22 Eylül 2013 Pazar

Derya'nın Bebek Yapım Günlüğü — 23. Bölüm

Merhaba çok sevgili BYBO sakinleri, 

Binbir türlü maceralar yaşadıktan sonra, nihayet evimize döndük. Ve artık üç kişiyiz! En bomba haber bu olduğu için sona saklayamadım. Geçen hafta bahsini ettiğim Joy Bebek de artık bizimle! 



Ve tabi bunun yanında, geçen haftanın en önemli olayı kumsal düğümüzdü. Gerçekten hayal ettiğimizden daha güzel, Hindu bir pederin duaları ve tütsü kokuları eşliğinde oldu düğün seremonimiz. Bütün gün fotoğraf ve videolarımız çekildi. Ben, o gün sadece kumsal gelini olmaya konsantre olduğum için elimde bu üç fotoğraftan başka fotoğraf yok. Tam da istediğim gibi görünüyordum. Başımda çiçeklerden bir taç ve kışın aldığım kiloları mümkün mertebe gizleyen, fakat yine de çok güzel görünmemi sağlayan beyaz, kısa, ketenden bir elbise... Her şey çok sade, bir o kadar da güzeldi. 
Ve biz, Bali`de geçirdiğimiz o en güzel günün ertesi gün doğumunda adadan ayrılmak üzere yola çıktık. İlk önce 2,5 saat kadar uçup Singapur`a ulaştık. Orada bir – iki saat bekleyip bizi Frankfurt`a götürecek uçağa binecektik. Üç hafta önce, yine Frankfurt Havaalanı`nda Check-In yaparken, Almanya`da yaşama ve oturma izin kartımı evde unuttuğumuzu farkettik. Fakat ülkeden çıkış yaparken bir sorun teşkil etmediği için çok telaş yapmadık. Oradaki görevliler de, ülkeye giriş yaparken kartımı birinin getirebileceğini ve böylece sorun yaşamayacağımı söylemişlerdi. Biz de bunun üzerine, bizi evde unuttuğum kartımla birlikte havaalanından almaları için görümceme ricada bulunmuştuk; her şey ayarlanmıştı. 

Gel, gör ki Singapur`da bize sorun çıkardılar: “Senin Almanya`ya girme iznin yok, uçağa binemezsin.” dediler! O anda neler hissettiğimi ne siz sorun, ne ben söyleyeyim! Önce sırtımdan kaynar sular döküldü, dizlerim titredi, başım döndü; ardından bir panik dalgası yavaş yavaş yanaklarıma doğru süzülmeye başladı. Tabi hemen panik olmayı bir kenara bırakıp Almanya`daki havaalanını arayıp oradaki görevlilere ulaşmaya çalıştık. İpleri sevgilim eline aldı ve bütün görüşmeleri yaptı. Bense içimden geçen binlerce farklı duygunun kuvvetli rüzgarına kapılmıştım. Melezdim ben. Hep. Ne doğduğum ülkede tamdım, ne kanımın geldiği diğer ülkede, ne de 7 senedir yaşadığım, okuduğum, çalıştığım, yarışmalara katılıp ödüller kazandığım, sergiler açtığım, aşık olduğum, evlendiğim, ev kurduğum, EVİM dediğim yerde... Ömrüm boyunca hiç bir yere aitlik duygusu hissetmemiştim, ta ki sevgilimle tanışıp bir aile ve yuvanın ne demek olduğunu anlayana kadar. 

Ve şimdi, sadece bir kart parçasını evde unuttum diye oraya gitmeme izin vermiyorlardı. Dünyanın öbür ucundaydık ve ben kendimi uzayın sonsuz karanlığında kaybolmuş hissediyordum. Hiç bir yere ait olamamak, böyle bir şeydi demek ki. Yapacakları en kötü şey, bizi orada alıkoymak ve hiç bir çözüm bulunamazsa, Türk pasaportum olduğu için beni Türkiye`ye göndermek olabilirdi. Çok kısa bir an aklımdan geçti, “Peki ben orada ne yapacağım?” Umutsuzluk. Boşluk. Anneannem rahatsızlanmıştı biz yola çıkmadan önce. Onu ziyaret ederdim, zaten görmek istiyordum. Ama bir gün, iki gün... Ya sonra? Tıkandım kaldım. Benim evim Almanya`ydı. Sonra iç çamaşırlarım ve çoraplarım aklıma geldi. Evim, Almanya`daydı; iç çamaşırlarım ve çoraplarım da. Neden onlar aklıma geldi bilmiyorum, sanırım çok kişisel eşyalar oldukları için. En yüksek notla geçtiğim mezuniyet diplomam da, umutlarım, hayallerim, güzel ve mutlu anılarım; hepsi oradaydı. Ve oraya uçmama izin vermiyorlardı. 

Sevgilime baktım. Panik ve çaresizlik içinde, fakat sakin kalmaya çalışarak telefon görüşmeleri yapıyordu. Görevli adam da, en az onun kadar stres içindeydi. Bense sessiz ve sakin, olanları izliyordum. İçimde bir kuşku yoktu aslında, oturma iznim vardı çünkü. Ama evde... Böyle böyle dakikalar geçiyor ve uçağın kalkma anı yaklaşıyordu. Bu süre içinde Almanya`yla telefonda görüşüldü, mailler atıldı. Singapur`daki görevli adamsa –haklı olarak- kesin bir onay bekliyor ve bize o onayı zamanında almadığı taktirde uçağa binmemize izin veremeyeceğini hatırlatıyordu. Bence orada bir gün ya da bir sonraki uçağı beklememiz sorun değildi. Sorun olan, bunun bana hissettirdikleriydi. Neyse ki sonunda sorun çözüldü ve biz uçağa binmeyi başardık. Fakat kaptan pilot, daha biz havalanmadan kötü hava şartlarından dolayı sarsıntılı bir uçuş olacağını haber verdi. Hayır, zaten güle oynaya uçan biri değilim, bir de biraz önceki olaylardan dolayı gerilmişim; ne gerek var önceden söyleyip insanları korkutmaya? Ama o kadar yorgundum ki, sanırım uçak havalandıktan çok kısa bir süre sonra uykuya daldım. Tam 12 saat 15 dakika uçacaktık. Sonsuz bir zaman dilimi... Ve evet, hiç hoş olmayan, oldukça korkulu anlarımın geçtiği, resmen ayrana döndüğüm bir yolculuktu! Mümkünse bir daha almayayım. 

Ama bu stres, kıyamet biz yere indikten sonra da devam etti. Nitekim, Frankfurt Havaalanı`nda ülkeye oturma iznim olmadan giriş yapamayacağım için alıkoyulacaktım. Buna zaten üç haftadır hazırlıklıydık. Ama yaşaması pek de hoş sayılmazdı. Sakinliği elden bırakmadan, elimde Türk pasaportum, direk polis bürosuna gidip gerekli bilgileri verdim. Olaya hafif şakacı bir tonla yaklaşmıştım. O kadar kötü hissediyorken konu hakkında, polislere nasıl şaka yapabildim; hiç bir fikrim yok. Ama onlar da biz Singapur`da panik içindeyken çok anlayışlı ve cana yakın davranmışlardı; yine öyleydiler. Kısa bir bekleyişten sonra, kartıma bile gerek kalmadan, bilgisayardan artık herhalde bütün hayat hikayeme bakıp temiz olduğumu anladıklarından, beni zorluk çıkarmadan geçirdiler gümrükten. Hatta onlarca insan gibi sıra beklemek zorunda bile kalmadım! Bu sırada sevgilim çoktan giriş yapmış, bavullarımızı almış ve görümcemle beni çıkış kapısında bekliyordu. Onları da havaalanına boşuna çağırmış olduk böylece. En başta, işin bilgisayardan da hallolabileceğini söylemiş olsalardı, bizim yüzümüzden Cumartesi sabahı saat 4`te kalkıp iki saat araba sürmek zorunda kalmayacaklardı. 

Neyse... diyerek evimizin yolunu tuttuk. Ve ben çok mutluydum. Eve gidebiliyor olduğum için... Fakat oraya vardığımızda da başka türlü şokların bizi bekliyor olduğunu farkettik. Tadilat dolayısıyla biz yokken en azından banyomuzun bitmiş olacağını umut ediyorduk. Fakat yapım sırasında borularda bir sorun çıktığını ve ta en alt kata kadar sızıntı olduğunu gördük. Tek fark, kapılarımız takılmıştı ve çok güzellerdi. Onun dışında evimiz hâlâ yaşanacak halde değildi. Banyomuz ve mutfağımız yoktu. Ayrıca kayınvalidemin omuriliklerinde bir hasar meydana geldiğini ve neredeyse yürüyemediğini, belki ameliyat olması gerektiğini öğrendik. Bu arada, Joy`un üretici ailesi, sabahın köründe, daha biz uçaktan yeni inmişken “Geldiniz mi, Joy`u ne zaman alacaksınız?” diyen mesajlar attı her ikimize birden. Bizse, haftasonu evi bitirir (?) Joy`u hafta başında öyle alırız diyorduk. Ama üretici kadının baskıları ve evin daha uzun süre bitmeyecek olması gerçeği ile yüzyüze gelmemiz, Joy`u almak üzere hemen yola çıkmamıza sebep oldu. Onca yolculuğun ardından hiç dinlenemeden yine bir saatlik araba sürüşünün ardından Joy bebeğimize kavuştuk. 

Tek ve en büyük hayal kırıklığımız, 11 haftalık olan yavrunun hiç bir şekilde ne boyuna takılan tasmaya, ne de kayışıyla yürümeye alıştırılmadığını görmüş olmamızdı. Anlaşılan bizi çok fazla iş bekliyordu. Neyse ki, Bali`deki üç haftalık tatilimizin son bir haftasında dinlenebilmiştik ve umarım ki, bizi bekleyen bu bol aksiyonlu ve maceralı günlerin ustalıkla üstesinden gelebilecek gücü biriktirmiştik. Bu arada yumurtlama günlerim, tam da o dinlenme günlerine denk geldi. Bir önceki yazıda da yazdığım gibi bir süpriz olur mu, hep beraber bekleyip göreceğiz. Haftaya görüşmek üzere. 

Sevgiler,

Derya

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım