15 Kasım 2013 Cuma

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 30. Bölüm

Merhaba sevgili BYBO okuları, 

Geçen hafta ne kadar ümitliysem, bu hafta o derece karmakarışığım. Zor bir haftaydı. Aslında hiç çaktırmıyorum ama yine zor bu günler. Zaten ben hiç çaktırmıyorum. Sadece yazı yazdığım zaman, o da arada bir döküyorum içimdekileri, aslında nasıl hissettiğimi, derinliklerimden neler geçtiğini… Malesef bu ¨çaktırmama¨ olayını o derece başarılı yapıyorum ki, sonunda kimseyi aslında ne kadar kötü hissettiğime, hayatın bana gerçekten çok zor geldiğine, bir çok şeyi içten içe aslında kaldıramadığıma, hep her an patlayabilecek bir bomba gibi gezdiğime ve bunun gibi daha yüzlercesine ikna edemiyorum. 

Geçenlerde sinemaya gittik sevgilimle, GRAVITY filmine. Sandra Bullock`la George Clooney oynuyor. Her ikisi de uzayda, sonra işler ters gidiyor ve mekiğe onları bağlayan kablolar kopuyor. Sandra Bullock uzayın boşluğunda, o sessizlik ve karanlıkta kayboluyor. İşte ben, çok zaman aynen böyle hissediyorum kendimi. Ne sevgilim, ne başka biri gideremiyor bu duyguyu. Çoğu zaman öyle çaresiz, öyle kopmuş, öyle istemsizce karanlıklara, boşluğa, hiçliğe kayıyor ve orada kayboluyormuş gibi hissediyorum ki kendimi; nasıl tarif etsem, bilemiyorum. Ve dünya benden çok şey bekliyor. Hiç bir şeymiş gibi görünüyor ama bana her şey fazla geliyor; kesinlikle katlanamıyorum, başa çıkamıyorum. 
Mesela şu anda Joy`u döve döve öldürmek istiyorum. Bugüne kadar kaç kere eşyalarımı toplayıp, sevgilime küfürler edip evi terkettim; 200 metre uzaklaşamadan geri döndüm, çünkü gidecek yerim yok. Arayacak, konuşacak kimsem yok. Vardır belki, ama gönlümün arayıp konuşmak istediği, görmek istediğim kimse yok. Bu kimsesizlik öldürür en çok insanı. İşte o anlarda kendimi hep uzayın o boşluğunda kimsesiz hissediyorum. İlişkiler hep yapmacık, yüzeysel; çoğu zaman katlanılmaz ama yalancıktan katlanılırmış gibi yapılır. Kalpten gelen ne varsa ışıldar, parıldar; ama o parıltı bir kere sönünce aynı sihri vermez. Bilir misiniz bu hissi? Birine, birilerine değer verdiğinizde sıcacık olur içiniz, kocaman olur, taşarsınız. İşte bu his, her şeyi kalpten yapma hissidir; kalpten görme, kalpten sevme, kalpten konuşma, kalpten gülümseme, kalpten… İçten gelerek. Ve o, her şeyi kalpten gelerek iletişim içinde bulunduğunuz kişi ya da kişiler sizi birden fazla, (isteyerek ya da istemeyerek) kırıyor ve buna devam ediyorlarsa, sizin haberiniz bile olmadan, aniden, içinizden taşan, parıldamanızı sağlayan o ışık söner. Sönüverirsiniz! İşte o, kırılma anıdır. Artık eskisi gibi olmaz çoğu şey. İçinizdeki o parıltı söndüğü için eskisi gibi içten gülümseyemez, içten konuşamaz, bugüne kadar yapmış olduğunuz şeyleri artık o coşkuyla yapamazsınız. Yavaş yavaş metalikleşir, robotlaşır, hissizleşir her şey. Bunun derecesi de, o ilişkinin gerçeksizliğine bağlıdır. 

Peki nedir gerçeksiz ilişki? Konuşulmayan, anlatılmayan, gerçeklerin maskeler ardına gizlendiği, -mış gibi yapıldığı, kalpten gelmeyen, belki zorunlulukla süren, belki de sürüyormuş gibi yapılan; aslında ölmüş ve bitmiş bir ilişkidir. Gözle bakınca belki sürüyor gibidir, ama kalple bakınca ışığın söndüğü an bitmiştir. İşte, ben uzayın o karanlıklarında kaybolduğum sırada dönüp de Dünya`ya bakıyorum. Hiç ışık yanmıyor. Gözümle arıyorum, arıyorum; yok. Gönlümle arıyorum, arıyorum; yok. Düşünüyorum, acaba gözden kaçırdığım birileri var mı diye; ne kalbime, ne de ruhuma eksik gelen biri yok. O zaman, bu karanlığın içinde kaybolmamın bir mahsuru da yok! Ama o kadar acıtıyor ki bu kimsesizlik hissi. Hep “çaktırmadığım” için oldu bunlar. Şimdiyse, istesem de çaktıramıyorum. Ben nasılım, nasıl gidiyor hayat, neyle nerede ve neden zorlanıyorum, neyle başa çıkabiliyorum; söyleyemiyorum. Söylemeye çalıştığım zaman da kimseyi ikna edemiyorum. İşin traji komik yanı da, ben böyle olmak istemiyorum. Işığım sönsün, bu kimsesizliği hissedeyim, uzayın derinliklerinde kaybolayım, gelecek için umudum olmasın, hiç bir şeyle baş edemiyor durumda olayım istemiyorum. Ben kendimi en çok anlaşılmadığım zaman yalnız hissediyorum. Ne oldu da böyle oldum bu hafta derseniz; bir şey yok, çok şey var. Ama hep küçük küçük, ciddiye bile almaya değmeyecek şeyler aslında. 

Ama ben, Kova burcuyum. Ben, ağzına kadar dolmuş bir kovayım. Dopdolu… Artık küçücük bir kuş tüyü bile konsa yüzeyime, taşıyorum. Nasıl taşılmaz, bilemiyorum. Taşmak da ne demek, çağlayan oluyorum! Çok zaman düşündüm; Joy için, sevgilim ve ailesi için bu ay gerçekleşmesi gereken kliniğe yatışımı yeni yıla ertelemek, iyi bir karar mıydı diye. Beş haftalık bir klinik bana ne yapacak, merak ediyorum. Sihirli bir değnek olsa mesela klinik; bugüne kadar yaşamış olduğum ve beni bu hale getiren, her şeyi ama her şeyi silip atsa hafızamdan, anılarımdan, ruhumdan. Silindiğinde de ardında hiç iz kalmasa. Ben, normal insanlar gibi olabilsem; normal tepkiler, normal duygular, normal üzülmeler, normal kızmalar… Anne olmak… Şu anda gözlerimden yaşlar akıyor. Joy`a bile çok kızıyorum, o derece ki, kendimi kontrol edebilmek için insanüstü bir güç sarfetmem gerekiyor. Ama beni o kadar zorluyor ki, yavaş yavaş kaynayan bir suya dönüştüğümü hissediyorum. İnsan olsa, söylesen; ¨Dur yapma, çok sinirleniyorum. Bu kadar kendimi kaybetmek benim sağlığım için iyi değil, yapma.¨ desen anlar belki. O da belki. Anlamayan çok insan var çünkü. Sonra deliriyorum, çünkü anlamıyor. Halbuki ne kadar iyiyim ben her şey normalken. 

Hayat doluyum, pozitifim, yaratıcıyım, insanlara, hayvanlara, bebeklere, çiçeklere sevgi doluyum, cana yakınım… Ben aslında böyle canavar biri değilim. Bir canavardan anne olur mu? Yok, olmaz. Ben nasıl anne olacağım bu durumda? Burada bile donuyor kelimelerim, kendimi nasıl hissettiğimi tarif edecek kelimeler bulunmadı henüz. Bu psikoloji, bu inişler ve çıkışlar bir çocuk için hiç iyi olmayacak. Olmaz. Aranızdan anlamayanlar çıkacaktır, eminim. Mesela grup terapisinden bir örnek vereyim: Grupta Obsesif kompulsif bozukluk diğer adıyla saplantı-zorlantı bozukluğu olan biri var. Hani bilirsiniz, Jack Nicholson`ın bir filmi vardı; ¨As Good As It Gets¨. Ellerini günde bilmem kaç kere yıkar, kapıya otuz tane kilit takardı. Böyle bir hastalık. Düşüncede başlıyormuş bu. Benim gittiğim grup terapisindeki hasta kişi, deri kliniğinde çalışıyor ve eve geldiğinde, kendini dezenfekte etmek için akıl almadık şeyler yapıyor. Doktor, bizim de bu hastalığı algılayabilmemiz için bu insanların nasıl düşündüğüne bir örnek verdi: ¨İşten eve geliyorum > ellerim, üstüm başım mikroplu > yıkanayım > iş yerinde giydiğim eşyaları da yıkayayım > yıkadıktan sonra onları evdeki diğer eşyalardan uzak tutayım > bu mikrobu ben birine bulaştırırsam ne olur?! Mesela, komşuma ya da kardeşime > Benim yüzümden hastalanabilir > işe gidemeyebilir > hastalığını ciddiye almazsa ne olacak? > Virüs ilerler, onu daha da hasta eder > gerekli önlemler almazsa, belki de ölebilir! > peki öldükten sonra ne olacak? > Ona hesap sorduklarında benim yüzümden öldüğünü anlatmayacak mı? > Ben yaşarken bana rahat da vermez. > Ben öldüğümde benden hesap sormak için beni bekler.¨ Gibi gibi, ölümden sonrasına kadar bile gidermiş bu böyle birbirine bağlantılı, ütopik düşünceler. 
Doktor bu örneği verdikten sonra hasta kişi, ¨Evet, ben gerçekten de hep böyle düşünüyorum ve bu beni çok yoruyor.¨ dedi. Meselâ ben bu örnekten hiç bir şey anlamamıştım. Çünkü böyle düşünmem. Ama benim böyle düşünmüyor olmam, o kadının bu durumdan dolayı acı çekmediğini göstermiyor. Bu örneği vermemin nedeni, iletişim içinde bulunduğum ya da bulunmadığım insanların hiç biri olayları benim gibi göremiyor ya da algılayamıyor olabilir. Ama bu, benim çok büyük acılar içinde ezildiğim gerçeğini malesef değiştirmiyor. Şu anda içimden geçenler meselâ: Joy beni deli ediyor, o derece deli ediyor ki çok sinirleniyorum. Ama ben sinirlenmek istemiyorum. Joy, beni çok çok sinirlendiriyor, katlanamıyorum. Ona bağırıyorum, çağırıyorum, deliriyorum. Ben böyle delirince benden korkuyor. Üzülüyorum. Ama elimde değil, beni delirten şeyi tekrar yapıyor, yine deliriyorum. Halbuki çok zeki, çabuk da öğreniyor. Benim katlanma kapasitem çok düşük, her şeye karşı. Ya Joy benim yüzümden agresif ya da korkak bir köpek olursa? Yazık değil mi? Öyle olmasın diye o kadar çok çalışıyorum ki. Eğitim kitapları okuyorum, videoları izliyorum, onunla köpek oyun saatlerine gidiyorum sosyalleşsin diye, profesyonel eğitimcilerden yardım alıyorum, üşenmeden; yağmur ve soğuk demeden günde defalarca onunla yürüyüşe çıkıyorum, oyun oynuyorum, eğitim saati yapıyorum, disiplin ve sevgi veriyorum, yemeğiyle, aşısıyla, temizliğiyle ilgileniyorum. Ben, gerçekten çok emek veriyorum. Ama bir an geliyor, öyle bir deliriyorum ki; her şeyi mahvettiğimi hissediyorum. İçimde sanki hep fokurdayan, kaynayan bir su var. Her an taşmaya hazırım. Böyle olmak istemiyorum. Joy`u verelim. Bana aslında iyi geliyor onunla ilgilenmek yürüyüşe çıkmak, sevip okşamak, ama aynı zamanda hiç iyi gelmiyor. Tartıya koymaya çalışıyorum: hangisi ağır basıyor? Bilemiyorum. Ben bu kadar hırpalanmak istemiyorum. Gücüm yok. Sonra annelerin yaşadıkları zorlukları okuyorum… Onların yaşadıklarını ben nasıl yaşayacağım, hiç bilmiyorum. 

Joy`la başaramazsam, bir bebekle nasıl başaracağım? Ömrümün sonuna kadar postpartumlu mu yaşayacağım? Benim “bebek isteme egoistliğim” dünyaya yeni gelecek bir canlıya dengesiz bir anne vermeye değer mi? Ne olur ben anne olmasam? Huzurumu, dengemi hiç bir şey bozmasa. Ben, bu davranışlarımla kimsenin psikolojisini bozmasam… Hele hele dünyayla benim sayemde tanışacak bir canlıyla hiç iletişim halinde bile olmasam. Verebileceğim, yapabileceğim o kadar güzellikte şeyler varken, içimdeki bu canavar bütün hayatımı, hayallerimi, umutlarımı mahvediyor. Öleceğim çaresizlikten. Ne yazsam, ne anlatsam; aslında ifade edemiyorum.

Haftaya görüşmek üzere...

Derya

9 yorum:

  1. Sevgili derya şu yazdıklarını okuduğumda yüreğim o kadar sıkıştı ki derin derin nefes alma ihtiyacı duydum. Benim düşündüklerimi yazıya dönmüştün çünkü. Anlatamadığımı yaşamış ve açıklamıştın. Ben de bir kova burcuyum. Sadece söyleyebileceğim anlıyorum seni.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım ferah nefesler alabileceğin yazılarım da olur Rabiacım, öpüyorum.

      Sil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Joy'un güzel annesi Derya, bu iniş çıkışları soru cümlesi yapmaktan vazgeçip, ben buyum; iniyorum bir hızla çıkıyorum başka bir hızla dersen ve kabullenip, tebessüm edersen bir nebze de olsa geçiyor içsel sıkıntılar... o kadar çok yaşıyorum ve Padme Hanım'dan o kadar nefret ediyorum ki, nasıl anne olacağım ki diyorum? tanıdık geldi değil mi? bazı şeylerden bazı dönemlerde sıkılmak, uzak kalmak bir hata, eksiklik değil, tamamen GERÇEKLİK... insan bazen başka türlüsünü ister; ben de sık sık mod değiştirenlerdenim ve artık kendime kızmıyorum; eşime, aileme zarar verici kırgınlıklar yaşatmamayı sınır belirledim o kadar; onun dışındaki "dengesizliğimi" doyasıya yaşıyorum :) lütfen derin nefes alıp, sesli vermeyi unutma; çok iyi geliyor:))))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nefes tekniğini deneyeceğim. :))

      Sil
  4. Sevgili Derya, yazıyı okurken gerçekten içim burkuldu. Halbuki geçen hafta nasıl da keyifli, neşeli, kıpır kıpırdın... Ama bu iniş çıkışlar yanlış gelmiyor, niye gelsin ki insan olmak bu işte... İnişin çıkışın olacak, kendini sorgulayacaksın, yeri gelecek kendinden nefret edeceksin sonra hoop geçiverecek... Bunları yapmadığımızda insanlığımızı kaybederiz... Bebek konusuna gelince, ben hep hazır olup olmadığımı sorguladım ve her sorguladığımda hazır değildim (yapma kararımı verdiğimde bile)... Bir insanı kayıtsız, şartsız her zaman sevmek, kollamak, arkasında olmak kolay verilecek bir karar değil... Ama ben anne olduğu için pişman olan bir insan bile görmedim, tanımadım... Joy ve bebek için de en doğru kararı yine senin temiz kalbin verecektir... Sevgiyle kal...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazdıkların çok iyi geldi Fatoş. Çok teşekkür ederim. :*

      Sil
    2. Derya,
      Kendini çok iyi tanıyor ve değerlendiriyorsun. Şu anda ay'ın karanlık yüzünde olduğunu da biliyorsun sen. Bunun da bir dönem olduğunu iyi günlerin geleceğini.. Öfkenin yine yerini şefkate bırakacağını, joy'u yine bir bebek gibi sevip sarmalayacağını.. Hepsini biliyorsun..
      Kendin için korunaklı bir yer seç. O şiddetli kötümserliğin can yakıcı sıcağından kaçamazsın ama bence daha ılık bir hale getirebilirsin. Deniz kenarında otur ya da kendini bir odaya kapat, havuzda tüm hırsınla yüzmeyi dene, çok yüksek seste müzik dinle ve dans et!
      Eğer tedavi istiyorsan kliniğe git, istersen gitme. Tüm bunları yaparken sevgilini, Joy'u, hatta burayı bile düşünme. Seyircisiz ve yalnız kaldığını düşün. Nasıl bir his olurdu bu? Kendi kendini baltalamaktan vazgeçebilirsin bir gün.. iyisin sen ve geçecek hepsi..
      bir kova için her zaman gidecek yer vardır, biliyorum :) Sadece kaçmak istediğinden çok emin değilim. Emin olduğum şey karanlığın da büyük bir yaratıcı gücü olduğu, madem şimdi buradasın. yazıp çiz ki tüm bu korkunç enerji boşuna gitmesin.
      ah bir de annem der ki ''dinleme bu kadar kendini, akışa bırak ''

      Sil
    3. Canım Tuna,
      teşekkü ederim. Yazıyı yazdıktan sonra rahatladım, geçti. Uzun sürmez benim karanlıklarım. Işığı çok sevdiğimdendir belki de. ;) Çok öpüyorum. :*

      Sil

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım