22 Temmuz 2013 Pazartesi

Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 14

Merhaba, 

Tüp bebek tedavisinin bize yüklediği maddi yükten dolayı şehir dışına çıkamıyorduk, ama İstanbul bizimdi, bir öğrenci, bir öğretmendik ve toplu taşıma araçlarını indirimli kullanıyorduk. O halde ne duruyorduk… 

Spor ayakkabılarımızı giyip dışarıya atıyorduk kendimizi, İstanbul’un sahilleri, camileri, tepeleri, ara sokakları derken zaman geçiyordu. Bu sırada ben daha önce düzenli kullanmadığım hayıt otunu düzenli olarak kullanmaya başlamıştım. Bir yandan da doktorun önerdiği ve PKOS konusunda mucizevi etkileri olduğunu duyduğum şeker hapını çok az bir dozda kullanıyordum. İçim rahat değildi, hasta olmadığım halde sürekli ilaç kullanmak canımı sıkıyordu. Yine de bırakmıyordum çünkü iştah durumumda hoşa gidecek etkileri vardı. Üstelik düzenli giden adet döngümü ona borçlu olduğumu düşünüyordum. 

Bunlarla meşgulken ramazan ayı geldi çattı. Abartılı iftar sofralarının ramazanın ruhuna uygun olmadığından, ramazanın yemek ayı olmadığından dem vurulur ya hep, sonra yine yemeye devam edilir. Eşim ve ben bu kez öyle yapmadık. Hem artık hafif beslenmeye başlamamız gerektiğinden hem de ramazan ayını kirletmeden tamamlamak istediğimizden hem de bu yaşam tarzına geçişin ramazan ayında daha kolay olacağını düşündüğümüzden kararımızı verdik. İftarda çorba- salata, sahurda ise basit bir kahvaltı şeklinde beslenmeye başladık. Misafirimiz gelmediği ve misafirliğe gitmediğimiz müddetçe bu şekilde beslendik. Arada bir- iki kez yöresel yemek molası verdik sadece. Herkesin iddia ettiğinin aksine çok rahat bir ramazan geçirdik ve ramazan bayramına herkes kilo almış olarak girerken biz kilo vermiş olarak girdik. ☺ Hem bedenimiz hem de vicdanımız rahattı. 

Ramazan sonrası da benzer şekilde beslenmeye devam ettik. Ama ramazandaki disiplin nedense uçup gitmişti. Kaçamaklarımız oluyordu. İki ters bir düz derken zaman da geçip gidiyordu. 

Şerdeki Hayır 

yaz bitip, sonbahar gelmeye durduğunda, okullar açılıp eşim yoğun tempo çalışmaya başladığında her zaman olduğu gibi grip oldu. Bu bizim için sıradandı ve genelde tavuksuyu çorba, ıhlamur, zencefil çayı vs. gibi şeylerle hafifletebildiğimiz şeylerdi. Ama bu kez durum biraz daha farklıydı. Yaptığım şeylerin hiç biri eşime iyi gelmiyor, şikayetlerini azaltmıyordu. Hastalıktan kıvransa da okula gidip derse giren adamın okula da gitmediğini görünce işin ciddiyetini anladım. Hemen (sanırım biraz da kulaktan dolma bilgilerle) vücut direncini yükseltecek şeyler aldım. Kuru yemişler, besleyici çorbalar, şifalı bitkiler, bal, pekmez… bunlara rağmen eşim iyileşmiyordu. Fazla miktarda su tüketiyor, çok sık tuvalete gidiyordu. Bu manzara aklıma diyabetten başka bir şey getirmiyordu ve ciddi anlamda endişeleniyordum. Çünkü kayınvalidem de şeker hastasıydı. Hem de şiddetlisinden… 

Cebren ve hile ile eşimi bir doktora görünmeye ikna ettim. Hastaneye gitmekten, ilaç kullanmaktan nefret etse de ben okuluna en yakın hastaneden, ona en uygun saatte randevu alarak ve onunla gitme sözü vererek onu mecbur bıraktım aslında. Tam da tahmin ettiğim gibi doktor da diyabet ihtimali üzerinde durdu ve kan tahlilleri istedi. Ertesi günü okul çıkışı eşim sonuçları alıp beni aradı. Doktor diyabet tanısı koymuş hatta insülin eğitimi için randevu bile vermişti. Ama nedense ikimiz de çok inanmamıştık durumun ciddiyetine. Ertesi gün tahlilleri aile hekimimize gösterdim o da aynı fikirdeyse ikna olacaktık sanırım. Ama o daha da vahim bir tablo çizdi. Hem şekeri hem de karaciğer enzimleri yüksekti. Muhtemelen ben de onu iyileştirmeye çalışırken kan şekerinin çok yükselmesine ciddi katkılarda bulunmuştum. İnsülin kullanmazsa ileride olabileceklerden bahsetti. Müthiş bir moral bozukluğuyla sağlık ocağından çıktım. Eve kadar kendimi tuttum ama eve girdiğim an gözyaşlarım boşalmaya başladı. Sanki eşimi kaybedecekmişim gibi, bir daha hiç sağlıklı olmayacakmış gibi abartılı bir umutsuzluk kaplamıştı içimi. Hatta o gidecek ve ondan bana hiçbir şey kalmayacakmış gibi hissetmiştim. Bir çocuğumuz olmadığına en çok üzüldüğüm anlardan biriydi. 

Hemen okumaya başladım, internetten bulabildiğim her şeyi okudum, diyabet gruplarına, forumlara üye oldum. Konunun uzmanı doktorların sitelerini hatmettim. İlk önce insülin kullanımı daha sonra beslenme düzeni geliyordu önem sırasında. Hastanenin verdiği insülin eğitimi, hasta okulu kapsamında beslenme eğitimi vs. derken kafamızda iyi kötü bir yol haritası oluşmuştu. Bundan sonrası benim sorumluluğumdaydı çünkü mutfağın hakimi bendim. Zaten bir süredir değişiklik yapmaya çalıştığımız beslenme düzenimiz bu kez zorunlu ve kesin bir şekilde değişmişti. Eşimin düşkünü olduğu pilav ve makarna tamamen çıkmıştı mutfağımızdan. Şeker tüketimimiz zaten sınırlıydı, tatlılar nadir olarak sütlü tatlı şeklinde hazırlanırdı ama onlara da el salladık. Ekmek ise zaten yıllardır beyaz değildi bizim evde. Bu yeni beslenme düzeni bize iyi gelmişti. Eşimin kan şekeri seviyesi normale yakındı. Hatta insülin iğnesini bırakıp tek bir hap kullanmaya başlamıştı. Ama ben tıpkı bir çocukmuş gibi yediği-içtiği ile meşgul olmuş, evdeki öğünlerini özenle hazırlamış, dışarıda yediği öğünleri bile planlamıştım.

Gündemimi, üzüntümün ve endişemin yönünü tamamen değiştiren bu olay farkında olmadan benim de kilo vermeme sebep olmuştu. Hastalık bahanesi olmasa tam olarak oturtamayacağımız bir düzeni oturtmuştuk ve iyi hissediyorduk. Bu kadar zahmetsizce kilo vermek bana çok iyi gelmişti. Ama nedense devam edemiyordum. Verdiğim iki kilodan daha fazlası gitmiyordu. Hazır vermeye başlamışken iyi bir diyetisyen bulup bunu devam ettirmem gerekiyordu. Zaten önceliklerimden biri de bu değil miydi? Şimdi iş o iyi diyetisyeni bulmaktı… 

Haftaya görüşmek üzere… 

Dilek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederim

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım