyla katılmasını bekliyoruz. 

Şimdi diyeceksiniz ki, yahu bu nasıl baba! Bütün hayali futbol üzerine, hep onunla alakalı şeyler anlatıyor. Öyle değil aslında... Dedim ya, çeşitli senaryolar yazıyorsunuz kafanızda. E tabi en kolay kurgulanabilir olanlarından birisi bunlar. Farklıları yok mu? Elbette var. Aşık hali, ergen hali, para isteyen hali, acıkan hali, ağlayan hali, sıkılan hali... Sanırım bir çocuk sahibi olmanın en güzel yanı, kendin geçerken farkında olmadığın adımları bu kadar yakından izliyor olmak. Çünkü onun yolunda karşısına çıkacak temel şeyleri hep biliyorsun aslında. Ve sen ne kadar bilirsen bil, ona ne kadar anlatırsan anlat, o asla yaşamadan anlamayacak! O aşık olduğu ilk kızın ardından deli gibi ağlarken, “Oğlum, geçer, başka birini seversin” diye pışpışladığında susturamayacaksın mesela. Ya da ilk zayıf notunu aldığında gözleri dolacak, senin dediğin o yaşın akmamasını sağlayamayacak. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, kaydıraktan düşüp dizi kanadığında ağlayacak işte, düşe düşe düşmemeyi öğrenecek. 

Çok materyalist gibi gelmesin kulağa ama insanın en büyük projesi çocuk sahibi olmak. Ona verebileceğin her şeyi verip, hiçbir şeyden eksiklik hissetmemesini sağlamak büyük bir proje. Bu yüzden anne babalar abuk subuk şeyler yapıyorlar belki de. Dönem ödevinin sunumunu yapacakken, babasının heykeltraş arkadaşından yardım alıp, üç boyutlu gerçeğinin kopyası Anıtkabir’le sınıfa gelenler vardır hani. Ya da son gece karalaya karalaya ödevi bitirip, kağıdı düzgün bir şekilde getiremeyenler. İşte bu ikisinin tam ortasını tutturup, abartmadan jilet gibi ödevi masaya koyup, en yüksek notu kapanlar vardır ya? Amaç bunu becermek! 
Yok oğlum sana proje demiyordum. İlk forman ne olsun henüz ona karar veremedim. Tamam Fenerbahçe formalarını zaten tribünde sana koltuklarını verecek amcaların ayarlar herhalde, eşek değildirler. Ama bir de alternatif planlar var kafada, onu düşünüyorum. 

Bu arada geçenlerde duyduğum bir fikre bayıldım ve hemen başlıyorum. Sen 18’ine gelene kadar, her sene aldığım formaların birine senin adını yazdıracağım. 18’e geldiğinde 18 yıllık forman olacak kendi adınla! Tamam teşekkür etmene gerek yok, ondan sonra da sen bana alırsın artık. 

Annen buraya kadar geldiyse, yazı yüzünden bana kızacak olabilir, “Tuncay ne diyorsun sen yaa“ diye. Aslında bu süreçte saygıların en fazlasını da o hak ediyor. Düşünsene 5 aydır vücudun hayatı boyunca girmediği şekillere giriyor, bir taraf büyüyor, ağırlık merkezi değişiyor. Canı acıyor, hayatı değişiyor. Ama iyi dayanıyor. Ne yalan söyleyeyim acı eşiğinin bu kadar yüksek olduğunu, bu kadar dayanıklı olabileceğini tahmin etmezdim. 

Ne diyorduk? 2 sene Avrupa maçı da yok, muhtemelen bundan sonraki ilk Avrupa Kupası maçına beraber gideriz, ona göre.

Haftaya görüşmek üzere,

Tuncay

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 32. Hafta

“Teyzemm, burnumun direği sızlıyor seni özlüyorum.” kardeşimden sık sık duyduğum bu ve benzeri birçok cümle beni hep şaşırtmıştır. Özleyince ağlar, görünce kıyamaz onu sıkıp severken acıtmamak için dilini ısırır biraz abartır sevgili kardeşim ama. “Sen anlamazsın teyze değilsin “ der de durur. Şimdi ben de teyze olacağım hayırlısıyla, merak ediyorum teyze olmak nasıl bir şey ya da hala... Amca ya da Dayı demiyorum ,sanırım bu tür yoğun duyguları kadınlar daha farklı yaşıyorlar. 

Avrupada amca,dayı,teyze,hala ayrımı da yok.Erkek tarafıda,kadın tarafıda aynı.onkel,tante.Dilden yola çıkıp toplumsal yapıyı analiz edecek olsak ilginç bir nokta olurdu diye düşünüyorum☺) bizde Atasözleri bile var ,teyze ana yarısı,kız halaya oğlan dayıya☺)(bu atasözü deildi sanırım) durum böyleyken bu hamileliğimde bebek siteleri, alışverişi ve ilk heyecanı yaşamayan biri olarak hamileliğim bitmeden benide tekrardan bir “yeni hamile” duygusu kapladı.

Kardeşimin midesi bulanıyor -abla ne yapıcam? Bilmem benim hiç bulanmamış ki.Dişim ağrıyo,ilaç ?off aman dikkat. Doula,doğal doğum,yoga,sağlıklı beslenme, okunacak kitaplar,olmazsa olmaz alınacak listesi, heyecan verici bir durum. Aynı zamanda da insanın kendisini sınırlamasını gerektiren bir durum. Kendi doğrularının karşındakinin doğruları olmadığını bildiğin bir diğeri deil mevzu bahis olan sevgili kardeşin başkasında kabul edebileceğin “yanlış” ları kabul edememe durumu mevcut ama yanlış ve doğru da göreceli.yani çocuk büyütmek meşekkatli iş vesselam emek ister,ilgi ister,sevgi ister,sağduyu ve bilgi gerektirir.ama bunu da herkes bir şekilde yapar .pişmanlıklar yaşamadan yapmak bize de kısmet olsun. 

Isim konusu bu aralar çok gündemde. Ben BYBO grubunda bir isim listesi oluşturulmuş olmasını ne kadar isterdim,farklı yaratıcı, Türkiyenin ve Dünyanın dörtbir yanından farklı önerilerle dolu içerikli ve kaliteli bir liste olurdu kesin.biz 2 hatta belki 3 isim düşünüyoruz. bizim listede olanlar;leon,luis,royan/ada,arda, sufi, daha mayalardan araştıracağım birde kızılderililerin isimleri ilginç geliyor.ama hep umutla beklediğim rüyamda görmek ismini bebişin daha ümidim var. Hiçbişey yapasım yok ama hiç durduğum da yok.Kışlıkları çıkardık, evet burda havalar bozdu artık sonbaharın gelmesini bekler olduk.Annem sağolsun,indir bindirlerde ağrıyan elleriyle tuttu ucundan, Benji-Egenin de kışlık eşyaları tamam.Eşim; “-son dakkada bişey eksik olursa stresi bana” olur diyerek yoğun baskılar yapınca hastane çantası da hazır. Bu hafta alçımı da yapacağım. Hamile göbeğimi ilerde yıllar sonrasında anı olsun diye alçılıyorum. Sonrasında da boyayıp duvara asacağım☺ Benji-Egeninkini ilk boyayacağım,çok hoş kombinasyonlar yapılabiliyor. herkese de tavsiye ederim. 

Zaman bir bakıyorsun geçiyor insan unutuyor o çocuk zamanında nerden çıkmış☺ sonra bakıyorsun vayy benim vücudumun geçirdiği evrimde inanılmazmıs diyorsun. Geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşımla konuştum, Eylül sonuna bekliyor bebeğini,Hazır mısın? diye sordum,Nasıl hazır olunur ki? dedi☺.Algılar,hayat tecrübemiz doğrultusunda değişiyor.bende ilk hamileliğimde aynı şekilde düşünüyordum,neye hazır olmak gerektiğini bilmeden nasıl hazır olursun? insanın kendini son haftaya kadar şunuda yapıcam,buda halledilecek diye yapılacaklar listesinde kafa yorarken bulması ile,suyum şimdi gelse ;bu hazır,şu olmasada olur aman oda halledilir, gibi bir ruh halinde hatta,hadi şimdi mi acaba? diye içinden dilerken bulması arası farkı ancak yaşayınca anlıyor insan.Ben çoktan hazırım. Aslan burcu olma ihtimalini çıkardık hayatımızdan, Şimdi Başaktayız, çok memnun deilim,erkek başaklar benim için çok rahat insanlar ve yavaşlar ama artık yükselenine umut bağlıyorum.birde her işte bir hayır vardır felsefesiyle belki hayatımda biraz daha bırakabilme ve Kabul edebilme yönlerimi tetikleyeceğinden bana farklı bir ufuk açar düşüncesindeyim. Eylül 25 sonrasıda terazi olurdu Benji-Ege gibi ama biraz zor sanki. En sonunda,temeninin büyüğü, hayırlı insan,hayırlı evlat olsun. Amin. 

Bu hafta LLeche Liga emzirme lideri olmak adına ilk adımımı atacağım. Aylık yapılan emzirme toplantılarına düzenli katılım ve okunması gereken kitaplar, gerisinide öğreneceğiz. Emzirme gruplarına ilk kez hamileyken katılmıştım. Yeni anneleri gözlemler nasıl emzirdiklerini izler,soru ve cevapları dinler kendimce ben şöyle yapardım gibi düşünürdüm. Evdeki hesapların çarşıya uymadığı derin ve bir o kadarda güzel bir konu Emzirme benim için. 

Sevgili Tomris in BYBO sayfasındaki emzirme kampları ve emzirme ile ilgili paylaşımları,bilgi aktarımları ve yazıları ile yarattığı bilinç ve harikalar her seferinde anneleri diğer annelerle birlikte tecrübelerini paylaşmaları adına yüreklendirmesi beni de yüreklendiriyor.Bu eğitimden sonra bende emzirme grupları kurup emzirme reformunu aktif destekleyebileceğim şimdiden heyecanlıyım. Erken doğum olursa yaşanabilecek sorunları tecrübeleyip çıkarılacak dersleri sonrasında diğer annelerle paylaşabilecek olmak da güzel bir fırsat. Bunun yanında ikizlerle başlayan hamilelik serüvenimde ikizleri emzirme üzerine yapmış olduğum teori araştırmaları da belki boşa gitmez, hem kardeşimin hemde benim bebişi birlikte emzirebilirim☺ 

Aç gözlerini;Evrenin güzelliğini göreceksin... Zihnini aç;Evreni anlayacaksın... Kalbini Aç ;Ve Evren senindir... 
BUDDHA 

Sevgiler 
 Ceren

25 Ağustos 2013 Pazar

Dilek'in Hamilelik Günlüğü 1-6. Haftalar

Bundan beş ay önce Eren sayfada bebek yapım günlüğü departmanında boş kadro olduğunu duyurmuştu. O cümleyi bir gece yarısı okumuştum ve kısa süreli bir heyecan yaşamıştım. Hemen arkasından “Hayır ya yazamam, nasıl yazayım? Sonunda ne olacağını bile bilmiyorum” diyerek heyecanımı söndürmüş, konuyu kapatmıştım. Ya da öyle sanıyordum... 

Bütün gece boyunca kafamda dönüp duran bu konu beni doğru düzgün uyutmamıştı. Anlatacak çok şeyim vardı ama cesaretim yoktu. En çok da hikayemi yazıp, sonunda güzel bir haber veremeden bitirmek fikri cesaretimi kırıyordu. Çünkü bu olursa başkalarının da cesareti kırılırdı. Kimseye bunu yapmaya hakkım yok diye düşünüyordum. 

Sabah olunca dayanamayıp Eren’e yazdım. O’nun da cesaretlendirmesiyle yazmaya karar verdim. O gün birisi bana beş ay sonra gebelik günlüğü yazmaya başlayacağımı söylese deli der, söylediğine güler geçerdim sanırım. Ama ‘hikmetinden sual etmediğim’ böyle bir hikayeyi uygun görmüş. Bebek yapım günlüğümün yayınlandığı ilk hafta hamileymişim de henüz haberdar değilmişim meğer... 

Hamile olduğumu öğrendikten sonra olanların bir kısmını geçen hafta okudunuz. Geri kalanını da anlatacağım elbet ama ilk önce bebek yapım günlüğünün yayınlandığı süre boyunca desteklerini ve dualarını eksik etmeyen herkese teşekkür etmek istiyorum. Anlattıklarım hüznü içime işlemiş bir hikayeydi ama yine de karşılık bulamamasından korkuyordum. Ama her yazıdan sonra aldığım yorumlar, mesajlar ve en önemlisi dualar hep “iyi ki yazıyorum” dedirtti bana. Yazılarımı ağlayarak okuduğunu söyleyenler oldu çoğu kez. Ben de zaman zaman gelen yorumları ağlayarak okudum. Ve çok şükür Allah’a ki, müjde vermek nasip oldu. Hem kendi adıma hem de yazılarımı okuyan ve benzer mücadelenin içinde olan herkes için seviniyorum buna. 

Gelelim hamilelik haberimi eşime nasıl verdiğime… ☺ 

Ben henüz 2-3 yıllık evliyken, bebek hayallerinin en tatlı yerindeyken kardeşim evlenmiş ve hemen hamile kalmıştı. Onun hamileliğini de aynı şekilde, bizim evde öğrenmiştik. O da benim kadar olmasa da şaşırmıştı ve bu şaşkınlığın etkisiyle olacak bu haberi eşine telefonda “pat! diye” söylemişti. Ben böyle yapmasına kızmıştım, bir sürpriz hazırlayıp söyleseydin ya, böyle bir haber böyle mi verilir falan diye nutuk atmıştım. Tabii benim heyecanla beklediğim bir haberdi bu. Bir gün olur da hamile kalırsam bu haberi eşime nasıl vereceğimle ilgili bir sürü hayalim, a,b,c,d planlarım vardı. ☺ 
Yıllar sonra ben de beklenen haberi aldım, üstelik evlilik yıldönümümüze 4 gün kala... Hep beklediğim, keşke olsa ne büyük sürpriz olur diye düşündüğüm fırsat elimdeydi. Ama ben farkında bile değildim. Öğleden sonra olmuştu bile ama eşimin hala haberi yoktu. Okuldan çıkmasını da bekleyemeyecektim galiba. Aradığımda dersi bitmişti. Okul sonrası arkadaşlarıyla yaptığı programın saatinin gelmesini bekliyordu. “Sana bir şey söyleyeceğim” dedim. “Söyle” dedi. Nasıl söyleyeceğime dair hiçbir fikrim yoktu hala. Öylece olduğu gibi söyleyiverdim. Aynen kardeşimin yaptığı gibi yani... Az önce hastaneden geldiğimi ve hamile olduğumu, 5 haftalık olduğumu, kesenin bile göründüğünü anlattım. Eşim de aynı benim gibi büyük bir şaşkınlıkla karşıladı durumu. “Nasıl yani?” cümlesini kim bilir kaç kez kurdu. En sonunda ben biraz toparlanayım seni arayacağım diyerek telefonu adeta yüzüme kapattı. Kızmadım çünkü inanamadığının farkındaydım. Doktorun verdiği ultrason çıktısının fotoğrafını çekip gönderdim. Gerçekliğine inanmak için bir yardımı olur diye düşündüm. Ama bu şaşkınlık, anlamazlık, inanmazlık ikimizi de uzun zaman terk etmedi. 

Bu sürpriz hamileliğe alışmaya çalışıyorduk. Bu arada da tüp bebek doktorumuzla randevumuz vardı. Daha önce genetik test istemişti ve sonuçları alıp göstermemiz gerekiyordu. Ama benim için bu ziyaretin asıl anlamı hala çok inanmadığım hamileliğimi bir doktora daha onaylatmaktı. Sonuçları alıp doktorun yanına gittik. Ben “bomba bir haberim var” edasıyla girdim konuya. Ama doktor hamile olduğumu anlayıp, tüm havamı söndürdü. Hatta “Ben zaten sana demiştim”li cümleler bile kurdu. Muayenede bir kez daha hamile olduğum onaylanınca sıra genetik test sonuçlarına gelmişti. İyi ki ‘nasılsa hamileyim ne gerek var’ diye düşünüp ağırdan almamışım, çünkü test sonucuna göre kan pıhtılaşması sorunumun olduğu ortaya çıkmıştı. Bu da hamileliğimin önemli bir kısmında kan sulandırıcı iğne kullanmam gerekiyor demekti. Bunu fark etmemek ciddi sorunlara sebep olabilirdi üstelik. Bir kez daha olayların zamanlaması için Allah’a şükrederek, oradan ayrıldık. 

Şimdi sırada yaklaşık 2 hafta sonrasını bekleyip, kalp atışını duymak vardı. Ama zaman nasıl geçecekti? Zamanın geçmemesinden yakınırken, bir hafta önce başlayan, ilaç kullanarak kurtulduğum(u sandığım) sırt tutulması geri geldi. Hem de daha şiddetli olarak… ilk iki gün ağrıyan ama zorlamayan tutulma, daha sonrasında beni ağlatacak kadar şiddetlendi. Beni rahatlatacak ilaç çekmecemde duruyordu ama ben kullanamıyordum. Bir sabah ilaç kullanmaya karar verecek kadar gözüm dönmüştü. Aile hekimine gitmeye karar vermiştim ama yerimden kalkıp giyinemiyordum bile. Kendimi çok zorlayarak, ağlaya ağlaya hazırlandım. Kapıda sıra beklerken de hep sıktım kendimi gözyaşlarımı salıvermemek için. Nihayet sıram geldiğinde içeri girdim. Doktor beni tanıdığı için hemen anladı kötü olduğumu. Durumu anlattım. Hamilelerin içmesi zararsızdır diye bildiğimiz meşhur ağrı kesiciyi bile veremeyeceğini, hamileliğimin çok erken bir döneminde olduğumu söyledi. Bunu duyunca bir kez daha ağlamaklı oldum. Çünkü bana ilaç verip, beni rahatlatmasını bekliyordum. Birkaç masaj tekniği öğretti, sıcak su torbasını tavsiye etti ve beni gönderdi. Zeytinyağıyla masaj, sıcak su torbası, sırtı 3-4 yastıkla destekleyerek uyuma çabalarıyla yaklaşık 1 haftada geçti o şiddetli ağrı. 

Henüz hamileliğime sevinemeden, bu hiç iyi gelmemişti bana. Hem ağrımdan hem de bu duruma duyduğum üzüntüden ağlıyordum. Hamileliğe yaptığım giriş hiç de hayal ettiğim gibi olmamıştı. evlilik yıldönümümüzü bile kutlayamamıştık. oysa evliliğimizin belki en anlamlı yıl dönümüydü bu. Kendimi hamile değil hasta gibi hissediyordum. Hastalığım geçince normal hayatıma döneceğim, her şey eskiye dönecek gibi hissediyordum. 

Bir haftanın sonunda ağrım çok yavaş şekilde azaldı ve geçti. Artık keyifli, çok iştahlı, canı sürekli bir şeyler isteyen, sürekli naz yapan hamilelerden olma zamanım gelmişti o zaman… öyle ya, bunca yıl beklemiştim bunu, keyfini çıkaracaktım tabi… Ama o da nesi? Bu hissettiğim şey mide bulantısı mı?

Gelecek yazıda görüşmek üzere...

Dilek

22 Ağustos 2013 Perşembe

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 18. Hafta

Herkese merhaba!

Geçen hafta tatilimizi anlatmıştım. Bugün ise çok, çok sıcak bir gün... Doktor randevumuz yoğunluktan 20 dk. sarkmış durumda. Okuldan çıkıp minübüse biniyorum. Nefes almaya imkan yok. Tuncay ile buluşup arabaya binince rahatlıyorum. Ohh buz gibi klima! Doktorumuza gidip bebeğimizin cinsiyetini öğrenmemize çok az kaldı ama biz bu konudan hiç bahsetmiyoruz. Nedeni meraksızlığımız değil de daha çok öğreneceklerimiz ve olacaklar için öncesinden heyecanlanmaya gerek duymamamız. Hem kız olsa ne olur erkek olsa ne olur diye düşünüyoruz... Biz onu çok seveceğiz. 

Tuncay soğukkanlı diye ben de öyle olmaya çalışıyorum fakat yaklaştıkça bomba sorular da ağzımdan çıkmaya başlıyor.

-  Sence cinsiyeti ne olabilir?
-  Bilmem.% 50 değil mi bu zaten Başak? Çok seçeneğin yok :)
-  Evet, biliyorum. Ama hani sen ne hissediyorsun?
-  Şu an bir şey düşünemiyorum. Göreceğiz işte. Sen heyecanlandın mı?
-  Yoo:) Hiç heyecanlı değilim. Birazcık merak ettim. Herhalde yaklaştık diye oldu. Bir de herkes soruyor ondan sanırım.

Koltuklara oturduk, bekliyoruz. Karnıma ufak ufak kramplar giriyor.

-  Psikolojik olarak kendimi çok mu etkiliyorum? 
-  Ne oldu? Ağrın mı var? Karnın mı ağrıyor canım?
-  Tamam etkiliyorum anladım:)

Biz böyle tatlı tatlı konuşurken doktorumuzun yardımcısı gelip dörtlü testi de bugün yaptıracağımızı hatırlattı. Bunu tamamen unutmuştum. Kan vermeye de hazır değilim. Bu işlemi cinsiyeti öğrendikten sonra yaptırmanın mümkün olup olamayacağını sorup rahatlıyorum. Mümkünmüş:) Ne kadar geç o kadar güzel. 

Kübra Hanım bütün kibarlığıyla bizi karşılayıp içeri alıyor. Cinsiyeti görürsem söylememi ister misiniz diye teyidini de aldıktan sonra kontrole geçiyoruz. Daha jeli sürüp aleti yaklaştırdığı anda yüzümde bir tebessüm oluşuyor. Güzel bir sırt, inci gibi omurilik, balık gibi narin, kibar hareketlerle yüzüyor sanki... Biz yine hayranlıkla bakıyoruz ekrana. Tuncay özlemiş de olmalı. 2 aydır görmüyor. Tam biz böyle rüya aleminde dolaşırken Kübra Hanım pat diye söylüyor: "Erkek!". Dikkatli baktıktan sonra "Evet erkek" diyor. Gözümden istemsizce iki damla yaş düşüyor. Erkek demek... Tuncay yine duygularını çok belli etmiyor. Sadece suratında oyun arkadaşını bulmuş olmanın mutluluğu var, gülümsüyor. Gülümser tabii... Meyveleri, içecekleri taşıyacak olan benim! 

Kübra Taman önce kan alacağını söyleyip hiç yorum yapmadan başka bir odaya alıyor beni. Şaşkınlıkla suratına bakıyorum. "Siz mi alacaksınız? Ciddi misiniz?" İşte o ilk zamanlarda yaşadığım korku yine başladı. İçimde inanılmaz bir gerginlik... "Almanya' da hep doktorlar alır. Bak sana bir anı anlatacağım..." diyerek benim bir saniye hazır değilim dememe fırsat bırakmadan iğneyi koluma sokuyor. Bu anı fotoğraflarsak Almanya'da Fenerbahçe'nin eski teknik direktörü Daum'un çocuğunun doğumunu anlatışı, kolumun inanılmaz acısı ve benim gülme krizine girip çıkardınız mı diye sormam... Öyle acıdı ki... Bu satırları yazarken bile kolum mor. Bir dahakine kan alacak arkadaşı beklemeyi tercih edeceğim.

Odasına geçtikten sonra bebek hakkında konuşmaya başlıyoruz. Hamile kalalı 3 kilo almışım. Bayram hakkındaki yazımda çok bahsetmedim ama insanların bana bakıp kilo almamışsın veya zayıflamışsın gibi sözlerine biraz üzülmüştüm. İster istemez yeterli değil mi yaptıkların diye düşüncelere kapılmışken doktorumuzun söylediği sözler ilaç gibi geliyor. Her ay bir kilo almam gerektiğini hatırlatıp sınırı aşmamam gerektiğini söyleyince rahatlıyorum. Ayrıca bebeğimizin boyu ve kilosu olması gerekenden uzun ve fazlaymış. Bu haber de bizi şaşırtıyor. İşte bizim oğlumuz! Demek yediklerim ona faydalı şeyler, doğru yoldayız... 

Çıkınca ilk işimiz en sevdiklerimize haber vermek oluyor. İlk öğrenen Uğur Şahin! Kontrole girmeden de aramıştı. Hemen ailelere haber vermedik yani. Ritüellere alışamıyoruz. Sonra anneler, babalar, amcalar, teyzeler, göz yaşları, dostlar... Fark ettik ki herkes kız bekliyormuş. Teker teker döküldüler. Herkesin ilk tahmini "Kız değil mi? Kesin kız!" dı. Oysa bizim harika bir oğlumuz olacaktı. 

Eve gelince oğlumuzla küçük konuşmalar yaptıktan sonra bizi bir isim bulma çabası alıp götürüyor. Al işte %50'ye düşünce daha kolay olacaktı. Yok, hiçbir isim olmuyor. Bu gece halledilecek bir şey değil.. Bundan sonraki bir hafta da düşüneceğiz ve hala bulamamış olacağız.


İşte ilk hediyeler de geliyor. Bu güzel hediyeyi Emre, Tuncay'a getirmiş. İlk olarak biz açıp deniyoruz. İkimiz tepesinde durup aynen şu konuşmayı gerçekleştiriyoruz: 

- Başak ben böyle müzikli şeylere katlanamam çok biliyorsun değil mi?:)
- Ben de pek sevmem aslında. Devamlı çalacak düşünsene:)
- Çok da renkli... Evimizde bu kadar renkli bir şey olmamıştı.
- Evet rengarenk. Bunun şuradaki topuna hep vuracak değil mi?
- Aman vursun yaa:)) Ne yapalım?
-  Evet vursun. Baksana Tuncay buraya yatacak. Ne kadar minik:)

Evde 5 yıla yakın alıştığımız iki kişilik dünyamıza yeni birinin eklenmesine hemen alışamıyoruz. Alışınca da bayılıyoruz işte...

İki-üç gündür karnımda değişik hareketlenmeler var. Bir tencerede puding kaynarken yüzeyine baloncukların çıkmasına benzer şeyler oluyor. Kıpırdıyorsun da ben hissediyor muyum yoksa? Muayeneden 4-5 gün sonra Kübra Hanım arayıp dörtlü test sonuçlarımızın güzel olduğunu söylüyor. Önümüzdeki Eylül ayında ayrıntılı ultrasonumuz var. Aslında biz daha fazla ultrasonografik muayene istemiyoruz. O kadar çok girdik ki... Eylül'den sonra elle muayeneyi doktorumuzla konuşacağız. 

Sonunda Defne bebek geldi. Dilek epidural normal doğumla harika bir doğum yaptı. Pazar günü mevlüdüne gideceğim. Hoş geldin Defne 😇. 

Haftaya girerken sana yine aynı şeyleri bir kelime fazlayla söyleyeceğim canım. Seni çok seviyoruz ve özlüyoruz. Sen bizim biricik oğlumuzsun. Her muhabbetimizin yarısı sensin... 

Haftaya görüşmek üzere!

Başak

18 Ağustos 2013 Pazar

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 17

Herkese Merhaba,

Geçen hafta dizim en heyecanlı yerinde bitmişti :) Devamını anlatıyorum:

Eczaneden eve geldiğimde, evim de kafam da karmakarışıktı. Marketten aldıklarımı mı yerleştirsem, kahvaltı soframı mı toplasam, yoksa testi mi yapsam diye bir süre düşündüm. Testi yapıp, negatifi görmeden kafamı toplayamayacağım belliydi. Önce testi yapmaya, yapıp kurtulmaya karar verdim. 

Genelde test yapma anı nasıldır. İstenen miktardaki idrarı testin uygun yerine koyar, heyecanla sonucu beklersiniz. Ben o kadar çok yaşamıştım ki bu çok heyecanlı anları, artık büyüsünü kaybetmişti. Testin gerekliliklerini yaptıktan sonra sonucun belirmesini beklemektense testin kutusuydu, ambalajıydı toplamaya başladım. Topladıktan sonra göz ucuyla teste baktım. Sağdan sola doğru giden bir akış vardı. İlk önce çıkan çizgi bilindiği gibi pozitif de negatif de olsa çıkan çizgiydi. Ben bundan sonrasını daha önce hiç görmemiştim. Saniyeler içinde testin üzerinde son derece net ikinci bir çizgi daha belirdi. 


Hani çizgi filmlerde olur ya, çizgi kahraman bir şey görür ama inanamaz, gözlerini ovuşturur tekrar tekrar bakar. Ben de aynen öyleydim şimdi. İnanamıyordum. 

Bu, hamileyim demek miydi? Hadi canım! hamile olsam bile bunu sıradan insanlar gibi evde kendi yaptığım testle mi öğrenecektim? Birkaç kez kan tahlili, tekrar eden doktor muayeneleri olmayacak mıydı? 

Ellerim titriyor, kalbim ağzımda atıyor, bir yandan da soğuk soğuk terliyordum. Aynaya baktığımda yüzüm bembeyazdı. Sevinç ya da üzüntü değildi hissettiğim şey. Sadece ŞOKtu. Bilgisayarın başına gelip çevrimiçi durumda olan kardeşime yazdım. Konuşmayı aynen kopyalıyorum:

Ben: sana bişey dicem ama çok şaşırcaksın
Kardeşim: Ayy ne? şaşırmıcam
Ben: test yaptım
Kardeşim: hamileyim deme inan bayılırım
Ben: hamileyim diyemem 
Kardeşim: şüpheli çıktıBen: ama çift çizgi çıktı
Kardeşim: hadi canım
Ben: ciddiyim
Kardeşim: abla yemin ederim hamilesin.

Bu cümleyi duymak beni kendime getirdi ve ağlamaya başladım. O sırada kardeşim telefonla aradı. Açtım ama konuşamadım. Ağladığımı duyunca o da ağlamaya başladı. Karşılıklı biraz ağlaştıktan sonra hemen doktora gitmeye karar verdik. O da gelecekti. Buluşma yerini ve saatini kararlaştırıp kapadık. 15 dakika sonra civardaki hastanelerin en az yoğun doktorunun odasının kapısındaydık. 

Yeğenim evden çıkmadan önce benim için bir resim yapmış, beklerken bana onu verdi. Resimdeki Dilek kocaman gülümsüyordu ama ben evde yaptığım teste hiç güvenmediğimden sevinme moduna girmemiştim henüz. Benim seçeneklerime göre ya test bozuktu ya da başka bir sorun vardı. 7 yıl sonra onca ilaca onca tedaviye rağmen olmayan şey şimdi durup dururken mi olacaktı? Buna inanmam çok zordu. Bana saatlerce sürmüş gibi gelen bir vakit doktorun kapısında bekledik. Sonunda çağırdılar. 

Odaya girip oturduğumda doktorun sorduğu ilk soru şuydu: ¨Hamile misiniz?¨ Ben bu soruya tabii ki evet diye cevap vermedim. Evde test yaptığımı, pozitif çıktığını ama hamile olduğumu sanmadığımı söyledim. Doktor o testlerin genelde doğru sonuç verdiklerini söyledi. Daha sonra beni muayene bölümüne aldı. Uzanmadan önce pardösümü çıkarınca gerçek dünyaya döndüm ve çok utandım. O ruh haliyle üzerimde ne olduğuna bile bakmamış gibi görünüyordum. Eşofmandan pijamalığa geçiş yapmış, ağzı burnu yamuk bir eşofman altı, üzerinde sadece uzun kollu olduğu için tercih ettiğim rüküş bir tişörtle doktorun karşısındaydım. Tabii ki bu his birkaç saniyeden fazla sürmedi. Bir an önce bu çift çizginin gerçek olup olmadığını öğrenmem gerekiyordu. Uzandım, doktor ultrason cihazını karnıma koydu. Bir sola bir sağa gezdirdi ve bombayı patlattı:

Doktor: İşte kese, gebesiniz! 
Ben: Nasıl yani? Nasıl olur? 
Doktor: İşte bakın burada. Ben: İnanamıyorum. Kesin mi? Yani bu kesin hamileyim mi demek? 
Doktor: Evet 5 hafta 2 günlük hamilesiniz. 

Ben sedyede, kardeşim odanın girişinde ağlamaya başladık. Doktor, hemşire herkes bize bakıyor. Durumu anlatınca onlar da sevindiler. Herkes çok mutluydu ama ben hala mutlu değildim. Çünkü hala olayın gerçekliğini idrak edemiyordum. Doktor hayırlı olsun, tebrikler gibi iyi dileklere geçmişti ama ben hala acabalardaydım. Kan tahlili yapmayacak mıyız diye sordum. Doktor gerek olmadığını, kesenin son adet tarihimle uyumlu olduğunu, her şeyin normal ve iyi olduğunu söyledi. Ama ben ısrarla kan tahlilinde de pozitifi görmek istiyordum. Ne kadar ısrar etsem de doktoru ikna edemedim. Doktor çok yorulmamamı, ağır iş yapmamamı, eşimle bir süre yakınlaşmamamı tavsiye etti. Ben tam bir psikopatlık örneği bir davranışla “Bunu herkese tavsiye ediyor musunuz yoksa bende bir riskli bir durum mu var?” diye sordum. Hiçbir sorun olmadığını sadece madem bu kadar uzun bekledin biraz dikkatli olman için uyardığını söyledi. 2 hafta sonra kalp atışını duyabileceğimizi söyledi. 

Doktorun odasından çıktık. Daha sevinçten döktüğümüz gözyaşları gözümüzde kurumamıştı ki ben yine karamsar Dilek’e teslim olmuştum.

Ben: Ya benim içime hiç sinmiyor, kan mı versem? 
Kardeşim: Abla nesi içine sinmiyor? Tamam, işte her şey normal. 
Ben: Ne bileyim değerler falan düşüktür belki, umutlanmayalım boşa. 
Kardeşim: Kadın keseyi gördü, daha ne olsun. Kan falan verme, hadi çıkalım buradan. 
Ben: Neyse kanamam falan olmazsa yarın kan tahlili yaptırırım. 
Kardeşim: Neden kanaman olsun, hamilesin işte. Alış bu fikre. 
Ben: (içimden) ama, ama... 

Bu beklemediğim pozitif bende akıl, mantık hiçbir şey bırakmamıştı. Nasıl olur sorusundan kurtulamıyordum. Hatta duruma yeterince inanıp sevinemiyordum bile. Üstelik karnımdaki adet ağrısının tıpkısı olan ağrı da bu hissiyatımı destekliyordu. 

Hastaneden çıkarken telefonum çaldı. Arayan benim gibi PKOS’tan muzdarip, yeni evli bir arkadaşımdı. Açıp hiç müsait olmadığımı, daha sonra arayacağımı söyleyerek kapattım ve kızı tam bir hafta sonra aradım. ☺ 
Eve geldik. Günlerden çarşambaydı ve cuma günü için tüp bebek doktorumla bu gelişmelerden tamamen bağımsız olarak ayarlanmış bir randevum vardı. Bu şartlar altında gitmek gereksiz gibi görünüyordu ama ben gitmeye kararlıydım. Genetik testin sonucunu öğrenmek istiyordum üstelik daha önemlisi hamileliğimi onaylayan doktorun tecrübesine güvenmiyor, daha tecrübeli olduğuna inandığım tüp bebek doktorumun da görüşünü almak istiyordum. Şimdi sıra eşime ve diğer aile bireylerine haber vermeye gelmişti. Bana kalsa kimseye hatta eşime bile kalp atışını duymadan bir şey söylemezdim. Ama kardeşim bu düşüncemi ağzıma tıktı ve telefona sarıldı. Annemi, diğer kardeşimi, hatta kendi eşini arayıp müjdeyi verdi. Babam işteyken telefonla konuşmaları iyi duyamadığı için onu aramamış, akşama bırakmıştı. Sadece eşim kalmıştı bilmeyen. 

Sahi eşime nasıl söyleyecektim? 

Dilek…

16 Ağustos 2013 Cuma

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 30. Hafta

Alışveriş, tüketim, yaratıcılık 2.bebekde alışveriş namına yapılacak çok birşey yok.ilk bebişde bebek arabasını bir arkadaştan 2.el almış 6.ayda satıp süper maclaren buggye geçmiş ve babywearing için; sling,comfort carrier,ve bağlama bezleri alarak repertuarımızı genişletmiştik.Bu sefer hiç Bebek arabası almayı düşünmüyorum.ikizlerden birini kaybetmeden once bir araba almak planlarımız arasındaydı ancak şimdi bebişi taşıyacağız. taşıma bezi ile,sling ile,mei-tai ile önde sırtta yanda☺ yapmış olduğum babywearing eğitimini pratikte tekrardan kullanabileceğim için sabırsızlanıyorum. 

Kış aylarında çimene yayılma imkanı isteğini de doğurmayacağından rahat edeceğiz umarım☺ Benji-egenin ikinci yaşı ekim ayında dolacak .2 senelik zaman diliminde çok fazla alışveriş yapmadık,aldığımız olmazsa olmazlardan biride görüntülü baby phonedu. ilk 2-3 ay uyku düzenimi bebeğinkiyle uydurabilme şansım oldu,onunla yatıyor onunla kalkıyordum babyphone çok kullanımda deildi,sonrasında nereye gidersem yanımda taşıyıp en hassasa ayarlayarak 5 dakkikada bir ekranda bir hareket olmadığında odasına gidip bakarak, görüntülü bir kamera kullanıyor olmanın sağlayabileceği rahatlığı ilk 8ay sadece psikolojik olarak yaşadım. bu sefer daha farklı olması gerekecek çünkü benji-egenin önceliği olması gerektiğini düşünüyorum.umarım düşünceler pratiğe de geçebilecek.Bu konuda öncelikle sezgilerime sonrasında da Elisabeth Panthley’in “the no-cry baby solutions” kitabına umut bağladım bakalım hayırlısı☺ Bebişin kıyafetleri hazır yıkanmış ,yerleştirilmiş durumda.Benji-ege için çevremdeki arkadaşlardan giysiler toplamıştım. hali hazırda 3yaşına kadar giyecek kıyafetlerimiz mevcut☺. istifleyip koli koli kaldırıyorum.hemen hiç giysi almıyor olmaktan dolayı kendimle gurur duyuyorum diyebilirim.kendim dikmeyi başarsam neler neler yapıcam da daha oraya gelemedim.

Bebeklik dönemi geçsin hepsini vereceğim. olurda 3.bir çocuk düşüncesi damarlarımdaki çılgın kanda durmazsa yeniden toplarım artık. Aynı mutluluğu oyuncak konusunda da yaşamak yakın gelecekteki dileğim. “Dönüşen Oyuncaklar “facebook grubu sayesinde artık umudum da var. Bebek için Ilk okunacak kitaplar,oynanacak oyuncaklarımız hali hazırda mevcut, oyuncak konusunda giyecek konusunda olduğum kadar dirençli deilim.hatta kendimi bazen zayıf olarak niteliyorum. Her parka çıkışımızda yapılacak aktiviteye gore belirlenmiş bir bez çanta dolusu oyuncak alıyorum. benji ege içlerinden ben diyim 2si ile siz deyin 4ü ile oynuyor oynamıyor.Kalan zamanda da diğer çocukların oyuncaklarına musallat. Her dondurma yiyenin yanında durup nasıl yaladığına bakarken yada cipsleri,bisküvileri yiyen çocukların yanında bir tanede bana verirlermi diye dakkalar geçerken bir yandan yemediğine sevinip diğer yandan kendini eksik hissedip hissetmediğini düşünüyorum.Birde imkanı olmayan ebeveynlerin çocukları başkalarının oyuncakları için tutturduklarındaki çelişkili hislerin ne kadar yıpratıcı olabileceğini düşünmeden edemiyorum. İstiyor alamıyorum gibi.Çocuğuna imkan sunamamak hiçbir anne-babanın dersi olmaz umuyorum Bu anlamda “Dönüşen Oyuncaklar”grubu “herkese” oyuncak düşüncesinide destekliyor bence. Sayfadaki paylaşımlar şimdiden yapmak adına beni heyecanlandırıyor. 

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı Yangelmişim diz boyu sulara Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum Hiçbirinizle dövüşemem Benim bir gizli bildiğim var Sizin alınız al inandım Morunuz mor inandım Ben tam kendime göre Ben tam dünyaya göre Ama sizin adınız ne Benim dengemi bozmayınız ... turgut uyar sezeryan sonrası normal doğumla ilgili zaman bizim için belirleyici olacak.kaybettiğimiz bebeğimiz diğerinin önünde kanalın ağzında imiş.bu nedenle yaşayan bebiş doğum pozisyonunu alamıyormuş. Bebeği kaybettikten sonra en çok sorulan sorulardan biri ölen bebek olmuştu.Ne olacak? Zararı olur mu? Zehirler mi? alınacak mı? gibi. Ayrı yumurta ikizi olsalardı vücut emilimi sağlayıp doğal sürecinde yok edermiş. Bizde aynı plezentayı paylaştıklarından yavru küçülmüş küçülmüş ama yok olmazmış,doğumda alınacak.Bana yada diğer bebeğe de bir zararı yokmuş. 

Mevcut durum36. haftadan sonra sezeryan konusunun gündeme geleceği anlamına geliyor.Prof’e planlı sezeryan olmak istemediğimi bebeğin kendisinin harekete geçmesini beklemek isteyeceğimi söyledim. Onlar da uygun gördüler. Bu arada suyum gelirse senaryo duruma göre belirlencek. Yolumuzu tıkayan bebek biryandan da suyun gelmesini önleme fonksiyonu üstlenmiş durumda. Ölüde olsa varlığı bizi hala bizimle. Ölümle yaşam tıpkı hayatta olduğu gibi kol kola.Biz yaşarken unutuyoruz hayatın ince çizgilerini. Ama şükretmemiz için ne çok sebep var.Her yeni güne, Aldığımız nefese,görebildiğimiz güzelliklere, sevdiklerimizn sağlığına, bebişlerimizin varlığına,umut edebileceğimiz her güne şükürler olsun. Herkese tatlı bayramlar dilerim. 

Sevgilerle
Ceren

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 17. Hafta

Herkese merhaba,

Geçen yazımda tatile çıkma heyecanından bahsetmiştim. İki hafta tatili gözümüzde çok büyütmemeliymişiz. Göz açıp kapayıncaya kadar bitti işte. Şikayet de etmek istemiyorum ama çok hızlı geçti yahu! Anlatacak da birçok şey birikti. Burnuma mutfaktan dolma kokularının geldiği bayram akşamından yazıyorum bu haftayı. 

Evet, buradan da anlaşıldığı gibi iştahım açıldı. Ama ne açılma... O kokulardan midesi bulanan nazlı anne adayı gitti yerine ıssız bir adada günlerce aç, susuz kalmış bir insan geldi. O günleri de özel oldukları için seviyordum fakat bugünlerde daha iyiyim. Tatil sebebiyle dikkatli beslenmeye iki hafta kadar ara verdim. Çok zararlı şeylerden yine uzak durdum. 4 aydan farklı olarak ne mi yedim? Dolma, tatlı, turşu, bir tane hamburger vs. Bayramı da bitmesine yakın yine eski moduma dönüyorum. Zaten bunlardan da kuş kadar yedim. Evett, içimi dökerek vicdanımı da rahatlattığımı düşünürsek biraz tatil sürecimizden bahsedebilirim. 
Kısaca rotamız İstanbul-Eskişehir-Datça-Bodrum-Eskişehir-İstanbul'du. Yolculukta beni tek zorlayan şey kalça kemiklerimin yolculuğun sonlarına doğru sızlaması oldu. Onun dışında hiçbir sorun yaşamadık. Datça- Hayıtbükü'nde yaşadığımız komik bir durumu da anlatayım: Artık belirgin olan karnımla denize girmek ilk başta çok ilginç gelmişti. Tam bu alışma sürecinde Tuncay'ın peşinden denize girerken yanımızda yüzen bir çift seslerinin duyulmadığını düşünerek "Aa kıza bak! Böyle göbek olur mu! Bizim kız yine çok iyi ya. Şimdi bütün kızlar böyle." demez mi:)) Şimdi dönüp açıklasam denizin ortasında saçma olacak. Put gibi kaldım. Kaçamak bakışlar altında yüzmeye devam ettim. 

Bu arada Hayıtbükü çocuklu aileler için harika bir yerdi. Az tatilci, kum ve sığ deniz. Belki seneye minikle gideriz diye düşündük. Yaşadığımız diğer bir olay da çocuklara verilen isimler konusunda oldu. Biz acaba kızımız olursa Narin mi koysak diye düşünürken yanımıza gelen bir abi-kardeş bu fikrimizi tuzla buz etti. Hafif toplu bir kız çocuğu kendinden beklenmedik bir sesle abisine bağırdı. Tamam buraya kadar bir şey yok. O kız çocuğu çelimsiz olan abisine vurdu. Burada da bir şey yok. Anlayacağınız biraz güçlü bir çocuk. Sonra annesi geldi ve 'Ecemsuuuuu Ecemsuuuuu abine vurma kızım!' diye bağırdı. Bizce o çocuğa verilmesi gereken son isim Ecemsu olmalıydı :) Ama işte bilemiyorsun sonradan ne olacağını... Demek ki Narin gibi isimleri koyarken biraz da geleceği düşünmek gerekebilir. Sonra bizimki de 'Annee daha bazlamaa var mııı?' diye bağırabilir. Bu tezatlık bizi epey güldürdü. 

Sahilde genelde çocuklu aileler olunca bol bol gözlemleme de vakit kalıyor. Her annenin çocuğuna davranışı, tepkileri, onunla eğlenmesi farklı. Mesela en çok dikkatimi çeken yaklaşık 11-12 yaşındaki bir erkek çocuğunun kıyıda annesiyle su içinde oynarken ayağını bir şeye çarpıp ağlaması oldu. Çocuk ağlamaya başlayınca (ki bence ağlamadı mızmızlandı) annesi 'Oğluşummmmm oğluşummmm benim!!! Çıkar ayağını öpücem!! Ay benim yavrummm! Oğluşumun canını kim acıttııı!!!' diye feryat etti. Bu yaştaki bir çocuğun ayağını çıkarıp annesine öptürmesi de bana çok komik geldi. Belki bu normal bir şeydir. Yani her yaşta çocuk sevilir, öpülür, canı acıyınca üzülünür. Fakat bu gerçekten öyle çok büyük bir olay değildi ve kadının tepkisi benim gözlerimin hayretle büyümesine yetti. Tuncay ile göz göze geldik ve çaktırmadan gülmeye başladık. 

Sonraki rotamız Bodrum-Eskişehir idi. Ama biz Bodrum'dan sonra Eren ve Leyla'yı görmek için Kuşadası'na geçtik. Leyla bizi görür görmez hatırladı ve üzerimize atladı! O kadar sevgi dolu bir çocuk ki... Kaldığımız süre boyunca Tuncay ve bana bol bol sarılıp, öpüp, çok sevdiğini söyledi durdu... Erenciğim de bebek için bize burada bulamayacağımız birçok şeyi Amerika'dan getirmiş. Getirdiklerine bakarken oldukça heyecanlandım. Kullandıkça hepsinden bahsedeceğim. 

Bebeğimiz artık 17 haftalık. Cinsiyetini de salı günü öğreneceğiz. Yavaş yavaş sürecin yarısına yaklaşıyoruz. Nasıl geçti, ne zaman bitti 17 hafta anlamadım. Son iki haftadır gözle görülür tek değişiklik karnımın daha hızlı büyümesi ve sürekli olarak da karnımın ya sağ tarafının ya da sol tarafının ağrıması oldu. Bir de duş alırken göz kapaklarımda suyun değmesiyle inanılmaz bir ağrı meydana geliyor. Bunun nedenini henüz çözemedik. Resmen işkenceye dönüştü banyolarım. Acaba uykusuz mu kalıyorum diye düşündük fakat gün içinde de uyuyorum. Neyse kısa sürede geçer umarım. 

Hamilelikten önce olan kıyafetlerimin bazılarında düğmeyle ilik kavuşmazlığı da başladı :) Tam da işe başlarken harika oldu. Yeni bir şeyler almanın vakti geldi galiba. 

'Ah nerede o eski bayramlar' demeyen ailelerdeniz biz. Bayramlarda bütün aile sıraya geçer, el öperiz. Bu fotoğrafta bunun en güzel kanıtı. Seneye bizim minik de en arkadaki yerini alacak :) Hepinize mutlu bayramlar diliyorum. Umarım herkesin bayramı bizimki kadar güzel ve mutlu geçmiştir! :)

Haftaya görüşmek üzere,

Başak

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 16

Geçen haftadan beri her şey iyiye gitse de, yerinde duran bir şey vardı. Bir süreliğine askıya almış olsak da, gündemimizden tamamen çıkmayan bir infertilite hikâyemiz vardı. Dondurulmuş embriyo transferi için harekete geçmemiz gerekiyordu. Ben sürecin nasıl işleyeceğini, ne zaman başlayacağını konuşmak için doktorumla görüşmek zorundaydım. İstemeye istemeye randevu aldım. Ayaklarım ve kalbim gitmek istemese de gittim. Doktor beni görür görmez bombayı patlattı: ”Kendine geldin mi nihayet?“ 

Evet, tam da bu sebepten gitmek istemiyordum. Kendime gelmem, negatifin etkisini az da olsa üzerimden atabilmem uzun sürmüştü. Doktor da 10 ay ara vermemin sebebini doğru teşhis etmişti. Yine benden çok umutlu olduğunu, negatif sonucuma şaşırdığını anlattı. Artık hamile kalamayışımın sebebini bulamadığını, hormon değerlerime göre hamile kalmam gerektiğini düşündüğünü söyledi. İnfertilite ile bağlantılı olarak yapılmamış tek bir araştırma vardı. Onu yapmadan yeniden bir tedavi süreci başlatmayacağını söyledi. Eşimden ve benden bazı genetik testleri istedi. Belki de sorunu yanlış yerde arıyor olabilirdik. Testlerin sonucu çıkınca yeniden görüşmek üzere anlaştık. 


Bu testleri yaptırmak için bir piyasa araştırması yapmam gerekiyordu. Çünkü özel hastane ve laboratuarlarda oldukça pahalıya mal oluyordu. Devlet hastaneleri ücretsiz yapıyordu ama oradaki doktorlar da özel doktorların istediği tahliller konusunda çok hassastı. Özel hastane ve laboratuarlardan aldığım fiyatlar, işin bütçemizi çok zorlayacağını gösterince devlet hastanesine gitmeye mecbur kaldık. Ama devlet hastanelerinden umudu kesmememi sağlayan bir tecrübeydi. Güler yüzlü personel, doktor, hemşire barındıran bir hastaneydi seçtiğimiz yer. Doktorun tahlilleri yapmayı kabul etmeme ihtimaline karşı tüp bebek doktorum uyarmış, gerekirse 3-4 düşüğüm olduğunu söylememi tembihlemişti. Ama ben bu işe yalan karıştırmak istemiyordum. Randevu günümüz geldiğinde, sabahın erken vaktinde yola çıktık. Hastane çok uzak ve çok iyi bilmediğimiz bir semtte olmasına rağmen kolayca ulaştık ki bu moralimi çok yükseltmişti. 

Sıramız geldiğinde doktorun odasına girdik. Ben durumu olduğu gibi, yalansız anlattım. Bir kimyasal gebelik geçirdiğimi, negatif 3 aşılama, 1 tüp bebek tedavimiz olduğunu buna rağmen gebelik elde edemediğimizi ve doktorun artık hiçbir sebep bulamadığını anlattık. Hiç itiraz etmeden gerekli tahliller için istek formu doldurdu. Hatta eşimle kendim için ayrı ayrı randevu aldığım için diğer randevuyu beklememiz gerekirken, ikimizin işlemini de yaptı ve bizi beklemekten kurtardı. Hastaneden çıktık, o gün eşimin doğum günüydü. Yürüye yürüye salacak’a kadar geldik. Kız kulesinin karşısında oturup eşimin en sevdiği şeylerle, çekirdek ve çayla doğum gününü kutladık. Akşama kadar gezip, tozduk. Keyfimiz yerindeydi. Tahlil sonuçlarını yaklaşık 1 ay sonra alacaktık. 

Bu sırada ben yaklaşık 1 ay önce, doktorun PKOS'lularda işe yaradığını söylediği ilacı da hayıtı da bırakmıştım. Çünkü kilo verdiğim ve egzersiz yaptığım için durumumun düzelme gösterdiğini düşünüyordum ve içten içe bunu teyit etmek istiyordum. İlaç ve ilaç benzeri bir şey kullanmadan zamanında adet görüp göremeyeceğimi görmek istiyordum. Siz delilik deyin ben de cesaret diyeyim ikisini de bıraktım. Ve bana göre mucizevi bir şey oldu. Olması gereken zamanda tamamen doğal olarak adet gördüm. Bu harikaydı ve umut vericiydi. O ay yumurtlama sürecini çok dikkatli takip etmeye karar versem de her gün ateş ölçmek için yeterli motivasyonu bulamadım. Ama akıntı değişiklikleri ve ağrılar gibi belirtileri takip ediyordum. 

İnternetteki hesaplayıcılara göre yumurtlama günüm ayın 17-21. Günlerine denk geliyordu. Ama eşim ayın 19'unda şehir dışına çıkıyordu. Bu da değerlendirilecek 2 günümüz var demekti. Eşimin gitmeden halletmeye çalıştığı acil işleri vs. derken bu ayı da kaçırdığıma inanmıştım. Eşim muhteşem bir Ege turuna katılmak üzere yola çıktı, ben de pijamalarımı, kitabımı, bilgisayarımı alıp annemle babamın evine gittim. İlk bölümü henüz yayınlanmış olan bebek yapım günlüğüme gelen yorum ve tepkileri takip ediyor, bir yandan da ikinci bölümü yazıyordum. Hatta sonraki haftamın yoğun geçeceğini bildiğim için 3. Bölümü de hemen hemen bitirmiştim. Orada kaldığım günlerde başlayan şiddetli kabızlık ve meme acıması zaman zaman acaba sorusunu aklıma getirse de fazla durmuyordum üstünde. Çünkü hem tüp bebekle bile görmediğim pozitifi doğal yoldan görme ihtimali kafamda oldukça düşüktü hem de belirti aramak için çok erken bir zamanda olduğumu düşünüyordum. 

Bu arada annemlerdeki yoğun tempo, gelen- giden, kardeşimin doğum günü derken sürekli aklım dağılıyordu. Fırsatını bulmuşken anneme iyi bir temizlik yaptıktan sonra eşim döndü, ben de evime döndüm. Yaklaşık 10 gün sonra sınavlarım vardı, ders çalışmam gerekiyordu, evde temizliğe ihtiyaç vardı, yazlıkların çıkarılıp, kışlıkların kaldırılması gerekiyordu. Ama hiçbir şey yapmak içimden gelmiyordu. Günlük gerekli olan işlerimi bile zor yapıyordum. Halsizlik, isteksizlik, uyku hali… üçünün karışımı bir durumdaydım. Adet ağrılarım yavaş yavaş başlamıştı ve içimdeki acabalar da hemencecik sönüvermişti. Üzerimdeki haller de belli ki adet öncesi gerginlik sendromundan bir demetti. Hesaplarıma göre adet günüm sınavın olduğu güne denk geliyordu. Ama sınav geçmesine rağmen hala gelmemişti. Tam da adetim düzene girdi diye sevinirken bu da nereden çıkmıştı? 

Bu arada bir yandan da kabızlık sorunuyla uğraşıyordum. İçtiğim bitki çayları, yediğim günkurusu kayısılar hiçbir işe yaramıyordu. Son zamanlardaki beslenme şeklimle alakalı olduğunu düşünüyor, acaba ekmeğe yeniden başlasam mı diye kara kara düşünüyordum. Adetim hesaplayıcının verdiği tarihten sonra 3 gün gecikmişti. Ama ben bunlara alışkındım 50 günde bir adet gördüğüm zamanlar da olmuştu ne de olsa... 


Bir sabah uyandığımda çok az görüştüğüm, eski bir arkadaşım facebooktan mesaj atmıştı. Numaramı istiyor, beni arayacağını söylüyordu. Merakla yazdım telefon numaramı. Biraz sonra aradı. Büyük bir heyecanla rüyasında beni kucağımda bebeğimle, yeni doğum yapmış halde gördüğünü anlattı. Arkadaşım bu rüyadan fazlaca etkilenmişti. Ama ben yedi yıldır bu tarz rüyalara hem kendimden hem başkalarından o kadar alışkındım ki çok da etkilenmemiştim. Eğer bir gelişme olursa muhakkak haber verme sözü vererek kapattım. Aradan 3 gün daha geçmişti. Hala adet olmamıştım ve kasıklarıma giren şiddetli kramplardan da çok şikayetçiydim. Bu sırada çok şiddetli sırt tutulması yaşıyordum acaba ilaç içsem mi içmesem mi diye düşünürken “Yıllarca içmedim de ne oldu? İçeyim gitsin” dedim ve bir kas gevşetici bir de ağrı kesici içtim. Oh işte rahatlamıştım. Ağrım sızım kalmamıştı. Bu iki ilacı iki gün içtim. 5. Gün sabah uyandığımda ağrım hafiflemişti hala adet olmamıştım ve üzerimde kelimenin tam anlamıyla bir “salaklık” vardı. Odadan odaya geçiyor ne yapacağımı bilmez bir halde dolanıyor, bir şeyi unutmuş da hatırlayamıyormuş gibi huzursuz huzursuz dolaşıyordum. 

Bu hallerle kahvaltımı yaptım, kardeşimle konuştum; kabızlığımdan, göğüs acımdan, karnım ağrımasına rağmen hala adet olmayışımdan bahsedince kendisi bir hamilelik geçirdiği için hamile olmamdan şüphelendi. Beni test yapmaya ikna etti. Aslında benim seçeneklerim arasında test yapmak yoktu. O kadar çok evde test yapıp tek çizgi görmüştüm ki son zamanlarda hiç yapmıyordum. Kardeşimin ısrarına dayanamadığımdan evden çıktım. Önce markete gittim. Saçma sapan bir sürü şey aldım. Eczaneye gitmekten korkuyor gibiydim. her zaman gittiğim, çalışanlarıyla ahbap olduğum eczaneye gitmedim. çünkü oradan test alırsam sonucu sorabilirlerdi. Nasılsa negatif çıkacaktı... Bu muhabbetlerden çok sıkıldığım için tanımadığım birinden almam gerekiyordu. Ben de hiç gitmediğim diğer eczaneye gittim. Testi aldım eve geldim. Ama önce test yapacak cesareti toplamam gerekiyordu… 

Devamı haftaya...

Dilek

4 Ağustos 2013 Pazar

Croton Gorge Park Pazarı

Bugün Croton Gorge Park'daydık. Burası yaklaşık 390.000 m2  üzerine kurulu kocaman bir park. (Evet AVM filan yok içerisinde, ne garip değil mi?). Park county'e ait. Belediye gibi bir şey :) Kimse asıp kesmeye kırıp dökmeye kalkışmıyor. Hayret edersiniz...

2 saat olmasını planladığımız orman gezimiz 3 saat sürdü. 3. saatin sonunda Leyla'da hala parka gidecek enerji vardı, yarım saat de orda oynadı. Çok yorucu ama her zamanki gibi çok güzeldi. Temiz hava soluduk, egzersiz yaptık, ağaçlara sarıldık, kuşları dinledik, solucanları izledik...; doğaya bize sunduğu güzellikler için bir kez daha teşekkür ettik. 










Hayır, İ.Melih'in fışşşkiyesi bu değil


























Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım