31 Temmuz 2013 Çarşamba

Kader'in Normal Doğum Hikayesi

3 yıllık bir beraberlik sonrası eşimle bebek sahibi olmaya karar verip kontrollerimi yaptırdıktan 1 ay sonra 2010 Temmuz ayında hamile kaldım. Hamilelikte tam sınırda olan suyum, yoğun uyku düşkünlüğüm, 25. haftada bacağımdaki kasılma ve topallamalar dışında çok rahat bir süreç geçirdim diyebilirim. Çünkü şikayet etmiyordum, bunlar yaşanması gereken şeyler atlatacağım diye sürekli teselli ediyordum kendimi... Fakat çok yoğun tempoda çalışmak, hamileyim diye ayrıcalık gösterilmesini talep etmemekle sanırım en büyük hatamı yaptım. 

2011 Şubat ayında geçirdiğim çok şiddetli grip ve sonrasındaki idrar yolu enfeksiyonu sebebi ile 31 haftalıkken doğum yolunun açılmasına sebep oldum. İğne ile Meleğimin akciğerleri desteklendi, haplar ile doğumu geciktirme başladı ve 38 hafta çalışmayı düşünen ben 32 haftalık iken kesin istirahat ve uzanmam gerektiğini söyleyen doktorumu dinleyerek izne ayrıldım. Evde tek başıma bol uyuyarak, kitap okuyarak 36 haftaya kadar geldim. Ta ki 3 Nisan gecesine kadar... O hafta sonu kendimi iyi hissettiğim ve çok sıkıldığım için yorulmadan eşimle bol bol yürüyüş yaptık, gezdik tozduk

Pazar gecesi annemleri ziyaretimizde annem babama ¨Bu kız doğuracak yarın kontrole gitsin gelsin ben ondan sonra yanında kalayım¨ demiş. Anneler biliyor sanırım! O gece ilk defa uyuyamadım, bir şey rahatsız ediyor ama anlamıyorum ve çamaşırım hep ıslak. Sabah eşimi yolcu ederken ¨Ben hiç uyumadım ama sancım falan yok¨ deyince ¨Bugün git kontrole sonra annen gelsin evde yalnız kalma ve tek başına sakın banyo yapma¨ diye tembihledi ve işe gitti. 

Sabah kahvaltımı çatlayana kadar ettim, 12’de hastaneye haftalık kontrol için gittim. NST’de sancılar çok sık görünüyordu. Doktoruma ben bir garibim ama ağrım sancım yok, hep ıslağım diye anlatınca yapılan muayenede 6 cm açılma olduğum anlaşıldı ve doğru doğumhaneye giriyorsun dedi. Başından beri sezeryan korkumu, normal doğum istediğimi bilen doktorum ¨Bebek küçük, maximum 3 saatte doğacak,  rahat bir doğum yaşayacaksın, güven bana... ama 3 saat sonrasında sezeryana alabilirim hazırlıklı ol.¨ dedi. 

Geceden beri suyun gelmiş mikrop kapma olasılığın var diyen doktoruma cevap olarak söz veriyorum doğuracağım gibi saçma sözler de sarfettim ☺. Yaptığım en büyük saçmalık ise hastane bahçesine sakinleşmeye çıkmak ve yaşadıklarımı çözümlemeye uğraşırken bir hasta yakınına gidip ¨Ben doğuracakmışım çok heyecanlıyım, yanımda kimse yok bana bir tane sigara verir misiniz?¨ demem oldu. Kadının yerinden çıkan gözlerini görünce aklım başıma geldi. Sanırım bu durumda insan ne yapacağını bilemiyor. (Hamile kalmaya karar verdikten sonra zaten az içtiğim sigarayı da bırakmıştım). Ama bir taraftan da nasıl olur kimse yok yanımda, çantam yok, ben yapamam eve gideyim çantamı alayım bir duş alayım rahat edemem... diyorum panik halde. Doktorumun bana çılgın gözlerle bakışı hala aklımda! ¨Kader sen delirdin mi kesen patlamak üzere, en yakında kim varsa alsın gelsin çantanı, sen de odaya çık hazırlıklar başlasın¨ dedi. Ve Anında kabusum lavman ve suni sancı başlıyor... 

Kasılmalar 4 dakikada bir ve suni sancıdan dolayı çok şiddetli. Sancı aralarında eşime ¨Yetişinnn yalnız bırakmayın beni çantam yok makinem yok bebeğimin hediyeleri yok!¨ diye aile halkına kabus oluyorum. Sancılar 2 dakikada 1'e düşünce suni sancıdan ve karnımın çok tok olmasından dolayı istifra etmeye başlıyorum ve ebem saçımı okşayarak, sarılarak, buzlar yedirerek beni rahatlatmaya çabalıyor. Hiçbir eğitim almadığım halde farkediyorum ki yürümek ve sancı arasında yatak başlıklarına tutunarak çömelmek ve nefes almak çok işe yarıyor. Ebem hep yanımda, eli elimde. Ben nereye gidersem serum şişesini yanıbaşıma taşıyor. Koşa koşa bana yetişen eşim beni gördükçe beti benzi attığından çıkartılıyor ve ebemle başbaşa kalıyorum. Ve böylesi bana daha iyi geliyor. Çünkü bir de eşimi sakinleştirmek zor olacaktı. 
Evet zordu sancılar zorlayıcı dayanılamayacak gibiydi ama dayandım. 15:30’da 9,5 santim açıklıkla doğum masasına alındım ve ıkınmalar başladı. Ikındıkça rahatlıyor daha fazlası için müthiş çaba gösteriyor, terden bayılacak hale geliyordum. 15:52’de bebeğin başı çıktı ve sevgili doktorum ¨Çok şiddetli ıkın ve gözünü açık tut hayatın boyunca unutamayacağın görüntüyü izleyeceksin¨ dedi. Sevgili ebem elimi tutuyor hadi yavrum hadi yavrum diye terimi siliyordu. 

Tam 15:55’de Meleğim çok büyük bir rahatlama duygusunu da beraberinde getirerek içimden akıp çıktı ve koynuma verildi. Epizyomi yapmaya gerek görmeyen doktorum sadece 2 dikişle doğumu bitirdi. Kısacası beni anlayan, başından beri isteklerime saygılı olan, normal doğumu destekleyen, her an yanıbaşımda olan ebelerim sayesinde bebeğimi çok güzel bir şekilde dünyaya getirdim. 

Kızım erken doğdu; 2470 gramdan 2050 grama kadar zayıfladı, sarılık oldu 2 gece hastanede kaldık. Doğum sonrası yaşadığım üzüntüler sebebi ile sadece 2 ay emzirebilmiş olsam da hepsini atlattık. Keşke o zaman doğuma odaklanacağıma doğum sonrasına emzirmeye odaklanabilseymişim, çok pişmanım. Ve sanırım kendimi asla affetmeyeceğim bu konuda...
Şimdi ne mi yapıyorum? Herkese hastane ve doktorumu tavsiye ediyor normal doğum yapmaya gayret edin diye arkadaşlarıma ve çevreme destek oluyorum. Ben yaptıysam herkes yapar! Çok ufak tefek olan, nazlı gibi görünen ben o günden beri meğer ne güçlü kadınmışım diyorum. Ve doğumun bir bölümünü izleyen eşim meğer sen ne güçlü kadınmışsın diyerek benimle gurur duyuyor...

Kader

30 Temmuz 2013 Salı

Bir Ömrün Hikayesi

Küçükken kendime verdiğim bir söz vardı: “Hayatta en çok ablamı seveceğim!”. Öyle de oldu, hayatta en çok ablamı sevdim ben. Anıları silinmeye başlamışken ve ölümünün ardından 2 yıl geçmişken bile onu anlatmak ve yazmak kolay değil. Engelli bir bireyle yaşamak zor evet ama aslında zorluğu “O” değil, çevrendeki olanaksızlıklar yaratıyor. Tıpkı bizim hikayemizdeki akli dengesiz akiller gibi… 

Ablamın nasıl bu hale geldiği hala meçhul. Aslında 2 yaşına kadar konuşan ama belli sorunları olduğu açık olan bir çocukmuş. Bebekken kırılan koluna verilen yanlış dozdaki ilaç mı, yoksa doğuştan gelen bir rahatsızlık mı bunu hiç bilemedik. Bildiğimiz tek şey zorlu fakat gururlu bir macera yaşadığımız oldu ablamla... 

Babam ilkokul mezunu ve 13 yaşında köyden gurbete göçmek zorunda kalan biri. Annem de ilkokul mezunu ve evlenince o da köyünden İstanbul’a göçmek zorunda kalmış. Bakmayın siz mezuniyet derecelerine, üniversitedeki hocalarımdan daha kıymetlidir bilgileri benim gözümde... 

Ablamın doğduğu tarihler Türkiye’nin oldukça karışık olduğu dönemlere denk geliyor (1978). Ablam doğduğunda elbet anlaşılmamış hastalığı, bir sorun var ama göze çarpacak kadar değil. Daha sonra ben doğmuşum ve maceralar başlamış bu aşamada. 

Ben ablamın farklı olduğunu ilk kez bir pencere önünde anladım. Ablam dışarıyı izliyordu ve biz de bunda bir sorun görmemiştik, kim görür ki? Ta ki yere kan damlayana kadar. Ablam ellerini yiyordu. Zihnimdeki en çarpıcı sahne annemin çığlıkları ve ağlayışlarıydı. Çocuğu kendini yiyordu! Sonradan anladık ki ablamın acı çekme duyusu bizim gibi değilmiş, daha derinlerde yani çoook canı acırsa hissedebilecek şekilde imiş. Bu acı ağlamalarını daha sonra tecrübe edecektik. Konuşamadığı için derdini anlatamazdı ve sinirlenirdi, sinirlenince de kendine zarar verirdi. 

Eski fotoğraflara baktığımda hep kanlı elbiselerle çekilmiş fotoğraflar var. Şu an yadırgasam da o an bizim için o kadar normaldi ki... Annem hem maddi olanaksızlıktan, hem de dışarı çıkıp koltukçu arayacak imkanı olmadığından alınan örtülerle koltuk döşerdi siyahlı siyahlı. Evde gözlük ve kitapları saklardık. Yoksa ablam keşfetme dürtüsüyle ya kırar ya da yırtardı. Üniversiteyi şehir dışında okumuştum ve ilk o zaman eşyaların ortada durabileceğini görmüştüm. Bana çok ilginç gelmişti, bir şeyler saklanmadan yerlerinde durabiliyordu, hiçbir şey olmuyordu onlara ☺ 

Annemler elbette ki ben yokken boş durmayıp kendine bir şekilde PROF. ünvanı almayı başarabilmiş ama insanlığı sınıfta kalmış doktorlara gittiler. Sonuç mu: işittikleri azarlarla geri döndüler her seferinde. Demiş miydim ülkenin zor dönemleri diye? Bir de cahil dönemleri diye eklemeliymişim. Azarın sebebi vakit kaybı. Onlara göre ablama yapılabilecek hiçbir şey yokmuş. Olabilir, ama bunu bir anne-babanın pırıl pırıl güneşli bir gününü zifiri karanlıklara boğarak söylemenin insanlığa sığar hiçbir yanı yoktu bence. 

Doktorlar, kiliselerde ayinler, camilerde hocalardan dualar, evde kendine zarar vermemesi için yapılan önlemler ve yine doktorlar… Bizim dönüm noktamız benim 4. sınıfı bitirdiğim yaz oldu. Ablamın hırçınlığı giderek artıyordu. Annemi bırakın dışarıya, tuvalete bile göndermiyordu. Bu arada da kendine devamlı zarar veriyordu. Biz önlemler almaya çalışıyorduk. Her yere sünger, boks eldivenleri yerleştirmek gibi. Ama ayağının topuğunu devamlı yere yada koltuğa vura vura yara yapmıştı bir kere. Şimdiki annemin donanımı olsa kesin bir şey olmazdı… Doktorlar pansuman yapıp duruyorlar ve “sakın yürümesin” diyorlar. Kolay mı? Bilen bilir, çok dayanıklı ve kuvvetlidir onlar. Hatta bir kere annem yemek yapmak için mutfağa gittiğinde ben kalmıştım yanında ve engel olamamıştım yürümesine. Hala üzülürüm… 

Bir gün annem, babam ve ablam birkaç günlüğüne evden ayrıldılar. Ta ki babam gelip beni kucağına alıp bir konuşma yapana kadar ben olayı fark etmemişim. Ablamın artık bir bacağı yoktu. İlk acı, ilk sessiz çığlık ve ilk beddua… Sonradan pansumanı yapan doktorun pansumanı sadece dıştan yaptığı nı ve içerdeki mikrobun giderek yukarıya yayıldığını öğrendik… Annem mi? İşte annemin doktorlara taş çıkartan pansuman, teşhis koyma ve tedavi etme süreci böyle başlamıştı ☺ Sonradan annemden hastane ortamını dinlediğimde, annemin gözümdeki She-Ra olmasının boşuna olmadığını anlamıştım. 

Burada bir ayrıntı vermem gerekiyor, annelerin ve böyle hassas çocukların insan yerine konulmadığı o hastanelere ve doktorlara ithafen: Bacağı kesildikten sonra ablama alçı yapılıyor –tabii o zamanlar ağır alçılar var ve alçıyı kesmek için kalın testereler- ve alçının çıkarılma aşamasında annem “Çocuğumun bacağını zedeliyorsunuz” diyor, cevap “Ona bir şey olmaz”. Olmaz olur mu, kesik bacağında yıllarca taşıyacağı uzun bir yara izi oluşuyor. İkinci beddua… 

Ablam azimli; zorlu, pansumanlı ve sabır gerektiren uğraşıların sonunda ablama protez yapma vakti gelip çatıyor. Burada da var işin hilesine kaçanlar. Hakkını yemeyeyim bazıları ablamdan korktuğu için yapmadı ☺. Ama kaç tane bizim deyimimizle “bacakçı” ile çalıştığımızı hatırlayamıyorum. Zor tabii, laf anlamayan, hırçın ve yerinde durmayan bir çocuk ama buna inat titizlikle ölçü alınması gerekiyor protez için. Biz bunları biliyoruz ve ölçü için gelineceği gün ablama özel bitkisel bir sakinleştirici veriyoruz. Ayrıca eve birkaç kişi çağırıyoruz ablamı tutması için. Ne olur affet ablam, inan her şey senin içindi… Onunla konuşurduk, anlatırdık sakinleştirirdik ama “bacakçı” gelince ablam öfkeden kudururdu. 

Sonuçta iyi kötü beş altı tane bacağımız oldu toplamda ☺. Ve ablam öyle muhteşem bir varlık ki adadaki evimizdeki dar ve dönen merdivenlerden ustalıkla çıkar oldu ilk seneden itibaren… Yıkarken bile bacağını çıkarttırmamak için bağırırdı, o kadar benimsemişti. Korkularımız yersiz çıkmıştı, ya kabullenmezse diye… İşte sevinç çığlıklarımız böyle şeyler içindi bizim... Bir de elinde takma bacakla Laleli sokaklarında protezci arayıp bulan bir kızın sevincini de araya sıkıştırayım. 

Ablam salıncağa bayılırdı. Terasta geceleri salıncağa biner ve kahkahaları adada çınlardı. Sabah bir bakardık ki salıncağı ters dönmüş ve farklı yönde duruyor, o da takma bacağını zincirlere dayamış uyuyor. O derece deli sallanırdı, çılgın kız işte… 

Zaman böyle akıp gider… Annem ısırılan ellere, takma bacaktan yara olan bacağa her gün pansuman yapar, ablamın gece buzdolabında beğenmediği yemeği çöpe döküşüne fena bozulur (bence bu bozulması yemeğin çöpe gidişine değil, beğenilmeyişine idi). Evde kaybolan eşyalar için ablamın muhtelif saklayabileceği yerler araştırılır, en beğenilen tv programı esnasında televizyonun tam ortasında durup bize sırıtırken hep bir ağızdan “Ablaaa, Nilgüüüüün” diye bağırılır ve sonra da her akşam böyle bir meleğin bizimle olmasının haklı gururuyla yataklarımıza giderdik. Tabii ki gecenin bir vakti ışık yakıp uyandıran ablama tekrar “ablaaaaa” demeyi ihmal etmeden. 

Yıl 2006… Ablam o kadar merdivenden çıkar iner, sara nöbeti aniden gelir ve düşer ama bir şey olmazdı. Ne olduysa o yaz oldu. Ablam yataktan düştü ve kalçasını kırdı. İlk önce anlamadık çünkü ablam bazen böyle yerde yatardı, severdi yerde yatmayı, sonra kıpırdayamadığını anladık ve olan oldu. Geri sayım başladı… Annemi ilk defa o gün güçsüz gördüm, çünkü anlamış bu işin geri dönüşü olmadığını. Kartal Eğitim aciline götürdük. Elbette ki saatlerce bekledik, alışıktık ama içimiz paramparça çünkü tekerlekli sandalyede bekletiliyor ablam. Röntgen çekildi ve gerçekle yüz yüze gelindi, o ana kadar içimizde hala var olan umut, yok oldu. Bize bir kağıt imzalattılar. “Kızımı kendi rızamla burdan çıkarıyorum”. Neden mi? Çünkü ablam gibi bir vaka ile uğraşamayacakları ama onu bu şekilde yollayamaları doğru olmadığı için! 

Babam adada esnaf ve gecenin bir yarısı oradan gelemiyor. En sonunda bize bir özel hastane buldu ve biz oraya gittik. Şimdi bakıyorum fotoğraflara yine de gülmüşüz. Hatta anneme “acılı anne” pozu verdirtmeye çalışmışım ☺. Aslında acılı ama güçlü annem yine de gülmüş… O hastanede en korktuğum kola takılan kelebeklerdi. Ablamın damarları bulunamadığından boyna takıldı kelebek. Bütün gece ameliyat olana kadar ben ablamın ellerine hakim olmaya çalıştım. Çünkü kelebeği çıkarmaya çalışıyor ve benim zihnimde o çıkarsa kan kaybı olacak… Psikoloji işte… Hala rüyalarımda görürüm. Sayısız kahveler ve sayısız gülüşme rolleri ile geçen süre sonunda ablama platin takıldı. Doktor, ablam gibi bir vaka ile daha önce karşılaşmamış. Aslında çok tatlı ve sevecen biriydi. Ona derdimizi ve en büyük korkumuzu anlattık. “Tekrar kırılması”! Ablam yerinde hiç durmaz, acıyı da derinlerde hissettiği için iyileşmeden ayağa kalkmaya çalışır ve yine kırılır korkusu… Alçıya alınmasını rica ettik, o da kendince haklı olarak etik olmadığını söyleyip kabul etmedi. 

Biz eve döndük ve nöbet başladı. Gece ve gündüz nöbeti. Ablamı yataktan kaldırmama nöbeti. Umutluyuz 7 gündür başardık! Derken bir gece ablam korktuğumuzu başımıza getirir ve boş bir anımızda ayağa kalkar. Tekrar ameliyat, tekrar yalvarma ve tekrar hastanelerde kabul görmeme… Bu sefer nerdeyse 20 gün başardık ama bir gün misafirin olduğu bir zaman ihtiyaç ve hizmet molası sırasında ablamı yanımızda buluverdik. (Aslında ablamın yatağını oturma odasına yapmıştık ilk günden itibaren, ama o gün uyuduğu için rahatsız etmemek adına misafirleri başka bir odada ağırladık, kader işte…). Yine ameliyat ama bu sefer doktorun ikna edilmesi gerekmedi. Belden aşağısını komple alçı yaptı doktor.

Yaz günü aldı bizi kara kara düşünceler. Babamla biz yazlıkta dükkanda çalışıyoruz, kardeşimle annem İstanbul’da ablama bakıyorlar. Ablamı adaya götürme sırasında taşıma işlemi o an onun için yapılabilecek bir kötülüktü çünkü. Annemin ve kardeşimin müthiş dayanışması ve azmiyle, komple alçısına rağmen tek bir tane bile yaraya sebep olmadılar ablamın vücudunda. Ablam bir melekti, ailesini birleştiren ve onlara güç veren bir melek. Bir tek alçının sıkmasından kaynaklı ve yine annemin fark ettiği bacakta enfeksiyon oluşumu başlamıştı. Doktorlar her zamanki gibi hüsnü kuruntu diyerek gönderdiler geri ve 2 gün sonra akıntı başlayınca özürlerini ilettiler. Bakmayın doktorlar hakkında böyle kızgın yazışlarıma, bazıları var ki bizi en umutsuz anımızda hayata bağladı ☺. Deneyimli bir pansumancıya yönlendirdiler ki gerçekten ben hariç kimse bakamamıştı ilk başta yaptıklarına. Aslında ben de bakamazdım da birinin de öğrenmesi gerekiyordu. 

Umutsuz dediği yara 2 ay içinde sadece içine çöküntü izi kalacak şekilde iyileşti. Çünkü biz ablama aşıktık. Ona uğramadan, ona danışmadan geçmezdik yanından. Sevgi çocuğuydu o. Artık durulmuş ve devamlı yatmak zorunda olduğuna ikna olmuştu o da... Daha sonraları yatakta kendi kendine kalkar ve yatar hale geldi ama maalesef bu sevincimiz de kursağımızda kaldı. Çünkü yatmaya çalışırken abandığı kolunu zedeleyip kırmış. Sağ olsun eve gelip röntgen çeken insanlar var. Nasıl bir nimetmiş... Onu alçıya aldık kurtardık derken diğeri… Böyle böyle tam 5 yıl geçti. Ama annemde hala kırık korkusu geçmedi… Ateşler içinde 7 gün yandı, eve doktor çağırdık ve maalesef benim yüzümden son günlerinde boşu boşuna iğne yedi. Fakat ablam böyle çok vukuat atlatıp hayata tutunmuştu ve bende yine öyle olacak umudu vardı. Artık son gün bende anlamıştım ve iğnenin vurulmamasını söylemiştim ah keşke diğerlerini de vurdurtmasaydım... 

Bak işte şimdiye kadar içimde tuttuğum damlalardan göremiyorum yazdıklarımı. O zaman oğlum 3 aylıktı. Ablamın yanağından öptürttüm ve eve yıkamaya gittim, çünkü anladım köye yolculuk olacaktı ha bugün ha yarın… Meğerse ben merdivenden inerken başlamış yolculuk … Babamın arabasında halen izi vardır ablamın tabutunun, gider gelir severim o izi. Meğerse korkulmazmış ölülerden... Bir de giden için değil de kendin için yakılırmış ağıt: Şimdi ne yapılır, onsuz nasıl geçer hayat diye... 

Geçiyor geçmesine ama kardeşimin dediği gibi “ARTIK BİZ DE HER SIRADAN AİLE GİBİYİZ…”.

Nihal Ergün

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Zeynep'in Doğal Doğum Hikayesi

Bebek yapım bakım onarım sayfasını takip ediyordum ama sevgili Eren normal doğum hikayemi yazmamı önerene kadar aklımdan geçmemişti doğum hikayemi yazmak... Hamile olan anneler için yazdıklarım iç açıcı, kolaylaştırıcı olacak ise ne mutlu :) 

Kadın özünde doğadır. Üretkendir, üretir. Dolayısıyla kutsaldır. Analık kadın için en eşsiz ve özel statü olsa gerek. Hamile olduğumu öğrendiğimde ağustos ayıydı. Bir bedende iki can olduğunun farkındalığı, 'ana'lığın, kutsallığının ve getirdiği yepyeni sorumlulukların heyecanı içerisindeydim. 

Genelde de doğal beslendiğim için yediklerim içtiklerimde pek bir değişiklik olmadı. Gazlı içeceklere küçüklüğümden beri mesafeliydim. Sadece çok sevdiğim adaçayı düşük yapma riskine sebep olabildiğinden yerini rezene çayına, bitki çayına bıraktı. 

Eşim ve arkadaşlarımla fırsat buldukça yaptığımız kentten doğaya kaçamaklar devam etti. İlk üç ay boyunca hemen her gün ananas yiyordum. İlk 3 ay folik asit takviyesi önerilir fakat bende alerji yaptığından doğal yoldan bol bol yeşil mercimek, kuru fasulye tükettim. 54 kilo ile başladığım hamileliğimde doğum zamanı 75 kilo olmuştum. Doğumdan sonraki ilk hafta 10 kilo verdim 65'e düşmüştüm. 

İlk üç ay hoplamak zıplamak yasak dedi doktorumuz. Fakat bisiklet sürmek yasak değildi, zaman zaman bisiklet kullandım fakat eskisi gibi bir araç olarak değil de kısa mesafeler arası spor olarak. İlk üç ayda 2 kez şekerim düştüğünden bayıldım. Bunun için endişe etmeye gerek yokmuş gayet doğalmış. Fakat tabii yalnız dışarı çıkmaya, bisiklet sürmeye cesaret edemez oldum sonrasında... 

Annem doktor olduğu için ve mümkün olduğunca ilaç kullanımına karşı olduğu için tavsiyeleri çok etkili oldu benim için. Kan ilacı alınması gerektiğini söylüyor doktorlar genelde kansızlık olmadığı halde, test sonuçları iyi olduğu halde... Ben kan ilacı kullanmadım, pekmez yedim, kara üzüm yedim. Vitamin yerine hergün taze meyve ve roka, kıvırcık vs tüketmeye çalışıyordum. Yalnız sütle pek aram olmadığından olsa gerek diş etlerim soylmuştu ve muhtemelen bu dönemde çürüyen dişlerim var kalsiyum eksikliğine bağlı olarak. 

Hamileliğimin son haftalarında fırsat buldukça hamile yogası, hamile pilatesi hemen her gün ise en az 1 saat yürüyüş yapıyordum. Doğumun kolay geçmesinde bunların payının büyük olduğuna inanıyorum. 

Hamile olduğumu ilk öğrendiğimde suda doğumu araştırmıştım. Suda doğumun hem doğumu kolaylaştırdığı hem de suyun annenin üzerindeki stres azaltıcı etkisi suda doğumu düşünmemin nedeniydi. Fakat az sayıda hastanede yapılıyor ve fiyatı da nerdeyse normal doğumun 5 katı. Evin içinde küvette ebe yardımıyla yapılan suda doğumları araştırmadım bile evimiz müsait olmadığından. 

Doğum yapacağım gün eşimle epey erken kalktık, sabah 5 gibiydi. Misafirimiz geleceğinden temizlik yapmıştık. Kahvaltı için sabahın 8:00'inde bi arkadaşımızı uyandırıp bize çağırmıştık. Arkdaşımız elinde ekmekle kapıdan girerken elimizde doğum çantası kapıdan çıkmak üzere görünce önce şaka yaptığımızı zannetti :) Suyumun bir kısmı gelmişti ve annemi arayıp sordum, doğumun başladığını söyledi ve yola çıkmamızı söyledi. Kokulacak birşey yoktu çünkü bebek pat diye gelmiyor. Önce şiddetli ağrıların başlaması lazım daha sonra bu aralıkların sıklaşması lazım. Benim henüz sancım başlamamıştı. Doğumu annemin arkadaşı yapcaktı Avrupa yakasından sabah trafiğinde Anadolu yakasına yola çıktık. Takside giderken şakalaşıyorduk, eşim ve arkadaşım geri döneceğimizi düşünüyordu çünkü sancılarım yoktu. 

Hastaneye vardığımızda annem kapıda karşıladı ve arkadaşı muayene etti. Doğumun başladığını ve 4 cm. açıldığını söyledi. Sonra odama çıkardılar NST'ye bağlamak üzere... Suda doğum yapamıyordum ama suyun sakinleştirici ve kas gevşetici etkisini bildiğimden odamda hemşire NST'yi getirene kadar duşa girdim ve karnıma masaj yaptım. Duştan çıkıp yatağa uzandığım gibi şiddetli ağrılar başladı. NST'ye bağladılar ve 10 dakika geçmeden doğumhaneye aldılar. 

Doğum sancısı başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz şüphesiz. Fakat anneler... O en zor anda sizi teselli edecek biricik şey var, o da yavrunuz. Biraz sonra kucağınıza karnınızda taşıdığınız o mucizevi yavrunuzu alacak olmanız, kavuşacak olmanız... Bunu düşünerek, nihayet kavuşacak olmamızın o en derin hasreti ile ıkındım. Üç ya da dördüncü sancıdan sonraydı. Ve o tüm ağrılar oğlum doğduğu gibi bitti. Bembeyazdı tir tir titriyordu oğlum. Kucağıma verdiler hemen öptüm derinden. İşte o an artık anneydim. 
Doğumu yaptığım gibi yürümeye başladım. Beni o gün taburcu edeceklerdi fakat sabah bebeğin kontrolü vardı ve uzakta oturduğumuzdan git-gel olmasın diye o gece hastanede kalalım dedik. Bebeğimizi belli aralıklarla kan şekerini ölçmek için alıyorlardı. Bir keresinde getirdiklerinde 'Sütün yetmediği için mama verdik' dediler. Ve bana sormadan mama vermelerine kızarak anne sütü dışında bebeğe birşey verilmesini kabul etmediğimi bir daha asla böyle birşey yapmamalarını söyledim. 

Hemşirelerin bu tarz konuşmaları anneler için çok can sıkıcı olsa gerek. Çoğu annenin başına bu tip şeyler geliyormuş. Oysa bebek doğduğunda zaten az emiyor ve emdikçe süt çoğalıyor. Ve bebeğiniz aç kalmıyor, bebeğinizin doğduğunda midesinin misket kadar küçük olduğu düşünülürse, ilk günde 2 saat arayla emeceği 1 çay kaşığı kolostrum (ilk süt) yeterli olacaktır. 

İlk gün kayınvalidem 1 büyük bardak dolusu altın çilek getirmişti. Bardağın yarısını ilk gün bitirdim. Emzirdikten sonra altın çilek, armut yiyordum. Ve ertesi gün sütüm fazlasıyla gelmeye başladı. 

Anne sütünde D vitamini yetersiz olduğu için ve vücudun D vitaminini güneş ışığından temin ettiği için Ekin'i hemen her gün belli aralıklarla dışarı çıkarıyordum. Doktorlar bebeğin vücut ısısının korundukça ve şiddetli güneş ışığına maruz kalmadıkça 40 gün geçmeden dışarı çıkarmanın zararı değil faydası olacağını söylüyorlar. 
Doğum yapacak annelere önerim bebeğiniz doğmadan yandan taşımalı sling yada wrap almanız. Gerçekten çok faydasını göreceksiniz. Hem bebeğinizin omurilik gelişimini destekliyor hem de inanılmaz rahat. Ve bebeğiniz sizin vücut ısınız ile ısınıyor. Doğmadan önce olduğu gibi göğsünüzde sizi hissederek... 

Her bebek bir çekirdektir. Kök salar, filizlenir, büyür. Yavrularımızı öz doğasıyla yabancılaşmadan, toprakla arasındaki bağı güçlendirerek büyütmek, sağlıklı ve huzurlu yetiştirebilmemiz dilekleriyle. Tüm annelerin yüreğinden öpüyorum...

Zeynep


Evren'in doğal doğum hikayesi
Evren'in ikinci doğal doğum hikayesi
Güneş'in doğal doğum hikayesi
Mine'nin doğal doğum hikayesi
Gizem'in doğal doğum hikayesi
Öykü'nün doğal doğum hikayesi
Asuman'ın doğal doğum hikayesi
Meltem'in doğal doğum hikayesi

Tatil Anlayışını Değiştiremediklerimizden Misiniz?

Lakes Region, New Hampshire

Herkesin bir tatil anlayışı var. Çoğumuzunki güneşin alnında pancara dönüşene kadar serilip yatmak, serinlemek için şöyle bir suya girip çıkmak, bir ¨her şey dahil¨ programı bulup aksırıncaya kadar tıksırıncaya kadar yemek, bakılacak çocuk yoksa da sabaha kadar içmek olarak planlanıyor. Bir de bakıyoruz ki tatilden gelip işe döndüğümüzde öncekinden daha yorgun daha bitkiniz. Evet o herşey'e bu da dahil maalesef. Tatil, bedenin her zamankinden fazla zorlandığı, her zamankinden fazla tembellik yapıldığı, her zamankinden fazla hırpalandığı bir zaman olmak zorunda değil. Neden bunu kendimize yapıyoruz ki?

Çocuk sahibi olmamızı fırsat bilerek bu anlayışı değiştirmeyi teklif ediyorum. Gelecek nesillere örnek olmak ve çocuklarınızın (hükümetlerin yakıp yıkmadığı alanları değerlendirerek) doğayla tanış olarak büyümesini sağlamak için alışılageldik tatil anlayışınıza son verip sağlık tatilleri yapmaya başlayın. Size söz veriyorum çok mutlu, çok huzurlu, çok dinlenmiş ve doğa hakkında bilmediğiniz onlarca yepyeni bilgi edinmiş olarak, müthiş bir tatminle eve döneceksiniz. Üstelik normalde harcadığınızın yarısı kadar bile harcamadan...

Biz eşim Ümit'le son 10 senedir bulduğumuz her fırsatta kendimizi doğanın kollarına atıyoruz. Leyla bebeklikten çıkıp çocuk olmaya başladığından beri doğaya atlama seferleri hız kazandı. Onun da eğendiğini, öğrendiğini görmek çok keyifli...
Geçen hafta New Hampshire'da göller bölgesindeydik. Daha çok Laconia gölü ve çevresinde zaman geçirdik. Su-güneş-orman üçlüsüne eşit oranda zaman ayırarak dolu dolu bir 3 gün geçirdik. Benzer doğa/sağlık tatilleri yapabilmek için ihtiyacınız olan en önemli malzeme: AYAKKABI! Uygun adım yürüyebilen çocuğunuza aşağıdakine benzer bir çift hiking ayakkabısı almanızı tavsiye ederim. Doğa canavarları genellikle 3 yaşından sonra uzun uzun yürüyebiliyor, yorulduklarında babanın omuzlarında idare edebiliyorlar. O yüzden küçük müçük demeyin. Alın ayakkabısını, şapkasını, güneş kremini, acıkma durumunda meyveleri kuruyemişleri ve yedek kıyafetlerini, vurun kendinizi patikalara orman yollarına! İlk 2 gün civarda ve göldeydik. 

Aşağıda ilgili fotoğrafların bir kısmını göreceksiniz.
Çok uzun yıllardır yapmak istediğim ¨tarihi tren¨ yolculuğunu nihayet burda yapabilme şansını yakaladım. 19. YY yapımı tıngır mıngır trenlerden birine binip manzara izleme seyahati yaptık. Hani kovboy filmlerinde olur ya bu trenler? Hep soyulurlar... Kızılderili atlılar bu trenlerden hep daha hızlıdır... Koca etekli koca şapkalı dönem kadınları şıkır şıkır otururlar kırmızı koltuklarında... İşte o tren!
Bu da benle ¨iyi uyudun¨ diyerek dalga geçen kondüktör!
Son gün Squam Lakes Natural Science Center'a gittik. Burası çevre ve doğa eğitimi veren bir merkez. Aynı zamanda hayvanat bahçesi ama bildiğimiz hayvan hapishanelerinden değil. Vahşi doğada bir şekilde yaralanmış/ zarar görmüş ve kendi haline bırakılırsa yaşama şansı az olan hayvanları kurtarıp tedavi ediyorlar ve doğal habitatlarına bırakıldıklarında yaşayamayacağını düşündüklerini merkezde tutuyorlar ve bakıyorlar. 

Merkez çoğunlukla hayırsevelerin katkılarıyla kurulmuş ve yaşatılıyor. Mesela...

Leyla merkezdeki hayvanları çok sevdi. Çoğu zaman yaklaşıp dokunmak istediyse de bir ayının ya da tilkinin ya da şahinin yanına yaklaşmasının çok mantıklı olmayacağına karar verdik. Sanırım doğru karar verdik :)

İlk başta tereddütlüydüm doğa gezilerimizi paylaşıp paylaşmamak konusunda. Malum: Ben Amerika'da yaşıyorum, okuyucularımın büyük çoğunluğu Türkiye'de... Ne zamanki ülkemin büyükşehirlerinde bir avuç kalmış yeşiller halkın gözünün içine baka baka beton yığınlarına dönüştürülmeye başlandı, cennet güzellikler ¨kaza¨ yangınlarına kurban gitti, fikrimi değiştirdim. Niyetim herşeyden önce sizlerin tatil anlayışını değiştirmek sonra da ülkemizin doğasına yeşiline sahip çıkmanızı ve değerlendirmenizi sağlamak! 

Bundan böyle tüm doğa gezilerimizi fotoğraflarla paylaşacağım.

Görüşmek üzere!

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım