30 Mart 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü- Bölüm 18

Merhaba sevgilil BYBO okurları, 

Dün sevgilimle koyun koyuna kocaman, kırmızı koltuğumuza uzamış Prison Break 2 izliyorduk. 
Benim her zamanki gibi ellerim ve ayaklarım buz gibi olduğundan, battaniyeyi boğazıma kadar çekmiştim. Gel zaman git zaman; o battaniye aşağılara, göbeğime kadar kaydı. O sırada açılan göbeğime baktığımda, oradaki deri değişikliği çarptı birden gözüme. 13-14 yaşlarından beri egzemam vardır benim. Ama çok yoğun olarak saç derimde, bazen de kollarımın üst taraflarında görülür. Yalnız, son bir buçuk aydır sağ elimin parmak aralarına da sıçradı. Nedenini, son aylarda maruz kaldığım büyük strese bağladım. Zaten bu deri deformasyonu bende hep olmuş olduğu için, çok da kafama takmadım açıkçası. 
Fakat bir de yaklaşık aynı zamanlarda başlayan ve maalesef gün geçtikçe daha da açılan bir saçkıran belası çıktı. Bu, üçüncü kez başıma geliyor. Hepsinde de büyük travmalar sonrası başlamıştı. İlk seferinde 16 yaşındaydım ve doktora gittiğimizde, "Büyük bir kayıp veya tramva nedeniyle aniden ortaya çıkabilir; psikoloji düzelince, saçlar da yeniden çıkar. Ama sarmısağı ikiye bölüp nemli kısmıyla bölgeyi tahriş ederek ovun." demişti ve gerçekten de dediği gibi bir süre sonra işe yaramış ve saçlarım yeniden çıkmaya başlamıştı. Zaten kellik olan bölge, başımın görünmeyen bir yerinde olduğu için çok da dert etmemiştim. Ama bu sefer, maalesef tam sol şakağımın oralarda oluşmaya başladı bu saç döküntüsü. Tabii bu, her aynaya baktığımda moralimi bozuyor. Saç diplerimdeki egzemalar da çoğaldı. Dün, göbeğimdeki deri değişikliğinin de egzema olduğunu anladığımda, kendime dönüp iç benliğimi dinlemeye karar verdim. 
 
Aslında sevgilimle ben, bu konuda aynı fikirdeyiz; ben iyi gibiyim. Bir kaç ay önce benim için çok zor olan bir şey yaşadım. Hemen ardından gelen, beni yataklara düşüren, çalışmamı engelleyen ve bütün hayatımı bloke eden migren atakları da bu yüzdendi. Üstesinden gelmem gereken, ama görülen o ki; pek de başarılı olamadığım bu konuyu gün içinde pek düşünmemeye çalışıyorum. Bu sayede biraz daha iyi gibiydim. Ama sanırım, tam da bu beni hasta eden şey; problemleri çözmeden arka plana itmek! Ama her problemin belli bir çözümü olamıyor bazen. Yüreğimiz çok istese de, gerçeğe dönüşmeyen düşlerimiz vardır. Bu da altından kalkamadığım, çözemediğim ve görülen o ki; beni içten içe yiyip hasta eden bir problem. Sanırım beni bu derece harap etmesinin nedeni; bu konuda yazmamam ve kimseyle konuşmamam. Sinsi bir mikrop gibi, içimin çürümesine sebep oluyor. Sevgilimle konuşuyorum çoğu zaman, kendimi de dinliyorum. Evet, o problemi düşünmemek; benim için en iyi çözüm. Çünkü dediğim gibi; çözümü yok! Ve daha önce de belirttiğim gibi, zaten bir PTSD durumum var ve en ufak bir stres anında bedenim büyük alarm dalgaları yayıyor. Zorla bir kutu içine sıkıştırılmış, upuzun spiral bir yay gibiyim. Minik bir stres kırıntısı, kapağı zorla yapıştırılmış o kutunun açılmasını sağlıyor ve ben darmadağınık, bozuk bir yay gibi fırlayıveriyorum o kutunun içinden. Aslında ben çok mutlu, heyecanlı, hayat dolu ve neşeli biriyim. Ama içimde hep çok büyük hüzünler taşıyorum. O hüzünlerin ne bana, ne de başkalarına zarar vermesini istemiyorum. Ama görüldüğü gibi, hasta ediyorlar beni.

Dün, sevgilimle yeniden konuşmayı denedim. İkimizin de kanısı aynıydı; iyi görünüyordum. Sorun da buydu işte; öyle görünüyordum ama aslında değildim. Ve bu saklama eylemini artık o derece profesyonelce yapıyorum ki, kendim bile farketmiyorum aslında çok da iyi olmadığımı. Fakat bilinçaltımı ve onun etki ettiği bedenimi kandıramıyorum. Ben, her şeyin yolunda olduğunu sanırken, bir şeylerin pek de yolunda olmadığı çok açık. Sevgilime dün; "İyi görünüyorum; farkındayım. Bana da sanki daha iyiymişim gibi geliyor. Ama bu, sadece o konuyu düşünmemeye gayret gösterdiğim için. Ne zaman aklıma gelse, büyük bir uğraş vererek aklımı başka konulara kaydırmaya çalışıyorum. Fakat yine de onu hep içimde taşıyorum ve bu beni o derece üzüyor ki... Çaresini bulamıyorum." derken ağlamaya başladım. Bu kadar kolaydı işte ağlamak! Daha bir dakika bile dolmamıştı ben konuşmaya başlayalı... O derece doluydum ki; beş dakika önce keyifle dizi izliyorken, beş dakika sonrasında bu konuyla ilgili konuşmaya başladığım anda sanki Niyagara Şelalesi gibi ağlamaya başlayabiliyordum. Ben ağlamaya başladığımda, vücudumun nasıl olur da bu kadar çabuk ve bu derece fazla sıvı üretebildiğine şaşırıyorum. Ciğerlerim çıkarcasına ağlamaya başladım yine daha fazla konuşamadan. Çünkü sorunumun çözümü yok. Yok... Yüreğimi öyle bir delip geçiyor ki... Benim yapabileceğim bir şey yok. Ağlasam da sökülüp gitmiyor içimden; konuşsam da ve eminim yazabilsem de... Ve bu çözümsüzlük, imkansızlık yok ediyor beni. Sadece geçmişimde de kalmadı; bugünümü etkiliyor. Ve bu, öyle "Düşünme, bırak!" diyebileceğiniz bir konu gerçekten değil. Kendimi bu derece çaresiz hissetmemin nedeni de bu sanırım... 
Bebek planımızı, aslında sadece bu sorunun benim üzerimde yarattığı etki yüzünden ertelemek zorunda kaldık. Çünkü iyi değilim. Çünkü aylar boyunca migrenin o gaddar ellerinde esir oldum ve şimdi ondan kurtulabilmek için boğazıma kadar ilaca gömüldüm. Ağlarken, bunlar da geldi aklıma; daha da çok ağladım. Ağzımdan belli belirsiz dökülen bir cümle: "Çok istiyordum ben... Çok istiyordum bu sene denemeyi... Çok istiyordum..." Ama dedim ya; bedenim şimdi hiç hazır değil. Kalbim, gönlüm, tüm benliğim neler istiyor da; bedenim hazır değil. O çok yıprandı. Haddinden fazla incindi. Ve hepsi benim kafamda. Düşünce gücüne bu yüzden inanmakla kalmıyorum; ben onu görüyorum. Stresin, üzüntünün bana neler yaptığını açık açık görebiliyorum. Ama çözümsüz problemler arasında kaldım; çıkış yolu bulamıyorum. 

Yeni bir terapist arayalım diyoruz, ama... Geçtiğimiz aylarda beni, "Bunlar benim için çok fazla." diyerek yüz üstü bırakan bu üçüncü terapistti. Onlara çözmesi zor geliyor; ya bana? Yaşayan benim... Bana zor gelmiyor mu? Öyle işte... Ağladım, ağladım ve yine ağladım ben bu hafta. Ve sanırım Mayıs yaklaştıkça bu ağlamalarım daha da sıklaşacak. Öyle şartlandırmıyorum kendimi aslında. Başka şeyler için motive olmaya çalışıyorum. "Ne güzel; bir sene daha zamanım var hazırlanmak için. Şöyle yaparım, böyle yaparım." diyorum. Ama o dediklerimin hepsini -eğer lanet migren izin vermiş olsaydı- bu kış da yapmış olabilirdim ve şimdi, bebek dansı yapmak için heyecanla gün sayıyor olabilirdik. Yine de güzel kullanacağım bu önümdeki bir seneyi. Okumadığım ya da okuyamadığım bütün kitapları ve daha fazlalarını okuyacak, -umarım- iyi anlaşabileceğim bir terapist bulacak, kitap yazacak, tasarımlar yapacak, Bali`de balayındayken bir düğün daha yapacak, daha çok gülecek ve bize kavuşmayı bekleyen Aşk Meyvemiz`i daha çok düşüneceğim. Geçmişin geçmişte kalmasını sağlayıp, onun artık şimdimi ve geleceğimi bu derece etkilemesine izin vermeyeceğim. Şimdi olduğu gibi, her zaman dengeli beslenecek, vücudumun ve ruhumun bana gönderdiği sinyalleri dikkatle dinleyeceğim. İçimde hep varolan huzuru önce kendime hatırlatacak, sonra da çevremdekilere yayacağım. Arada sırada ağlarsam da artık, 'Ağlamak en iyi terapidir.' mazeretini kullanıp salyalarımı saça döke ağlayacağım. Almanların çok sevdiğim bir sözü var; "Die Hoffnung stirbt zuletzt!" -Umut en son ölür.- 

Gelecek hafta görüşmek üzere...

Sevgiyle, 
Derya

29 Mart 2013 Cuma

Otizmin Aşılarla İlgisi Var mı Yok mu?

Journal of Pediatrics'de bugün yayınlanan yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre otizmin gelişimine çocukluk döneminde uygulanan aşı programının hiçbir etkisi yok! 

2 yaşından önce çok fazla sayıda aşı yapılıyor olmasından ve bu sayının otizm oranlarının yükselişine etkisi olduğundan endişe duyduklarını belirten ebeveynlerin sayısının son yıllarda artması üzerine yürütülen çalışma yaşları 2-3 arasında değişen 1,000 çocuk üzerinde yapıldı. Autism Speaks Organizasyonu'nun bilim kurulu başkanı Geri Dawson'a göre bu çalışma otizm- aşı ilişkisinin (ya da ilişkisizliğinin) sonuca ulaşması açısından oldukça kritik ve sonuçları rahatlatıcı. 

Çalışma 256 otistik ve 752 normal çocuk üzerinde yürütülmüş. Çocukların 2 yaşından önce maruz kaldıkları antijen miktarı arasında hiçbir fark görülmemiş. Antijenler; aşılarda bulunan, bağışıklık sisteminin antikor üretmesine neden olan maddeler. Bazı iddialara göre çok fazla sayıda ve çok hızlı bir şekilde antijene maruz kalan gelişmekte olan bebek bedeninin bağışıklığı bu stimulasyondan olumsuz etkileniyor. Ancak bu çalışma bu endişenin yersiz olduğunu gösteriyor.
Çalışma aynı zamanda bir seferde fazla sayıda aşının otizm riskini arttırdığını destekleyen herhangi bir bulguya rastlamıyor. Aşıların otizme direkt olarak ilişkili olabileceği zannı 1998 yılında Andrew Wakefield tarafından yapılan bir çalışma neticesinde oluşmuştu. Bu çalışmanın etik olmayan yollarla yürütüldüğü ve data saptırıldığı ispatlandı ve Wakefield meslekten men edildi. Ancak buna rağmen ulaştığı otizm- aşı ilişkisi sonucu insanların aklında yer etti ve endişeler giderek çoğaldı. Bunun bir nedeni de Dawson'un da belirttiği gibi otistik çocukların neredeyse 1/4ünün gelişimlerinin ilk 1 yıl normal olması sonradan becerilerini yitirip, gerilemeye başlamaları...

2004 yılında Institute of Medicine'in yaptığı bir çalışma otizm ve aşılar arasında direkt bir ilişkisinin (sebep- sonuç iliskisinin) olmadığını göstermişti. Bu çalışma daha önce alınan sonuçları destekliyor.

Daha sonra tercüme etmek üzere çalışmanın son paragrafını olduğu gibi kopyalıyorum:
¨Beginning at birth, an infant is exposed to hundreds of viruses and other antigens, and it has been estimated that an infant theoretically could respond to thousands of vaccines at once. The possibility that immunologic stimulation from vaccines during the first 1-2 years of life could be related to the development of ASD is not well supported by the known neurobiology of ASD, which tends to be genetically determined with origins in prenatal development, although possible effects in early infancy cannot be ruled out completely. It can be argued that ASD with regression, in which children usually lose developmental skills during the second year of life, could be related to exposures in infancy, including vaccines; however, we found no association between exposure to antigens from vaccines during infancy and the development of ASD with regression.¨ 

28 Mart 2013 Perşembe

Tomris’in Emzirme Notları – 8: Anne Adaylarına Öneriler (1)

Tomris'in Emzirme Notları'nın 1. Bölümü burada2. Bölümü burada3. Bölümü burada4. Bölümü burada5. Bölümü burada6. Bölümü burada, 7. Bölümü burada

“Sekiz aylık gebeyim ve yazı dizinizi zevkle okuyorum. Bebeğimi ilk altı ay sadece emzirmek istiyorum, sonra da gidebildiği kadar... Anne adaylarına ne önerirsiniz, iyi bir başlangıç yapmak için nelere dikkat etmeliyiz?” 

Lohusalık 

“Hayat zordur. Bu bir gerçek. Ama bir kez bu gerçeği anlar ve kabul ederseniz, hayat artık o kadar da zor olmaz. Çünkü bir kez kabul ettikten sonra, hayatın zor olduğu gerçeğinin bir önemi kalmaz.” (M. Scott Peck’in “The Road Less Travelled (Az Gidilen Yol)” kitabından alıntı). 

Aynı sözleri lohusalık için de söyleyebiliriz. Lohusalık zordur, gerçekten zordur! Bırakın kahveyi çayı televizyonu diziyi, yemek yemeye ve uyumaya bile vaktiniz olmayabilir. “Bebek uyudu, şimdi yatıp yarım saat uyusam mı, duş mu alsam” ikileminde kaldığınız zamanlar bile olacak. Yalnız lohusalığın zor olacağını baştan kabul ederseniz, hayatınız biraz kolaylaşabilir. Yine aynı zorlukları yaşayacaksınız, ama siz bu sürecin zor olacağını baştan kabul ettiğiniz için güçlüklerle baş etmeniz daha da kolay olacaktır. 
Örneğin, sabah akşam, gece gündüz emmek isteyen bir bebek düşünün. Bir anne “Off, ne zaman emmesi bitecek. Emzik yerine kullanıyor beni. Emzik de veremiyorum, ilk haftalarda vermeyin dedi doktor. Yoruldum artık!” diye düşünüyor. Bir diğer anne ise lohusalığın zor geçeceğini, büyük ihtimalle bebeğin sürekli emmek isteyeceğini baştan kabul etmiş (çoğu bebek çok emmek ister ama böyle olmayanlar da var elbette). Bu anne başına gelecekleri kabul ettiği için sükunetle emziriyor. Uykusuz, yorgun, ama hayatından şikayet etmiyor, çünkü zorlukları baştan kabul etmiş. Sonuçta ikisi de sürekli emmek isteyen birer bebeği emziriyorlar. 

Farzedelim, iki kadının tüm şartları aynı (adıkları destek, bebeklerinin huyu suyu, vb.). Sizce hangisi daha mutlu? Sizce hangisinin çocuğu daha huzurlu büyüyecek? En azından, birinci annenin lohusalığının daha zor, ikincisi anneninkinin ise nispeten de olsa daha kolay geçeceğini öngörebiliriz. Çünkü bir şeyin zor ya da kolay olması, bizim zihnimizdeki algılar ve kabul ile alakalı. (Bu arada, Peck’in bu sözleri doktora yapmak için de geçerli, değil mi Eren ;-) Emzirmeyle ilgili konulara girmeden önce lohusalıkla ilgili iki güzel ve kısa yazı gördüm yakınlarda, onu paylaşmak istiyorum. Habertürk’te yazan Damla Çeliktaban geçen ay bir Loğusa Kullanım Kılavuzu yayınladı. Sonraki haftalarda da annelerden gelen önerileri toplayıp sundu: Tecrübeli annelerden loğusa yakınlarına öneriler. Her iki yazı da çok faydalı. Anne adaylarına öneririm.

Doğuma ve emzirmeye hazırlık Bilinçli anne adaylarının yazılarımı okuduğunu duyunca çok memnun oluyorum. Bu çok zor ama çok güzel döneme önceden hazırlanmak gerçekten çok önemli. Bu kadar hazırlıktan sonra anne adaylarına tek bir tavsiyem var: Doğumdan sonra burda ya da başka kaynaklarda okuduğunuz her şeyi unutun! “Hoppalaaaa! O kadar hazırlandık, okuduk, şimdi de unutun diyorsun” diyeceksiniz. Biraz garip gelebilir size, ama her şeyi unutup içgüdülerinizle davranın. Sanki okuma yazma bilmeyen bir köylü kadın, ya da taş devrinde yaşayan bir anne gibi emzirin. Çünkü emzirmek beynin düşünme ve bilinçle ilgili kısmı tarafından kontrol edilmiyor, beynin duygularla ilgili kısmı tarafından kontrol ediliyor. Bebek uykusunda iç çekince aniden sütü gelir annenin; hatta ilk haftalarda bebek iç çekince anne rahmindeki kasılmalar tetiklenir. Ama siz emzirmiyordunuz o sırada? Neden süt geldi? Çünkü süt akım refleksi, beynin ilkel kısımları tarafından yönetiliyor, adı üzerinde, refleks, sizin isteğinize bağlı değil. Bebeğinizin sesi, kokusu beyninizin ilkel kısmını harekete geçiriyor, kontrolünüz dışında refleks olarak süt salgılanıyor. Yani bebek ile memeleriniz arasında bir bağ kurulacak, beyninizin en ilkel, duyguları yöneten kısmı burda aracı olacak, sizin bu olan bitenden haberiniz dahi olmayacak. En güzeli de bu zaten! 
Hangi memede kaç dakika emzirdim, iki emzirme arası kaç saat oldu vs hiç bakmayın. Kolunuzda saat olmasın; yüz binlerce yıldır kadınlar kollarında saatle mi emziriyor? Zaten bir lohusanın evinde saatin anlamı da yok, gece gündüz karışmıştır ve bu da çok normaldir. Mama ihtimalini unutun, daha icat edilmedi farzedin. Gerçekten ihtiyacı olan bebekler için mama gerekli, hatta hayat kurtarıcı olabiliyor. Ama çoğu anne mamaya ne yazık ki gereksiz yere başlıyor, onların da önemli bir kısmı mamanın derin dehlizlerinde kaybolup biberona mahkum oluyorlar. O yüzden o ihtimali unutun. “Gerçekten mama gerekiyor mu acaba?” diye düşünüyorsanız önce emzirme kampı yapın. Kamptan sonra kilo alımı yeterli değilse o zaman hekiminizle mama vermeye karar verebilirsiniz. Peki hiç mi beyninizin bilinçli düşünen kısmına ihtiyacınız yok? Herhangi bir sorun yoksa, bilinçli düşünmenize de gerek yok. Siz de her memeli hayvanın dişisi gibi doğuracak ve emzireceksiniz. Doğal doğum hakkında ne düşünüyorsunuz bilmiyorum, belki biraz sert ve çok direkt oldu bu sözler, ama işin aslı en basit haliyle bu. Ama ne zaman ki bir sorunla karşılaşırsınız, o zaman beynin düşünen ve sorun çözen kısmı devreye girecek. İşte okuduğunuz o kadar blog, kitap vs. şimdi işe yarayacak. Bazen siz bir sorun görmediğiniz halde birileri sizin sorun yaşadığınızı, mesela sütünüzün yetmediğini iddia ettiğinde de aklınız devreye girecek, ‘sütün yetmiyor mu’ diyenlere gereken ayarı vereceksiniz. 

Hazırlıklı olduğunuz için sorun yaşadığınızda hangi bilgiyi nerede bulacağınızı, hangi yazıya bakacağınızı artık biliyorsunuz. Lohusalıkta zaten uykusuz ve yorgunken bir de hangi bilgiyi nerden bulacağını bilemez insan, o yüzden bilgi kaynaklarını doğum öncesinden hazırlamış olmanız en güzeli. Temel prensipler ve emzirmenin doğası ile ilgili bir fikriniz var. O yüzden küçük sorunları kendi başınıza, büyük sorunları ise hekiminizle görüşerek, bir emzirme danışmanı bularak, bu yazılara veya başka iyi kaynaklara bakarak ve buralara soru bırakarak çözebilirsiniz. 
Hangi bilgi kaynaklarını kullanabiliriz? 

Gerek internette gerekse kitapçılarda emzirme konusunda bir çok kaynak var. Hatta bazen bunlar birbiri ile çelişkili bilgiler veriyorlar; anneler hangisini izleyeceğini şaşırıyor. Kaynak seçerken veya okuduğunuz kaynağı değerlendirirken şunu dikkate alın: bu kaynak bir öneride bulunurken bunun nedenini, altında yatan mekanizmayı açıklıyor mu? Açıklıyorsa bu mantıklı mı, bu açıklamayla ikna oldum mu? Diyelim ki okuduğunuz kaynak “İlk haftadan sonra bebeğinizi iki saatte bir emzirin. Daha sık emzirirseniz bebeği atıştırmacı bebek yaparsınız” diyor. Peki bunun nedenini sizi ikna edici bir şekilde açıklıyor mu? Yoksa sadece kendi kişisel tecrübesi ile mi bunu yazmış. Kendi tecrübesi bu olabilir, ama tüm annelere ve bebeklere genelleyebilmesi ve sizin bunu uygulamanız için önerisinin mekanzimasını anlatabilmesi ya da bilimsel araştırmalarla desteklemesi gerekirdi. Bu örnekten devam edersek, neden yeni doğan bebeğin istediği zaman istediği kadar emzirilmesi gerektiğini altta yatan nedenleriyle açıklayan bir seri yazım var. Bunlar Tomris’in Emzirme Notları 3, 4 ve 5
Emzirme konusunda en kapsamlı bilgileri, Türkiye'de bu işin ansiklopedisi olan Emzirme Sanatı kitabında bulabilirsiniz. La Leche League (LLL) International emziren annelerin oluşturduğu dünya çapında bir topluluk. Gerek uluslararası web siteleri, gerekse yıllar içinde güncelleyerek yayınladıkları ve artık bir klasik olan Womanly Art of Breastfeeding kitabı emzirme konusunda müthiş kaynaklar. İçerdiği bilgiler açısından mükemmel bir kitap. Her bölümde kutular içinde annelerin paylaştıkları acı tatlı tecrübeleri koymuşlar, içinizi ısıtan kısa hikayeler. 

Yalnız kitabın birkaç küçük dezavantajı var, belirtmeden geçemeyeceğim. Kitabı burda önermeden önce Türkçe kitaba kendim bakayım dedim (ben İngilizce’sini kullanıyorum). Sağolsun annem Türkiye’deki bir kitapçıdan aldı ve geçen ay Hollanda’ya bizi ziyarete gelirken getirdi. Üç dezavantajı olduğunu gördüm. Birincisi, kitap biraz çeviri kokuyor. Batı kültürüne yönelik yazıldığı ve birebir çevrildiği için garip kaçan yerler var, mesela ‘ağ kurmak’ terimi. Türkiye’de kadınlar ‘ağ’ kurmazlar, eş dost edinirler. Özetle, bilgiler doğru, hem de çok doğru, ama okurken birçok cümle çeviri olduğunu hissettiriyor. 

İkinci dezavantajı fiyatı: KDV dahil 37 TL. Türkiye’deki alım gücünü düşündüğümde bana biraz yüksek bir fiyat gibi geldi. Biliyorum, bir bebek pusetine 3.000 lira veren anne adayları var bkz. Arzu’nun Hamilelik Günlüğü- 29. Hafta. Ama veremeyenler de var. Şöyle diyeyim size; annem kitabı almak için girdiği kitapçıdan beni (yani Hollanda’yı) cebinden aradı, “kızım fiyatı bu, almamı istediğinden emin misin?” demek için. Böyle misyonu olan bir kitabın daha erişilebilir bir fiyatta olmasını arzu ederdim; önerirken içim biraz daha rahat olurdu. Yine de, nelere para ayırmıyoruz ki! O yüzden şiddetle tavsiye ediyorum, içindeki bilgiler gerçekten paha biçilmez... Az çok kitap okuma alışkanlığı olan ve emziren her annenin evinde, başucunda olmalı. Fiyat size yüksek geliyorsa da demokrasilerde çareler tükenmez. Bir kaç gebe arkadaş bir araya gelerek alabilirsiniz, ya da bu kitabı edinmiş arkadaşlarınızdan ödünç alabilirsiniz. Keşke ülkemizde şehir ve semt kütüphaneleri yaygın kullanılsa da gidip ordan kitabı ödünç alın diyebilsem. Belki şehrinizde özel bir uygulama vardır, bir deneyin isterseniz. Bir de internetteki kitapçılarda %25 indirimi var kitabın, kargo parasını çıkartıyor bu indirim, o yüzden internetten de sipariş edebilirsiniz. 

Kitabın üçüncü dezavantajı kalın olması. Eğer okuma alışkanlığınız yoksa gözünüzü korkutabilir kalınlığı. Ama merak etmeyin, güzel akıyor. Ayrıca, kitabın ilk 6 hafta, 6 hafta-4 ay, 4-9 ay, 9-18 ay gibi zaman dilimlerine ayrılmış bölümleri var. Baştaki genel bilgileri ve ilk 6 haftayı doğumdan önce okuyup diğer bölümleri ay dönemleri yaklaştıkça okuyabilirsiniz. İlgili ay dönemlerinde en sık görülen durumlar ve sorunlar ele alınıyor zaten. Sonra da ‘teknik destek’ bölmü geliyor ki alfabetik bir şekilde sorunlar, sıralanmış ve sorunların sebepleri ile çözüm yolları açıklanmış. Emzirme Sanatı kitabının her sayfasına katılıyorum, bir bölüm hariç, o da uykuyla ilgili bölüm. LLL (ve bu kitap) bebeklerin memede uyutulmasını ve anneyle uyumasını öneriyor ancak ben emme ve uyku ilişkisinin kurulmasına taraftar değilim. Özellikle ilk 3 aydan sonra memede uyutma taraftarı değilim. Daha önce de yazmıştım. Siz de uyku konusunda kendi ekolünüzü bulacaksınız. “Yok ben kitap okumayı sevmem, bilgileri internetten kısa kısa almayı severim” derseniz o zaman LLL Türkiye web sitesi ile başlayabilirsiniz. Web sitesindeki yararlı bilgiler bölümü çok faydalı bir kaynak. Ayrıca Emzirme Sanatı kitabının bir çeşit özeti olan ‘kes kullan’ setini de siteye koymuşlar, buradan indirebilirsiniz. Hatta kes kullan seti ‘Annelerin Anne Olmadan Önce Bilmesi Gerekenler’ sayfası ile başlıyor! 


BYBO’da sunduğumuz Tomris’in Emzirme Notları’nı da önermeden geçemeyeceğim. Yazılarımda bahsettiğim şeylerin %80-90’ı ya kendi yaşadığım, ya da yakından gözlemlediğim ve burdan yola çıkarak araştırıp bulduğum şeyler, o nedenle ‘tecrübeyle sabittir’ diyebilirim. Ama sadece tecrübemi anlatıp öneriyi verip geçmiyorum. Mümkün mertebe işin prensiplerini anlatmaya çalışıyorum ki anneler önerilerin arkasındaki mantığı kavrasın; böylece gerektiğinde kendi durumlarına uyarlayabilsinler. Yazılarımı okuduktan sonra emzirme kampı yaparak mamaya başlamaktan kurtulan, mamadan anne sütüne dönen, daha iyi emzirdiğini söyleyen anneleri duydukça da çok mutlu oluyorum. Bana bu mutluluğu yaşama fırsatını verdiği için de Eren’e çok teşekkür ediyorum. 

Bazı arkadaşların da BYBO’ya bıraktığı yorumlarda paylaştığı linklerden emzirme ile ilgili yazılarının LLL ve benimki ile benzer ekolden geldiğini ve faydalı bilgiler içerdiğini görüyorum. Yakın zamanda Arzu, katıldığı eğitimlerden öğrendiklerini paylaştı köşesinde, özellikle emzirmeye hazırlık açısından güzel notlar var: (Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 29. Hafta Okumanızı tavsiye ederim. 

Sezaryenden sonra bebeğimi emzirebilir miyim? 

Emzirmeye iyi bir başlangıç için en iyisi doğal doğum. En iyisi ilaçsız, epiduralsiz normal doğum ve hemen ardından bebekle koyun koyuna geçireceğiniz ilk dakikalar, saatler ve ilk günler... Eğer sizce gerekiyorsa epidural ikinci en iyi seçenek. En kötüsü ise sezaryen! Eğer illa sezaryen doğum yapmanız gerekiyorsa bebeği doğumdan hemen sonra koynunuza alacak, emzirecek ve mümkünse yanınızda tutacak olanakları sağlayan bir hekim ve hastane ile çalışın. Aksi takdirde emzirme ilk yarım saatten sonraya kalır, ki bu da emzirme başarısını düşüren bir faktör. Ama şunu da belirteyim, sezaryenden sonra bebeğini şakır şakır aylarca, hatta yıllarca emziren anneler elbette var. Yani yapılabilir. Ama doğaldan ne kadar uzaklaşırsanız emzirmede sorun yaşama ihtimaliniz artıyor, bunu da unutmayın. 
Ben ilk doğumumu sezaryen ile yaptım. Bebeklerimle 30 saniye yanak yanağa getirdiler, sonra ayrıldık. Kavuşmamız iki saati buldu. Sütüm doğumdan sonraki 4. günde geldi. Bir haftada kaybetmeleri beklenen kiloyu ilk günde kaybedince yavrucaklara ikinci günde hastanede mama başlandı (hala pişmanım direnmediğime). Emzirme ile ilgili çok sorun yaşadık. Kaç kez biberona ve mamaya kayıyorduk ki direkten döndük. Sonraki aylarda, yıllarda hep kendimi suçladım, ¨Eğer normal doğum yapsaydım bu sorunlar olmazdı... Çünkü normal doğumla vücudum emzirmeye hazır olurdu, doğumdan sonra daha erken emerlerdi, sütüm daha erken gelirdi¨ dedim. Geçen yıl tekrar gebe kalınca emzirmeye iyi bir başlangıç yapmak için bu sefer normal doğum yapmayı kafaya taktım. Çok şükür, istediğimiz gibi oldu. Biraz uzun sürdü, 2,5 gün kadar, ama normal doğum oldu. Doğar doğmaz kucağıma aldım bebeğimi, hemen emdi. Ama sütüm yine 4. gün geldi. İlk hafta kilo alımında biraz sorun oldu, burdaki bebek hemşireleri hemen mama önerdiler. Bu sefer akıllanmıştım. Üç gün istedim hemşireden, emzirme kampı yaptım, her şey yoluna girdi. Kırkı çıkınca haftada bir kez biberonla vermeye başladık sağılmış anne sütünü, ama bir türlü biberona alışamadı. Bunu biraz da gurula söylüyorum, demek ki memeyi o kadar benimsemiş ki, başka bir şey kabul etmiyor. 6 aylık oldu, hala da ben işteyken beni bekler, gündüz sadece kendini idare edecek kadar süt alır biberondan (zavallı kocacığım!).  Özetle emzirmeye iyi bir başlangıç yapmak için doğum çok önemli. 

Doğumdan sonrak ilk haftalar 

Başta da dediğim gibi, lohusalık kolay değil. Doğumdan sonraki ilk 40 gün yokuş yukarı olacak, özellikle emzirme açısından biraz zorlanabilirsiniz; ama pes etmeyin. Kırkı çıktıktan sonra ise yokuş aşağı. İlk 40 günün bence iki amacı var:
  1. Anne ve bebeğin birlikte yaşama alışması, annenin bebeğini tanıması, ihtiyaçlarını karşılamayı öğrenmesi. 
  2. Emzirmenin ve bebeğin ihtiyacına dayalı süt üretiminin yoluna konması. 
Eğer bu dönemde biberon ile mama vererek müdahale ederseniz, bebeğin beslenme sistemine anne memesi dışında bir şey sokarsanız daha büyük sorunlar yaratabilirsiniz. O yüzden konu komşuya kulak asmayın. Yeni doğum yapmış bebeği ziyarete gelen konu komşu eş dost akrabanın ilk sorduğu sorudur: “Sütün yetiyor mu?” Bana kalsa bu soruyu lohusa evinde toptan yasaklatırım. Çünkü bu sorunun altında şöyle bir varsayım var: “Süt yetmeyebilir, bu da senin başına geliyor olabilir”. Vallahi sen sorana kadar yetiyordu, ama sen sorduğun için içime bir kurt düştü, acaba yetiyor mu? Demek anne sütü yetmeyebiliyor. Ya benimki öyleyse? Acaba nerden anlarım? İşte mamaya götüren endişe zinciri böyle başlar. 

Anne sütünün yetmeyebileceği doğru bir varsayım değil. Süt yeter, hem de sadece tek bebeğe değil, ikizlere bile yetebilir. Çok nadir durumlarda süt üretiminde gerçekten bir sıkıntı olabilir. Bazı kadınlarda meme dokusu yeterince gelişmemiş olabilir ama bu gerçekten çok nadirdir. Bu durumun binde bir kadında olduğu tahmin ediliyor ve memelerin büyüklüğü ile alakası da yok. Eğer herhangi bir noktada sütünüzün yetmediğini düşünüyorsanız sakın mamaya başlamayın! Sütü çoğaltmanın binbir türlü yolu var. Hepsinin de prensibi aynı: memeyi sık sık boşaltmak. Bunun için benim önerdiğim yöntem emzirme kampı
Gece yatmadan önce mama vermenizi önerecek (daha uzun uyusun diye) insanlar olabilir etrafınızda. Ya da çok ağlıyor diye mama vermenizi söyleyen... hatta bebeğin sizi canlı emzik olarak kullandığını, her istediğinde meme vermemenizi söyleyen eş dost olacak. Söylememe gerek var mı? Kulak asmayın. Cahilliklerine verin. Yine de üstelerlerse, bu sefer ayarı verin. Her şeyden önemlisi, kendinize güvenin! 

Anne adaylarına öneriler konusuna gelecek hafta devam edeceğim. Bu arada sizler de anne adaylarına önerilerinizi yorumlara bırakabilirsiniz. Şimdiki aklınız olsa ne yapardınız, ya da yapmazdınız bebeğinizin ilk günleri, haftaları ve aylarında? 

Haftaya görüşmek üzere, 

Tomris

27 Mart 2013 Çarşamba

Asuman'ın Doğal Doğum Hikayesi

Hamile kaldığımı öğrendiğim ilk gün, kararımı vermiştim. Ben doğal doğum yapacaktım. İstediğim şey gayet normal fakat benim buna karar vermem çok da normal değildi... Zira eline bir kıymık batınca dünyayı ayağa kaldıracak derecede canı tatlı olan ben ve az çok nasıl gerçekleştiğini bildiğim doğal doğum! 

Hamileliğim boyunca ekstra bir zorluk yaşamadım. Nasıl olduğunu çok da merak etmeme rağmen bahsedilen aşerme (tabiri caizse) veya herhangi bir şeyden tiksinme tarzı bir şey yaşamadım. Hatta olayı sadece kendime indirgeyip hamile bayanların ilgilenmeyen eşlerinin olaya biraz daha ilgisini çekmek için yapılmış ufak cilveler olduğuna karar verdim bu aşerme işinin:) Benim böyle bir şeye ihtiyacım yoktu çünkü eşim her zaman yanımda ve tam destekti. 

Hamileliğimin son bir ayına kadar çalıştım, rahat bir hamilelik geçirdiğim için zorlanmadım, bilakis faydalarını gördüm. Yürüyüşün doğuma katkılarını öğrendiğim için iş yerinde bile devamlı yürüdüm. Harici yürüyüşlerimi ihmal etmemeye çalıştım. Hamileliğimin son günlerinin sıcaklara denk gelmesi ve ayaklarımdaki şişlikler belki de hamileliğimin en zorlandığım kısmıydı ama bu kadarı da olsun artık diye düşünüp dert etmiyordum. Tabii ki düzenli olarak kontrollerime gidiyordum.

Bir kızımız olacağını öğrenmiştik. Hazırlıklar tam gaz devam ediyordu. Pembe patikler, tulumlar çok çok tatlılardı:) İlk kontrollerime özel bir hastanede başlamamıza rağmen ben devlet hastanesinde doğum yapma kararı aldım. Hem maddi hem de manevi olarak daha iyi olacağını düşünmüştüm. Özel hastanede çok fazla müdahalede bulunulacağını anlamıştım. Ben kendime güveniyordum. Olayı gerçekleştirecek olanın ben ve kızım olduğunu biliyor neden bir de üstüne bir ton para vereyim ki diye düşünüyordum. Bu kararımdan dolayı daha sonra herhangi bir pişmanlık yaşamadım. Özel hastanede çok da gerekli olmadığı halde kısa sürede beklemeden sezeryana yönlendirildiği duyumlarım da bu kararı vermemde etkili oldu tabii... 

Günler geçiyor benim doğum yapacağım zaman yaklaşıyordu. İçimde çok tatlı bir huzur ve biraz da sabırsızlık vardı. İşten çıkmış zamanlarımı son hazırlıklara harcıyordum. Her gün hastaneye giderken yanımızda götüreceğimiz çantayı bir daha bir daha kontrol ediyor, her şeyin hazır olduğunu görünce rahatlıyordum:) Yürüyüşlerime devam ediyor, bana eşlik eden anneciğimle planlar yapıyorduk. Bana doğum yapacağım tarih olarak 30 Ağustos denmişti ama daha erken olacağı ihtimali de olduğu için ben erken beklentiye girmiştim. Her akşam ¨bu gece kesin doğum yapacağım¨ diyerek yatıyor ve nedense hep gece olacağını düşünüyordum. Sabah yine aynı şekilde kalkıyor ¨Anne ben yine doğuramadım!¨ diyordum. Annem büyük bir sabır ve tecrübeyle bana telkinlerde bulunuyor, vakti geldiğinde istesem de durduramayacığımı anlatıyor, sabırlı olmam gerektiğini söylüyordu... Her gün apartmanda karşılaştığımız, kötü niyeti olmamasına rağmen ¨Sen hala doğurmadın mı!¨ diye soran teyzeyle karşılaşmamak için çaba sarf ediyordum. ¨Zamanı geçti, ben sezeryan yapmak zorunda kalacağım¨ düşüncesini kafamdan atamıyordum. 
Kontrollerime doğumu yapmaya karar verdiğim hastanede devam ediyordum. Kontrollerimden birinde beni normal doğumdan vazgeçirmeye çalışan bir doktorla bile karşılaştım. Kendisinin fikrini sormadığımı benim fikrime saygı göstermesi gerektiğini söyleyip konuyu kapattım. Son kontrole gittiğimde söyledikleri tarihi bayağı bir geçmişti ve doktorlar da apartmandaki cici komşu teyze gibi ¨Sen hala doğurmadın mı?!¨ dediler ve bana el koydular! Hastaneye yatmam gerektiğini söylediler. Normal bir kontrole gittiğimizi sandığımızdan, annemle halimiz görülmeye değerdi. Eşimi aradım, çantaları getirmesi gerektiğini söyledim. Geldiğinde o da çok şaşırmıştı. Annemin ve eşimin yüzünü hiç bu kadar beyaz görmemiştim. Anneme ve eşime beni merak etmemelerini söyleyerek ayrıldım ve odama yerleşip beklemeye başladım. 

Ertesi gün doktorlar suni sancı vermeleri gerektiğini söylediler. Müdahalesiz doğum yapmak istediğim için bu karardan hiç hoşlanmamıştım ama kabullenmek zorunda kaldık... Ertesi gün doğum gerçekleşeceği için eşimden şampuan ve havlu istedim. Doğuma girmeden duş almanın iyi olacağını düşündüm. Bütün bunları konulup planlarken o da ne! Sancılarım başlamıştı bile:)) Doktora gidip durumumu anlatığımda ¨Doğuma alıyoruz sizi!¨ demesin mi... Dünyalar benim oldu! Suni sancıya gerek kalmadan kendiliğinden sancılar başlamıştı. Bebeğim beni duymuş ve süreci başlatmıştı sanki... Tekrar eşimi aradım ¨Havluyu filan bırak yetiş! beni doğuma alıyorlar!¨ dedim:) Saat 19:30 da doğumhaneye girdim. İnanılmaz mutlu ve heyecanlıydım. Ne en ufak bir endişe ne de korku... Kendimi tanıyamıyordum; bu cesaretli insan ben olamazdım! Ama bendim ve hazırdım. Sancılarımı aslanlar gibi karşıladım. Sancı çektiğim anlarda edeceğim duaların kabul olacağını söyledikleri için birçok dua ettim. Kardeşime üniversite için, ablama iş için, bekar arkadaşlarıma eş için ve tabii kendime yardım diledim:))

Nihayet bebeğim ve ben üstün bir çabanın sonunda birbirimize kavuştuk. Ben hayatta her şeyin durduğu anları filmlerde olur sanıyordum. Gerçek hayatta da böyle bir sahne yaşanabiliyormuş bunu anladım. O anki duyguları kelimelerle ifade etmek gerçekten mümkün değil. Doğuma girdiğimde 08.09.2009 tarihiydi. Hemşire dişini sık 12'yi geçsin 09.09.09 doğumlu olsun diye espiri yapmıştı. Doğum gerçekten de 01:05'de gerçekleşti. Herkesin sezeryanı o tarihe ayarladığını duyduğumda çok şaşırmıştım... Ben de o tarihte doğurmuştum ama tek farkla: normal ve müdahalesiz bir doğumla...
Kızım şimdi 3 yaşında, adı Nil. Ben normal doğum yapmış biri olarak normal doğumun ne harika, hiç de bazılarının anlattığı gibi zor bir şey olmadığını her fırsatta ifade ediyorum. Herkese benimki gibi muhteşem bir doğum diliyorum. Bu vesileyle hayatımın en özel günlerini kaleme almama sebep olduğunuz için size de çok çok teşekkür ediyorum...

Asuman Duman

Not: Hikaye daha önce Doula Anne'de yayınlandı.




Evren'in ilk doğal doğum hikayesi
Evren'in ikinci doğal doğum hikayesi
Güneş'in doğal doğum hikayesi
Mine'nin doğal doğum hikayesi
Gizem'in doğal doğum hikayesi
Öykü'nün doğal doğum hikayesi


26 Mart 2013 Salı

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 33. Hafta

Merhaba,

Geçen haftaya kıyasla bu hafta artık bayağı değiştim. Karnım kocaman. Gerçekten! Dün kocam, elleriyle karnımı taşır gibi yaptı ve " üfff ağır bu be" dedi... Karpuz gibi bir şey taşıyorum önümde. Sindirim sistemi sorunlarım taz gaz devam, çok az yemek yiyebiliyorum, iştahım hiç yok. Sanki karnım acıkmıyor bile... Başlangıçtan beri 14 kg. aldım, iyi olduğunu düşünüyorum.

Ciddi bir reflü sorunum var, yemek borum yangınlarda.... umarım ilerde bir sorun olmaz bu kadar tahriş olması... Bir şeyler kemirdikten sonra dik oturuyorum, yatarken neredeyse yarı oturur gibi yatıyorum, elma işe yarıyor bir de sakız çiğnemek iyi geliyor. Antiasit tablet içmememeye inat ediyorum. Uykularım çok az... Gece 10:30 gibi yatmış oluyorum ve 2:30 gibi, sonra da 4:00 gibi uyanıyorum... Tuvaletim gelmiş oluyor çünkü. Sabah da 7:00 gibi artık yatakta dönmekten sıkılıp kalkıyorum. Kalça eklemlerim ağrıyor, kuyruk sokumu civarından çıtır çıtır sesler geliyor. Yanıma dönük yatarsam, 1 saat sonra kalça eklemlerimin acısından uyanıp, diğer tarafa dönüyorum. 5 veya 7 yastıkla uyuyorum. Küçük yastık kılıflarımın içine büyük yastıklar tıkıştırdım, şişman yastıklar elde ettim, çok işime yaradı. Ayrıca, hamile yastığı almama gerek kalmadı. Zaten, iyice göçtük! Eğer, çok acıyorsa pilates topumun üstüne gevşiyorum, biraz yavaşlıyor. Dizlerim, bileklerim çok yumuşak... dönüveriyorlar hemen. Yürüyüşlerim artık günde en fazla yarım saat kadar... nefesim kesiliyor... eve gelip uyuyorum. Evin içinde dolaşmak bile nefesimi kesiyor.

Yoga dersinde Ayça, "Sen artık biraz yavaştan al" dedi... yorgun hissettiğimde ara verip dinleniyorum. Çok sakarım, bir çok şeyi kırdım. Elimde bir şey tutmak zorlaşıyor. Kırdığım ve döktüğüm şeyleri yere çöküp temizlemek zor geliyor. Kafam dağınık, unutkanım... Herşeye yetişen biriyken, şimdi bir çok seyi bıraktım kendi haline.... Bebeğimiz çok hareketli, bir o yana bir bu yana dönüyor... Bazen bayağı canım acıyor hareketlerinden. Artık, bir olarak geçireceğimiz son haftalar... Mayıs'dan sonra iki olacağız. 
DO-UM'un CD'sinden nefes çalışıyorum, hypno-birthing kitabını da okudum... ordaki nefeslerle aynı... Zaten esas prensip, iyice gevşemek, kendini bırakmak ve bebeğinin çıkmasına izin vermek yoksa başka bir teknik yok aslında. Derin gevşemek (hem zihnen hem de bedenen) oldukça güç... Yukarıda yazdığım bütün değişiklikler beden tarafından gevşemek için yapılan otomatik birikim. Bütün eklemlerim, bağlarım, kalça bölgem ve zihnim beni gevşemeye, yavaşlamaya, kendine dönmeye davet ediyor. Bu daveti mümkün olduğunca dinlemeye/anlamaya çalışıyorum. Kendimi bedenimin davetine bırakmaya çalışıyorum, bedenime güveniyorum. Olumlamalarımı yapıyorum, görsellemelerimi yapıyorum, çok medidatif biri oldum, bayağı içime döndüm, sosyal ortamlardan iyice uzaklaştım. Kocam dışında etrafımda kimseyi göresim yok. Tamamen doğuma, bebeğimize odaklanmış durumdayım. Dünya yansa, dönüp bakmayacağım. 

Haftaya doktor kontrolümüz ve Sima'yla buluşmam var, görüşmek üzere!

Arzu

25 Mart 2013 Pazartesi

Rüzgarın Evi Yok!

Bugünkü misafir yazarım bebek sahibi olduktan sonra İsveç'den Türkiye'ye taşınan fakat ¨tutunamayan¨ arkadaşım Sedef. Türkiye'de çocuk yetiştirmenin zorluklarından ve iki arada bir derede kalmışıktan bahsediyor. İyi okumalar...
Mahmud Derviş, Edward Said için yazdığı vedada şöyle demiş: 

On wind he walks, And in wind he knows himself. 
There's no ceiling for the wind, 
No home for the wind. 
Wind is the compass of the stranger's north. 
He says: I am from there, 
I am from here, But I am neither there nor here. 
I have two names which meet and part. 
I have two languages. 
But I have long forgotten which is the language of my dreams. 

3 yıl önce evlenerek, çok sevdiğim İstanbul'u terkedip, Stockholm adlı kuzeyde bir yere taşındım. İsveç, yaşamak için harika bir yer ve Stockholm de çok güzel bir şehirdi. Ancak evden uzakta olmak çok zor geldi bana. Artık başka bir evim vardı benim. Hatta hem orda hem burda şeklinde 2 evim vardı. Ne kadar da şanslıydım. Diyerek kendimi kandırmaya çok çalıştım ama işin aslı; ordan oraya esen rüzgarın evi yoktu! 

Gittikten 6 ay sonra hamile kaldım. Ada tam 42 hafta anne karnında kaldı. Bebeğimin keyfi yerindeydi. Ebemin söylediği buydu. Hamileliğimi her türlü stresten, yorgunluktan uzak, kitap okuyarak, kafamı dinleyerek, uzun yürüyüşler yaparak geçirmiştim. Bebeğin rahatlığının sebebi de bu herhalde diye düşündüm, mutlu oldum. Doğumdan sonraki ilk aylarsa benim için fiziksel sınırlarımı zorlayan bir dönem oldu. Ada çok ama çok uslu bir bebekti. Görenlerin hayretten ağzı açık kalıyordu. Fakat tek başına bebek bakmak inanılmaz zordu. Kulağa abartılı gelebilir ama dolaptaki yemeği çıkartıp ısıtacak fırsatı bulamadığım, eşim işten gelene kadar tuvaletimi tuttuğum günler oldu. Fakat zorluklarından çok güzellikleri kimseyle paylaşamıyor olmak, Ada'nın bizden başka kimsesiz bir çocuk olarak, tüm sevdiklerimizden uzakta büyüyeceği gerçeği kafama takılıyordu. Gün gelecekti Ada kendini isveççe çok daha iyi ifade edecekti ve ben onu yakalayamadığım bazı detaylarda belki de kaybedecektim. Bu düşünceleri deştikçe yenilerini buldum, buldukça yerimde duramaz oldum.

Bebeğimiz 9 aylıktı, valizlerimizi topladık. Ama evimizi kapatmayıp eşyalı olarak kiraya verdik. Eşimin yarı ücretli kullanabileceği 6 ay bebek izni vardı. 2 ay da yaz tatili izniyle birleştirdik. Benim İstanbul'daki evim duruyordu. Kimsenin kolay kolay sahip olamayacağı pekçok şansa sahiptik yani. Böylece 8 aylığına Türkiye'ye dönüş denemesi yapmaya karar verdik ve soluğu Türkiye'de aldık. Biz anne-baba olarak çalışacaktık, çocuğumuzu da herkes nasıl yapıyorsa o şekilde büyütecektik işte... Sahi, yalnızca 4 ay doğum izni olan, insanların işe gidip gelmek için akıl almaz saatleri yollarda geçirdikleri, mesai saatlerini dizginlemenin mümkün olmadığı bu memlekette insanlar nasıl çocuk büyütüyordu, okul öncesi 0-5 yaş döneminde çocuklar ne yapıyordu?
Yatılı bakıcı tutmak diye bir uygulama vardı. Herkes öyle yapıyor dedi arkadaşlarım. İyi bir kadına rastlamaksa tabii ki büyük bir şanstı. Yani 9 aydır gözümü kırpmadan baktığım bebeğimle kumar oynayacaktım. Herkes böyle yapıyordu çünkü. Ben yapamadım. CV'mi birtek yere dahi gönderemedim. İşe giderken yürüyüş mesafesinde bir kreşe çocuğumu bırakmak, sonra iş çıkışı uğrayıp almak, birlikte eve geri dönmek İstanbul için fantastik bir hayaldi... Bunların gerçek olabileceğini bile bile de aksini yapmaya kalkışmak benim mantık sınırlarımın dışında kaldı.

Türkiye'de okul öncesi dönemde çocuk eğitimiyle ilgili ciddi olarak hiç konuşulmuyor farkında mısınız? Çocuk gelişiminin bu en önemli döneminde çocuklar 4 duvar arasında eş-dost ya da bakıcı, bir takım kadınlarla hapis durumdalar. 5 yaşında okula adım attıkları günün sonrasında tüm çocukluklarını ve gençliklerini geçirecekleri baskıcı, rekabetçi, zorlu eğitim sistemine bu şekilde hazırlanıyorlar. Travma üzerine travma yani... Çocuklu kimle konuşsam paralı okulların çılgın ücretlerinden, kucak dolusu para dökdükleri bu okullardan memnuniyetsizliklerinden bahsediyorlar. Sistem bir taraftan çocukları, diğer tarafta da kendisini beslemekle yükümlü hale getirdiği anne babaları eziyor. Akıl alacak gibi bir düzen değil yani. İstanbul'un altyapı olarak bir çocuk ve çocuklu aile için nasıl imkansızlıklarla dolu olduğuna hiç girmiyorum bile. Eğitim sisteminin kötülüğünün yanısıra, ülkenin sosyal ve politik olarak içinde bulunduğu karanlık tablolarsa dönüş tezimize anti-tez olarak insanlardan en çok duyduğumuz konular.
 
2 ayı Ege kıyılarında ve 6 ayı da İstanbul'da olmak üzere Türkiye'de 8 ayımızı doldurduk. Dönüş kararını vermemizse epey önce oldu. Eren'e bunu ilk söylediğimde benden Bebek Yapım Bakım Onarım için Stockholm'e geri dönüş nedenlerimi anlatan bir yazı yazmamı istedi. Yurt dışında yaşayan tüm arkadaşlarım, tanıdıklar için bir deneydi aslında benim yaşadığım. Kimsenin kolay kolay organize edemeyeceği kadar da kontrollü bir deney. Duygu ve düşüncelerimi merakla bekleyen bu insanlar için de yazıyorum bu satırları.

Gidilen her ülkenin, kurulan her hayatın şartları mutlaka farklıdır. Ama genel olarak gördüğüm yurt dışında buraya kıyasla çok minimal hayatlar yaşadığımız. Yani burda duzeninizi kurduktan sonra da hayat kimi açılardan daha zengin ve daha renkli. Orası kesin. İstediğiniz, özlediğiniz buysa Türkiye'ye geri dönmek elbette mümkün.

Ben gidiyorum çünkü şimdi 17 aylık olan kızım Ada'yı kendim büyütmek istiyorum. Anne olmuş bir kadın olarak kendi hayatıma da insani şartlarda devam etmek istiyorum. Çocuğumuzun eğitimi, yarını, geleceğimiz için endişelenmeden doya doya ve birlikte günlerimizi geçirebilelim istiyorum. Boş zamanlarımızda değil de dilediğimiz gibi anne ve baba olabilelim istiyorum. Ada huzurlu ve mutlu büyüsün, çeşitli baskılara maruz kalmasın istiyorum. İşte hepsi bu! 

Son olarak, bütün kalbimle diliyorum ki, evden uzaktaki herkesin, bir gün geri dönüş için yolu açık olsun! 

Sedef Kürüm Kömürcü 
Şubat 2013, İstanbul



23 Mart 2013 Cumartesi

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü- Bölüm 17

Merhaba sevgili BYBO okuyucuları, 

Bu hafta, kendimi sıkca dinlediğim bir hafta oldu; aylardan sonra ilk defa! Aslında içimde garip bir huzur var. Sanırım bunun sorumlusu, en sonunda işe yarayan ilaçlar! Nazarlar değmesin, son beş gündür normal insanlar gibiyim; ağrısız ve sızısız! İnanabiliyor musunuz?! Ben şahsen inanamıyorum...

Kulaklarımda kuş cıvıltıları, gözlerime yansıyan yumuşak gün ışığı ve ruhumun hafifliğiyle salınıyorum şu günlerde. Ağrısız olmanın ne büyük bir nimet olduğunun farkına varıp ibadet eder gibi, ciğerlerime çeke çeke yaşıyorum her anımı. Fakat içimde yine de garip bir duygu var; hasret ve buruklukla karışmış bir kalp kırgınlığı sanki. Kendime bile tam olarak ifade edemiyorum. 

Geçen haftasonu sevgilimle üzüm bağları arasında yürüyüşe çıktık. Kaygısız, endişesiz; ele ele, kol kola yürüdük kilometrelerce. Hava çok güzeldi, manzara çok güzeldi, bizim içimiz çok güzeldi. Sanki tamamiyle bir iyileşme dönemindeyim şimdi. Bahar, habercilerini yalnızca kuşlarla ve kendini utangaç gösteren güneşle değil, ruhuma serpilen yaşam ateşiyle de gönderiyor sanki. Yüzümde hep bir gülümseme, aklımda bambaşka hayaller. Sanırım bu kullanmaya başladığım son ilaç kaygılarıma da iyi geldi. Ya da ben o eziyeti andıran ağrılardan bir nebze kurtulunca, asıl benliğime geri dönmeye başladım. Sonuncusu kulağa daha bir güzel geliyor sanki... 


Yürüdüğümüz bağ yollarında bizden başka insanlar da vardı. Büyüklü küçüklü aileler, üzüm dallarını budamakla uğraşan işçiler, torunlarını gezdirmeye çıkaran nineler ve dedeler... Hele bir aile vardı ki, tam önümüzde yürüyorlardı. Anne, baba, ikiz olup olmadıklarına bir türlü karar veremediğimiz iki kız çoçuğu ve küçük, siyah, kıvırcık tüyleri olan bir köpek. Çocuklar, cıvıldayarak bir yandan birbirleriyle oynuyorlar, bir yandan da köpeğin peşinden koşuyorlardı. Yaşları tahminen beş ya da altıydı. Çok şenlikli bir aileydi. Bir ara biz, kendi ettiğimiz sohbeti yarıda bırakıp o küçük kızlar hakkında konuşmaya başladık sevgilimle. Acaba ikizler miydi, yoksa yaşları birbirine çok yakın olan iki kız kardeş mi? Belki de aynı sınıfta olan çok yakın iki arkadaştılar; bilemezdik. Sadece gözümüze çok sevimli gelmişlerdi. 


Onları görünce, birden ömrüm boyunca hissettiğim 'kardeş hasreti' geldi aklıma. Sesli düşündüm, 'Acaba kardeşim olsaydı ne olurdu?' diye... Ama cümlenin sonunu getiremedim. Nitekim çok zorlu bir hayatım oldu. Bir kardeş, o hayata zaten uymazdı. Ama belki olsaydı, kendimi dünya üzerinde bu derece yalnız hissetmezdim. Hiç doğru düzgün bir arkadaşım da olmadı benim. Halbuki bütün çocukluğum ve üniversiteye kadar olan bütün okullarım hep aynı semtteydi. 22 sene boyunca hep aynı evde yaşamıştım. Belli ki, biraz hayatın yaşattıklarından; biraz da yaradılışımdan ötürü, farklıydım akranlarımdan. Hep bir şekilde ayrıldım onlardan. Küçükken hep 'Güzel Sanatlar`a gidince rahat ederim belki. Oradakiler de benim gibidir.' diye avuturdum kendimi. Fakat sonradan gördüm ki, öyle değilmiş. Kendimi yalnız hissedişim hiç geçmedi. Ve bu duygunun özünde hep 'aile' eksikliği yattı. Ama belki bir kardeşim olsaydı... Yoldaş olur muyduk acaba birbirimize? Anlar mıydık yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi? Ya da kavgacı ve birbirinden çok farklı mı olurduk? Bunların yanıtlarını hiç bir zaman öğrenemeyeceğim. Ama o iki küçük kızı gördüğümde yüreğim yine sıcacık oldu. Kardeşi olması bir insanın, nasıl bir duyguydu acaba?

Benim 'aile'de gördüğüm kardeşler, malesef birbirine düşman kardeşlerdi hep. Fakat, sonradan öğrendim dünya üzerinde sevgi dolu ve birbirine gerçekten bağlı aileler de olduğunu. İki kardeşten ve ikizlerden konuştuk sevgilimle; sanki şimdiden ısmarlayabilirmişiz gibi... Sonra ben yine kendi içlerime döndüm; o ateş geri geldi. Bir bebek, bir anne; ama sağlıklı bir anne, mutlu bir yuva... Olacak mı acaba? Bazen, küçük bir anlığına bile olsa, geleceğe yolculuk edebilsek keşke. Ama yok, o zaman ne tadı çıkar ki şu anda yaşadıklarımızın? Sevgilime sordum: 
Sence, ben Mayıs`a kadar iyi olursam denemeli miyiz? Ama lütfen benim duymak istediğimi değil, kendi gerçek görüşlerini paylaş benimle...- Deneyebiliriz aslında. Ama ertelesek senin için daha iyi olur. İlaç alıyorsun. Migreninin ilaçlar yüzünden mi, yoksa kendiliğinden mi geçtiğini bilmiyoruz şimdilik. Tedavin sürüyor. Sen, önce kendini toparlamalısın. Bizim bebeğimiz olacak, merak etme. Önce evimizi yapacağız, sonra sen iyi olacaksın ve bebeğimizi karşılayacağız.
Haklıydı. Şurada da yazdım geçen gün; "İçimin bir yanı “Daha Mayıs`a çok var, o zamana kadar toparlanırsın belki. Bir dene, ne olacak?” diyor. Bu, sanırım duygularımın, hormonlarımın ve yüreğimin sesi. Fakat bir yanımsa “Olmaz, önce sağlığına kavuş! Bak, şimdi vücudunu ilaçlarla dolduruyorsun ve bunu sağlığına yeniden kavuşmak için yapıyorsun. Daha gençsin, zaman tanı biraz kendine. Hem o ilaçları hamileliğinde kullanamayacaksın. Bu durumda o migren ağrılarının bütün şiddetiyle geri gelmesi muhtemel. Minik bebeğine o ağrıların eşliğinde nasıl bakarsın sonra? Sağlıklı bir bebek için önce sağlıklı bir anne!” diyor. 

Ve ben, her ne kadar dudağımı büzsem de duygularımı, hormonlarımı ve yelkenleri suya indirmek isteyen yüreğimin sesini elimin tersiyle ve zorla bir kenara çekip mantığımın sesini dinliyorum. Sevgilime söz verdirttim; 'Ben Mayıs`a kadar sık sık bu soruyu sana sorabilirim. Beni o zamana kadar, her seferinde yeniden ikna etmen gerekebilir. Lütfen sağlıksız ve sadece duygularımla aldığım bir kararla seni etkilememe izin verme.' Ama aklım, fikrim sürekli cennette bize geleceği günü beklediğine inandığım bebeğimde.


Sevgilimle yürüyüşümüzün sonuna yaklaşırken, ona bir iki gün önce gördüğüm bir rüyamı anlattım. Bu rüya, nedense bana aynı anda bir çok farklı bakış açısı kattı. Ama en önemlisi; sevgi bağı olması için illâ ki kan bağı olması gerekmediğini hatırlattı. Artık özgür bırakmam gerekiyor sanırım. Ellerimde sıkı sıkı tuttuğum, benim olmayan pişmanlıkları, geçmişimden bugüne sırtımda 'yük' diye taşıdığım başkalarının günahlarını ve yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımı... Artık hepsini özgür bırakıp kendimi rüzgarın uğultusuna salmamın vakti geldi. Bunu yapmalı ve artık hafiflemeliyim. Belki bu sene olmayacak, ama biliyorum; doğru zamanda, tam da bizim istediğimiz gibi olacak. 'Senden değil; sadece daha iyisi olabilsin diye kendi egoistliğimden vazgeçtim bebeğim.' 

Sevgiyle, 
Derya

22 Mart 2013 Cuma

Tomris’in Emzirme Notları – 7: Mamaya Başlamış Bebekler İçin Emzirme Kampı

Tomris'in Emzirme Notları'nın 1. Bölümü burada2. Bölümü burada3. Bölümü burada4. Bölümü burada, 5. Bölümü burada, 6. Bölümü burada


“Dört aylık bebeğim gündüz meme emmeyi bıraktı. Sadece gece uykusunda emiyor. Her gece yatmadan önce mama veriyordum; sanırım ona alıştı. Sütüm artsın diye arada pompa yapıyorum gerçi, ama zamanla mama miktarını arttırmak zorunda kaldık. Bu kadar az verince, yani sadece yatmadan önce ve arada sağdığım sütü verince alışmaz sandım biberona, ama birden oldu. Çok üzülüyorum, en az bir sene emzireceğimi hayal etmiştim. Ne yapsam?” 

“İki aylık ikizlerim var. Doğduklarının ikinci günü hastanede mamaya başladılar, kilo kayıplarının çok fazla olduğunu söyledi doktorlar. “Sütün gelince mamayı kesersin” dediler. Ama sütüm de geç geldi, doğumdan sonra 5. gündü... Böyle mama ile takviye ederek devam ettik. Başlarda günde 30-60 ml. verirdim, zamanla arttı. Şimdi iki aylık olan bebeklerimin her biri günde 150 en fazla 210 ml. mama alıyor. Yalnız son zamanlarda memede hırçınlaşmaya başladılar. Memeyi bir alıp bir bırakıyor, ağlıyor, bir türlü doğru düzgün emmiyorlar. Sanırım biberon istiyorlar. Vermezsem karınları doymayınca da uyumuyorlar. Gündüz idare ediyorum ama sabaha karşı artık direncim düşüyor, vicdan azabıyla da olsa mama veriyorum. O zaman rahatlıyor ve uyuyorlar. Ne yapmam lazım?” 

 “Yedi günlük bir bebeğimiz var. Eşimin sütü geldi ama tam artmadı, o yüzden mama takviyesi yapıyoruz. Bebeğimizi gündüz 2-3 saatte bir emziriyor eşim. Geceleri de onu dinlendirmeye çalışyoruz, bebek uyandığında kayınvalidem mama veriyor. Eşimin sütü ne zaman artacak?” 
Bir şekilde biberona başlamış annelerden o kadar çok soru alıyorum, o kadar soru cevaplıyorum ki artık bu konuyu burda yazmam şart oldu. Facebook’daki BYBO, Emzirme Reformu gibi sayfalarda da bu konuda sık sık sorular görüyorum. Umarım bu yazı emzirmenin yanı sıra mama veren anneleri sadece emzirmeye dönme konusunda yardımcı olur. 

Bir çok anne sütü çoğalınca bırakacağını düşünerek mamaya başlıyor. Ama mama verdiğiniz sürece sütünüzün bollaşması mümkün değil. Aksine, bebeğin beslenme düzenine bir kez mama girdiğinde anne sütü zamanla azalır. Bu nedenle, ikinci yazımda detaylarını anlattığım gibi, meme ve biberon karışık beslenmenin uzun vadede sürdürülmesi mümkün değil. Er ya da geç, mama kazanır, meme kaybeder. (Çok istisna durumlar olabilir ama annelerin %90’ından fazlası için durum böyle).

Çoğu zaman ise sütün azalarak bitmesinden önce bebekler tercihlerini biberondan yana yaparlar ve bir süre sonra memeyi reddetmeye başlarlar. Peki, bir şekilde mamaya ve biberona kaymaya başlamış bir bebek için ne yapmak lazım. Yok mu bunun bir çözümü, sihirli bir formulü? Size bir iyi, bir de kötü haberim var. İyi haber: Çözümü var! Kötü haber: Bu çözüm sihirli bir formül, kolay bir reçete değil; emek harcamanız ve uğraşmanız gerekiyor. Çözümün adı: Emzirme Kampı! Şimdi diyeceksiniz: “Bu kadın da emzirme kampı diye bir yöntem bulmuş, ne soru sorsak aynı cevabı veriyor”. Birincisi, bu yöntemi ben bulmadım. Buna lohusalık deniyor ve on binlerce yıldır anneler lohusalıklarında aslında bir çeşit emzirme kampı yapıyorlar. İkincisi, karşılaşılan emzirme soruları ve sorunlarının çok büyük bir kısmı bir şekilde mamaya ve/veya biberona başlamış annelerden geliyor, biberon alan bebeklerde görülüyor. Çünkü sorunların çok büyük kısmı biberon ve mama kullanımından kaynaklanıyor. O nedenle gerçekten ihtiyaç yoksa mamaya hiç başlamamak lazım (emzirme kampı yapmadan gerçekten mama desteğine ihtiyacınız olup olmadığını bilemezsiniz). Emzirme kampının nasıl yapılacağını daha önce aktarmıştım. Lütfen öncelikle bu yazıya bakın.

Bir şekilde biberonla mamaya başlamış bebeklerde ilk emzirme kampı yazısındakilerin yanı sıra şunlara dikkat etmek gerekiyor: 

Emzirme kampına başlarken evdeki tüm mama ve biberonları çok çok yüksek bir yere kaldırın. Varlıklarını unutun. Formül mama icat edilmedi, yok öyle bir şey! Biberon da yok! Beyninizi buna göre formatlayın. (Biberonları atın demiyorum çünkü işe başlayacaksanız vs. arada biberon gerekebilir. Ama formül mama kutusunu atabilirsiniz). Beslenmesinin yarısını mamadan alan veya biberona alıştığı için memeyi doğru düzgün emmeyen bir bebeğe ‘mama vermeyin’ demem çok gaddarca geliyor olabilir size. Ama bunu bebeğinizin iyiliği için söylüyorum. Evet, iki gün çok ağlayacak. Sizin de canınız çıkacak. Biliyorum, çünkü emzirme kampını ben de yaptım. Hem de bir kez değil, bir çok kez. En zoru da ikizlerimle yaptığım emzirme kamplarıydı. En son kamp yaptığımızda iki aylıklardı. Mecburduk bunu yapmaya, çünkü aldıkları mama miktarı gittikçe artıyor, emmeleri gittikçe kötüleşiyordu. Çünkü biberon aldıkça memeden sütü nasıl en verimli şekilde getirip karınlarını doyuracaklarını öğrenemiyor, öğrendiklerini de unutuyorlardı. Emzirme kampı sırasında çok ağladılar. Ama sonunda mecburen doğru düzgün emmeyi öğrendiler. Çünkü hayatta kalma içgüdüsü, biberon için inat etmekten daha baskın gelir. 

“Anladım, biberon vermeyelim. Ama çok zorda kalırsak çok az, sabaha karşı, mesela 30 ml mama versek, sadece günde bir kez. Olur, değil mi?”  Yok, siz beni anlamamışsınız. O vereceğiniz ‘azıcık’ mamanın bebeğe bir faydası olmayacağı gibi emme tekniğini de yine bozacaktır. Bebeğiniz sanki yeni doğan bir bebek gibi doğru düzgün emmeyi, memeden en verimli şekilde süt almayı yeniden öğreniyor. O yüzden kesinlikle mama ve biberon yok. Vereceğiniz her biberon sizi en başa geri götürecektir. Mama vermemek için direnirken en zoru akşam ve gece saatleridir. Çünkü anne de bebek de günün yorgunluğunu taşıyordur. Anne uykusuzsa akşama doğru yorgunluğu artar, yorgunluktan sütü azalmaya başlamış olabilir (o yüzden de emzirme kampında destek almak çok önemli). Genellikle gece 11’den sonra iyice zorlaşır. Bebekler canhıraş ağlarken insanın aklına “şimdi 210 ml mama versem sonra da vurup kafayı uyusam güzelce” gibi düşünceler gelmeye başlar. Ama sakın pes etmeyin. Evet, geceler uzun geçecek, belki evdeki ışıklar o gece hiç sönmeyecek. Ama devam edin. Bir kaç gün içinde sütünüz bollaşacak. Bu da geçecek. Eger bu üç gunu atlatabilirseniz daha güzel günler sizi bekliyor olacak. Sütünüz bollaştığında uyumaya, ailenizin diğer fertlerine ve ev işlerine daha rahat vakit ayırabileceksiniz. Ama şimdi görevinizi emzirmeyi yoluna koymak. Diğerleri bekleyebilir. Bebeğin doymak bilmediği, sürekli emmek istediği ve ağladığı zor zamanlarda bebeğinizin büyüyüp yürüdüğünü, koştuğunu, okula gittiğini hayal edin. Bebeğinizin anne sütü sayesinde sağlıklı, kolay hasta olmayan, zeki, okulda başarılı olduğunu hayal edin. Evet, üç gün canınız çıkacak, ama evladı için elinden gelenin en iyisini yapmış bir anne olarak bunun karşılığını ömür boyunca alacaksınız inşallah. 
“Bebeğim memeyi tamamen reddediyor, sadece biberon kabul ediyor. Acaba sütümü sağıp vermeye mi geçsem. Ne yapmalıyım?” 
Bebeğiniz memeyi reddediyorsa işiniz biraz daha zor. Çünkü emzirme kampında amacımız sık emzirerek sütünüzü bollaştırmak, ama memeyi almadığı için bu konuda hiç yardımcı olmayan bir bebekle karşı karşıyayız. Yine de pompa kullanma taraftarı değilim pek. Pompa ile süt sağmak başta mantıklı görünebilir, ama uzun süre devam etmeniz çok zor. Pompa ile süt sağan annelerin çoğu bebek 6 aylık olduktan sonra pompayı bırakır, formül mamaya dönmeye başlar. Bunun bir kaç nedeni var. 

1- Pompa ile süt sağmak anneye emzirmedeki kadar tatmin ve mutluluk vermeyeceği için anne bunu çok uzun sürdürme eğiliminde olmaz. 

2- Emzirmedeki ten teması ve bebeğin memeyi dili ile sağma tekniği pompada olmadığı için zamanla süt azalır. Ayrıca unutmayın, pompa ile sağılan sütün faydası hiç bir zaman bebeğin emzirmeden sağlayacağı faydanın yerini tutmaz (bkz. Tomris’in Emzirme Notları – 1: Merhaba!) Benim hiç başıma gelmedi ama kendi yavrum mememi almasa, reddetse, sadece biberon istese heralde çok ama çok üzülürdüm. Kendimi reddedilmiş hissederdim. O yüzden ilk önerim şu: Moralinizi lütfen sağlam tutun. Bebeğiniz memenizi emmek; memeleriniz de onu emzirmek için yaratıldı. Bebeğiniz bunu unutmuş olabilir, ama siz annesi olarak ona bunu şefkaatli ama kararlı bir şekilde hatırlatacaksınız. Şefkatli olacaksınız, yani ısrar etmeyecek, sinirlenmeyecek, sinirinizi bebeğinize yansıtmayacaksınız. Kararlı olacaksınız, yani ona biberon vermeyeceksiniz, sadece meme önereceksiniz. O anda alıp almamak onun bileceği iş. Israr etmeyin. Israrcı olursanız karşılıklı sinir harbine girebilirsiniz. Sakin olmaya gayret edin. Çok büyük ihtimalle bir gün içinde açlık inada üstün gelecek ve memeyi alacaktır.

Biberon istediği için memeyi almayan bir bebeğe şefkatli bir şekile doğal olanın meme olduğunu hatırlatmak için yenidoğan içgüdülerini ve reflekslerini ortaya çıkartmaya çalışın. Bunu için çıplak bir şekilde ten tene temas çok etkili bir yöntem. Emmese de gün içinde çeşitli vesilelerle sık sık çıplak göğsünüze yatırın. Teninizin kokusunu, memenizin yumuşaklığını hatırlasın. Bebek ne kadar küçükse yenidoğan refleksleri o kadar kolay harekete geçeceğinden başarı şansınız o kadar artar. Ama büyük bebeklerde de bu yöntemi uygulayabilirsiniz. Gün içinde bebeği kucağınızda veya bebek askısında taşırsanız bebeğiniz sizin, siz de bebeğiniz kokusunu alacaksınız, sıcaklığını hissedeceksiniz. Bu sizin süt üretiminizi tetikler, bebeğinizin de doğal olanı, anne memesini emmeyi hatırlamasını sağlar. Memeyi almak istemeyen, memede huysuzlanan bebeklerde bebeği uykuluyken, uykuda, uykudan hemen sonra emzirmek en etkili yöntemler arasında. Bebeğiniz kaç aylık olursa olsun, önce emzirme sorunlarını çözün, sonra uyku eğitimine sıra gelir. Yani öncelikler listesinde emzirme uyku düzenine üstündür. 
“Bebeğim 6 aylık oldu. Yine de emzirme kampı yapabilir miyim?” 
Elbette! Bebeğinizin daha fazla süte ihtiyaç duyduğunu düşündüğünüz her zaman emzirme kampı yapabilirsiniz. Ancak 6 aylık bir bebekte sütün istediğiniz kadar artması 2-3 günden daha uzun sürebilir. Çünkü, emzirme ile ilgili hormonlar doğumdan sonraki ilk haftalar ve aylar kadar yoğun değildir. Ama yine de, emzirdiğiniz sürece o hormonlar vücudunuzda var, sizde de bebeğinizi şakır şakır emzirecek güç! 

“Haftada 5 gün çalışıyorum. Emzirme kampı yapabilir miyim?” 
Elbette! Hafta sonu yanı sıra en az bir gün işten izin almanızı öneririm.Mamaya ve biberona başlamış bebeklerde emzirme kampı en az üç gün olmalı. Eğer hiç izin alamıyorsanız işte olduğunuz saatlerde iki saatte bir pompa ile süt sağmanız gerekir, eve dönünce emzirme kampına devam ederseniz. 

“Sütü çoğaltmak için pompa ile süt sağmamı önerdiler. Sütüm bollaşana kadar bebeği emzirdikten sonra pompa ile süt sağsam, bir sonraki öğünde emzirmeden sonra sağdığım sütü ve doymazsa mama versem nasıl olur?” 
Hem uygulaması çok zor, hem de sütü emzirme kampı kadar artırmayan bir yöntem bu. İkisini de bizzat denemiş biri olarak pompa ile süt artırmaya çalışmanın emzirme kampından daha da zor olduğunu söyleyebilirim. Diyelim ki sorudaki yöntemi uyguladınız. Bebeği emzirdiniz. Bir önceki sağmadan gelen anne sütünü, sonra da doymadığı için formül mamayı biberonla verdiniz. Sonra bebeğin gazı çıkacak, altı değişecek, yatırılacak, uyutulacak. Bebek uyuyunca mutfağa girip biberonu yıkayacaksınız, kaynatıp sterilize edeceksiniz; pompaları yıkıyacaksınız. Sonra iki lokma bir şey yiyeceksiniz. Tam pompa yapmaya sıra geldi ki bir baktınız bebek uyandı. Bebeği biraz oyalayayım da pompa yapayım dediniz. Bir de bakmışsınız kucağınızda açlıktan ağlayan bir bebek, siz ise pompa ile süt sağmaya çalışıyorsunuz. 

Bir dakika yahu! “Ben bu memeyi niye sağıyorum ki, bebeğe versem ya!” İşte en sonunda aydınlandınız! Sütü artırmak için emzirmeden sonra pompa ile süt sağma yöntemini şu anda yaşadığım Hollanda’da çok öneriyorlar. Çünkü bebek istediği zaman istediği kadar emzirince, sık sık emzirince bebek buna alışır, kucakta uyumaya alışır, hep meme ve kucak ister diye endişe ediyorlar. Sütü artırmak için emzirmeden sonra pompa ile süt sağma yöntemini ancak bebeğini saatli, programlı besleyen annelere öneririm. Ama şunu belirtmeliyim, zaten bebeklerin saatli beslenmesi baştan çok doğru bir yöntem değil. Bebeğin hem fiziksel hem de duygusal gelişimi için istediği zaman istediği kadar emzirilmeli (bkz. Tomris’in Emzirme Notları – 5: Temel Bilgiler (2)). 
“Emzirme kampı kaç gün sürmeli?” 
Biberona ve mamaya başlamış bebeklerde emzirme kampı en az 3 gün sürmeli. Çünkü burda amacımız sadece sık emzirerek sütü artırmak değil. Aynı zamanda bebeği yanlış bir emme tekniğinden geri döndürmeye çalışıyorsunuz (bkz. Tomris’in Emzirme Notları – 2: Doktor mama önerdi! Azıcık mamadan bir şey olmaz, değil mi?). Eskisini unutup yenisini öğrenmesi biraz zaman alabilir. 

“Emzirme kampının etkili olduğunu nasıl anlarız?” 
Bunu anlamanın en objektif yolu emzirme kampı öncesi ve sonrasında bebeği tarttırmak. Bebeğin kilosunun artış hızının iyi olup olmadığını en iyi hekiminiz değerlendirebilir. Çünkü bebeğinize özgü durumları ancak hekiminiz bilir. Size bir fikir vermesi ve hekiminizle birlikte değerlendirme yapabilmeniz için kilo alımında genel prensipler şu şekilde: Emzirilen bir bebeğin ilk dört ay günde ortalama 20-30 gram alması gerekir. 4-6 ay civarında ise günde ortalama 15 gram alır (13-18 gram). Bunlar herhangi bir sağlık sorunu olmayan bebekler için ortalama beklentiler. 

Hesabı şöyle yapıyoruz: Son tartı günündeki kilosundan ilk tartı günündeki kilosunu çıkartarak aradaki farkı bulun. Bu rakamı ilk ve son tartı günü arasındaki gün sayısına bölerseniz günlük ortalama kilo alım hızını bulmuş olursunuz. İlk dört ayda bu rakam 20 gramın üzerindeyse çok iyi yoldasınız demektir. Eğer meme emmeyi reddeden bir bebekle kampa başladıysanız ve ilk bir gün bebeğin memeye alışması için geçtiyse, doğru düzgün emmediyse, emzirme kampını bir gün daha uzatmanız iyi olabilir. Veya bebeği tartıya götürürken hekiminize bunu aktarın ve bebeğin emmediği gün kadar ek gün isteyin. 
Üç günlük emzirme kampından sonra doktorunuz bebeğinizin kilo alımının yeterli olmadığını söyleyebilir. Eğer emzirmenin tam da yoluna girmeye başladığını, memelerinizin süt dolmaya başladığını hissediyorsanız durumu anlatıp doktorunuzundan bir iki gün daha isteyin. Bu süre içinde kilo alımı rayına girebilir. Kilo alımı yine de yetersizse mamaya devam etmeniz gerekiyor demektir. Ama en azından çok çok bollaşmış süt ile devam edeceğiniz mamayı çok çok azaltabileceksiniz. Böyle bir durumda mamayı benim memede mama vermek dediğim ‘lactation aid’ (Türkiye’de SNS diye biliniyor) yöntemini kullanarak vermenizi öneririm. Bunu da daha sonra yazmaya çalışacağım.

Mamayı bırakmak için emzirme kampı yapmış olan anneler! 
  • Kendi püf noktalarınızı bizle paylaşır mısınız? Sizin için işe yarayan ya da yaramayan yöntemler ne oldu? 
  • Bu yazıyı okuduktan sonra emzirme kampı yapmış olan anneler, yazıda verdiğim püf noktaları sizin işinize yaradı mı? Her şekilde lütfen paylaşın, geri bildirim verin. Yazdıklarım mutlak doğrudur demiyorum. Çünkü ne kadar anne ve bebek varsa dünyada o kadar farklı tecrübe var. Yorumlarınız burada zamanla birikerek anneler için faydalı bir kaynak haline gelebilir.
Gelecek yazıda görüşmek üzere...

Tomris

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım