15 Ağustos 2016 Pazartesi

Benim Kütüphanelerim

Princeton 20 bin kişilik bir kasaba. Dünyanın en iyi üniversitelerinden birini barındırıyor. Kasabadaki çoğu kişi üniversite ile bağlantılı. Üniversitenin içinde sanırım 5 tane kütüphane ve o kütüphanelerde milyonlarca kitap var. Ama üniversitenin hemen karşısında, yine de bir şehir kütüphanesi var. Kocaman. Çocuk kitapları katına çıkıyoruz. Onbinlerce çocuk kitabı bizi bekliyor. Henüz emekleyen ve daha yeni yürümeye başlamış bebekler, yanlarında anne, babaları, kütüphanede vakit geçiren ilkokul çağında çocuklar, rahat koltuklara yayılmış, yere oturmuş, oyun odasında legolarla uğraşan bir sürü çocuk ve ebeveyn… Hemen yanında masalarla dolu bir balkon var. Cennet. Saatlerce kitap seçiyor, okuyoruz. Kitapların hepsi özenle seçilmiş, itinayla korunmuş. Sadece İngilizce değil, pek çok dilde kitap dolu. Oğlum akşam dayısına gününü anlatıyor. “Bugün çok büyük bir kitapçıya gittik.” İçim cız ediyor. Oğlum kütüphanenin ne olduğunu bilmiyor. Babasıyla biz kütüphanelerden çıkmayan insanlarız halbuki... Mahallemize bir kütüphane kurma hayalimiz var, ama doğduğu günden beri her gün kitap okunmuş oğlum, haftasonlarında kitapçılara götürülen oğlum, kitapları kitaplığına sığmayan oğlum, kütüphane ne bilmiyor. Kendi kütüphane maceramı düşünüyorum.
Heidelberg Üniversitesi Kütüphanesi
Ortaokul ve lisede uzun öğle teneffüslerinde, boş derslerde gidip, ödevler için araştırma yapıp, öğrencilere kapalı bölümden bize yasak olan Aziz Nesin kitaplarına bakıp, yurtdışından son gelen gençlik dergilerini inceleyip, fısır fısır muhabbet ettiğimiz, okuldan sonra klüp toplantıları yaptığımız her zaman güneş dolu, sıcacık kütüphanemiz. Şimdilerde televizyonda ciddi ciddi konuşan bir arkadaşım, o zaman kütüphanecileri delirtmek için raflardaki etiketleri değiştiriyor akşamları çıkarken. Sonra üniversite: Ortası tavana kadar yükselen, büyük bir kütüphane, içinde yüzbinlerce kitap. Özel bir köşemiz var. Akademik dergileri raflardan masalara taşıyıp, fotokopi çekmekten kas yapıyorum diye dalga geçiyorum. Bazen yan masamızda Erdal İnönü oturuyor. Kendi dünyasında birşeyler okuyor, çalışıyor. Arkadaşım Almanca şiir bulmaya gidiyor; ben sanat akımlarıyla ilgili kitaplara göz gezdiriyorum; kardeşim Romalıların Türk olduğunu iddia eden tarih kitaplarıyla dalga geçiyor, okumamı tavsiye ediyor. Bir odada, gönüllüler görme engelliler için kitaplar okuyup, banda kaydediyor. Sınav dönemlerinde kütüphane doluyor. Son senemizde elektronik dergiler geliyor. Nerede kaldınız diye soruyoruz. 
Washington Kongre Kütüphanesi
New York’un girişinde aslan heykellerinin kitapları korumak üzere beklediği şehir kütüphanesi. İçinde her çeşit, her yaştan insan. Washington’da Kongre Kütüphanesi… Dev kubbedeki pencerelerden, etrafa ışık hüzmeleri süzülüyor. Huzur veren, insanın çıkasının gelmediği, dünyanın en güzel mekanlarından biri. Doktora yaptığım üniversitenin gösterişsiz, ama milyonlarca kitaplık kütüphanesinde geçirdiğim günler, geceler, üstünde uyuyakaldığım koltuklar, tez yazarken ikinci evim olan çalışma kabinim, kütüphanenin soğuk sandviçleri, kötü kahvesi, güler yüzlü çalışanları ve hatta kütüphanenin önünde “Hepiniz cehennemde yanacaksınız” diye günün muhtelif saatlerinde bağıran deliyi gülümseyerek hatırlıyorum (çünkü Amerika’da kütüphane önlerinde istenenin denilebilmesi bir gelenek, başka yerde bağırsanız polis gelir halkı rahatsız ettiğiniz için). 
New York Halk Kütüphanesi
Bir dönem Oxford Üniversitesi’nde okuyorum. Sanki bütün şehir kütüphane havasında. Ama asıl mücevher merkez kütüphane. Kütüphaneyi kullanmak için, şahitler huzurunda törenle yemin ediyorum: “I hereby undertake not to remove from the Library, nor to mark, deface, or injure in any way, any volume, document or other object belonging to it or in its custody; not to bring into the Library, or kindle therein, any fire or flame, and not to smoke in the Library; and I promise to obey all rules of the Library.” Gerçek bir törenle. Sonra kütüphane kartımı alıyorum. O kadar güzel bir kütüphane ki. Üstelik İngiltere’de basılan tüm kitapların bu kütüphaneye bir kopyası geliyor. 12 milyon kitap. On iki milyon. 
Stockholm Kütüphanesi
Almanya’da Heidelberg Üniversitesi’nde ders verirken kullandığım merkez kütüphanenin çok süslü, ama bayıldığım duvarları aklımda. Philadelphia’da yaşarken hayatımın büyük kısmını geçirdiğim UPenn kütüphanesinde gözüm hep girişteki rahat koltuklarda ve haftanın romanlarının tanıtıldığı köşede. Amerika’nın üniversite kütüphanelerinin girişinde yeni kitaplar sergilenir. 3-5 değil, yüzlerce yeni kitap. Çalışma konumla ilgisi olmadığı için suçluluk hissedip, bir tek roman bile almadan zamanımın çoğunu o kütüphanede geçirmişim. Araştırma için gittiğin Stockholm kütüphanesinin bana biraz soğuk gelen İskandinav mimarisi, arşiv taramak için gittiğim yaşlılar ve çocuklarla dolu, bir köşesi tamamen Uzun Çoraplı Kız Pipi ve yazarına ayrılmış minicik İsveç kasaba kütüphanesi, tezimin son aşamasını yazdığım, her tarafından güneş giren ve çoğu kitabın artık elektronik olarak indirilebildiği Princeton Bilim kütüphanesi, oturacak yer bulmakta hep sıkıntı yaşadığımız Atatürk Kitaplığı, Paris’te modern, sakin, huzurlu, koridorları ağaçlı bir avluya bakan, dışardan bakıldığında ise açılmış kitapları andıran François Mitterand Kütüphanesi, hatırladığım, hatırlayamadığım bir dolu kütüphane geçiyor hayatımdan… Medeniyet kütüphaneleriyle gurur duyuyor. Kütüphanelerine girdiğinizde sadece faydalanmanızı değil, büyülenmenizi istiyorlar. Bu kütüphaneler birer ibadethane adeta. İnsana kendinden daha büyük birşeyin parçası olduğunu hissetiren, sizden önce gelmiş devlerin omuzunda yükseldiğimizi hatırlatan, bilginin, düşüncenin yol göstericiliğini vurgulayan, asla mütevazi olmayan, tam tersine kapısından gireni ihtişamı karşısında tevazuya sürükleyen, ama sizi bir parçaları olmaya davet ederek umut dolduran yapılar bunlar. Biz bunu yarattıysak, her karanlığı aşabiliriz diyor içinizden bir ses. Ve ne zaman çok güzel, çok zengin bir kütüphane görsem, içimde bir kıskançlık baş gösteriyor. “Ah İstanbul” diyorum,“böyle bir kütüphaneyi hak etmiyor musun sen de?” 
Radcliffe Oxford Kütüphanesi
Geçtiğimiz yazı Göttingen Üniversitesi’nde geçiriyorum. Minicik bir kasaba yakınında kalıyoruz. Kasaba kütüphanesine gitmek istiyorum. Oğluma kitap alacağım. İçerisi olabildiğince sıradan. Kitaplar, raflar ve dört duvar. Ama çocuk kitapları için ayrı bir bölüm yapmışlar raflardan. Rengarenk kitaplar orada. Bu bütçe sıkıntısı çektiği için, belediyenin bazı bölgelerde sokakları süpürmeyi, çiçek ekmeyi bıraktığı bir kasaba. Halk sokaktaki çiçeklerin bakımını kendi yapıyor. Ama kütüphanelerini kapatmamışlar. Oğluma 20 tane kitap seçiyoruz. Yüklenip eve götürüyoruz. Bunlar geri gidecek diye uzun uzun anlatıyoruz. Tamam diyor. Yaz sonuna kadar o kitapları okuyor. Ve oğlum bu yaz, 4.5 yaşında nihayet gerçek bir kütüphane ile tanışıyor. Onun kütüphane macerası başlıyor. “Bunu da istiyorum, bunu da, bunu da!” diyor. Kütüphane onu da acıktırıyor. Emekleyerek kütüphanede dolaşan, kitapları ağzına almaya çalışan bebeğe bakıyorum, memleketim adına o bebeği kıskanıyorum. 
Fransız Milli Kütüphanesi
Türkiye’nin çocuklarını düşünüyorum. Oğluma bakıyorum. Bir temenni geçiyor içimden, onun için ve onun şahsında memleketin teker teker tüm çocukları için. Dev kubbeli muhteşem kütüphaneler gör, milyonlarca kitabın içinde kaybol, kitaplara aşkla dokunan insanların arasında büyü, ne kadar çok kitap, okumak için ne kadar az vakit var diye üzül yavrum. Kütüphanelerin bol olsun çocuğum, kitapların aydınlığı her daim üstüne doğsun. 

Aysuda Kölemen

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Demir Takviyesi ve Diyet

Demir eksikliği riski taşımayan insanların dengeli beslenmesi yeterlidir. Özel olarak demire dikkat etmelerine gerek yoktur. Ancak risk grubunda olan insanlar, sadece bol demir yemekle kalmayıp, demirin yanında ne tükettiklerine dikkat etmelidirler. 

Demirle ilgili araştırmaların mutfağımız ışığında yorumlanması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle demir emilimi konusunda güncel araştırmalardan derlediğim bilgileri, Türkiye mutfağına uyarlayamaya çalıştım. 
Annelere, çocuğunuza papaya soslu ördek, tatlı patates verin, fıstık ezmeli sandviçi yedirmeyin gibi Türkiye’de karşılığı olmayan tavsiyeler verilmesi anlamsız olur. 

Bu çok önemli: Demir emilimini azaltır dediğim sağlıklı yiyecekleri vermemezlik etmeyin. Sadece demirli gıdalarla beraber yedirmeyin. 

O halde, demir eksikliği çekenlere bazı pratik tavsiyeler: 
1. Demir zengini yemeğin yanında yoğurt, ayran (ya da diğer süt ürünleri) vermeyin. Hem etten, hem bitkilerden alınan kalsiyumu azaltır (kalsiyumlu gıdaların listesi aşağıda mevcut).  
2. Ekleyebildiğiniz her yemeğe, salataya limon ekleyin. Nar eksisi, sirke yerine limonu tercih edin. C vitamini bitkilerden demir emilimini çok yükseltir. 
3. Mümkün olan her yemeğe domates püresi, domates salçası veya biber salçası seçeneklerinden birini ya da birkaçını koyun. 
4. Fındık fıstığın yanında mutlaka kuru erik, kuru kayısı verin. 
5. Çocuğunuza yemekle birlikte bitki çayları vermeyin. Pek çok bitki çayı, demir emilimini azaltır. Su verin. 
6. Sadece fasulye çeşitlerini, nohudu, buğdayı değil, pişmesi kolay olsa da, mercimeği, pirinci, yulaf ezmesini, bulguru akşamdan suda bekletip, sonra pişirin. Tahılları ve baklagilleri suda bekletmek, fitatlarını azaltır. Ne kadar uzun beklerlerse o kadar azalır, bu da demir emilimine o kadar iyi etki eder.
7. Milletçe çok sevdiğimiz ayçiçeği ve kabak çekirdeği, dünyanın en demir zengini yiyeceklerindendir. Tuzsuz tüketilir ve aşırı miktarda yenilmezlerse (çok yağlı olduğunu unutmamak lazım), demir alımı için sağlıklı bir kaynaklardır. 
8. Çocuğunuza verdiğiniz et miktarını çoğaltmak yerine, et ve kıymayı bölerek sebze ve yemeklerinin içine dağıtmanız, çocuğun sebzeden emeceği demir miktarını da arttıracaktır. Yani bir öğün köfte vermek yerine, diğer yemeklerin içine kıyma koymak, demir emilimi için daha faydalıdır. Bu yemeklerin cok kalsiyum içermemesine dikkat edin. 
9. Tarhana demir emilimi açısından iyi bir yemek değildir. İçinde hem kalsiyum, hem fitat bulunur. Tarhanayı demirli gıdalarla aynı öğünde vermeyin. 
10. Yumurta iyi bir demir kaynağı değildir, hatta demir açısından kötüdür, çünkü içinde demirin emilimini engelleyen bir protein bulunur.  
11. Maydonoz, nane, fesleğen ve kekik de etten demir alımını engeller. Yemeklere az miktarda koymaniz, az etkileyecektir. Etsiz yemeklere koymanızda sakınca yoktur. 
12. Unun demir alımını azalttığını bilin. Hamurun bir zararı daha… Ancak etle ve domates salçası, havuç gibi bol beta-karotenli gıdalarla ve C vitaminli gıdalarla bu yan etki azaltılır. 
13. Çocuğunuza yemekten önce ve sonra çikolatalı gıdalar vermeyin. Yemekle çikolata arasına 2 saat koyun. 
14. Ruşeym bitkilerden demir emilimini engeller. Sutle ve yogurtla beraber verebilirsiniz. Ancak et ve limon ruşeymin kötü etkisini çok azaltır. 
15. Yemekten hemen sonra meyva yemenin, demir emilini arttırdığına dair kesin olmayan, ancak umut vaadeden bulgular var. Yemek üstüne birkaç dilim meyva verin. 
16. Demirle ilgili araştırmaların yetersiz olduğunu da belirtmek istiyorum. Bunlar şu anda elimizdeki bilgiler. Ancak zamanla yeni bilgilerin ortaya çıkması kaçınılmaz. 
17. Vejeteryan ve veganlar için en iyi emilim arttırıcı c vitaminidir, yani yemeklerine bol limon sıkmaları iyidir. 
Hangi maddeler demir emilimini etkiler? 
  • Etteki demirin emilimini azaltan maddeler: Kalsiyum, polifenol, oksalatler, yumurta. 
  • Bitkisel demirn emilimini azaltan maddeler: Kalsiyum, fitat, yumurta. 
  • Emilimi arttıran maddeler: C vitamini ve et fitatın etkisini azaltır. Beta-karoten/A vitamini, fitat ve polifenolün etkisini azaltır. 
Bu maddeler hangi gıdalarda olur? 

Kalsiyum: Kalsiyum hem hayvansal gıdalardan, hem de bitkisel gıdalardan alınan demir miktarını ciddi ölçüde azaltır. Bu açıdan dikkat edilmesi gerekir. Süt, yoğurt, peynir, brokoli, soya fasulyesi ve eti, kurufasülye, nohut, tahin, badem, yeşil yapraklı bitkiler (ıspanak, roka, karalahana, pazı, aşma yaprağı), incir, somon balığı, bamya yüksek oranda kalsiyum içerir. Kalsiyumun miktarı da önemlidir. Demirli gıdalarla beraber ne kadar çok kalsiyum tüketilirse, demir emilimi o kadar azalır. Az miktarda kalsiyum tüketiminin demir emilimini çok etkilemediği bulunmuştur. Kalsiyumlu gıda tüketildikten sonra, demirli gıda için en az yarım saat, tercihen bir saat beklenmelidir. Demirli gıda tüketiminden sonra da en az yarım saat beklemeden kalsiyum tüketilmemelidir. 


Polifenol: Çay, yeşil çay, kahve, kakao, çikolata, yaban mersini, böğürtlen, ahududu, ceviz, elma içindeki polifenol grubundaki çok faydalı antioksidanlar, hem bitki, hem hayvansal gidalardan alınan demiri azaltır. Demirli gıdalardan 2 saat önce veya sonra tüketilebilirler. 


Yumurta: Yumurta demir zengini bir gıda olarak bilinir. Bu yaygın bir yanlış bilgidir. Yumurtanın içinde bir miktar demir olmakla beraber, demir emilimini azaltan fosvitin adlı bir protein de olduğu için, yemekten alınan demir miktarını ciddi ölçüde azaltır. Yani yumurtadan demir almanız çok zor olduğu gibi, yumurtayla beraber yediğiniz yemeğin de demirinin emilimi de azalır. 


Fitat: Bakliyat ve tahılda ve bazı sebzelerde bulunan fitat adlı madde de, sadece bitkisel demirin emilimini azaltır. Besindeki fitat miktarının suda bekletilince azaldığı görülmüştür. Ayrica et veya c vitamini ile beraber tüketilirse, fitatin engelleyici etkisi azalir. Ruşeymde fitat miktari yuksektir. 


Oksalatler: Ispanak, kara lahana, kırmızı pancar, kuruyemişler, çikolata, çay, ruseym, çilek ile kekik, maydonoz ve fesleğen gibi otlarda bulunan bu çok faydalı madde de, sadece hayvansal demirin emilimini azaltır.


C vitamini: Bitkisel ve takviye demirin emilimini yüksek oranda arttırdığı uzun suredir bilinmektedir. Demir ilaçlarının içine genellikle C vitamini eklidir. C vitaminli demir takviyesini tercih ediniz. Demirli gıdalar tüketirken, üstüne bolca limon sıkmanız, yanında yeşil biber tüketmeniz C vitamininden faydalanmak için yeterlidir.


Konuyla ilgili diğer referanlar şu ve şu.


Beta-karoten ve A vitamini: Polifenol ve fitatlı gıdaların demir emilimini arttırdığı yönünde bulgular vardır. Beta-karotenin hangi gıdalarda olduğunu anlamak kolay. Bu maddenin rengi turuncu olduğu için, sarı ve turuncu renkli gidalar genellikle oksalat içerirler, ama koyu yeşil yaprakların da oksalat içerebildiğini unutmamalı. Kayısı, şeftali, erik, portakal, balkabağı, havuç, mısır, kırmızı pancar koku ve yaprakları, kırmızı biber, kırmızı üzüm, domates, turp otu, ıspanak beta karoteni bol gıdalardır

Meyva: Neden olduğu tam olarak bilinmemekle beraber, bir çalışmada bol meyva tüketen insanların, demir sayımları daha yüksek çıkmıştır. Bunun nedeninin meyvaların bol miktarda C vitamini içermesi olabileceği düşünülmekte. 


BYBO'da yayınlanmış diğer demir yazıları:

Bebeklere Demir Takviyesi Gerekli Midir Değil Midir? 
Gebelikte Fazla Demir Alımı Bebeğin Gelişimini Olumsuz Etkiliyor 
Demir Hakkında Bilmek İstediğiniz Ama Sormaya Korktuğunuz Her Şey

Aysuda Kölemen

Sinem'in Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Panik atağı olan bir annenin normal doğum hikayesini paylaşmak istiyorum ben de... 

Hamile kalmadan önce normal doğum yapmayı düşünen insanlara, "bunlar deli olmalı" gözüyle bakardım. Fakat işin içine girince hiç de öyle olmuyormuş. Hamileliğimi öğrendiğim anda ben de vajinal doğum yapacağım dedim. Fakat bir sorunum vardı: benim sevgili panik atağım. Olsun, dedim en azından deneyeceğim. Hep kendimi buna şartladım: ben normal doğum yapacağım. İlk üç ayı sabah bulantılarıyla geçirdim. Ama midem bulandıkça yedim, kendimi tanıyorum, bir kere mide bulantısından yemezsem bütün hamileliğimi serumlarla bağlı geçirecektim. O yüzden yedim, 76 kiloyla başladığım hamileliğim 105 kiloyla sona erdi. Bu arada boyum 190 olduğu için yuvarlanmadan yürüyebiliyordum kilolarımla. 

Seçtiğim doktor sorduğum sorulara hazır yazılmış kağıtlarla cevap verince 3. kontrolden sonra kendisiyle bir daha görüşmemek üzere ayrıldık. Uzun sorgulamalar sonucu anne ve bebeğin hayatını tehlikeye atacak herhangi bir sorun olmadıkça asla sezeryan yapmayan doktorum Türkan Mutafoğlu'yla tanıştım. 27. Haftamda bebeğimin olması gerekenden daha aşağıda durduğunu söyledi doktorum. Bu da erken doğum riskini arttırabilicek bir şeymiş. Yürümeyi bıraktım, doğum iznime yıllık izinlerimi de kullanarak erken çıktım. Aklımda her an sürekli erken doğum yapacak olamamın korkusu vardı. Ama ben sık sık bebeğime, dünyaya gelmek için çok erken olduğunu, onu karnımda taşımaktan çok mutlu olduğumu anlattım durdum. Sağolsun dinledi beni, 42 haftalıkken dünyada nefes almak istedi. 

15 haziran pazartesi sabahı tuvalete gittiğimde nişanımın geldiğini farkettim, doktorumun yanına gittim. Herşey yolunda henüz açılman yok muhtemelen 2,3 güne doğumun başlar dedi. Ben panikten günde 2 kere tekrar tekrar yanına gittim. Henüz açılmam yoktu. Salı gecesi ilk sancımı hissettim, uykumdan uyandırdı. Saatte bir aynı şekilde uyandım. Doktoru aradık, suyun gelirse hemen hastaneye geç ama gelmezse sancıların 5 dakikada bir olana kadar evde geçir sürecini dedi. Sabah annem geldi, sancılarım sıklaşmıştı. Eşimin desteğiyle çok rahat atlatıyordum, ama annem dayanamayıp, kızım kalk gidelim sezeryanla alsınlar bebeğini dediğinde, anne bana destek olacaksan kal, köstek olacaksan git diyerek kendisini kibarca evden kovdum. Oysa ki beni normal doğumla doğurmuş ve doğumu çok kolay geçmiş bir anneydi. Sanırım anne yüreği dedikleri bu oluyor. 

Akşam 7 civarı sancılarım 5 dakikada 1'e düştü. Duşa girdim. Çantamızı aldık tam çıkarken birden bağırsaklarım hareketlendi. Vücudun kendini doğuma hazırlaması diye okumuştum. Hastaneye gittik, doktorum karşıladı bizi. Doğumhanenin yanındaki odada NST'ye aldılar. Lavman yapmaları gerekliymiş, istemedim evden çıkarken içimde bişey kalmamıştı zaten, ama ebe kabul etmedi. Yapılması gerek dediğinde sesimi çıkarmadım tamam dedim. Sancıları bir ağrı olarak hiç düşünmedim, her sancıda bebeğime kavuşmama az kaldı, geçiyor, biticek diye kendi kendime konuştum, benim konuşamadığım zamanlarda eşim tekrarladı bunları bana. 

Açılmam 9 cm olduğunda doktorum hadi doğumhaneye dedi. Biraz daha bekleyelim dedim o panikle, hemen gitmek istemedim. Neyse beni ikna etme sürecinin ardından çatal denilen alete yattım. (Hayranım şu istediği pozisyonda doğum yaptıran ülkelerin hastanelerine).  Eşim de yanımdaydı, elini sımsıkı tutarak ondan destek aldım. Doktorum ıkın dediğinde çığlık attım, çünkü filmlerde ıkın dediklerinde kadınlar bağırıyorlardı :). Doktorum ıkınmanın nasıl olduğunu anlattı ve ıkındım. Başı çıktı, derin nefes aldırıp tekrar ıkınmamı söylediğinde bebeğim bir balık gibi kaydı içimden. O anın verdiği hazzın , o eşsiz duygunun tarifi yok sanırım. Hemen göğsüme koydular, inanamadım. Sürekli bu benim mi, başardım mı diye söylendiğimi sonradan hatırlıyorum, sanırım anın şaşkınlığıyla biraz saçmalamışım. 

Bebeğim ile ten tene temas edip emzirdikten sonra doktorum 3 dikişimin olduğunu söyledi. Doğumhaneye girip bebeğimin doğması toplam 4 dakika sürdü. Tekerlekli sandalye getirdiler, istemedim. O kadar uzun boylu değil dediler, neyse dedim oturdum. Zafer işaretiyle çıktım doğumhaneden ve anneme gördün mü başardım işte bakışı attım. O gün bu gündür söylerim, her kadın normal doğum yapabilecek güçtedir. Ve eşim de der ki "Her erkek karısının yaşadığı ve yaşattığı mucizeye tanık olmalıdır." 

Not: "4 kilonun üzerindeyse bebek, normal doğum yapmazsın" diyenlere inat, kızım Ada 4120 gr. 55 cm olarak dünyaya geldi.

Sevgiler,

Sinem 


18 Temmuz 2016 Pazartesi

Yeliz'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

İlkokul ve orta okul arkadaşım olan eşim yıllar sonra sevgilim, nişanlım, kocam olmuştu. Daha bunun şaşkınlığını atlatamadan, 29 Ekim 2013'de kendi cumhuriyetimizi kurduğumuz, aile olduğumuz gün, meğer çekirdek ailemizi de oluşturmuşuz. Hemen hamile kalamam düşüncesindeyken meğer hemen kalıvermişim. Ondan habersiz gezdim tozdum, içtim. Kasık ağrısı ve tatlıya saldırmam adet belirtileridir diye düşündüğümden hiç şüphelenmedim. Bir gün alışveriş merkezinde x-ray cihazlarından geçecekken, güvenliğin “hanımefendi siz buradan geçmeyin isterseniz” sorusuyla irkildim. Eşimle şaşkınlıktan birbirimize bakarken, “hamile olabilirsiniz diye düşündüm” deyince dank! etmesi uzun sürmedi. Ve geçmedim elbette cihazdan. 


Dolaşırken içimiz içimize sığmadı ve hemen çıkıp en yakın eczaneden malum testlerden aldık. O gün de iş arkadaşlarımızla buluşup yemek yiyecektik ve restoranın tuvaletinde yaptığım testte çift çubuğu görünce havalara uçtuk. Arkadaşlarla yenen yemek oldu bize kutlama yemeği. Onlar işe dönerken biz bir doğum uzmanına ultrason ile bebeğimizi görmeye gittik. Evet 5 haftalık hamileydim. Önce kendimiz heyecanımızı atıp ailelere öyle söyleyecektik. Bir biberon alıp ertesi gün annemlere yarın kahvaltıya geleceğiz bir de misafir getireceğiz 1 tabak fazla koyun masaya dedik. Sabah giderken kim geliyor soruları iyice arttı. Hadi biz masaya oturalım o gelir dedik. Masaya oturduğumuzda çantadan çıkardığım biberonu tabağa koyunca, 9 ay sonra gelecek misafirimiz deyince herkes ağlamaklı tebrikler derken, kimse ağlamaktan kahvaltı yapamamıştı. (Eren'in hikayeyi bölen notu: Gerçek bir BYBO'lu o masaya biberon değil, meme koyar!)


Normal doğumcu doktor ararken Manisa’da gayet tercih edilen normal doğumcu Özgür Bey ile karşılaştım. Gayet güzel bilgilendiren, her şeyi tek tek açıklayan doktorumdan çok memnundum. Gayet güzel, rahat bir hamilelik geçirdim. Aldığım fazla kilolar bunun dışında tabii. 2 Temmuz gecesi nişanım geldi. Hemen doktorumu aradık. Geçin hastaneye ebem orda dedi. Baktık ki hiç sancı yok. O gece, ebe “yarın sabah gelin” deyince ayrıldık hastaneden. Sabah kalktık doğuma gidiyor gibi bütün çantaları arabaya indirdik. Gittik yine NST ve yine sancı yok. Birkaç gün içinde olabilir doğum demişti doktorum. Beklemek için eve döndük. O gün hafif hafif başladı sancılarım. Bense adet sancısı çekerken yaptığım gibi bacaklarımı kasıp kapatıyordum. Anneanneme söyleyince hayır kasma sakın engelleme ağrılarını deyince serbest bıraktım kendimi. Ve o gece 2.30 ta yeni yatmıştım ki, kuvvetli bir basınçla sancılandım. Eşim uyanmasın diye yavaşca kalktım yataktan. Tuvalete gittiğimde biraz kanamam vardı. Tuvaletten çıktığımda ise suyum süzülmeye başlamıştı. Ne güzel bir an... Sebebini bilmiyorum ama ağlamaya başlamıştım. Eşimse beni ağlıyor ve suların süzüldüğünü görünce paniklemişti. Hemen hastaneye geçtik. 


Açılmam 2 cm idi. Serum takıldı fakat neden olduğunu sormak hiç aklıma gelmedi. Sancı çekmeye devam ederken saat sabah 05.00’e doğru açılmam 5 cm olmuştu. Anestezi uzmanını dört gözle bekler hale gelmişken, neyse ki epidural iğnem yapıldı. Bu arada mideme baskı hissediyordum meğer oğlum çıkmak için kendini itiyormuş. Aynı zamanda göğüslerim kaşınıyordu, sütlerim gelmeye başlamıştı. Doktorum geldiğinde saat 7.30 gibi ve açılmalarım tamamlanmak üzereydi. Muayene ettiğinde biraz aşağı itmem için çömelerek ve destek alarak ıkınmamı söyledi. Eşime de meyve suyu, kek almasını söylemiş. Yememi istiyorlardı ama ıkınmaktan ve sancıdan yiyebilecek durumda değildim. Son kontrol yapıldığında 08.15 gibi artık doğuma hazırdık biz oğlumla. Doktorum sancın geldiğinde ıkın, ben ıkınma deyince ıkınmayı bırak demişti. Doktorum “hadi canım ver bize bu güzel bebeğini” diye telkin ediyordu. Ikınıyordum ve nefesim tükenince ıkınmayı bırakınca başa dönüyorduk. Bu sebeple biraz zorlandım masada. Bebeğime zarar veririm düşüncesiyle alın beni sezaryana! dedim. Doktorum “Alamam Yeliz, oğlun çok yakında, ver bir elini” deyip elimle oğlumun kafasına dokundurdu. Dokunduktan sonraki sancımda ıkınınca kafası çıktı oğlumun ve doktorum ıkınmamamı söyledi. 


Sonrası bir rahatlama, bir ferahlama ve ağlama krizi. 4 Temmuz 2014 Saat 08:55’te doğurdum oğlumu. Ahmet Erim’im 52 cm, 3.760 kg ve 36 cm baş çevresi ile doğmuştu. Oğlumu hemen kucağıma istemiştim ten tene temas için. Bir muayeneden sonra aldım oğlumu kucağıma. Yok böyle bir duygu, yok böyle bir haz! Odama geçince yarım saat-bir saat içinde emzirdim oğlumu. O gün ve bütün gece gözümü kırpmadım oğluma bakmaktan. Eve çıktığımızda ise hiç yatmadım. Oturup oğlumun altını kendim değiştirdim. Çok rahat hareket edebiliyordum çünkü. Bir kadının yaşayabileceği en güzel hislerden bir tanesi bence normal doğum. Çünkü her şeyi bizzat kendin yapıyorsun. 


Herkese sağlıklı, güzel, kolay doğumlar dileklerimle,


Yeliz









Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım