30 Kasım 2012 Cuma

Bir Dördüz Hikayesi

Sema, Ayşe ve Çiğdem'le yaptığım röportajlarla üçüz gerçeğini henüz sindirebilmişken bir dördüz vakasıyla karşılaştım! İnanılmaz değil mi? Cennette bazı analara ayrılan VIP salonu çok kalabalık olacak…

Hatice'nin hikayesi tıpkı diğerleri gibi çok keyifli. İyi okumalar…

1- Hamile olduğunu kaç haftalıkken öğrendin? Neler hissettin? 
5 haftalıkken evde test yapıp öğrendim,6. haftada doktora gidip keseyi görecektik :) 

2- Planlı bir gebelik miydi? 
Evet planlıydı ilk hamileliğim düşükle sonuçlanınca sonraki bayağı planlı olmuştu. 

3- Hamile kalma süreci nasıldı? 
Zor bir süreç diyemem ama daha kontrollü ve bilinçliydik, ilk deneyim hüsran olunca gergindik sadece. 

4- Dördüz taşıdığını ne zaman öğrendin? Neler hissettin? Eşinin tepkisi ne oldu?
İlk muayeneye gittiğimizde doktorumuz iki kese var ama net değil, haftaya gel bir bakalım ikiz mi olacak dedi, bir haftada ikiz fikrine o kadar alıştık ki tek derse üzülecektik sanki :) Alt komşuma ikiz olabilir demiştim muayeneye giderken. komşum ¨git ve lütfen tek olarak geri gel¨ dedi :) Ben de muayene dönüşü komşumu üçüz diye kandırmayı düşünmüştüm. 7. haftaydı ve bu sefer gittiğimizde 3 kese göründü ve hepsinin kalp atışını gördük. Eşim de ben de şok olmuştuk. Ben gülüyordum eşim de şokun etkisiyle kızıyordu bana niye gülüyorsun diye... Tabii biz inanamıyoruz! 2 hafta sonra falandı herhalde bu sefer gittiğimizde tek kesede iki kalp atışı göründü. Biz üçüncü şoku da yaşıyorduk! Doktor ikisinin kalplerini durdurabilirsin dedi. Ben de ¨Siz en iyisi benim kalbimi durdurun toplu temizlik olsun, ben gittikçe artıyorum¨ demiştim. Hatta doktoruma ¨Bir daha size gelmeyeceğim, her hafta arttırıyorsunuz bir dahaki sefer de beşiz diyeceksiniz diye korkuyorum¨ demiştim. 

Doktorum tek kesede olanların yapışık ikiz olmasından korktu ve prenatal tanı merkezine gitmemizi istedi. Görüntüleme merkezine gittiğimizde tam 8 haftalıktık. Dördünü açık net canlı canlı gördük, çok hareketli ve çok güzeldiler. Tek kesede olanlar çok riskliydiler, tek plasentadan besleniyorlardı ve genelde tek yumurta ikizlerinin aralarında olması gereken zar yoktu. Bu da riski bir kat daha arttırıyordu. Doktor bize her şeyi anlattı. Çok zor bi hamilelik olduğunu tek kesede olanların birinin ölmesi diğerinin sakat yada özürlü doğmasına sebep olacağını, ikinsinin kalbini durdurmamızın en doğru karar olduğunu anlatıp durdu... Tabi ben kesinlikle böyle bir şey yapmayacağım için pek etki etmedi doktorun anlattıkları. Hatta doktor normal gebelik olmadığını sanıyormuş normal olduğunu söylediğimizde çok şaşırmıştı. 

5- Çevrenizdekiler dördüz doğuracağını duyduklarında nasıl karşıladılar?
Çevremizdekileri sormayın zaten önce ikiz sonra üçüz diye herkese duyurduk sonra şimdi de dördüz demeye utandık :) Bir dönem kimseye söylemedik çünkü inandırmak için bin dereden su getiriyoruz. Sonra dördüz diye yavaş yavaş söylemeye başladık, kimse inanmıyor! Dördüze inanan normal gebelik olduğuna inanmıyor! Bütün hamileliğim böyle herkesi dördüz ve normal olduğuna inandırmaya çalışmakla geçti anlayacağınız… Tam bir merak konusuyduk ve çok da meşhur olmuştuk. ¨Aaa o sen misin, yaa gerçekten mi?¨ diye acıyarak bakan gözler…

6- Hamileliğin nasıl geçti? Çok sıkıntı yaşadın mı? 
Hamileliğimde çok büyük sıkıntılarım olmadı, çok da rahattım, tabii her şeyi çarpı dört yaşadığımın farkındaydım çok çabuk yoruluyordum mesela ama bunlar normal diye düşündüğüm için çok abartmadım. Doktorum da çok memnundu. ¨Bir kere de kötüyüm de!¨ derdi. ¨Tek gebeler çok nazlılar sen yürüyemiyorsun hala iyiyim diyorsun¨ derdi. Ama son hafta bütün hamileliğimin en kötü zamanlarını yaşadım muayene günü son tahlilleri yaptırdığımızda preeklampsi başlangıcıyla ertesi gün doğuma karar verildi. 

7- Hamileliğin boyunca yardımcın var mıydı? 
Son iki ay eşim yanımdaydı, başka kimseyi istemedim, doğum sonrası gelecekleri için sıkmayalım diye düşündüm herhalde :) 

8- Kaç kilo aldın? 
15 kilo aldım :) 

9- Bebekler ne zaman dünyaya geldiler? Kaç haftalık doğdular? 
Kızlarım 5 ekim 2011' de dünyaya geldiler. Sırayla:

Süeda Ayşegül: 1750 gr 42cm 
Zeynep Alime : 1650 gr 41,7 cm 
Dilruba : 960 gr 32 cm 
Dilefza : 970 gr 37 cm 

10- Doğum nasıl oldu? Zorlandın mı? Sonrası nasıldı? 
Doğumu hiç sormayın zaten ah neler çektim neleeer :) baştan beri sezaryen olacağı belliydi zaten ve ben ¨sezaryeni -aman işte o da doğum mu, normal doğum zor sezaryende bir şey yok¨ falan diye yorumlar yapardım ve çok kolay olduğunu düşünürdüm. Fıtrat olarak güçlü bir insanımdır hasta olurum yatak bilmem mesela, ama ameliyat sonrası bir uyandım ameliyathanenin dışında bir yerde sedyedeydim. Saate baktım 11:30 ve anında inanılmaz bir karın ağrısı! Bir adam geziniyor oralarda... ¨karnım ağırıyooooor¨ diye ağlamaya başladım. Adam bir iğne yaptı (ağrı kesici) sonra çıkardılar ameliyathaneden. Herkes merakla beni bekliyor, benim gözüm kimseyi görmüyor ağlamaktan. Yarı baygın devamlı ¨karnım ağrıyor¨ diyip ağlıyorum. 

Sonra kaç saat sonrasıydı hatırlamıyorum görevli bayan geldi ve ayağa kalkıp yatağın etrafından koltuğa kadar yürümem gerektiğini söyledi. O kadar şaşırmıştım ki, daha yeni çıkmışım ameliyattan ¨ne kalkması, şaka mı yapıyorsunuz?¨ dedim. ¨Hayır¨ dedi. ¨Yok yok şaka yapıyorsunuz kalkamam mümkün değil¨ dedim. Tabii herkes beni ikna etmeye çalışıyor ¨kalkarsın kalkarsın hadi bi gayret!¨. Çok kızmıştım. ¨Ama bi durun canım ne aceleniz var elbet kalkarız di mi ama Allah Allah¨. Tabi el mahkûm yardımlarla kalktım ama nefes alamıyorum, karnım düştü düşecek! (Şimdi yazarken bile nefesim kesildi) Sonunda koltuğa vardım ağlaya ağlaya tabi :) Sonraki iki hafta sırt ağrıları dikiş patlama korkusu… 2 günde bir doktoruma bu sefer kesin patladı diye gidiyorum :) bakıyor ¨yok bir şey olmamış¨ diyor, ¨nasılsın?¨ diyor ¨kötüyüm¨ diyorum. ¨Hamileyken demediğim bütün ¨kötüyüm'leri şimdi kullanmak istiyorum¨ diyorum. O kadar kötü geçti anlayacağınız…

11- Bebeklerini gördüğünde neler hissettin? Eşinin tepkisi nasıldı?
Bebeklerimi eşim hemen görmüş ben akşam görebildim. Hepsinin yaşamasının sevinciyle doluydum çünkü her şeye hazırlamıştık kendimizi. Çok küçüklerdi hele de ikizler... ve ilk yorumum: ¨Bunların hepsi kayınvalideme benziyor 4 çocuk doğurdum biri bana benzemiyor!!¨ olmuştu :) Eşim ameliyat sonrası odaya geldiğinde hemen bebekleri sordum ¨iyiler¨ dedi ikizleri sordum, sorun var mı dedim, ¨sorun yok ilk 24 saat çok önemliymiş ama çok iyiler¨ dedi. Ama gözleri dolu dolu... ¨Niye ağlıyorsun o zaman?¨ dedim ¨Sana üzüldüm¨ dedi. 

1 hafta sonra öğrendim ki meğer doktor pek ümit vermemiş 1 kg altında doğdukları için ilk 24 saat çok önemli beyin kanaması geçirebilirler demiş, çok umutsuz konuşmuş doktor.

12- Küvezde kaldılar mı? Ne zaman eve geldiler? 
Evet kuvözde kaldılar, Ayşegül ve Zeynep 2 hafta kaldı, Dilefza 40 gün, Dilruba 45 gün kaldı. 
13- Bebekler dünyaya geldikten sonra hayatın nasıl değişti? 
Hayat değişmesi ne demek? değişim kelimesi az kalır bizim için. Önce 1 hafta yalnızdık sabah akşam hastane yollarında süt götürdük. Sonraki hafta Ayşegül ve Zeynep'i emzirmeye başladım. Sabah 10 beslenmesine gidiyorum akşama kadar bekliyorum, sırayla emziriyorum. Çok heyecanlıyım ve acemi. İkisi eve geldiğinde de çok sorun olmadı tek başımıza hallettik eşimle. Zaten hep uyuyorlardı... Sonra iki bebeği al, 3. bebeği yoğun bakımdan çıkar, 1 gece serviste yat, ertesi gün eve getir, 5 gün sonra 3 bebeği al, 4. bebeği yoğun bakımdan çıkar, onun içinde bir gece serviste yat, ertesi gün 4 bebekle eve gel… resmen eziyetti ama doktorumuz çok titiz. ¨Ben tek geleyim¨ diyorum kabul etmiyor ¨Gece anne terki olmaz, bebek travma yaşar kurtaramayız¨ diyor. 

Sonra hepsi evde ve bizim için artık zor zamanlar başlamış durumda! Hatırlamak istemediğim uykusuz, aç, çok uzuuuun aylar geçirdik. 4 kolik bebek, neye uğradığını şaşırmış biz... yemek yapmaya zamanımız yok. Kahvaltıyı akşam 5'lerde yaptığımız zamanlar oluyordu, pijama giymek hayal olmuştu. Hassaslar diye her mama saati alt değiştiriyorum, değiştirdiğimi anneme, eşime veriyorum onlar mama yediriyor. Gece boyu 2 saatte bir hepimiz ayaktayız hepimiz sefil oluyoruz. Annem yorgunluktan mahfoldu! 

Sonra ben tek başıma kalkmaya başladım bir mama saati annemi diğerinde eşimi uyandırıyorum sonra sonra bir yöntem keşfettim, mamaları ağızlarına verip yastıkla destek yapıyordum kendileri yiyorlardı. En azından sadece ben uykusuz kalıyordum. Sonra annemi gönderdik kayınvalidem geldi 1 ay komşum yardım etti sabah 7 de komşum geliyordu, ben yatıyordum. 3-4 saat kalkınca kaldığımız yerden devam. Her akşam 6' da başlayıp şanslıysak 12' ye kadar, şanslı değilsek gece 1'lere 2'lere kadar ağlayan 4 bebek... Sinirlerim o kadar yıpranmıştı ki hem gülüp hem hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyordum. Çok zor 6 ay geçirdik. Hala da susturabilmiş değiliz, çok ağlaklar. Ve ben çok sinirleniyorum bu kadar ağlamalarına... Hamileyken hep üçü uslu olur kesin diyordum, kendimi teselli ediyormuşum meğer... Hepsi birbirinden huysuz ve memnuniyetsizler ama çok şükrediyoruz prematürelerin sorunlarını görüp duydukça binlerce şükrediyoruz hepsi sapa sağlam olduğu için. Zaman geçtikçe dahada zorlaşıyor ama Rabbim gücünü verecek elbet. 

16- Emzirebildin mi? 
Sağlıklı emzirmekten bahsediyorsak hayır diyebilirim, ama tadımlık 5 ay emzirmeye çalıştım. Yorgunluk, uykusuzluk ve stres çok azalttı sütümü. Bir de birini emzirirken diğeri patalayacak gibi ağlıyor ve emzirme yarıda kalıyordu. Emzirmeye vaktim yoktu kısacası.

14- Bebeklerin bakımında yardımcın var mı? 
8 aydır yardımcımız var. Çok şanslıyım ki Allah çok iyi bir insan çıkardı karşımıza. Çocukları çok seviyor ve kendi çocukları gibi bakıyor. 

15- Daha erken anne olmayı tercih eder miydin? 
20 yaşındayken dördüzüm olsaydı şimdi 10 yaşında olacaklardı bayağı rahatlamış olacaktık ama doğru zaman şimdiymiş demek ki… 

17- Beşinci bebek de gelsin mi:) 
Bu konuda yorum yapmak istemiyorum çünkü asla aklıma gelmezdi dördüz bebeklerim olacağı... bu yüzden Allah'ın işine karışılmaz. Ama ben istemiyorum, Rabbim olmayana, isteyene versin

Bu keyifli röportaj için Hatice'ye çok çok teşekkür ederim!

29 Kasım 2012 Perşembe

Arınma Kitabı


“Arınmak, daha az iş kaygısı, daha az endişe, daha az üzüntü, daha az alışveriş, daha az televizyon, daha az bağırmak, daha az şikâyet etmek ve daha az yemektir. Göreceksiniz bu ve benzeri isteklerinizden arındıkça daha genç, daha huzurlu olacaksınız. Güzelleşeceksiniz.” Dr. Yaşar Yılmaz

Modern yaşam kirletiyor bizi! Endüstriyel gıdalar, evimizde ve hatta bedenimizde kullandığımız kimyasallar, hareketsizlik, hava kirliliği, radyasyon, stres… Bu iç ve dış etkenler vücudumuzda zehirlerin (toksinlerin) birikmesine neden oluyor. Arındırılmayan toksinler ise zamanla çeşitli hastalıklara yol açıyor. İnsan sağlık aramaya başlayınca da çözümü hep kendi dışında arıyor: Hastaneler, ilaçlar, tahliller, tetkikler, operasyonlar… Doktorlar arasında bitmeyen bir alış-veriş, müthiş bir kısır döngü ve bağımlılık ilişkisi!

Dr. Yaşar Yılmaz ve Eylem Yılmaz’ın kaleme aldığı ve Hayykitap’ dan yayımlanan Arınma Kitabı tam da bu noktada devreye giriyor. Hasta ile tıp endüstrisi arasındaki bağımlılık ilişkisini ortadan kaldırıyor ve hastayı özgürleştiriyor. “Temiz” bir sayfa açarak, hasta ya da değil tüm insanlara arınmayı/ detoksu öğretiyor. Hastanın sağlığı hakkında söz ve sorumluluk sahibi olabilmesi için en çok ihtiyaç duyduğu bilgiyi ve bilinci sunuyor. Sağlık denince akla gelmesi gereken iki şeyi, insanın kendisini ve doğayı hatırlatıyor.

Kitabın yazarı Dr. Yaşar Yılmaz’a göre hastalık, insanoğlu doğadan ve doğal yaşamdan uzaklaştığında, kendi varlığını ve kendisine karşı sorumluluklarını unuttuğunda ortaya çıkıyor. Sağlık ise, bedenin kendini iyileştirme gücünün desteklenmesi ve artırılması demek. Dolayısıyla insana önce kendi sağlığının kontrolünü devretmek gerekiyor. Çünkü sağlığın sorumluluğu doktordan önce, kişinin kendisine ait.

Kitaptaki öneriler, yerli yabancı pek çok uzmanın görüşünü ve Dr. Yaşar Yılmaz’ın “doğal tedaviler ve alternatif sağlık” alanındaki tecrübelerini yansıtıyor. Yılmaz’ın 30 yılı aşkın mesleki tecrübesinden süzülüp gelen “arınma programı” sadece teorik değil; pratik, somut ve herkes tarafından uygulanabilir. Arınma Kitabı, sağlık ve tıp kavramına bütünsel baktığı gibi detoksa da bütünsel bakıyor. Okuyucuyu beslenme ve oruç dışında masaj,hipertermi, hidroterapi, balneoterapi, meditasyon gibi kadim ve etkili arınma teknikleriyle tanıştırıyor. Arınmanın; obezite, sigara bağımlılığı, kemik erimesi, menopoz, yüksek tansiyon, kalp yetmezliği, damar sertliği, kabızlık, diyabet, migren, gut, karaciğer yağlanması vb. hastalıklarda nasıl bir tedavi metodu olarak kullanılabileceğini öğretiyor.

Arınma Kitabı’nda önerilen detoks programıyla, bir yandan bedeninizin kendi kendini iyileştirme potansiyelini açığa çıkarırken, kronik hastalıkları nasıl iyileştirebileceğinizi de öğreniyorsunuz. Vücudunuzun “parça parça” değil bir bütün olduğunu kavrıyorsunuz. Doğanın ve doğalın değerini hatırlıyorsunuz. Ve Dr. Yılmaz’ın piyasadaki detoks tacirleriyle ilgili şu ince uyarısını da asla unutmuyorsunuz: “Doğal tedavi sadece bitkilerle yapılan uygulamalardan, detoks da yalnızca ‘hiçbir şey yememekten’ ibaret değildir. Arınmamagazin sayfalarını süsleyen bir moda diyet akımı da değildir. Bu kitapta anlatılan sağlık konsepti insanlığın binlerce yıl öncesine dayanan tecrübesinin ve bilgeliğinin günümüze uyarlanmış şeklidir.”


Kitaptan bir bölüm: Bedeninizin arınmaya ihtiyacı var mı?

Aşağıdaki soruların en az birine “evet” diyorsanız, bedeninizde toksin birikimi başlamış olabilir. Bu da arınmaya ihtiyaç duyduğunuz anlamına gelir:

• Son zamanlarda baş ağrılarınız sıklaştı mı? Uyku problemleri mi yaşıyorsunuz?
• Her sene soğuk algınlığı yaşıyor musunuz?
• Tuvalete daha seyrek mi çıkar oldunuz? Tuvalete çıkarken zorlanıyor musunuz? Ya da ishal misiniz?
• Vücudunuzun değişik bölgelerinde şişkinlikler oluyor mu?
• Yılın belli dönemlerinde gözleriniz ve burnunuz kaşınıyor ve sulanıyor mu?
• Yemeklerden sonra şişkinlik yaşıyor musunuz? Diyet ve egzersizle atamadığınız fazla kilolarınız mı var? Hazımsızlık mı yaşıyorsunuz? Gaz şikâyetiniz mi var?
• Ağız ve beden kokusundan mı muzdaripsiniz?
• Sabahları yorgun mu uyanıyorsunuz?
• Cildinizde kaşıntı, sivilce veya başka cilt sorunları mı yaşıyorsunuz?
• Kaslarınızda ve eklemlerinizde ağrı var mı?
• Depresif bir ruh hali içinde misiniz?
• Son zamanlarda en basit isimleri bile unutmaya mı başladınız?
• Okuduğunuza veya karşınızdakinin konuşmasına konsantre olmakta zorlanıyor musunuz?
• Sürekli yorgun mu hissediyorsunuz? Sinirli ve stresli bir insan haline mi geldiniz?
• Günlük hayatınızda toksik maddelere duyarlılığınız arttı mı? Örneğin benzin, temizlik maddeleri, kişisel bakım ürünlerinin kokularına karşı daha mı hassassınız?
• Yüksek tansiyonunuz mu var?
Menopoz sendromu mu yaşıyorsunuz?
• Evinizde veya işinizde toksik kimyasallar kullanıyor musunuz?
Sigara ve alkol kullanıyor musunuz?
• Alerji, ciltte kaşıntı, döküntü, egzama, akne, nefes darlığı, kireçlenme, sinüzit, hemoroid, cinsel yetersizlik, kısırlık, metabolik hastalıklar (kan yağları, tiroid, şeker vb), çarpıntı yaşıyor musunuz? Yoğun iş baskısı ve stres altında mısınız?


Arınma Kitabı İçindekiler:

1. BÜTÜNSEL (HOLİSTİK) TIP NEDİR?
2. ARINMA NEDİR?
3. ARINMA ORUCU
4. BİR TEDAVİ METODU OLARAK ARINMA
5. AVRUPA’DA ARINMA GELENEĞİ
6. EGZERSİZİN ARINMADAKİ ÖNEMİ
7. SULARLA ARINMA (HİDROTERAPİ)
8. MASAJIN ARINMADAKİ ÖNEMİ
9. HİPERTERMİ: TERLEYEREK ARINMANIN ÖNEMİ
10. OKSİJEN OZON TEDAVİSİNİN ARINMADAKİ ÖNEMİ
11. ANTİOKSİDANLAR, VİTAMİNLER VE MİNERALLER
12. BEDEN/ZİHİN TIBBI (ZİHİNSEL ARINMA)
13. UYKUNUN ARINMADAKİ ÖNEMİ
14. SONUÇ: 3 BAŞLIKTA SAĞLIKLI YAŞAM ÖNERİLERİMİZ
15. “TEMİZ” BİR GÜNÜN ÖYKÜSÜ

27 Kasım 2012 Salı

Hayat Kurtarıcı olarak Mamografi

Kanser söz konusu olduğunda erken tanının pek çok durumda hayat kurtardığı hepimizin malumu. Son yıllarda hızla artan meme kanseri vakalarında ölümleri engellemek için belli bir yaştan sonra düzenli olarak mamografi önerilmesinin nedeni de budur. Gelişen tıp teknolojisinin sağladığı yararlar yadsınamazken mamografinin (diğer pek çok radyolojik tanı yöntemi gibi) suistimal edildiği fikrimden dolayı doktorumun bütün ısrarlarına rağmen çektirmeyi reddettim. Bugün okuduğum bir araştırmayla bu kararımla ne kadar isabet ettiğimi farkettim.

New England Journal of Medicine’de yayınlanan çalışmanın başlığı: ¨Effect of Three Decades of Screening Mammography on Breast-Cancer Incidence¨. Dr. Archie Bleyer ve Dr. H. Gilbert Welch 1976’dan 2008’e kadar 40 yaş ve üzeri kadınlarda erken evre ve geç evre meme kanseri trendlerini incelemişler. ABD’de mamografinin kullanılmaya başlanmasıyla beraber erken evre meme kanseri teşhis oranları senede 100.000’de 112’den 100.000’de 224’e çıkmış. İki kat artış! Aynı zamanda ileri evre meme kanseri teşhis oranları 100.000’de 102’den 100.000’de 94’e düşmüş. %8’lik bir düşüş! 122 vakadan sadece 8’inin ¨erken tanı¨sının ileri evreye dönüşmesi söz konusu.  Araştırmacıların ulaştığı sonuç meme kanserinin son 30 yılda 1,3 miyon amerikalı kadın için ¨overdiagnosed¨ yani zaruri durumların çok üzerinde oranlarda teşhis edildiği yönünde.  Mamografide rastlanılan tümörlerin önemli bir oranı klinik semptomlara dönüşmeyecek olanlar şeklinde açıklıyorlar. 2008’de ise 70.000’den fazla kadında meme kanserinin ¨overdiagnosed¨ olduğunu düşünüyorlar. Bu da toplam meme kanseri teşhislerinin %31’ini oluşturuyor.

Çalışmanın sonucunu aynen tercüme ediyorum: Erken evre meme kanseri vakalarının tespitinde ciddi artışlar olmasına rağmen, mamografi sayesinde bu vakaların ileri evre meme kanserine dönüşmesi ancak marjinal oranda azalmıştır. Tam olarak hangi gruptaki kadınların etkilendiği kesin olmamakla beraber bu dengesizlik önemli oranda ¨overdiagnosis¨ in söz konusu olduğunu gösteriyor. Bu oran yeni teşhis edilmiş meme kanserlerinin 1/3’üne denk geliyor. Mamografinin (en iyi ihtimalle) meme kanseri kaynaklı ölümlerin üzerinde küçük bir etkisi vardır.

Elbette bu da benzeri pek çok çalışmada olduğu gibi epey ses getirecek ve tartışmaları sürecek. Hepsini takip edeceğiz. En azından genel geçer bir fikir birliğine varana kadar meme kanseri farkındalığı konusunda konsantrasyonu bütün bir kadın nüfusundan alıp risk gruplarına kaydırmak konusundaki ısrarımı sık sık tekrar edeceğim. Göğsünde bir kitle farkeden bir kadının endişelenmesine gerek olup olmadığını anlayabilmesi için mamografi şarttır. İyi ki de vardır. Ancak meme kanserine genetik yatkınlık yokken, şüphelenmek için bir neden de yokken önlem amaçlı düzenli mamografi ne derece gereklidir onun cevabını da bu çalışma veriyor bize. Gereksiz tedavi gören, kemoterapiye ve ameliyatlara maruz kalmış olan ve kalmaya devam eden önemli bir kadın nüfusu söz konusu. Elbette bu nüfusun gerçek risk grubuna girip girmediğini de bilmek şu aşamada mümkün değil ama bu onları ¨tıbbın teptiği¨ gerçeğini değiştirmiyor.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 10, 11 ve 12. Haftalar

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 5. Haftası burada
Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 6 ve 7. Haftası burada
Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 8 ve 9. Haftası burada

Hala midem berbat. Yemekleri annemden temin ediyoruz. Çok az yiyorum ve sıklıkla acıkıyorum. Sabahları süt içmeye başladım; içmemeyi istiyorum çok hormonlu/ ilaçlı diye ama canım çekiyor! Bir de kızarmış ekmek ve biraz peynir. Tahin pekmez denedim, yok olmadı. Fıstık ezmesi denedim, ehh çok az yiyebiliyorum. Turum varsa, yanıma leblebi, elma, krik-krak gibi şeyler alıp geçiştiriyorum. Öğle yemeğinde müşterilerim kebaba yumulurken ben çorba içiyorum, bazen de peynirli salata. Akşam yemekleri tam festival! Canım hiç bir şey istemiyor, acıkmasam yemek yemeyebilirim ama karnım çok acıkıyor. Protein yemeye çalışıyorum, yoğurt, belki balık ekmek, belki köfte, bazen börek bazen makarna… Faydalı şeyler yiyemez oldum. Ama elimden pek bir şey gelmiyor gerçekten. Bunları yazarken bile midem bulanıyor! Herkes diyor ki geçecek… miden düzelecek, enerjin geri gelecek! Bekliyorum o kutsal günü! 


Bu güne kadar yazdıklarımı okuyunca gördüm ki, hep sızlanmışım! Normalde hiç böyle biri değilimdir, pek şikayet etmem, dayanıklıyımdır ama hamilelik gerçekten beni sevimsiz, halsiz, hiç bir şeyi beğenmeyen biri yaptı. Canım kurabiye istiyor, alıyorum bi kutu, bir tane yiyorum ıhhh geçti bile. Ne istiyorsam 5 dakika once istemiş oluyorum! Çok yorgunum, çok uyuyorum, çok acıkıyorum, az yiyorum. 2 kilo aldım. Acaba çok mu? Emin değilim, zaten elimden başka şey de gelmiyor. Ciddi bir kıyafet sorunum var. Artık, eski gömleklerim kapanmıyor Göğüslerim bayağı büyüdü. Belimi sıkan pantalonlarım eteklerim hiç birisini giyemiyorum. 

Alışverişe gittim sütyen alışverişi için. Evet tam iki beden büyümüşüm! Balenli olmayan sütyene geçiş yaptım ve ohh çok rahatladım. Bir pantalon bir de etek aldım. Fena değiller. Belinde elastik bir kemer var ve karnın büyüdükçe ayarlıyorsun. Galiba bunlarla geçiştirebilirim diye hayal ediyorum. Tayt giyiyorum, üstüne de kocamın bol gömleklerini… bu iyi bir çözüm. Ama kış için koca bir palto almak istemiyorum. Bunu nasıl çözeceğim emin değilim… Mide bulantım bazen tam gaz (Migros’un ortasına bir güzel kustum). Bazen de hiç yok. Belki böyle böyle azalacak, yani inşallah. Artık hiç tur yapmıyorum, tek yaptığım kurabiyemi büyütmek: çok mutluyum. 


Bu hafta kavurma bile yedim, mide bulantım çok azaldı. Biraz da ailemizden gördüğüm ilgiden olsa gerek kendimi çok iyi hissediyorum. Herkes, bana çok destek oluyor. Karnım büyüyor, bir sürü hamile kıyafeti hediyesi geldi. Bazıları o kadar büyük ki, korkuyorum bu kadar büyük mü olacağım??? Sonra 3 gün Fethiye’de yüzdüm, açık havada bol bol yürüdük, gece dolunaya baktık, meyve topladık, çıplak ayakla kumda yürüdük. Üçümüz aile olmanın tadını çıkardık. Çok güzelmiş hamile olmak; içimde bir bebeği büyütmek, kocamın emanetini sevmek, anne olmaya hazırlanmak, içim sevinçten kabarıyor.

Arzu

Böylelikle Arzu hamileliğinin ilk trimester'ını tamamlayıp en şahane dönem olarak tanımlanan ikinci trimester'a adım attı. 

24 Kasım 2012 Cumartesi

Atlarla Gelen Sağlık

Bugünkü misafir yazarım Arzu Kaya- Uranlı. Fiziksel engelli, psikolojik problemleri olan, otizm, ADHD dikkat dağınıklığı, öğrenme zorluğu gibi sorunlar yaşayan çocuklara ve yetişkinlere hizmet amacıyla kurulan ¨Hipoterapi¨merkezi Excel Equestrian & Therapy Center hakkında yazıyor… Türkiye için bir örnek teşkil edebileceğini düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istedim.

Geçtiğimiz Mayıs ayının güneşli bir sabahı, Demet Demirkaya, fotoğraf makinesini de yanına alıp kendini Long Island’ın şirin sokaklarında uzunca bir bisiklet yolculuğuna bıraktı. Yıllarca Amerika’da yaşamış ve anne olma ayrıcalığını yurt dışında yakalamış bir çok Türk kadını gibi, senelerce hayatını yalnızca oğluna adamıştı. Oğlunun kendine güvenli , ilkeli, vicdanlı bir genç olarak yetiştiğini görüp artık sahip olduğu enerjiyi başkalarına yardım etmek için de kullanabileceğini düşünüyordu. Kimi yardım kurumları için gönüllü olarak fotoğraflar çekiyordu ama daha fazlasını yapabilecek gücü ve donanımı olduğunun farkındaydı. Bu düşünceler içinde birden aşina olduğu güzergahtan uzaklaşarak kaybolduğunu fark etti. Yol sonunda bir at çiftliğine vardı. Ata binmeyi çok seven Demet Demirkaya, Excel Equestrian & Therapy merkezini işte bu şekilde buldu. Özel binicilik dersi alabilirim düşüncesiyle kurumun yöneticisi Kathleen Kotler’a başvuran Demirkaya, Kotler'den sadece çiftlikte gönüllü çalışırsa ona ders veribileceğini, önceliklerinin engelli çocuklar olduğunu öğrenince aldığı cevaptan etkilendi ve burada gönüllü olarak çalışmaya başladı.

Katleen Kotler’in 22 yıldır yönettiği Excel Equestrian & Therapy merkezinde ‘Hipoterapi’ ile fiziksel engelli, psikolojik problemleri olan, otizm, ADHD dikkat dağınıklığı, öğrenme zorluğu gibi sorunlar yaşayan çocuklara ve yetişkinlere yardım ediliyor. Atın çok boyutlu hareketlerinden ve vücut ısısından faydalanılarak yapılan bir tedavi olarak tanımlanabilecek olan hipoterapiden 2 yaş üstü herkes faydalanabiliyor. Terapi merkezinin şu an yaşları 6 ila 30 arasında değişen 25 öğrencisi var.

Çiftliğe 5 yaşında öğrenci olarak gelmeye başlayan daha sonra ise çiftliğin gönüllüleri arasına katılan 27 yaşındaki ilkokul öğretmeni Courtney Thompson da ADHD olarak adlandırılan dikkat dağınıklığı problemini atlarla terapi sayesinde yenmiş. “Ata binmeye başlayınca hayatım değişti. Atla iletişim kurmak inanılmaz güzel. İlk anda onu çok sevdim ama beni mutlu eden onun da beni sevdiğini hissetmek oldu” diyor Thompson.

Kurum yöneticisi Kathleen Kotler ise hipoterapiyi “Atlarla biraz ilgilenirseniz onlar ve insanlar özellikle çocuklar arasında nasıl güçlü bir sevgi oluştuğuna ve bu sevginin ne gibi mucizelere yol açabileceğine tanık olmanız hiç güç değil.” sözleriyle açıklıyor ve ekliyor, “Bu karşılıklı bir sevgi. Evlilik gibi. Karşılıklı bir bağrışma var; ‘deh’, kişneme, ‘kıh’, başka tonda bir kişneme... Ama bunun sebebi aşk! Atlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Anlayabilsek hayat daha kolay olabilir”.
Haftalık seansların sayısı binicinin durumuna ve ihtiyaçlarına göre değişebiliyor. Hipoterapi seansları sonucu pelvis, bel bölgesi ve kalça eklemi hareketliliği artıyor, baş ve gövde kontrolü güçleniyor, denge reaksiyonlarını uyararak gövde dengesini geliştiriyor. Atlarla terapi ayrıca kasları kuvvetlendiriyor, eklem hareketliliğini yükseltiyor, kalp-damar sitemini geliştiriyor, metabolizmayı uyarıyor, mesane kontrolünü geliştiriyor, bağırsağın itme hareketlerini uyararak bağırsak problemlerini azaltıyor. Solunum sistemini geliştiren, spastisiteyi ve kontraktürleri azaltan hipoterapi aynı zamanda sosyal iletişimi artırıyor, kendine güveni güçlendiriyor ve ata binen kişiyi rahatlatıyor, stresten uzaklaştırıyor.

Kimi durumlarda hipoterapi, ilaç tedavisi, cerrahi müdahale gibi başka bir tedavinin destekleyicisi olarak kullanılabiliyor. Kotler de dönem dönem psikologlarla, fizikoterapi uzmanlarıyla birlikte çalıyor. 11 Eylül sonrası bir kilise tarafından psikolojik desteğe ihtiyacı olan kimseler için başlatılan ‘Her şeye rağmen, hayat yaşamaya değer’ kampanyasına kurum olarak destek vermişler.  

Öte yandan, kar amacı gütmeyen, bütünüyle gönüllüler ve onların bağışlarıyla ayakta kalmaya çalışan Excel Equestrian& Theraphy merkezinin yardıma ihtiyacı var. Demirkaya “Çiftlik çok eskimiş ve yıpranmış. Akan damlar, kırık çitler tamir istiyor. Atların yemi, ilacı, temizliği maddi gereksinim oluşturuyor. Çiftliğin on gönüllüsü var ama bunlar genelde çiftlik sayesinde şifa bulmuş engelliler olduğundan çok düzenli bir şekilde bir program içinde gelip çalışamıyorlar’ diyor ve gönüllülerin dördünün çocuk olduğunu belirtiyor. Demet Demirkaya, çiftliğe yeterli maddi destek sağlanamazsa bu güzel hizmetlerin sona ermesinden endişe ediyor. Zira fiziksel koşulları çok yeterli olmayan çiftlikte bulunan altı engelli atın da bakıma ve ihtiyacı var. 

http://www.excelequestrian.org adlı site aracılığıyla Excel hakkında daha ayrıntılı bilgi edinebilir ve çiftliğe bağışta bulunabilirsiniz. Unutmayın, çiftliğin gönüllü olarak çalışmak isteyenlere de kapısı ardına dek açık.


Arzu Kaya-Uranlı (c) Zamanamerika yazarı
Fotoğraf: Orhan Akkurt

20 Kasım 2012 Salı

Saadet Çakır Okur Mektubu- Endometriozis

Merhabalar Eren, 

Öncelikle blogun çok başarili, araştırmacı ruhun süper, tebrik etmek isterim.. Blogunu bir endometriozis hastası olarak yabancı kaynaklarda endometriozis diyetini araştırırken keşfettim. Türkçe olarak da sadece senin blogunda bu konunun işlenmesi açıkçası çok hoşuma gitti 

4 senelik evliyim, 30 yaşındayım ve evliliğimin başından beri endometriosizle mücadele ediyorum. Maalesef ki başımdan 3 kere yumurtalık kisti ameliyatı geçti, 2 si laparoskopik, biri açık olmak üzere… Senelerdir verdiğim olumsuz tüp bebek denemeleri de cabası. Bu seneki tüp bebek denemelerim sırasında (en sonuncusu Haziran'da oldu) akupunktura gitmemin yanı sıra son bir çare, belki faydası olur diye Temmuz ayından beri elimden geldiğince endometriozis diyetini uygulamaya çalışıyorum. 

Özellikle yaşadığım yerde sağlıklı beslenmek, organik yemek, glutensiz ürün bulmak çok kolay olduğundan burdayken zorlanmasam da Türkiye tatillerinde rejimim biraz bozuluyor. Endo diyeti senin de bildiğin gibi bayağı ağır bir diyet. Etrafımdaki insanlara neden glutenli, şekerli, etli şeyler yemediğimi; niye hep otla sağlıklı beslendiğimi anlatmam gercekten çok zor oluyor:) Bu diyet zor olsa da neyse ki benim yemek konusunda inanilmaz bir iradem var, yenmeyecek denilirse bir şeyi hayatta yemem, tadına bile bakmam. Mesela tatlı delisi biri olarak aylardır hiç şeker içeren birsey yemedim. İnanılmaz:) 

Asıl sorunuma gelirsek ben oldum olasi zayıf, narin, bağışıklığı zayıf bir tip olmusumdur. Uzun boylu oldugumdan ve zayıf olduğumdan hep ince dururum. Fakat bu diyetle farkında olmadan daha da kilo verdim, hala veriyorum istemedigim halde… (Boyum 1.73, kilom 57 idi, bu ara 54 civarındayım). Benim kafamı karıştıran konu acaba çok zayıf olursam bu hamile kalmamı zorlaştırır mı? Yani iyileşeceğim diye işleri acaba zorlaştırıyor muyum bilemiyorum. Türkiye'deki doktorum ¨zayıfsın, biraz yağlan kilo al, bu doğurganlığını kötü etkiler¨ demişti. 

Sanırım sen de endometriozisden müzdaripmişsin, nasıl tatlı kızına kavuştuğunu, bu diyeti uygulayıp uygulamadığını çok merak ediyorum. Ve şu kilo verme konusunda senin de bir fikrini almak istedim. Şimdiden ilgin için teşekkür ederim. 

Sevgiler, 
Saadet

18 Kasım 2012 Pazar

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 8 ve 9. Haftalar

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 5. Haftası burada
Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 6 ve 7. Haftası burada

8.Hafta

28 Eylül doktor kontrolüm…Kalp atışlarını dinledim ilk kez…bum bum bum bum bum…cok acayipmiş! O kadar heyecanlandım ki…bi daha bi daha diye tekrar tekrar dinledim… Doğru dürüst hiçbir şey yiyemediğimi söyledim, olsun dedin, ilk 3 ay çok önemli değil…sonrasında zaten düzelirmiş iştah. 

Artık annelerimizi, arkadaşlarımızı arayabiliriz! Çok mutluyuz. Çok istenen, çok beklenen, çok sevilen bir kurabiyeyi büyütüyorum içimde. Hamilelik tüm bedeni zorlayan ve sarsan bir deneyim. Beni oldukça etkiledi. Evhamlı biri de oldum, çokca uyuyorum, doğru dürüst bir şey yemiyorum, açık havada çok az vakit geçiriyorum…normal hayatımda yaptığım herşey değişti.


9.Hafta

7 Ekim Pazar ve 8 Ekim Pazartesi günü ise yaşadığım en zor iki gün oldu. Sabah kalktığımda tuvalet kağıdında ufak bir lekelenme gördüm, çok korktum. Hemen doktorumu aradım, endişelenmeyin, ama bir daha olursa gelin dedi. Bir daha oldu. Hayat zindan. Hemen doktoruma gittim, arada 10 dakikada bir tuvalete gidip kontrol ettim, kanama var mı diye..neyse ki kanama hic olmadı…doktorum da “bizimki adam olmus” dedi ultrasonda.

Lekenlenme icinse hic endiselenmeye gerek olmadığını, rahim ağzındaki kılcal damarlardan olabileceğini ama rahmin ve plasentanın sağlam oldugunu soyledi. Sevinçten ağlayarak kocamın kollarına koştum.


İlk trimester'ın son haftaları burada...

16 Kasım 2012 Cuma

Geçerli Bir Kocakarı Yöntemi


Çocuk hastalandığında ya da başına bir iş geldiğinde uygulanan kocakarı yöntemlerinin bazılarının karıyla kocanın bir araya gelip ¨ya şu işe nasıl bir tedavi uydurup millete yaysak, inandırsak da sonra uzaktan izleyip ha ha sazaaaaan diye gülsek?¨ denilerek doğduğunu ve yayıldığını öğrendik. 500 yıl filan sürdü ama olsun, buna da şükür.  Gelin görün ki bu uydurma tedavilerin bazıları da tutmuş! Tuttuğunu ispatlamak için adamlar üşenmemiş çalışmalar yapmışlar. Bunlardan birini de geçen haftanın New York Times’ında öğrendim.

Mesela 2-3 yaşından sonra leblebi büyüklüğünde gördüğü her maddeye ¨hmmmm bunu burnumdaki delikten içeri göndersem çok süper olur¨ gibi dahiyane bir fikirle yaklaşıp deneyini gerçekleştiren çocuğun tedavisi için ilk adımınız ne olurdu sizin? Benim henüz başıma gelmedi ama gelirse ilk etapta ¨NEDEN?¨ diye sorarım sevdiceğim. Neden kulak değil de burun? Burnu leblebiyle tamponlama ihtiyacı nereden geliyor? Böyle ilkel bir dürtümüz mü var? Maymun atalarımızın maksadı ne idi? (ya da evrime inanmayanlar için: Adem babamız, Havva anamızın burnunu mu karıştırmış idi? ) Bütün bu sorulara cevap ararken çocuk nefessiz kalıyor olabilir tabii, onu da hatırlamakta yarar var.

Evrimle hesaplaşma aşamasını da atlattıktan sonra meseleyi nasıl çözeceğimize gelelim. Çocuğun burnuna tıkılmış olan maddeyi kocakarılar nasıl çıkarırmış biliyor musunuz? Burnu ağızlarına alıp kuvvetle hortum gibi çekerlermiş. Evet bildiniz; leblebi bu şekilde çıkar ama onunla beraber burundaki bilumum nahoş madde de ananın ağzına dolar. Burada derhal bir muhasebe yapmanız gerekiyor: çocuğun hayatını kurtarmak için onca sümüğü yutmaya değer mi değmez mi? Zor bir soru farkındayım, uzun uzun düşünün siz ben de bu yöntemin neden işe yarayacağını anlatayım bu arada...

Bu yöntem 50 yıl kadar önce Amerikalı bir doktor tarafından takdim edilmiş ve geçtiğimiz ay The Canadian Medical Association Journal’da yayınlanan bir makaleyle dikkat çekmeye başlamış. Araştırmacılar 8 farklı çalışmayı incelemişler ve yöntemin güvenlik ve etkinliği hakkında karara varmışlar. Sonuç şu: Yöntem, 1-8 yaş arası çocuklarda %60 etkilidir ve çocuğa zarar verme ihtimali düşüktür. Tavsiye edilen; maddeyi çıkarmak için 2 kez girişimde bulunmak ve sonuç alınamaması durumunda derhal hastanenin yolunu tutmak.

Orjinal adı ¨mother’s kiss¨olan bu yöntemi ilkyardım listemize ¨sümük hortumlama¨ başlığıyla alıyoruz ve kullanmaya mecbur kalmamak için dua etmeye başlıyoruz.

Bu mesele de burada açıklığa kavuşturulduktan sonra şunu sorabiliriz: Bizim isviçreli bilimadamlarının işi gücü yok mu da ¨buruna sokulan maddeyi evde çıkarmak sakıncalı mıdır değil midir¨ in cevabını bulabilmek için bu kadar zaman mekan enerji ve para harcıyorlar? Bana sorsalardı ben söylerdim :)























Kaynaklar:

http://www.medicalnewstoday.com
http://well.blogs.nytimes.com

Bebegim Geliyor: NAMI DİĞER BEBEK BAKIM ONARIM UZMANI ERENCİĞİMİN ANKET / RÖPORTAJIMA VERDİĞİ CEVAPLAR:))

Bebegim Geliyor: NAMI DİĞER BEBEK BAKIM ONARIM UZMANI ERENCİĞİMİN ANKET / RÖPORTAJIMA VERDİĞİ CEVAPLAR:))

12 Kasım 2012 Pazartesi

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 6 ve 7. Haftalar

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü'nün 5. Haftası burada

6. Hafta

11 Eylül 2012 sevgili kocamın doğumgünüydü. Deniz kıyısında kısa bir kaçamak, güzel bir akşam yemeği ve pasta ayarladım. Ve ne oldu? Bütün gün uyudum, güzel elbiselerimin hiçbirine giremedim, hazırlanamadım, dışarı çıkınca uykum geldi, yemeği bitiremedim, deniz kenarında çok üşüdüm, çok söylendim, kocam bir şişe şarabı bitirdi, pastaya geldiğimde artık dayanacak halim kalmamıştı… odamıza döndük ve ben bayılarak uyudum! 

13 Eylül'de ikinci doktor kontrolüme gittim, artık gebelik kesesi ve amniotik kese çok rahatlıkla görülüyordu. Mide bulantılarımın da gebeliğin ilerlediğini gösterdiğini söyledi doktorum ve yola devam diyerek beni uğurladı. Çok mutluyuz! Kod adı kurabiye bebeğimizin. Doktorum 8. haftaya kadar beklememizi önerdi, daha once bir düşük yaptığım için biz de zaten heyecanımızı biraz saklamayı uygun bulduk. Bu haftadan sonra yemek-mutfak ilişkim tam kabusa dönüştü! Yemek yapmayı çok severim, misafir ağırlamayı da… ama mutfağa giremiyorum ki! Her yer soğan kokuyor (soğan yazarken bile midem bulanıyor), insanlar bile kokuyor, hava kokuyor, şampuanımı bile kullanamıyorum…yediğim tek şey leblebi-peynir-bazen ekmek- bazen çorba….sağlıklı beslenmekle ilgili her şeyi çöpe attım. Canım kızarmış patates ve fanta istiyor, üniversiteden beri ilk kez abur cubur yemeye başladım, korkuyorum! Evde yemek pişmiyor, kocam da ben yemiyorum diye yemiyor…


7.Hafta

İlk kez 20 eylulde tur yaptım, ogle yemeğinde bir sey yiyemedim, iyice yorgun dustum…bi elimde leblebi , bi elimde elma, ruyada gibi eve zor attım kendimi. Arkasından tam 4 gun ust uste turum vardı, 3. Gune vardığımda ogle yemeginde musterilerime hamile oldugumu ve artık devam edemeyeceğimi söyledim. Neyse ki anlayışla karşıladılar, insanları yarıda oylece ortada bırakıp, eve gidip bayıldım. Hayatımda ilk kez işime olan ilgim bu derece azalmıştı, neredeyse sabotaja dönmüştü ama daha önemli bir görevim var benim… kurabiyeyi büyütüyorum.

Arzu

8 ve 9. hafta günlüğüm burada



9 Kasım 2012 Cuma

Yeliz Işık Okur Mektubu- Düşük

Merhaba Eren,

Uzun süredir blogunuzu takip ediyorum çok güzel ve faydalı paylaşımlarda bulunuyorsunuz, takipçiniz olarak çok teşekkür ediyorum. 

Ben 1.5 yıllık evliyim, düşükle sonuçlanan bir hamilelik geçirdim, bebeğim 10 haftalıktı kahverengi akıntılarım vardı ve ardından kanamaya dönüştü. Bebeğin kalbi durdu ve aldılar :( Bebeğe biyopsi yapıldı, benden geçen hiç bir hastalık yokmuş ama hamileliğim sırasında hamileliğe bağlı tiroid çıkmıştı. Kontrol altında tutmak için de ilaçlar kullanmıştım. 

Bebeği 2012 Eylül'ün 14'ünde aldılar ve üzerinden 2 ay geçti. Tekrar bebek sahibi olmak istiyorum doktoruma gittim, kontrollerim yapıldı her şey yolunda ancak küçük bir kistim varmış. Sorun olmaz dedi doktorum folik asit ve coraspirin kullanmaya başladım.
Ancak psikolojim hiç iyi değil, hep içimde bir şüphe var… Bu arada kendimi toparlamak için bütün yöntemleri denedim ama olmuyor, sürekli karşıma hamile ve bebekli insanlar çıkıyor sanki bana inat gibi... 

Blogunuzun profiline ''Kendinizi çaresiz, umutsuz hissetmemenizi sağlayabilirsem ne mutlu…'' yazmışsınız bundan çok etkilendim ve size yazmak istedim. Belki tecrübelerinize dayanarak bana bir öneride bulunursunuz diye düşündüm çünkü bu durumumu ailemi üzmemek için atlatmış gibi görünmeye çalışıyorum ve onlarla paylaşamıyorum. Ancak hiç iyi değilim

Yorumlarınızı bekliyorum.

Sevgiler,

Yeliz Işık

8 Kasım 2012 Perşembe

"Yeter artık doydu çocuk!"

Dünya'nın en çok satan gazetesi Zaytung'un bugünkü baskısında değindiği konu hislerime ve fikirlerime mütercim tercüman olduğu için aynen kopyalayıp bloglama ihtiyacı hissettim. Buyrunuz…


Sağlık Bakanlığı, Obeziteyle Mücadelede Anne Terörüne Karşı Savaş Açtı: "Yeter artık doydu çocuk!"

Son dönemde obeziteye karşı giriştiği mücadelenin dozunu gittikçe artıran Sağlık Bakanlığı, “Obeziteye Karşı Her Gün 10 Bin Adım” kampanyasından da beklenen olumlu sonuçların gelmemesi üzerine rotayı annelere çevirdi. Her 100 obezite vakasının 78'inde, hastaların "Boy atınca kilosunu döker" denilerek ebeveynleri tarafından kandırıldığını belirleyen Sağlık Bakanlığı, çocuklarını Allah ne verdiyse besleyen annelerle etkin mücadele için kolları sıvadı.

“Kapalı kapılar ardında besleniyorlar”

Obeziteyle mücadele kapsamında Sağlık Bakanlığı’nın elinden geleni yapmasına karşın bir türlü olumlu sonuç alınamaması üzerine basın mensuplarının karşısına geçen Obezite ve Fazla Kilolarla Mücadele Daire Başkanı Ethemcan Emeç: “Kalori yakmak çözüm olur sandık ancak kapalı kapılar ardında neler olduğu aklımızın ucundan bile geçmedi. Evde anneleri tarafından böyle büyük bir tempo ile beslenen çocukların değil 10 bin, 100 bin adım atsalar dahi ‘genç irisi’nden aşağı bir seviyeye ulaşmaları mümkün değil.” diyerek tehlikenin boyutuna dikkat çekti.

Bakanlık'tan çözüm arayışları

Annelerin, doyma ölçüsünden ziyade insan vücudunun sınırları ile ilgilendiklerini belirten Emeç, her yemek esnasında standart ölçülerin aşılarak “1 kaşık daha koyayım çocuğum gürbüz olsun” anlayışıyla uygulanan anne ölçeğinden ve “Yemekten zarar gelmez, yiyen dikilir, yemeyen yıkılır” huyundan vazgeçilmediği müddetçe Türkiye’de obeziteyle mücadelenin imkansız olduğunun da altını çizdi. Emeç, çözüm için "Alo Beni Bu Kadından Kurtarın" hattı ile tıka basa yedirilen çocuklara yardım eli uzattıklarını ifade ederken, Türkiye çapında dağıtılacak “Anne Yemeklerinin Gerçek Kalorileri” adlı kitapçık ile de halkı bilinçledirme yönünde etkin adımlar atılacağını ifade etti.


140 kiloluk Erkan'ın dramı

Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan bu açıklamalar, ülke genelinde anneleri tarafından tıka basa doyurularak kilolu, şişko, dombili, tulum gibi sıfatlar almaya mecbur bırakılan birçok obezite hastası tarafından da destek gördü. "Alo Beni Bu Kadından Kurtarın" hattını arayan ilk isimlerden biri olan 140 kiloluk Erkan Giritli (36), küçüklükten beri maruz kaldığı insanlık dışı baskıları şu sözlerle dile getirdi:

"Hayatım boyunca acı çektim"

"5 kilo 750 gram doğmuşum ben. Sağlıklı doğayım diye de hamileliğinde yüklenmiş hamur işine, tatlıya. Henüz o zamanın fazla kiloları bile duruyor. Şu gıdı var ya şu gıdı, adeta benim için bir doğum lekesi gibi... Yıllarca kah 'bak oğlum aç ağzını tren geliyor, bak uçak geliyor' diye diye kandırdı beni. Ne zaman rejime girip iki-üç kilo falan versem, 'süzüldün sen, hasta mısın, yemiyorsun hep ondan oluyor' diye dayadı poğaçayı böreği. Okul hayatım boyunca sınıf maçlarında hep defansta oynattılar. Şu yaşıma geldim, daha kaleye şutum yok. Kaleye şutum yok derken hiç bir anlamda yok. Toplu taşıma araçlarında kendi çabalarımla yaptıklarım dışında elime kadın eli değmiş değil..."

Anneden, gazetecilere jest

Oğlunun sözlerini büyük bir sükunetle dinleyen Anne Hanife Hanım ise, Erkan'ın son zamanlarda iştahsız olduğu için biraz asabi olduğunu iddia ederken, "Bizim zamanımızda böyle obezite mobezite yoktu yavrum, yemek buldun muydu yenirdi" diyerek kendini savundu. Toplantı bitiminde, basın mensuplarına yemeğe kalmaları konusunda yoğun ısrarlarda bulunan Hanife Hanım, "Siz muhabirsiniz, bütün gün koşturuyosunuz. Bak hem kahvaltı etmeden çıkmışsınızdır ben bilmiyo muyum sizi, hadi yiyin bakiim ekmeksiz" şeklindeki sözleriyle gazetecilerin ağzına zorla gözleme tıkıştırdı.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Arzu'nun Hamilelik Günlüğü- 5. Hafta


Arzu, mutlu haberiyle beraber bebek yapım departmanından bebek bakım kısmına dikey geçiş yaptı:) Bundan böyle hamilelik günlüğünü okuyacağız.

3 Eylül 2012’de HCG testi yaptırdım ve sonucum pozitif çıktı! ¨Evet, artık hamileyim!¨diyemiyorum çünkü geçen sefer bir elimde predictor bir elimde telefon arkadaşlarımı, ailemi haberdar edip, iki hafta sonra da düşük yapınca bayağı sarsılmıştım. Bu sefer beklemeye kararlıydım.

Önce doktorumu aradım ve iki gün sonraya randevu aldım. Bedenimde hissettiğim bütün tuhaflıklar, dolgun ve hassas göğüslerim, şiş hissettiğim karnım, yorgunluğum, biraz sinirli ruh halim hamile olduğum içindi. Yani, bütün bunları adet görmeden önce de hissettiğim için  testten önce içimde hep bir endişe vardı: adet mi göreceğim yoksa hamile miyim?

5 Eylül 2012’de doktoruma gittim, bu arada turlarımı yapmaya devam ettim. Ama normalden çok zorlandım; sabah kalkmak, Sultanahmet’e gitmek, kalabalıkta, insanlara laf anlatmak, uzun saatler ayakta durmak… çok çaba sarf etmem gerekiyordu. İşimin beni zorlayacağını anladım.

En güzeli, midemin bulanmaya başlamasaydı. Midem bulanıyor diye sevinçten ağlayacağımı hiç düşünmemiştim. Bütün okuduğum kitaplarda bunun iyiye işaret olduğunu yazıyordu, çok sevinçliydim! (Tabii ilerleyen haftalarda bu bulantı durumu ciddi bir bıkkınlık yaratıyor, o ayrı bir yazı konusu!)

Doktorum, ultrasonda gebelik kesesini biraz arayarak buldu…henüz 5 haftalık ve çok ufak ama olsun orada… gerçekten hamileyim! Bir hafta sonra görüşmek üzere ayrıldık. Bana, çok temel sağlık önerilerinde bulundu ama ben zaten aylardır çok temkinli yaşadığım için bunlar bana hiç yabancı gelmedi. Neler yemeliyim, nelerden uzak durmalıyım vs.

6 Eylül’de de turumu yaptım ama çok zorlandım. Eve sürünerek gittim ve saatlerce uyudum. Ertesi sabah uyandım ve yataktan çıkmam mümkün değil! Kalktım. Gerçekten, yataktan kalkmak, kahvaltı etmek (böööö), giyinmek, Bostancı’dan Sultanahmet’e geçmek ve bütün gün o insanlarla yok Osmanlı yok Bizans anlatmak, koşturmak, öğle yemeği yemek (bööö), baygın eve gelmek… istemiyordum. Evimde kalmak istiyordum. Karanlıkta, sessiz, kocamla elele yatmak istiyordum.























Öyle de yaptım. Müşterilerime e-mail yazdım ve 7-8-9-10 Eylül 2012’deki turlarımı iptal ettim çünkü çok değerli bir misafirim olduğunu söyledim. Ona iyi bakmak lazımdı, dinlenmem lazımdı, ve bedenimin verdiği sinyalleri dinlemem lazımdı.

Böyle son dakikada iptal ettiğim için kendimi suçlu hissediyordum. İşimi çok seviyordum. Ama içime bakınca, bu beni hiç üzmedi. Senelerdir çok çaba verdiğim, sadece çok çalışarak, sebatle, kişisel kararlıkla ve tek başına bugünlere getirdiğim işimi yapamaz hale gelmek beni hiç üzmedi, sadece biraz şaşırttı.

Hamile olmak, bebek beklemek, yeni bir hayat ve çok hazırım

6. ve 7. hafta günlüğüm burada...

Arzu

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım