28 Haziran 2013 Cuma

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 11


Tüp bebek tedavimiz başlıyor

Ben çok stresli bir insanımdır. Belirsizlikler çok rahatsız eder. Neyle karşılaşacağımı hep bilmek isterim. Evliliğimden beri yaşadığım onca sıkıntı, maddi sorunlar, infertilite ile mücadele, ne zaman geleceği belli olmayan adet dönemlerinin 3. Gününü beklemek, önemli planlarımın olduğu dönemlerde gelip gelmeyeceğini tahmin etmeye çalışmak, eşimin sakin, mütevekkil yapısı… Bunlar beni biraz terbiye etse de daha çok yol almam gerekiyordu. Tüp bebek tedavisini başlatan âdetimi beklerken aynı zamanda açık öğretim sınavına hazırlanıyordum. İkisi de benim için ayrı ayrı stres sebebi olan iki şeyi aynı anda bekliyor, aynı güne denk gelmelerinden çok korkuyordum. Tabi bu korkumun sebeplerinden biri de âdetimin ağrılı geçmesiydi. 

İnanması güç ama korktuğum başıma geldi ve sınavla, doktora gitmem gereken gün aynı güne, üstelik cumartesiye denk geldi. Sınavım sabah Zeytinburnu’nda, doktor randevum öğleden önce Koşuyolu’ndaydı. O gün bir stres bombası gibi başladım güne, eşimin sınav görevi olduğundan yanımda annem vardı ve nazımı, sinirimi hiç sesini çıkarmadan çekti. Sınavdan sonra metrobüse saygılarımı sunarak zamanında yetiştim randevuma. 

Doktor muayene ettikten sonra ilaçlarımı vermişti. Başlıyorduk. Bu benim için bir ilkti. İçimde heyecanla korku arasında gidip gelen bir sarkaç vardı sanki. Bir yandan çok umutluydum, her geçen saniye bebeğime daha fazla yaklaşmış gibi hissediyordum. Bir yandan da çok korkuyordum, yine olmazsa kendimi nasıl teselli ederim diye düşünmekten kafam patlıyordu. Bu psikoloji ile başladım ilaçlarımı kullanmaya... Daha önce de demiştim ya, zaman geçerken ben de değişiyordum. Daha önceleri kendine iğne yapabilmek şöyle dursun, yapılan bir iğneye bile bakamayan ben, kendi iğnelerimi yapar olmuştum. Artık böyle küçük şeyler canımı acıtmıyordu. 

Doktor bu süreçten önce beş kilo bile versem razıydı ama ben verememiştim. Tam 84 kilo ile tüp bebek tedavisine başladım. Bu biraz moralimi bozsa da yumurtaların istenen şekilde büyümesi, olgunlaşması sevindiriyordu. 

Dört ya da beş kontrolden sonra yumurtalarım toplanmaya hazır hale gelmişti. İşte beni en çok tedirgin eden aşamaya gelmiştim. Yumurtaların toplanacağı gün gelip çatmıştı. Aç, susuz, heyecanlı, stresli bir halde, kimyasal içerikli hiçbir kişisel bakım malzemesi (deodorant dâhil) kullanmamış olarak, merkezin yolunu tuttum. Yanımda sadece eşim vardı. Aslında annem de çok istemişti yanımızda olmayı, ama aynı gün eşim de sperm vereceği için ona uygun bir dille gelmesinin uygun olmadığını anlatmıştım. İyi ki öyle olmuş çünkü operasyondan sonraki halim bir anne için oldukça korkutucuydu. 
Karından ultrasonla yumurtalıkların görünmesini kolaylaştıracak kadar idrara sıkışmış olmam gerekiyordu. Sıkıştım sanırken hemşire kontrol edip, hafif bir kahkaha attı ve bir kaç bardak suyu önüme yığdı. Zorla içtikten sonra işte hazırdım. Hemşire, beni hazırlayıp, damar yolu açıp, bazı iğneler yapmaya başlamıştı. Ne olduğunu sorduğumda ağrı kesici dedi. Ama bende gevşeklik derecesinde bir rahatlama sağladığı için sakinleştirici falan olduğunu sanıyorum. Ben henüz ameliyathaneye alınmamışken eşimi sperm vermesi için çağırdılar. O yokken ben operasyona alındım. Hazırlandığım odadan sedyeyle üst kattaki ameliyathaneye çıkarken o iğnenin etkisinden olacak neler yaşayacağımı düşünmek yerine asansörün bir katı kaç saniyede çıktığını hesaplamaya, yanımdaki hastabakıcıya laf atıp, sohbet etmeye çalışıyordum. ☺ Aynı saçmalıklara ameliyathanede de devam ettim. Beni yatırıp hazırladıkları süre boyunca, ben yanımda duran yaşı hafifçe geçkin, dünya tatlısı hemşireyle akla hayale gelmedik saçma konularda sohbet ettim. En son iğne sanırım beni bayıltan iğneydi, başım dönmeye başladı, meraklı gibi onu da sordum, başım neden dönüyor diye... O soru sorduğum son soruydu. Uyumuşum… 

¨Dilek hanım!¨ diye seslenen hemşirenin sesiyle uyandım. Hala rüyalar âleminde gibiydim. Hemşireye “Bitti mi?“ diye sordum. Bitti deyince “Kaç yumurta topladınız” diye sordum bu sefer. Hemşire sayıyı söyledi ama ben henüz ayılmamış olduğum için bu soruyu üç kere daha sordum. Hatta sonuncusunda “Ya çok sordum ama hatırlamıyorum kaç yumurtaydı?” dedim. Hemşire bir kez daha “14 yumurta toplandı” dedi. Şapşallıklarımın ardı arkası kesilmiyordu. Biraz kendime geldiğimde gayri ihtiyari ağlamaya başladım. Bu sefer de hemşireye “Ben neden ağlıyorum?“ diye sordum. Hemşire de gülerek “Bilmem ki, neden acaba?” dedi. Biraz ağlayıp zırladıktan sonra eşimin desteği ve espirileriyle kendime geldim. Henüz baygınken çektiği fotoğraflarıma güldüm. Annemi arayıp iyiyim dedim, hemşireye tonla soru sordum. 
Operasyon öncesi ve sonrasında hastaların yattığı oda kocaman, çok sayıda yatağın olduğu, yatakların birbirinden perdelerle ayrıldığı bir odaydı. Ben operasyona girmeden önce, girip çıkmış olanların seslerini duymuştum. Ağlıyor, söyleniyor, hatta bağırıyorlardı. Ben de içten içe “oo ben kim bilir neler yaparım” diye düşünmüştüm. Biraz da korkmuştum. Ben çıkınca hiç öyle bağırarak, sızlanarak ağlamadım. Ama o ağlayıp sızlayanlar 20 dakikada çıkıp giderken ben 1 saat sonra bile hâla kalkamamıştım. Başımın dönmesi geçmiyor, düşük tansiyonum yükselmiyordu. Bu da eşime hava atmak için iyi bir nedendi. “Bak ne kadar dayanıklıyım, onlar benden daha iyilerdi ama nasıl naz yapıyorlardı, bak bana ne kadar da sağlammışım onlardan daha kötüyüm ama hiç sesim çıkmadı” diye attım da attım. ☺ 

Hemşirenin beni baş aşağı çevirmesi sonucu, tansiyonum biraz normale döndü. Ben de toparlandım. Reçeteyi alıp, “Kabız olma sakın!” öğütlerinden sonra çıktık. Bundan sonraki aşama, yumurtaların döllenip döllenmeyeceğini bekleyip, döllenme hızına göre transfer tarihini beklemekti. Kabız olma demişlerdi demesine ama buna engel olmak elimde olmamıştı. Neredeyse katı gıda tüketmeme rağmen, çok şiddetli kabız olmuştum. Doktorun gerekirse kullan dediği ilaç, kabızlığı gidermek için yiyip içtiklerimin hiç biri işe yaramıyordu. Karnım 9 aylık hamile gibi şişti. Oturamıyordum bile. PKOS'lularda bu gibi durumlarda sık görülen OHSS (tüp bebek tedavisinin olası yan etkilerinden biri, kabaca yumurtalıklardaki sıvı dengesinin bozulması olarak tarif edilebilir) den endişe ediyordum. Bu endişeyle merkezi aradım ama bu durum daha çok yumurtası toplanan kişilerde görüldüğünden çok da ciddiye almadılar endişemi...

Yumurta toplamadan sonraki 3. Gün sabah saatlerinde merkezden aradılar. Toplanan 14 yumurtanın 9 tanesinin olgun çıktığını, 6 tanesinin ise döllendiğini söylediler. Heyecandan ölmek üzereydim. Kaliteleri çok iyi olduğundan 5. Günü bekleyeceklerini söylediler. Telefonu kapattıktan sonra ağlamaya başladım. Eşim kötü bir haber aldım sanmış, iyi haber olduğunu söyleyince beraber sevindik. “ana yüreği”m iş başındaydı. Sanki orada 6 çocuğum varmış da ben onlardan ayrıymışım gibi hissetmeye başlamıştım. Hayat beklemekten mi ibarettir? Ben yine beklemedeydim. Bu kez transfer gününü bekleyecektim. Acaba neler olacaktı? 

Haftaya görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalın… 

Dilek…

27 Haziran 2013 Perşembe

Başak ve Tuncay'ın Hamilelik Günlüğü — 10. Hafta

Daha çok erken… Genelde bu saatte uyanmaya alışkınımdır fakat bu sabah çok tatsızım. Aç mıyım acaba? Bir şeyler yersem geçer diye umuyorum. Her zamanki gibi tansiyonum da yerlerde...  Bugün doktora gitsem iyi olacak. Ne yapsam, ne yapsam? Böyle bir sabahla başladı her şey... 

Aç olduğumu düşünerek dolaptan aldığım taze bir salatalığı ağzıma atmamla şiddetli bir şekilde ne var ne yok çıkarmam bir oldu. Midemdekilerin dışarı çıkmasını bir türlü durduramadım. Kolayca üşüten ve kusmaya alışkın olan ben, bu sefer bir farklılık olduğunu hissettim. Kendimi toparladıktan sonra salona geçip bilgisayarımı açtım. Belirtileri araştırmaya başladım. Zaten iri olan gözlerim korkudan 2 kat daha irileşmişti. Sorun gayet açıktı. Bütün belirtiler tutuyordu işte. Ben küçük bir ihtimal hamileydim ya da hastaydım. Hangisine inandığımı tahmin etmeniz zor değil diye düşünüyorum. 

Eşimle çok dikkatli bir korunma yöntemi uygulamıyorduk ama ¨bir şey¨ de olmadığına yüzde yüz emindim. Evet, adetlerim de düzensizdi. Yaklaşık iki aya yaklaşan bir düzensizlikten bahsediyorum. Ama ihtimal vermiyorum hamile olacağıma... Ben çok kötü bir hastalığa yakalanmıştım. Gözümden hastane, ilaçlar, doktorlar, üzgün bir eş, bütün yeni eşyalarımın tozlar içinde eskimesi, işimi kaybetmem, hayatımızın mahvolması buna benzer bir sürü kötülükler falan geçti. Bütün bunların hepsine 5 dakikada inandım ve ağlamaya başladım.
Akşam eşim eve gelince tıpkı bir filmdeki vefat sahnesini canlandırırcasına yanıma oturmasını ve ona bir şeyden bahsedeceğimi söyledim. Tuncay benim bu hallerime alışık olmasına rağmen panikle ¨ne oldu?¨ diye sordu. Ben de seçenekleri söyledim. Tüm serinkanlılığıyla ¨Başakçım yarın git test yap ve rahatla¨ dedi. Of bu neydi ki şimdi? Hamile değilim diyorum ama anlamıyor. Ya hamileysem? Üşengeçliğimin de verdiği rahatlıkla bu ruh halinden çıkışım 2 dakika aldı. Testi yarın da alıp yapabilirdim. Velhasıl ertesi gün aldım. Veya iki gün sonra aldım. Üç gün bile olabilir emin değilim şu an. Çizgiler belirmedi. Bekliyorum… Bekliyorum… Hayır… Nasıl yani? Her anne gibi ağlıyorum ama şaşkınlık ve üzüntüden… Çok erken… Bir yanlışlık olmalı. Burada da düşündüğüm ilk şey ister inanın ister inanmayın ben bu bebeği gelecek haziranda düşünmüştüm, bir sene erken oldu. Ne yapacağım diye ağlamak oldu. Şimdi yazarken kötü bir şey yapmışım gibi duruyor ama böyle hissettim işte...

Ağlayarak gerçekten avazım çıktığı kadar ağlayarak Tuncay’ı aradım. Açmadı, toplantıda büyük ihtimalle. Burada içimden geçenleri aile saadetimiz için yazmak istemiyorum. En yakın arkadaşlarımdan birini aradım. Telefonu açar açmaz “Hamilesin Başak” dedi. Allah! Tut tutabilirsen. O da hamileydi ve ideal bir anne adayıydı. Yaşı, istekleri her şeyi müsaitti. İstediği zamanda yapmıştı. Peki ya ben! Bana göre mahvolmuştum. Burada da ileri sürdüğüm ilk tepkiler bir evimizin olmadığı, bebek için henüz bir birikim yapmadığımızı, planlarımı alt üst ettiğini söylemek oldu. Böyle yapmamış mıydı? Tek suçlu o'ydu işte. Ne vardı hemen pırt diye döllenecek? 

Ardından Tuncay ile konuştum. Ağlayarak baba olacağını söylediğimde o mutluluktan kahkahalar atıyordu. Telefonu kapattım ve ağlamayı kestim. Elimi karnıma koydum ve işte yine ağlamaya başlamıştım. Bu seferki ağlama sebebim deli gibi ağlayarak bebeği de mutsuz etmiş olabileceğim düşüncesiydi. Ağlaya ağlaya özür diledim. Bir doktor bulmalıyım diye düşünerek ta Amerikalardaki Eren’e ulaştık. Bir ay önce de onlardaydık zaten. Bunun şakasını bile yapmıştık. İş ciddiye binerse diye de bize güzel vitaminler, folik asitler aldırmıştı. Bize tavsiye ettiği doktordan hemen ertesi güne randevu aldık. (doğal doğumu destekleyen vs).

Doktorun odasına girdiğimizde benim sesime bir şey oldu, konuşamadım. Zaten Tuncay benden daha heyecanlı olduğu için her soruya kendisi cevap verdi. Doktor da bu durumu fark etmiş olacak ki kenarda saksı gibi duran bana ¨Sen ne hissediyorsun?¨ diye sordu. Kısaca hiçbir şey dedim. O zaman ¨Bir de ultrasonda gör hamile olduğunu belki hislerin değişir¨ diyerek beni koltuğa yatırdı. Bir boşluk… Kese gibi bir şey… Hiçbir bilgim yok… Ama merakım arttı. Bu kesesi dedi doktor. Çaktırmadım ama aşırı dikkatle bir hayat belirtisi aradım. İstemsiz bir şekilde doktora bebek nerede diye sordum. Gözükmüyordu işte... Doktorumuz zamanını da tahmin edemediğimiz için bebeği göremememizin çok normal olduğunu ama gebe olduğumu söyledi. Haydaaaa başladım yine ağlamaya. Bu sefer de neden yok! Yoksa yaşamıyor mu diye ağlıyordum. Bu gibi durumlarda vajinal ultrason veya kan testinin de yapılabileceğini söyledi doktorumuz ama bunu önermiyordu. Gerek yoktu. ¨Nasılsa onu göreceğiz bundan eminim¨ dedi. Ben de ona güvendim. Ama ¨Kendinizi kötüye de hazırlayın. Çünkü gebelik kesen küçük, bebek 5 haftalık gözüküyor¨ dedi. ¨Yani gelişimsel bir gerilik de olabilir. Her şey haftaya belli olacak bekleyelim¨ dedi. 
Bir şeyleri zorlamak istemiyordum zaten. Olursa olur olmazsa olmaz! Arabada eve dönene kadar bunu söyledim. İnsan kendini kandırmak için o kadar çaba sarf ediyor ki… Olmuyor. Çok üzüldüm. Bu süreçte en büyük destekçim eşim Tuncay ve dostumuz Eren oldu. Eren bana yolladığı süper beslenme tavsiyeleri, okunacak kitaplar, moral maillerini her gün yolladı. Eşim hep (ki ben bu kadar olacağını hep düşünmüştüm) yanımdaydı. Beni güldürmek, eğlendirmek için elinden geleni yaptı. Meraktan çatlayacaktım! Doktorumun görmeyeceğine inanarak buraya yazıyorum arada başka bir doktora da gittik. Ultrasonda bebek yine gözükmedi... Bu sefer vajinal ultrason yapmaya karar verdik. Ben yine ağlıyordum. Tam ¨yok işte!¨ derken, doktor küçücük bir kıpırdanma gördü. Babası gel bak miniğiniz burada dedi. Benim gözlerim buğulu olduğu için göremedim. Yani bazen gerçekten kendime kızıyorum... Doktor ¨Başakçığım gördün mü bak kalbi nasıl atıyor...¨ deyince sanki adam suçluymuş gibi görmüyorum işte görmüyorum diye ağlamaya başladım. Bu saçma andan sonra ona daha dikkatli baktım. İşte oradaydı. Bu sefer de ¨Bu bebek değil¨ dedim. Bu belki de bir hücre... hem yanındakiler de buna çok benziyor. Bence bu bebek değil diye doktorvari bir tavırla gözlerimi sulandırdım. Doktor gülümseyerek ¨tıp yanılır ben yanılmam¨ dedi. Bakın o ruh haliyle bu korkunç egoyu anlayamamıştım. Sonradan Tuncay'la buna da çok güldük. Ne dedi orda o yahu... ☺ 
Bu doktor da gebelik kesemin bebeğin boyutuna göre büyük olduğunu söyledi. Yok, bir rahatlayamadık. İlk doktorumun ikinci randevu zamanı geldiğinde artık her şey belli olacaktı. Muayenehanenin bulunduğu apartmanın elektriği gitmesin mi o gün! 6 katı yürüyerek çıktık. Kan ter içinde vardığımızda midem ağzıma gelmişti. Limon emerek kendime gelmeye çalıştım. Gözler ağlamaya hazır. Ruh halim berbat. Ultrason elektrik olmadığı için aküyle çok kısa çalışacaktı. Yani eğer varsa çok kısa görecektik onu. Uzandım. Soğuk jeller, telkin edici eş bakışları… Beslenme kesesi… Ve işte orada! Onu bu haliyle görünce mutluluktan gözlerimden yaşlar süzüldü. İyi mi diye sordum doktora. Çok kısa ve net bir cevap verdi bana: ¨Çok iyi gelişimi mükemmel! Üzülme bu namussuzlar böyledir! Hayırlı olsun¨.

Not: Bu yazı çocuk okumaya başlayınca kendi kendini imha edecektir ☺

Gelecek hafta Tuncay'ın yazısında görüşmek üzere,

Başak

26 Haziran 2013 Çarşamba

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 23. Hafta

Bebeğinizin kalbi atmıyor.

Nasıl? Geçen hafta herşey yolundaydı? Sadece birinin suyu fazlaydı! Evet birinin fazla birinin normaldi, o nedenle endişe edecek birşey yoktu, birinin suyu fazla diğerininki az olsaydı farklı bir durum olurdu ama değildi... Şimdi... 

Başından beri bahsettiğimiz FFTS % 10 luk risk 23.haftada bizi buldu. Tek yumurta ikizlerinde aynı plasentada yan yana gelişen iki bebeğin damarları arasındaki bağlantılarda (anastomoz) kanları birbirlerine karışırken kan akımındaki farklar oluşur. Çocuklardan biri alıcı olur ve diğerinden (donör) daha fazla kan alır. Bu yüzden donör olanın gelişmesi geri kalır, bilhassa böbrek gibi organlar iyi gelişemez ve idrar miktarı azalır. Bebeğin amniyon suyunun miktarı azalır ve bazen sıvı tamamen kaybolur. Bu durum donör için hayati tehlike ortaya çıkarır. Tıpkı bizdeki durumda olduğu gibi...

Bir önceki hafta herşeyin yolunda olduğu bebişlerde 6 gün içinde birinin suyu hızlı bir şekilde artarken diğerininki hızlı bir şekilde azalmış. Madem bu riskli hamilelikteyim, iyi bir hastanenin sıkı kontrolündeyim madem, birinin suyu fazla diğeri normal olsa da bunun akut hızda gelişebilecek bir sendrom olduğunu bilmenize rağmen neden beni 3 gün sonra çağırmıyosunuz da 1 hafta sonra çağırıyorsunuz eyyy canına yandıklarım?! 3 gün sonra çağrılmış olsam belki diğerinin suyunun azlığı farkedilecek ve bu risk durumlarında öngörülen lazer müdahelesine doğru yola çıkabilecektim. Ama öyle olmadı... Benim için bu hastaneyi diğer üniversite hastanesinden ayıran yaklaşımlarının çok katı ve stresli olmamasıydı. Rahat ve normal bir hamilelik geçirmek istemiştim, her dakika ay ne oldu, oraya gitme buraya gelme olmadan, mevcut riskleri her an düşünmek zorunda olmadan...

Doulamın da hastaneyle yaptığı çalışmalardaki pozitif tecrübeler bu hastaneyi seçme kararımda etkili olmuştu. Acaba diğer hastanede olsam ne olurdu? Daha sıkı ve katı kontrol bebeğimin canını kurtarır mıydı? Profesörün dediğine göre bebeklerde transfüzyon sendromu başladığını saptayıp lazer müdahalesi için 2 saat sonrasına verilen randevuya kadar bebeklerden birini keybettikleri de olmurmuş... Neden ve nasıl olduğu bilinmeyen birçok tıbbi durumda olduğu gibi bunda da cevabı bilinmeyen birçok soru var. Bize kalan cevap kader kısmet...   Yukardaki düşünceler ne nasıl olsaydı ne olurdu senaryolarım. Bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum, ömrü bu kadarmış o bebişin deyip geçiyorum ve kafam boş kalınca yeniden dönüp ne nasıl olabilirdi senaryolarını tekrar gözden geçiriyorum. Tahminim bir süre daha bu şekilde olacak ruh halim. 

Onun dışında iyiyim anne anne diye beni öpüp koklayan çok şükür sağlıklı bir oğlum ve hala bana ve psikolojime bağlı olan canımdan can almakta olan başka bir canlı var içimde. İyi olmalıyım.. FFTS sonrası kaybedilen bir bebeğin ardından diğer bebekte beklenen belirli semptomların başında kansızlık gelirmiş. ikizler aralarında yaşadıkları kan dolaşımında bir taraftaki alıcı olmayınca diğer tarafın gene de kan vermeye devam ederek kansızlık sorunuyla karşı karşıya kalması durumu... Bu durumda bebeğe kordonundan kan vermek mümkünmüş. Bu ihtimal için Viyana dışında bu konuda uzman bir prof.'e görünmek üzere başka bir şehre gittik. Annem ertesi gün istanbul'a yola çıkmak için bavulunu hazırlarken kendini trenlerde şehir dışı yolculuklarında buldu. 

Gece taksiden inerken bebeğin durumunun ne olduğu düşünceleri ile kafam doluydu, kapıyı kapadım ve anında tekrar açtım gözüme parlayan bir şey çarpmıştı. Bakınca arkada yerde annemin pırlanta yüzüğünü gördüm. Annemin de dediği gibi bize mucizelerin var olduğunu hatırlatacak bir olaydı bu. Güzel günler göreceğiz, güneşli günler... umudundayız. 

Yaşayan Bebek ikizlerden küçük olanı ve amniyo sıvısını bu transfüzyon sendromu sırasında çokca çoğaltmış. Erken doğum riskinden dolayı bebeğin ciğerlerinin gelişmesine etkisi olabilecek bir kortizon iğnesinden bahsediyor doktorlar. Ne yapsam bilemiyorum... foruma yazdım tecrübesi olanlara sormak adına 48 saat içinde iki iğne olunuyor ve etkisi 6 haftaya kadar sürüyormuş. Karar vermem gerekmekte. 

Yaşanan kayıptan sonra gazdan ayağımı çektim, annem daha uzun sure burda kalarak yardımcı olabilecek ve ben artık işe gitmeyeceğim. 3 hafta da olsa tekrardan çalışmak güzeldi: farklı bir gün akışı, farklı konular... Diğer yandan Benji ege ile babasının aralarındaki dialog seviyesinin yükselişini gözlemlemek bana iyi geldi. 

Bu hayat tecrübesinde herkesin arayıp ¨geçmiş olsun¨ deme cesareti olmayışı kayıplara karşı tutumumuzu belirleyebilmenin aslında ne zor bişey olduğunu bana hatırlattı. Bazı arkadaşlarım mesaj attı bazıları aradı. Benim için mevcut risklerden bahsetmek olabilecekleri konuşmak can sıkıcı bir hal aldı. Artık konuşmak istemiyorum, olacaklar olsun yaşanacaklar yaşansın. Allah doğru kararları alabilme öngörüsü versin. Bebeğim daha uzun uzun benimle kalsın, sağlığı, huzuru mutluluğu ile aramıza katılsın. 

Sevgiyle kalın 

Ceren

20 Haziran 2013 Perşembe

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 10

Geçen hafta tüp bebek muayenemi anlatacağımdan bahsetmiştim.

Aylardan en güzeli Mayıs'dır benim için, doğduğum, evlendiğim ve güneşli, parlak havasına bayıldığım ay... Güneşli, tatlı tatlı rüzgârın estiği bir mayıs günü, tüp bebek doktorumuzla görüşmeye gittik. Elimizde yıllar boyunca yaptırdığımız tüm tetkikler, tahliller, raporlar, folikül takip formlarının bulunduğu, hatta doktor hiç birini gözden kaçır-a-masın diye kategorilere (hormon tahlilleri, sperm incelemeleri, rahim filmi, PKOS'lu olduğum için şeker tarama testleri, yapılan aşılamalar ile ilgili bilgiler) ayrılmış, her bölümü renkli kâğıtlarla belirlenmiş, hatta doktorumuzun deyimiyle “profesyonel hazırlanmış” dosyamız ile tüp bebek merkezinin bekleme salonundaydık. 

Her zamanki gibi çok heyecanlıydım. Eşimin sakinliği bu kez bana bulaşmıyordu. Heyecanım bekleme salonunda daha da arttı. Sonunda sıram gelmişti. “Dilek Hanım yukarı çıkabilirsiniz” cümlesini duyunca koşarcasına yukarı çıktık. Bekleme salonundan yukarı çıkınca bu tüp bebek merkezini seçmekle iyi ettiğimi düşünmeye başladım. Kibar çalışanlar, güler yüzlü hemşireler tıp fakültesinde alışageldiklerimden farklıydı. Birkaç dakika sonra doktorun odasındaydık. Doktor gülümseyen yüzüyle evine gelen misafiri karşılar gibi içtendi. Kısa bir tanışma faslından sonra doktor “Evet anlatın bakalım hikâyenizi” deyince eşim sözü bana bıraktı. Ben tüm hikâyeyi baştan sona anlatıp, elimdeki dosyayı doktora uzattım. Doktor hazırladığım dosya karşısında kısa süreli bir şok yaşadıktan ve bununla ilgili birkaç tane espri yaptıktan sonra beni muayene odasına aldı. 

Muayene sonrası ben giyinirken doktor diğer odaya geçip eşimle konuşmaya devam etti. Ben geri döndüğümde aslında ciddi bir problemin olmadığını, kendiliğinden de hamile kalma ihtimalimin olduğunu ama aşılamalara ve evliliğimizin üzerinden geçen altı yıla rağmen olmadığı için, tüp bebek denememizin de uygun olacağını söyledi. Bazı vitaminler ve PKOS'lu olduğum için ilaç yazılı bir reçeteyle çıktık doktorun odasından. Merkezden ayrılmadan görüşmemiz gereken bir kişi daha vardı. Raporla ve ödemelerle ilgili bilgi ve yardım almak için, tatlı dilli bir genç hanımla daha görüştükten sonra merkezden çıktık. 
Merkezde gördüğümüz alakadan çok memnun kalmıştık kalmasına ama uzun zaman gittiğim tıp fakültesinde yaşadıklarımdan sonra, burada “para” ödediğimiz için güzel muamele görmek gururumuzu incitiyordu. O dönem bu konuya çok takmıştım kafayı, ben az da olsa bazı imkânlara sahip olduğum için burayı seçebilmiştim. Bir anlamda kendimi kurtarabilmiştim. Ama bu kadarcık ödemeyi bile yapamayacak olanlar vardı. Tedavi sürecinin bu en hassas, en kritik döneminde bile onur kırıcı davranışlar sergilemekten kaçınmayan bir anlayışa muhtaç olanlar ne yapacaktı? Sürekli aklımda bu düşünce dolanıyordu. Hatta bir gece rüyamda, bir devlet büyüğünü gördüm. Ona hastanelerin durumundan, hastalara karşı takınılan tavırların fenalığından bahsettim. O da üzülerek beni dinleyip, cüzdanından bir kart çıkarıp bununla işlerin kolaylaşır diyerek bana verdi. Ben şaşkınlıkla kartı aldıktan sonra ama bu kart sadece benim işlerimi kolaylaştırır, ya diğerleri ne olacak diye sordum. O da üzülerek elinden daha fazlasının gelmediğini söyleyince, ben de kartı geri verdim. 

Bu endişeler, telaşlar arasında bir sonraki âdetim de gelmişti. Hayatımda âdetim başladığı için bu kadar sevindiğim hiç olmamıştı daha önce. Bu artık tedavinin başlayacağı anlamına geliyordu. Bu arada raporum da çıkmıştı. Raporu almak için tıp fakültesine gittiğim gün Allah’a “Ne iyi ne de kötü günde buraya tekrar yolum düşmesin” diye dua ettiğimi hatırlıyorum. 

Gelecek hafta tüp bebek tedavi sürecini anlatacağım.

Görüşmek üzere...

Dilek

16 Haziran 2013 Pazar

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 9

Merhaba; 

Geçen hafta bahsettiğim uzun dinlenme arasından sonra 3. ve son aşılama için yine hastane yollarındaydım. Yine kulaklığımı takıp, yüreğimi dağlayan türküler dinleyerek, bazen kendimi tutamayıp yollarda ağlayarak yeni bir aşılama sürecindeydim. 

Bu kez takibimi yapan doktor tıp fakültesinde gördüğüm en iyi, en güler yüzlü doktordu. Aslında uzaktan bakarak iyi olduğuna kanaat getirdiğim bir doktor daha vardı ama o sadece tüp bebek hastalarıyla ilgilendiği için hiç tanışma fırsatım olmadı. 

Yaklaşık 10-15 gün arası süren folikül takibinden ve çatlatma iğnesinden sonra 3. aşılamam yapıldı. Bu sefer doktor terörüne kurban gitmiyordum. Hemşire beni hazırlayıp doktoru çağırdı. Doktor içeri girdi ve ilk olarak yüzüme bakıp “Nasılsın?” diye sordu. O kadar çok şaşırmıştım ki, bir süre cevap bile veremedim. Şaşkınlıkla sadece “Gerginim” diyebildim. Doktor beni şaşırtmaya devam ediyordu; “Bak bu 3. aşılamanmış neden hala gerginsin? Rahatla biraz, bakalım bu sefer olacak mı? Olmazsa vakit kaybetme, hemen gel tüp bebek sürecini başlatalım.” 

Aman Allah’ım! Beni düşünen, bana yardımcı olmaya çalışan ve beni ezmekten zevk almayan bir doktordu bu sahiden… 

Biraz da bunun verdiği rahatlıktan olsa gerek işlem kolayca bitti. Bu kez büyük beklentilerim yoktu. Bu son aşılama benim için tüp bebeğe giden basamakların sonuncusuydu. Çıkmam gereken ve beni bir adım yukarı taşımasından başka bir şey beklemediğim bir basamak. Bundan öte bir anlamı yoktu gözümde. Bu yüzden diğerlerinde olduğu gibi yan gelip yatmadım. Evde yapmam gereken şeylerin çoğunu yapıyordum. Gerçekten de sonuç beklediğim gibiydi. 12. Gün evime yakın bir hastanede gebelik testi yaptırdım. Negatif sonucu aldım, akşama karın ağrım başladı. Aşılamadan sonraki 12 gün boyunca negatif sonuca alıştırmıştım kendimi, bu sebeple üzülmem sanıyordum ama yanılmışım. Negatif sonucu alınca üzüldüm hem de çok. Ama bu, aldığım negatif için duyduğum üzüntü değildi. Bundan sonra başıma neler geleceğini bilmenin/bilmemenin üzüntüsüydü. 
Çok iyimser biri olmamama rağmen içimde minicik bir yer, işin çok uzamayacağına, son durak olan tüp bebeğe varmadan çabamın sonuca ulaşacağına inanmış meğer... Şimdi tüp bebekten başka alternatifimin olmadığını görmekti beni asıl üzen şey. Çünkü “tüp bebekle olur” düşüncesi benim en sağlam kalemdi. Kendimi bununla savunuyor, bununla avutuyordum. Şimdi tam da oradaydım ve yine, üstelik tüp bebeğe rağmen olmazsa, tutunacak hiçbir dalımın kalmamasından ölesiye korkuyordum. Tüp bebek yapmamız gerekiyordu. Ama nasıl, ne zaman, nerede, kaç liraya yapılırdı bu iş? Eşim bu işlerden hiç mi hiç anlamazdı. Zaten infertilite ile mücadele eden eşlerin erkeklerinin çoğunlukla olduğu gibi, çok kafaya takıyor da sayılmazdı. Evet, işte yine iş başa düşmüştü. İnternetten yaptığım araştırmalar, tıp fakültesinde henüz tüp bebek yapmış olan arkadaşımın tecrübeleri, benim geçmişteki tecrübelerim derken tüp bebeği “dışarıda” yani tıp fakültesi dışında yapmaya karar vermiştim. Devlet raporuyla sgk anlaşması olan bir yerde tedavi görmem de mümkündü. Bu maliyeti ciddi manada düşüren bir şeydi. 

Tıp fakültesinde tüp bebek raporu için istenen evraklar için hazırlıklara başlamanın yanı sıra, özel tüp bebek merkezlerini araştırmaya, hatta başarısı hakkında olumlu bilgilere ulaştıklarımı aramayıp bilgi almaya başladım. Ciddi mesai harcıyor, notlar alarak sistemli bir şekilde çalışıyordum. Eleye eleye 3 merkez kalmıştı elimde. Bunlardan ikisi tüp bebek deyince akla ilk gelen merkezlerdendi. Birini SGK anlaşması olmadığı için elemek zorunda kalmıştım. Elimde kalan iki merkezden biri Anadolu yakasındaydı (ben Avrupa yakasındayım), diğerinden daha pahalıydı, ama içime daha çok siniyordu. Diğeri hem daha ucuz, hem daha yakındı. Ama bana güven ve sükunet vermiyordu. Eşimle konuştum. Seçeceğimiz merkezin başarısı ve kalitesi kadar fiyatı da önemliydi. İki merkezi ve ücretlerini söyledim. Her zamanki iyiliğiyle içime sineni seçmemi söyledi. 
Bu arada tıp fakültesinden rapor almamız için gereken evrakların çok azı elimizde yoktu. Onları da teslim ettikten sonra raporun çıkmasını bekliyorduk. Tabii arada akla hayale gelmedik aksilikler de olmuyor değildi. Tıp fakültesinde doktor sürekli değiştiği için durumunuzu ve sürecinizi sadece dosyanızdaki bilgilerle takip edebilirler. Dosya bu kadar önemliyken benim dosyam kayboldu! Trajikomik bir şekilde oradan oraya gönderiliyordum, gittiğim her yerdeki görevli kişi dosyamın kendisinde olmadığını, nerede olabileceğini de bilmediğini söylüyordu. En sonunda çaresizlik ve kızgınlık karışımı bir halde sekretere çıkıştım; “Tam olarak ne öneriyorsunuz, dosya yok, tamam, ama ben bir şey yapmak zorundayım. Ne yapayım?!” Bu tarz yerlerde sesinizi biraz yükseltmeden iş bitirmek mümkün değildir. Ben de biraz “atarlanınca” sekreter seçenekleri düşünmeye başladı. Yeni dosya çıkartmak için koşuşturmaya başlamıştım. Oldukça zor olan bu işin peşinde koşarken, daha önce anlattığım, aşılamamı yapan, “iyi doktor” çok yerinde bir tepki göstererek “Olur mu canım öyle şey aranıp bulunsun” dedi. Yanındaki stajyere “Şuraları arayın“ diye talimat verdi. 5 dakika sonra dosyam bulunmuştu. İstenince halledilecek bir sorun için ben günlerce oradan oraya koşturmaktan son anda kurtulmuştum. 

Yolun sonuna doğru yaklaşmıştım. Şimdi yapılacak en önemli işim, tüp bebek merkezine gidip doktorla görüşmekti. 

Büyük bir heyecanla merkezi arayıp randevu aldım. 

Görüşmenin nasıl geçtiğini ve devamını da haftaya anlatacağım inşallah. O güne kadar hoşça kalın… 

Dilek

11 Haziran 2013 Salı

Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 21. Hafta

Herkese merhaba,

Geçen yazımda Viyana'dan yazacağımı bildirmiştim...

Viyana semalarındaki ilk gün. Havasına suyuna, taşına toprağına, insanına, meyvesine sebzesine, kuşuna, köpeğine, komşusuna, boğazına martısına... diye aklımdan geçenler, uçaktan inip eve giderkenki hava durumuyla yakından bağlantılıydı. Neyse ki yola çıkarken kışlıklarımı tam olarak kaldırmamıştım yaklaşık bir hafta daha giydim. Benji-Ege kilotlu çorabını tekrardan giydi. Dört gün sonrası işe başlayacağım için ve birden herşeyin kocamın omuzları üstüne çökmesini bir nebze olsun önlemek için bizimle gelen sevgili annem de geçen kıştan burda kalanlarla idare etti. 

Uzun zamandır evimizle ilgili planladığımız değişim ve düzeni sağlamakla ilgili herkes bir koldan işe başladı. Proje: evdeki eşyaları minimuma indirip ferahlık konfor ve mekan kazanımı sağlamak. İnanılmaz ama gerçek diyebileceğim şekilde ilk etapta başarılı olduk. 2.etap fotoğraflanan her eşyanın 2.el olarak dönüşümünün sağlanması... İlk etabın sonu; 
Eşim: Televizyonu değiştireceğim. Ben: Hayır,gereksiz bir masraf ,tutumlu olmamız lazım, eski televizyonun suyu mu çıktı? hayır…hem ne zaman televizyon seyredeceksin? Çocuklar var, sırf dev ekran televizyonun var diye akşamdan akşama televizyon izleme koşulu değişemez, Ne gerek var? Hayıırrr… Eşim: Beni vazgeçiremezsin, bir senedir bıraktığım sigara param!! Ve ben hep bir sony televizyonum olsun istemiştim!!!
Ne diyeyim onunda büyük bir çocuk olduğunu unutuyorum bazen☺. Biraz mutlu olmayı da hak ediyor adam, başına gelecekleri seziyor tabii psikolojik ön hazırlık. Diğer yandan onu manevi olarak sevgi ve ilgimle tatmin edemediğimin kapı gibi göstergesi bana. İlk etap sonu; hafifleyelim derken birde dev ekran kara kutumuz oldu. Düşündüğümde şuyum olsun, buyum olsun diye hayalini kurduğum bir şeyim hiç olmadı. Gençken şu elbise bu palto annem sağolsun bankacı kadın ordan arttırır burdan doldurur kimseden eksik koymazdı bizi. Bir öğretmen maaşı ve süper emekli bankacı maaşıyla kimseye imrenmeden büyüdüm diyebilirim. Diğer yandan eşim de 15 yaşına kadar her istediğini almış ailesinden gerekli ilgi ve sevgi dışında... Sonrasında kendisi çalışarak harçlığını çıkarmaya başlamıs. Bu durumda erkekler diye bir çıkarım yapsam bir türlü, aile diye başlasam bir başka türlü.... Hiç başlamadan nokta! 
Sonunda Benji Ege ile çıktığım 20 aylık doğum iznim bitti. 2,5 ay çalışıp tekrardan doğum öncesi sekiz ayda başlayan iznim başlayacak. Zamanlama olarak güzel denk geldi diyebilirim☺. Az da olsa çalışacağım için mutluyum. Haftada 32 saat Salıdan Pazara, Pazar ve Paartesim boş. Çalışma saatlerim 1 gün hariç Benji Ege'yi yatırıp işe gidecek şekilde öğleden sonraları.... 

Gençlik merkezinde sosyal çalışmacı olarak çalışıyorum. Gençlerin ikiz Bebek beklediğimi duyduklarında verdikleri tepki hepsinden güzel. Genelde cool olan , burnundan kıl aldırmayıp suratsız olan ya da agresif olan gençler bile göbişimi görünce ¨aaa hamile misin¨ diyreke kontağı kendiliklerinden kuruyorlar... hoş bir avantaj. Ayrıca isim önerisi konusunda da hiç çekingen değiller. Eşim bir yandan, gençler bir yandan isim çalışmaları resmi olarak başlamıştır. Çocuk başına iki isimden toplam dört isim. 

Bu süreç ayrıca eşiminBenji Ege'nin uyku saatlerinde aktif rol oynamasına da fırsat oldu. Hamileliğimden dolayı akşam 8:00'den sonra çalışmam yasak. Şimdilik babasıyla Benji'nin pijamasını giydirip yatakta kitap okuma faslından ileri gidemedik, alışkanlıkları birden değiştirmek kolay olmayacak ama umutluyum. 

Viyana'ya gelmeden doktordan bebekler için randevu almıştım. Kontrole girmeden 10 gün bebişleri görmemenin verdiği stres ve heyecan vardı. Doktor da sağolsun ağzından kerpetenle laf alınanlardan çıkınca ekranda gördüğüm görüntüleri biçimlendirmeye çalışırken zaman durdu sanki. Organ kontrolleri ve Doppler yapıldı ,bir bebiş diğerine göre daha büyük ve birinin suyu ötekine gore daha fazla. Onun dışında herşey yolunda... Önümüzdeki 3 haftanın randevularını verdiler. 25.haftada profesör ile tanışma şerefine ulaşacağım tabii o zamana kadar herşey yolunda giderse... 

İkizlerle ilgili takip ettiğim bir forum var, “Eins kann jeder” ¨Birini herkes başarır'a anlamına geliyor. Uzun zamandır vakit bulup göz atamıyordum, benim gibi beklenen doğum tarihi Ekim olan yaklaşık 25 kadın var grupta. Hemen herkes bebek arabası almış, kendilerinin arabalarını değiştiriyorlar veya araba koltuğu almışlar, giysileri almaya başlamışlar. Bebek odası tamam. İsim listesinde 3 tane isim mevcut. Bense tatillerde, 2 yaşına yaklaşan oğlumun öngörebileceğimi umduğum davranışsal gelişimi için kitaplar okuyup, Gezi Parkı direnişiyle başlayan gelişmeleri takipteyim. 

Bu hafta hamile yogasına başlayacak eve yakın bir yer bulmaya çalışacağım. Onun dışında annemin burda oluşundan olabildiğince istifade edip dinlenmeyi hedefliyorum. İlk hamileliğimde yediğime içtiğime çok çok çok daha fazla özen gösterirdim, bu hamilelikte ikiz olmaları gibi istisnai bir durum olmasa sanki hiç bir şey yapmak içimden gelmiyor. Önümde sağlıkla geçirmeyi umduğum 18 haftam var ve hiçbirşey için geç değil. Bir de güneş açsa yaz gelse...Çayırlara çimlere atasım var kendimi ama daha fırsat olmadı. Ama umudum var, yaşayıp göreceğiz. 

Gelecek hafta görüşmek üzere

Herkese güneşli haftalar,

Ceren

10 Haziran 2013 Pazartesi

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 8

Merhaba arkadaşlar, 

Geçen hafta da anlattığım üzere 2. Aşılamadan sonra çok yorulduğumu hissediyordum. Biraz ara vermek hem psikolojik olarak hem de maddi olarak rahatlatacaktı beni. Geçirdiğim süreçlerde en sık düşündüğüm şey şuydu: herkes sıcacık yatağında kavuşurken bebeğine, ben neden sabah ayazlarında hastane yollarına düşmek zorundayım... Yıllarca bu sorunun peşinden dolandım durdum. Evlenen herkesin bir süre sonra hamilelik haberini alıyordum. Artık o kişiler bana üstün yeteneklerle donatılmış, özel kişiler gibi geliyordu. Arkadaşlarım, akraba çevresinden akranlarım bir taneyi büyütmüştü hatta bazıları ikinci tura geçmişler, ikinciyi büyütüyorlardı. Bazen arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde fark ediyorduk ki evli olanların ya kucağında ya da karnındaydı bebekleri. Ben ve henüz evlenmemiş, biyolojik saatin acımasızlığından dolayı da biraz endişeli birkaç arkadaşım esprisini yapıyorduk, biz de ruhumuzda, kalbimizde taşıyoruz bebeğimizi diye. Şakası bir yana herkesin kucağında taşıdığı bebeği ruhumda hatta bazen sırtımda bir yük gibi taşıyordum. Nereye gitsem peşimi bırakmayan ağır bir yük gibi… 
Unutmaya çalışsan da unutturulmayan, hafife almaya çalışsan da ciddiyeti sürekli yüzüne vurulan bir gerçektir çocuksuzluk… Öyle ki; birkaç annenin bir araya gelip ettiği sohbete dâhil olamazsın, bir şey anlatmaya kalksan, sözlerin çocuk kaprisleriyle ya da ansızın aşka gelen annenin çocuğunu abartılı sevme efektleriyle kesilir. Kazara bir muhabbet kurulduysa ve sıra çocuklardan geçip sana geldiyse, senin ne kadar rahat(!) olduğundan dem vurulur. Rahata alışkın olduğundan çocuğun olursa depresyona gireceğin ön görülür. “Olsun da gör” havasından türküler tehditkâr bir edayla söylenir. Aslında sen hayatının diğer alanlarında gayet mutlusundur, bu konu canını sıksa da hayattan tat almanın bir yolunu bulmuşsundur. Eşinle aran süperdir. Rahatça gezer-tozar, film izler, tiyatroya gider, kitap okur, seyahate çıkarsın. Ama sen süper mutluyken biri çıkar der ki, “Çocukla gezmenin de tadı başka ama...“ ya da “Çocuğun olunca gezemezsin şimdi gez bari” (yine tehdit edercesine konuşuyor.) Hatta dahası eşinle mutlu, musmutluyken biri çıkıp “Çocuk doğuramadığı için kocası tarafından terk edilen kadının hikâyesini” anlatır. Dünyan başına yıkılır. 

Bütün bunlara rağmen delirmedikleri için infertilite ile mücadele eden kadınları kahraman olarak görmek çok da abartılı olmaz herhalde. 

Bu yüklerin üzerine bir de tedavi stresi eklenince aşırı yüklemeden sistemim hata veriyordu. Ağlama krizleri, stres nöbetleri, gereksiz tartışmalara sebep olma gibi şeyler çıkıyordu ortaya. Bütün bunlardan kaçmak için yaklaşık 10 aylık bir ara verdim. Moralim çok iyi değildi. Biraz kendimi dinlemem, toplamam gerekiyordu. Bu süre içinde başka şeylerle uğraştım, farklı ortamlar edindim, gençlerle vakit geçirmemi mümkün kılacak bazı meşguliyetlerim oldu. Bunlar bana gerçekten de iyi geldi. 

Zaman geçiyordu, bir aşılama daha yapmam gerektiği kafamda dönüp duruyordu. Belki de bunun stresiyle dengem alt üst olmuştu. Adet düzensizliğim had safhadaydı. Kilo almam yine hızlanmıştı. Sivilceler, saçlarımın eski halinden eser kalmaması vs. hepsi ayrı bir moral bozucu etkendi.

Her ay âdetim gecikiyordu. Hatta bazı aylar 50 günü buluyordu döngüm. Yine bu aylardan birinde doktora gitmek zorunda kalmıştım. Çünkü âdetim gelecek gibi değildi ve ne yapacağımı da bilmiyordum. Doktor prosedür gereği kanda gebelik testi yapmadan adet söktürücü denilen ilaçtan veremiyordu. Mecburen kan vermem gerekiyordu. Kan alınan yere gittim. Sonucunu bildiğim, sadece prosedür gereği yapılan bir tahlil için tam 6 yerimden kan almaya çalıştılar. Damarlarım ince ve derinde olduğundanmış, damar bulmakta zorlanan hemşirelerden biri iğneyi etimin içinde gezdiriyordu. Nihayet altıncı denemede kan çıktı. Ben hem canımın acısından, hem de sonucu belli bir tahlil için bunlara katlanmak zorunda olduğumdan ağlamanın eşiğindeydim. İki kolum dirseğe kadar sıyrık her birinde 3 pamuk, hemşire bastır dedi, nereye nasıl bastırsam diye düşünerek koridorun en başında duran acil durum sedyesine oturdum. Tam salıverecektim gözyaşlarımı bir de baktım ki korku dolu bir yüzle beni izleyen bir çocuk var. Göz göze geldik. Ağlarsam ağlayacaktı. Ağlamadım. Ama o gün, bende çok şey değişti. 

Bu olaydan 3 yıl sonra hacamat yaptırmak için bir kadınla görüştüm. Biraz tedirgindim. Kadın omuzlarıma kupaları koyduktan sonra beni rahatlatmak için karşıma geçip sohbet etmeye başladı. “Canın acıyor mu?” diye sordu. Ona sadece “hayır” dedim. Ama aslında cevabım şuydu : “Eski Dilek olsam acırdı. Ama o Dilek, sonucunu bildiği gebelik testi için 6 yeri delindiği gün öldü. Bu yeni Dilek’in canı o kadar tatlı değil…” 
Zaman geçiyordu, ben değişiyordum. Üzüntüm hiç azalmıyor, ama telaşım gittikçe azalıyordu. Artık evde oturup kendime acımıyordum. Hüzünlenince dışarı atıyordum kendimi, ders verdiğim öğrencilerim, birlikte yıllarımı geçirdiğim bazen üzülüp bazen eğlendiğim arkadaşlarım, ailem, sevmek ve sevilmek için yaratılmışçasına sevgi dolu minik yeğenim, çok sevdiğim ve bana en çok güç veren kişi eşim… Hayatımda olmalarından çok mutlu olduğum kişilerdi hepsi. Olmayanın peşinden koşarken olanları ihmal ettiğimi fark edip onlara da zaman ayırmaya çalışıyordum. Bunlar beni daha güçlü yapıyordu. Zamanımı daha iyi geçirmeye, belki çocuğum olursa yapamayacağım ya da zor yapacağım şeyleri yapmaya çalışıyordum artık. Daha fazla kitap okumak, daha fazla film seyretmek, arkadaşlarla daha fazla zaman geçirmek, hafta sonları eşimle baş başa uzun yürüyüşler gibi. O nereye gidersem gideyim peşimi bırakmayan ağır yük sırtımdaydı hala ama artık ona rağmen yaşamayı ve mutlu olmayı öğrenmeye başlıyordum. 

Yaklaşık dokuz ay sonra yeniden başlamaya güç bulduğumdan biraz da yaşımın iyice ilerlemiş olmasından endişe ederek yine rapor peşinde koşmaya başladım. Koşuşturmayla geçen rapor sürecinin ardından 3. ve son aşılama için yine kolları sıvamıştım. 

Gelecek hafta yeniden görüşene kadar mutlu kalın… 

Dilek

9 Haziran 2013 Pazar

Tomris’in Emzirme Notları – 17: BYBO Anneleri ile İstanbul’da

Merhabalar, 

İki hafta kadar önce İstanbul’daydım. Ben döndüm, iki gün sonra once Taksim, İstanbul, derken tüm Türkiye’yi etkileyen olaylar patlak verdi. “Şimdi İstanbul’da olmak vardı …” dedim. Emziren anneler ve biber gazına maruz kalırsa ne yapmalı konusunu yazmama sebep olan olaylar sadece beni değil, tüm ailemizi bir haftadır meşgul etti. Ne tesadüf, çocuklara iki hafta önce Köroğlu’nun hikayesini basitçe anlatmıştım. ‘Bolu Beyi’ diyince Türkiye’de olan biteni anlatmam kolay oldu. 

Peki, İstanbul’da ne yaptım? Önce, emzirme kampı kahramanımız Dilek ve ailesini kızım Alanur ile ziyaret ettim, 26 Mayıs Pazar günü. Sağolsun çok güzel ağırladı bizi. Dilek, eşi Kadir Bey, 11 yaşındaki kızı Tuğba, 8 yaşındaki oğlu Metehan, ve emzirme kampı işini başlarına sardığımı bilseler çok ama çok kızacak 6 aylık ikizler Merve ve Özge ile en sonunda tanıştım. 

Evinde yardımcısı olmadığı halde hem çocuklarına bakmak hem de ikiz bebeklerini emzirmek için didinen Dilek’e Süper Anne (Supermom) madalyasını törenle takdim ettim. Eren kızacak ama, madalya çikolatadan yapılmıştı : ) Afiyet olsun Dilek! 




Arkadakiler, soldan sağa: Dilek ve Tomris
Öndekiler, soldan saga: Özge, Merve ve Alanur
Dilek’e memede mama vermek için gereken beslenme tüplerinden getirmiştim. Nasıl kullanılacağını gösterdim. Hemen kaptı tabii, akıllı kadın ☺ Merve ve Özge de bayıldılar bu işe. Önümüzdeki haftalarda bu konuda bir dosya hazırlayacağım, Dilek de fotoğrafları ile katılacak. 

Salı günü BYBO takipçisi anneler ile sevgili Ceren’in bebek taşıma konusunda verdiği eğitimler için tuttuğu atölyede buluştuk. Atölye Moda’da çok merkezi bir yerdeydi, bulmak kolay oldu. 



Kate ile oğlu Doğa; Sanem ile kızı Ela, Ela’nın halası Melda, Yasemin ile oğlu Alp, göbeğindeki ikizleri ile ev sahibimiz Ceren ve ben kızım Alanur’la güzel bir kaç saat geçirdik birlikte. Bebeler yerde yuvarlandı, oynadı, etrafta gezindi, arada emdi, biz de muhabbet ettik. Zaman nasıl geçti anlamadık. 

Buluşmamızın en güzel tarafı, birbirimizle paylaştığımız bilgi ve tecrübelerdi. Diğer anneler ile konuşunca insan uzaydan gelmediğini, kendi yaşadıklarının normal şeyler olduğunu görüyor. Örneğin, bir anne emme ve uyku ilişkisi konusunu sordu. Anneler kendi tecrübelerini anlattı, çeşit çeşit tecrübe vardı. Ben de dünyada bu konudaki görüşlerden, akımlardan bahsettim. Şimdi bu konudaki kararını daha bilinçli bir şekilde verebilecektir. Emzirme süreleri ve sıklıkları konusunu konuştuk. Kaç yaşa kadar emzirmeli sorusu da elbette gündemimizdeydi. 

İnsan başka anneler ile bir araya gelince çok güzel yeni şeyler öğreniyor. Bir şey öğrenmese de, benzer süreçlerden geçen insanlar olduğunu görünce bebeği ile uzaydan gelmediğini anlıyor, içi rahatlıyor. Umarım bundan sonra da BYBO anneleri buluşmalarına devam ederler, ben de sizlerin güzel haberlerinizi alırım. Bir kaç anne Ceren’in atölyesindeki bebek tasıma askılarını denedi. Benim denediğimden Alanur pek bir memnun kaldı. En kısa zamanda edineceğim ondan. 

Ceren’in “sen genetikle ilgili ne iş yapıyorsun?” sorusu üzerine Maastricht Üniversitesi’nde ve öncesinde Türkiye’de genetik ve toplum sağlığı genombilim alanında yaptığım çalışmalardan, Türkiye’de geliştirdiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz genetik analiz de içeren koruyucu sağlık uygulamasından bahsettim. 

Ceren’e memede mama yöntemi için gereken beslenme tüplerini gösterdim, ikizlerde mama desteğine ihtiyaç duyma olasılığı biraz daha fazla oluyor. Böyle bir durumda emzirme dostu bir B planı olduğu için içi oldukça rahatlamıştı. 

Tatlı ev sahibimiz Ceren bize sağlıklı atıştırmalıklar, emzirme çayları hazırlamıştı. Ben bu manzarayı Hollanda’dan getirdiğim çikolatalarla bozdum. Türk kahvelerine eşlik etti çikolatalar. Hollanda’dan getirdiğim küçük bibloları da annelerimize günün hatırası olarak verdik. Harika ev sahibimiz Ceren’e teşekkürlerimi sunuyorum. 

Zaman nasıl geçti anlamadım. Sizlerle tanışmak çok güzeldi. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ederim! İnşallah İstanbul’daki BYBO anneleri bu buluşmaları sürdürürler. Sadece İstanbul değil, diğer tüm şehirlerde yaşayan BYBO takipçileri bir araya gelip böyle buluşmalar yapabilir. Mesela yaşadığım şehir olan Heerlen’de anne olmaya niyetli bir BYBO takipçisi ile Facebook’tan tanıştık, önümüzdeki haftalarda buluşacağız. Hollanda’nın 90.000 nüfuslu küçük bir şehrinde bile bir BYBO takipçisi bulduysam siz Türkiye’de haydi haydi buluşursunuz ☺ 

Hem evde, hem de işimde oldukça yoğun bir döneme girdim. Gezi Direnişi ile ilgili olaylar, yazılacaklar, çizilecekler de bunun üzerine tuz biber oldu. Bundan sonra iki haftada bir yazılarımı yayınlamayı planlıyorum. İki hafta sonra görüşmek üzere! 

Sevgiler, 

Tomris

8 Haziran 2013 Cumartesi

Diren Gezi Parkı!

Yangınlar 
Kahpe fakları 
Korku çığları 
Ve irin selleri, aç yırtıcılar 
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın 
Bir cana, bir başa kalmışsın
Pusatsız, duldasız, üryan 
Bir cana bir de başa 

Seher vakti leylim - leylim 
Cellat nişangahlar aynasındasın 
Oy sevmişem ben seni 
Üsküdardan bu yan lo kimin yurdu 
He canım 
Çiçekdağı kıtlık, kıran 
Gül açmaz, çağla dökmez 
Vurur alnım şakına 
Vurur çakmaktaşı kayalarıyla 
Küfrünü, medetsiz, munzur 
Şahmurat suyu kan akar 
Ve ben şairim 

Namus işçisiyim yani 
Yürek işçisi 
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş 
Ne salkım bir bakış 
Resmin çekeyim 
Ne kınsız bir rüzgar 
Mısra dökeyim 
Oy sevmişem ben seni 

Ve sen daha demincek 
Yıllar da geçse demincek 
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm 
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim 
Yaran derine gitmiş 
Fitil tutmaz, bilirim 
Ama hesap dağlarladır 
Umut, dağlarla 

Düşün, uzay çağında bir ayağımız 
Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri 
Düşün, olasılık, atom fiziği 
Ve bizi biz eden amansız sevda 
Atıp bir kıyıya iki zamanı 
Yarının çocukları, gülleri için 
Koymuş postasını 
Görmüş restini 
He canım 
Sen getir üstünü 

Uy havar 
Muhammed, isa aşkına 
Yattığın ranza aşkına 
Deeey, dağları un eder ferhadın gürzü 
Benim de boş yanım hançer yalımı 
Ve zulamda kan - ter içinde asi 
He desem, koparacak dizginlerini 
Yediveren gül kardeşi bir arzu 
Oy sevmişem ben seni

Ahmed Arif



3 Haziran 2013 Pazartesi

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 7

Merhabalar, 

Geçen hafta anlattıklarımdan sonra gelen yorumlar ve iyi dilekler için teşekkür ederim herkese. Dualarınıza içten bir “amin” diyorum. 

Aşılama sonrası gelen adetimin 3. Günü yeniden hastanedeydim. Çok üzgündüm. Daha önce hiç aşılama kadar ciddi bir adım atmamıştık, ve bu süreçte nasılsa aşılamayla olur diye bir umut büyütmüşüm meğerse içimde. Negatif sonuç almak, benim için bir hayal kırıklığıydı. 

Doktor muayene ettikten sonra yine benzer bir süreci başlatmak için aynı ilacı verdi. Yine klomen kullanıp aşılama yapacaktık. Ama daha sonra folikül takibi için gittiğimde ilacın bu kez işe yaramadığı ortaya çıktı. Bu kez yumurtam istenen büyüklüğe gelememişti. Bu yüzden aşılamamız iptal oldu. Hayat hiç bu kadar zor olmamıştı benim için... Hastaneden dönerken, ağladığımı saklamak için güneş olmamasına rağmen güneş gözlüğü takmak zorunda kaldım. Eve gidemezdim. Bu ruh halindeyken yalnız kalamazdım, kafamı dağıtacak, hatta belki keyfimi yerine getirecek birini görmem lazımdı. Tabii ki yeğenimdi bu kişi! Üzgün olduğumda anlayıp sıkıca sarılan, henüz 3 yaşında olmasına rağmen ruh halini anlayıp derman olmaya çalışan biricik yeğenim... Gerçekten de o sıralar yüzümü güldüren tek şey oydu. Elleri, sözleri, halleri şifalı gibiydi. O günü beraber geçirirken birbirimize sarılarak çektiğimiz bir fotoğraf var ki hala bakınca o günkü halimi hatırlayabiliyorum.

Aşılama iptal olup hayatım normal düzenine gelince dönüp kendime bakmaya başladım. Giysilerim olmuyor, henüz yeni aldığım pardesünün düğmeleri kavuşmuyordu. aynada moralsiz, çirkin, şişman ve koca göbekli bir kadın görüyordum. Yaşım 26 kilom 85 küsürdü. Bu iş böyle olmaz diye düşündüm. Bu görüntü hem psikolojik olarak beni mahvediyordu hem de PKOS'lu biri olarak kilo can düşmanımdı. Hemen diyetisyenden randevu aldım. Diyet ve yanı sıra sporla 78 kiloya düştüm. 


Yeniden aşılama yapacaktık ama bu kez klomen değil, etkisi ve fiyatı daha fazla olan “Gonal F” kullanacaktık. Bu da devletin aşılama için 2 kere ödemeyi vaat ettiği ilaçtı. Yani rapor çıkarmamız gerekiyordu. Bu da bazı tahlillerin yenilenmesi demekti. Kan vermeler, hemşirelerin damar bulamaması, her deneyenin daha tecrübeli birini çağırması, gelen her tecrübeli kişinin başka bir yere iğneyi batırması vs. sürecin zorluğuna mükemmel bir sos oluyordu. Binbir zorlukla raporu çıkarttık. İlaçların bir kısmını devlet karşılasa da bizim ödememiz gereken kısmı azımsanmayacak bir meblağdı. Bir şekilde ödedik, ilaçları aldık. Bu kez kullandığım ilaçlar göbekten yapılan iğnelerdi. Hemşire çok basit olduğunu söylese de ben “Kendine iğne batırabilecek biri” olmadığımı düşünüyordum. Her gün sağlık ocağına gidip oradaki hemşireye yaptırıyordum. Yumurtaların büyüme seyri de fena değildi. Kilo da vermiştim. Çok umutluydum. Sanki bu sefer her şey daha iyi gibiydi. Sadece aşılama günü Pazar günü olmasın diye dua ediyordum. Gerçekten de hafta içine denk geldi. En azından poliklinikte, tanıdığım bir doktorla olacaktım. Doktor asabiymiş, aksiymiş, vız gelirdi. Aşılama günü geldi geçti, yanımda kim vardı hatırlamıyorum. Daha umutluydum ama biraz da huzursuz. Bu kez de olmazsa, hem devletin karşıladığı aşılama haklarından birini kaybetmiş olacaktım, hem de umudum da biraz daha kırılmış olacaktı. 

Asık suratlı poliklinik doktoru ve insani düzeydeki yüz ifadesiyle (normal şartlarda asık suratlı sayılabilecek ama o ortamda güleryüzlü sayılabilecek) infertilite hemşiresi işlemi yaptılar. Doktor tek kelime etmeden çıktı. Hemşire bazı teknik bilgiler verdikten sonra çıktı. Evet, işte yine acabalarla dolu bir 12 gün beni bekliyordu. 
Bir müddet sırt üstü uzanıp, giyinip çıktım. Taksiye binmemle bir öksürük krizine girmem bir oldu. Hay Allah bu da nereden çıktı diye düşünmeye başladım. Öksürürken içimin sarsıldığını hissedebiliyordum. Ne kadar kendimi fazla sıkmadan öksürmeye çalışsam da başaramıyordum. Daha eve varmamıştık ama benim içimdeki umut çoktan sönmüştü. Aşılama yoluyla içime enjekte edilenlerin, öksürürken dışarıya çıkışını hissedebiliyordum. Hiçbir hastalık emaresi yokken ortaya çıkan bu öksürük, sanki biri kötü bir şaka yapıyormuş da ben de onun kurbanı oluyormuşum gibi bir his veriyordu. Ne yapsam geçer diye düşünerek aşılama sonrası 2 günü geçirdim. 3. Gün bir tavsiye üzerine bir kaşık dut pekmezi içtim ve anında geçti öksürüğüm. Evet kötü bir şakaydı bu… 

Bu kez de olmayacağını anlamıştım. O yüzden daha rahat davranıyor, ziyarete gelmek isteyen yakınlarımı kabul ediyordum. Bir kaç gün sonra adet ağrılarım başladı, yine de belki diyordum. 11. Gün sabah yakındaki bir hastaneye gidip gebelik testi için kan verdim. 2 saat sonra çıkacak tahlili beklemek için eve döndüğümde lekelenmem ve ağrım çoğalmıştı bile… 

Yine, bir kez daha olmamıştı. Daha güçlü ilaçlara, daha düzgün moralime ve verdiğim kilolara rağmen olmamıştı… 

Beklediğim sonucu almış olmama rağmen üzülmeden edemiyordum. Bu sorunu aşılama ile çözemeyeceğime kanaat getirmiştim artık. Bir aşılama hakkım daha vardı ama onu sadece tüp bebeğe giden bir basamak olarak görüyordum. 

Evet “ya Allah” deyip yeni bir rapor sürecine girmem gerekiyordu. Ama hiç gücüm yoktu. Biraz ara vermek gerekiyordu. Ben de öyle yaptım... 

Bir sonraki bölüme kadar hoşçakalın... 

Dilek

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım