23 Kasım 2016 Çarşamba

Sinem'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Son bir yıldır bebek yapmayı planlıyorduk. Hatta neden olmuyor acaba diye sormak için doktora bile gitmiştik. Doktor, “Tüm değerler normal sadece neden olmuyor diye stres yapmayın, akışına bırakın.” demişti. Ertesi ay tatile Rodos’a gittik. Gittiğim en huzurlu tatildi. Bol bol kitap okudum, uyudum, dinlendim (yazar burada o günleri çok özlediğine atıfta bulunur ☺) Sonraki ay reglim gecikti. Çok ümitli değildim ama test aldım. Bir de ne göreyim çok silik hafif bir ikinci çizgi… Eczanedeki bütün testleri aldım hepsi aynı; silik. Eşime sakin ol kesin değil ama hamile olabilirim dedim. Testleri gösterdim. En son kendisi sandalyenin üzerine çıkmış, lambanın altında fenerle teste bakıyordu ☺. Ertesi gün doktora gittim kan testi yaptırdım. Beta Hcg 80, kesin bir şey yok hamile olabilirsiniz 10 gün sonra tekrar gelin dedi. Nasıl yani? Hamile miyim değil miyim? Hemen başka bir doktora gittik. O da aynı şeyleri söyledi. Hatta olumsuz boş gebelik olabilir dedi. Dünyalar başıma yıkılmıştı. (Şimdi neden o zamanlarda bu kadar üzülmüştüm stres yapmıştım bilmiyorum. Ama kabul ediyorum biz çok heyecanlı ve panik bir çiftiz.) 

10 gün sonra kalp atışlarını duyduğumuzda dünyalar bizim olmuştu. Ama yine de zaman zaman endişeleniyordum. Sonraki haftalar 11. Hafta gözleri oluşur, 13. Hafta kulakları oluşur şeklinde okumakla geçti. Hatta BYBO grubu da bu sayede buldum. Genel olarak sorunsuz bir hamilelik geçirdim. Doktorum çok iyi bir üniversitede Profesördü. Ona 20. Hafta da ben normal doğum yapmak istiyorum dedim. O da “buna sen karar veremezsin, daha bunları konuşmak için çok erken.” dedi, ve o andan itibaren o doktora bir daha gitmemeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. İnternetten doğal doğumu destekleyen doktorları araştırmaya başladım ve sonunda doktorumu buldum. Ona çok güveniyordum. 32. Hafta’da eşimle birlikte doğuma hazırlık eğitimimizi aldık. Eşim doğuma girmeyi başta kabul etmedi ama yoğun ısrar ve tehditler sonucu kabul etti. 40. haftada toplam 18 kilo almıştım. Günde 3-4 km yürüyüş yapıyordum. Hatta son günlerde hurma yemeye başlamıştım. Bir gün tuvalette nişan olabileceğini düşündüğüm bir sıvı gördüm. Doktorum hemen de doğum başlayabilir 1 hafta sonra da dedi. 

Ertesi gün, saat 18:00 gibi dışarıda bir cafede otururken birden altıma çiş yaptığımı düşündüm. Üzerim sırılsıklam olmuştu. Doktorumu aradım, hastanede buluşalım dedi. Hatta Şu an dışarıdayım, duş alıp gelsem olur mu dedim o da fazla gecikme istersen dedi ve biz 10 dk. sonra hastanedeydik. Her şey normal, açılma 1 cm. sancıları 24 saat boyunca bekleyebiliriz hiç bir müdahaleye gerek yok dedi. Günlerden Pazar ve hastane bomboştu. Eşimle daha önceden planlamıştık doğumda sadece ikimiz olacaktık başka kimse istemiyorduk. Bol bol merdiven inip çıktım. Odamda duş aldım. 2-3 saat sonra hafiften sancılar gelmeye başladı. Çok düzensiz ve kısa süreliydi. Eşim sancılar sırasında bana masaj yapıyordu ve sancıları kolay atlatıyordum. Ama açılma bir türlü olmuyordu. 

Gece 03:00 sularında sancılar şiddetlenmeye başlamış, sular gelmeye devam ediyor ama açılma 4 cm’di. Saat 07:00’da açılma artmayınca epidural istedim. Sonrasında açılma çok hızlandı. Her şeyi hissediyordum bebeğin geldiğini, ıkınma istediğini.. Sadece ağrı duymuyordum. Galiba burada epiduralin dozu çok önemli. Saat 10:00’da doktorum geldi. Açılma tam dediğim zaman ıkın, dediğim zaman dur dedi. Bu arada eşim sımsıkı elimi tutuyor beni cesaretlendiriyordu. Saat 11:00’da kızım Maya 3.900 gram ağırlığında doğdu. Doktorum hemen göğsüme verdi. İlk emzirme çalışmalarına hemen başladık. Kordonu nabız düşene kadar kesilmedi ve kordonu babası kesti. Kucağımda kalktım ilk muayenesini ebemizle beraber yaptık. Doğumhane kapısının önünde tüm sevdiklerim beni bekliyordu. Kucağımda kızım yürüyerek çıktım, odama geldim. Çok ama çok yorgundum ama bir o kadar da şaşkın, mutlu… 

Bizim için Maya ile hayatımızda yepyeni bir kapı açıldı. Hastanede odamıza geldiğimizde ben hala emzirmeyi başaramıyordum. Her şeyi okumuştum, çalışmıştım ama hemen emziririm diye düşündüğüm için bebeğimin beni neden emmek istemediğini anlamıyordum. Sarılık değeri sınırdaydı. Mememi tutmuyordu kızım. Hemşireler geldi, gitti olmadı. Bu arada ben tüm gece doğum sancısı çektiğim için bir ara uyumuşum ve biraz mama takviyesine izin verdim. Eve geldik, göğüslerim taş gibi olmuştu ve kızım hala emmiyordu. Tomris'in emzirme notları, ten tene temas (evde çıplak yaşıyorduk ikimizde) ama olmuyordu işte... Artık çok panik olmuştum, gözyaşlarımı tutamıyordum. Doğum yaptığım hastanedeki çocuk doktoruna gittim, emmiyorsa boş ver mama ver demişti. Nasıl yani? Tam o sırada mahallemdeki sağlık ocağından aradılar. Her şey yolunda mı? Emziriyor musunuz? Dediler. Ben de ağlayarak hayııırrrr… dediğimi hatırlıyorum. Gelin buraya hemen bakalım dediler. 3 gün boyunca günde 2 kez hemşirelerde kızımın mememi tutması için çalıştık. Sonunda ancak silikon meme ucuyla mememi almaya başladı. Olsun dedim zamanla bunu atarız. Kızım 6 ay anne sütü aldı. Emzirme dönemlerim çok zorlu oldu. Çünkü memeyi tam kavrayamadı hiçbir zaman. Ama yine de bu da benim için büyük bir başarıydı diyorum. Belki de BYBO grup olmasaydı, benim bu grupta emzirmeyle ilgili sayısız postum sorularım olmasaydı, bu kadar bile emziremeyecektim. 

Şimdi Maya 18 aylık, hareketli, meraklı, mutlu bir bebek. Herkese keşkesiz, kolay ve mutlu doğumlar dilerim. 

Sinem

20 Ekim 2016 Perşembe

Kaygılı Anne

Eren bağlanma konusu hakkında yazmıştı. Ben de bunun üzerine anne-bebek bağlanması konusuda Türkiye’de en kapsamlı çalışmalardan birini yapan arkadaşım Doç. Dr. Aylin Koçkar’la konuştum. Türkiye’de bağlanmama ciddi bir sorun mu diye sordum. Aldığım cevap çok aydınlatıcı oldu ve sizlere özetlemek istiyorum. 

Bağlanmayı neden önemseriz? Çocuğun gelişimi için keşfetmesi lazım. Ancak çocuğun keşfetmeye cesaret etmesi için kendini güvende hissetmesi gerekiyor. Bir yetişkin ile güvenli bir bağ kuran çocuklar, özellikle o yetişkin yanlarındayken kendilerini güvende hissedip, bol bol keşfediyor ve dolayısıyla öğreniyorlar. Yani annesi yanındayken, çocuk annesinin varlığından cesaret alarak, biraz daha uzağa gidip, etrafını kurcalamaya, incelemeye başlıyor. O sırada korkmuyor. Ancak –ve bu çok büyük bir ancak- Türkiye’de sıklıkla görülen bir sorun var. Annesiyle güvenli bir bağ kursa da keşif davranışına yönelmeyen çocuklar oluyor. Yani güvenli bağlanmanın gerçekleşmesi, istenen sonucu –keşif davranışını –doğurmuyor. Bunun sebebi de KAYGILI EBEVEYNLİK olarak adlandırılan bir ebeveynlik şekli. 

Kaygılı ebeveynlik nedir? “Kaygılı anne” (tam da anne blogcu ismi gibi oldu) durmadan çocuğuna “aman çocuğum oraya gitme, cin çarpar; buraya gitme kaybolursun, zıplama düşersin, üstünü çıkarma üşürsün diyerek çocuğu rahat bırakmıyor. Çocuk devamlı olarak annesinden kaygı mesajı alıyor. Annesiyle arasındaki bağlanmada sorun olmasa da, annesinden çok ilgi ve sevgi görse de, bu onu keşfetmekten alıkoyuyor. Çocuk annesinin kaygısını içselleştirip, hareket etmekten korkar hale geliyor. Keşfetmeyi engelleyerek bişisel gelişimi sekteye uğratıyor böyle aileler. "Bilişsel gelişim, yeni bilgiler öğrenme için gerekli. Böylelikle hem bilişsel hem de psikososyal gelişiminde çocuğun katetmesi gereken yollar geçilebiliyor. Aksi halde çocuk hep geride kalıyor (yemeğini yiyebilme becerisi olan çocuğun ağzına kaşık kaşık yemek vermek gibi). Diğer bir deyişle çocuğa yardımcı olacağız veya koruyacağız derken çocuğun gelişimini engellemiş oluyor bu tarz bir anne-baba…" (Aylin Koçkar). Yani tıpkı güvensiz bağlanma yaşayan çocuklar gibi, annesinin dizinin dibinden ayrılmaz oluyor çocuk. 

İşte bu davranış biçimi, çocuğun gelişmesine ket vuruyor. Bağımsızlaşmasına, özgüveninin gelişmesine, dünyayı anlamasına, yetişkinliğe geçişine engel oluyor. Hep en güvenli yolu seçen, risk alamayan, ayakları üstünde durmakta zorlanan, ailesinden bağımsız bir yaşam kuramayan bir çocuk olma ihtimali artıyor. Yani biz bağlandık bitti değil. Bağlanmakla iş bitmiyor. Bizim gibi kültürlerde, “çocuğu rahat bırakın” mesajının devamlı tekrar edilmesi gerekiyor. Ben çocuğuma güveniyorum, ama dünya tehlikelerle dolu diye düşündüğünüzü biliyorum. Ama kaygılarınız çocuğunuzun psikolojik ve bilişsel gelişimine engel olacak seviyedeyse, rahatlamanız ve rahat bırakmanız lazım. Sık sık tekrarladığımız gibi, çocuk düşer, sonra kalkar; hasta olur, sonra iyileşir; yeter ki çaresiz dertler olmasın başımızda. 

Şimdi kendinizi ve çocuğunuzu 3. bir şahıs gibi gözlemlemenizi istiyorum. Bir saatte kaç kez, “yapma, dur, düşersin, acır, otur, zıplama, dikkat et, terleyeceksin, ay dur, hadi ye, oraya dokunma pis, uzağa gitme” dediniz? Kaç kez? Hatta 10 dakikada? Bazı anneler o kadar çok müdahale ediyorlar ki çocuklarına, ben bunalıyorum, duramıyorum yanlarında. Bir çocuğa 10 kere, “yavaş ol, düşeceksin” denmez. Düşerse düşer. Uçurumdan düşmüyorsa, kaldırımda, parkta koşarken düştü diye bir şey olmaz. Kirlenirse, kirlenir. Islak mendil olmadan da yaşanabiliyor. Türkiye’de iki yetişkinden birinin kedi köpekten korkması, bütün çocukluklarının “yaklaşma, ısırır” uyarısıyla geçmesinden ötürüdür. Bunun yerine, köpeklerden gelen sinyallere dikkat etmeyi öğretirseniz, çocuk köpekten korkmak yerine, saldırı sinyali veren köpekten uzak durmayı öğrenir. Kuyruk sallayan köpeği sevebileceğini, ama kuyruğunu kıstıran köpek görünce yaklaşmaması gerektiğini bilir. Bunlar sadece birer örnek. Devamlı korku ve kaygı cümleleri kurup, devamlı uyararak, felaket tellallığı yaparak, çocuğunuza kendi kaygılarınızı aktarmayın. 

Yanlış anlaşılmasın diye ekliyorum. Bu dikkatsiz olun, kural öğretmeyin, tehlikelere karşı önlem almayın demek değil asla. Haşa. Tedbiri alacaksınız, gerçekten gerektiğinde tehlikelere karşı uyaracaksanız. Ama çocuğu da rahat bırakacaksınız. Çocuk zorlukları aşmayı, düştüğünde kendi kalkmayı öğrenmezse, hayatta tutunamaz. Başarıdan bahsetmiyorum. En ufak bir engelde yılan, bunalıma giren, yardımsız hiçbirşey başaramayan bir insan olur. Yani siz çocuğunuzun sığınacağı liman olacaksınız. Bilecek ki, fırtına çıkarsa bu limana çapa atabilirim, fırtınada güvende olurum. Bunu bildiği için de okyanuslara açılabilecek, dünyayı keşfedecek, keşfedebilecek, makul riskler alabilecek. Siz bu dünyadan göçüp gittikten sonra dahi, o limanı içinde kurmuş olacak çoktan. Oysa güvenli limanı olmayan insan, hep kıyıya yakın durur. Siz çocuğunuza kaygılarınızı miras bırakırsanız, kıyıdan uzaklaşamayan bir insan yetiştirirsiniz. Bırakın çocuklarınız okyanusları keşfetsin. 

Can Yücel, bence ebeveynin çocuğu özgür kılmasını en güzel anlatan dizeleri yazmıştır: “Koştururken ardından o uçmaktaki devin, Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim. Hayatta ben en çok babamı sevdim.” Çocuğunuza baston olmayın, onun istediği yere, istediği hızla koşabilmesi için nefesini açın. 

*Aylin’in son eklediği bilgi de çok hoşuma gitti. Aktarmam lazım. Çocukken güvenli bağlanmamış insan, sonradan başka birine de bağlanabilir. 30 yaşında partnerine bağlanabilir. Yeter ki, sağlam, güvenilir bir yetişkin olsun güvenebileceği. Ne sizin için, ne sevdikleriniz için hiçbir zaman geç değil.

Aysuda Kölemen

10 Ekim 2016 Pazartesi

Ece'nin Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

"Kenya'ya mı gidelim yoksa Tayland'a mı?" O dönem eşimle aramızdaki en büyük karar verilecek mevzu buydu. Afrika aşığı olan herifim Kenya'ya gitmek, bense Tayland'a gidip "island hopping" yapıp, kafam kadar karidesleri mideye indirmek istiyordum. Haftasonu, üniversiteden arkadaşım ve eşi bize gelmişlerdi. Arkadaşımın eşi çok uzun süre Tayland'da çalıştığı için, bize ülkeye dair bilgiler veriyordu. Arkadaşım regldi, ben olmak üzereydim. Günlerden cumartesi. Esasında saat gibi işleyen takvimim, cuma günü regl olmam gerektiğini söylemişti, olmamıştım; ama kasık ağrılarım en geç pazara adet olacağımın habercisiydi. Arkadaşım "Bir de hamile olurmuşsun, ne gülerim" demişti. Ben de imkansız olduğunu düşünerek gülüp geçmiştim. 

Pazartesi günü bir ödev hazırlamak için masanın başına oturacakken, normalde yoğun gelen akıntımın olmadığını farkedince "Bir test yapayım da, şu stresten kurtulayım. Sonrasında da güzelce ödevi hazırlarım" dedim. Testin üzerinde "Üç dakika bekleyiniz" yazıyor. 10 saniye sonra çift çizgiyi görünce, ben saf saf üç dakika da çizginin geri gitmesini bekledim. Hayatımdaki ikinci hamilelik testiydi ve ilkini yapmamın üzerinden on yıldan fazla zaman geçmişti. Bebek istiyorduk; ama sekiz dokuz ay sonra hazırlıklara başlayacaktık. Yüksek lisans tezimi yazmam gerekiyordu, doktora bursu başvurusu yapacaktım…Hüngür hüngür çaresizliğime ağlamaya başladım. Eşimi arayıp haberi verdim. O bunun ne güzel bir haber olduğundan dem vururken, ben "Hiç de değiiiil" diye böğürmekle meşguldüm. Annemi aradım, annem "Hallederiz kızım, el ele verir, hallederiz" dedi ve bana sarılmak üzere yola çıktı. Biz de hemen kadın doğum doktoruma giderek hamile olup olmadığımı öğrenmek için bekledik. Orada minnacık bir kese vardı. Başka da hiçbir şey yoktu. Kalbinin atışını görmemiz için iki hafta geçmesi gerekti. Oradaydı, tutunmuştu. Minnacık bir şey içimde büyüyordu… Şişman anasına ilk beş ayda epey çektirip on kilo verdirdikten sonra, oğlan olduğunu öğrendiğimiz bebeğimiz büyüdü serpildi. 21 Temmuz günü 40. haftası dolacaktı. O güne hazırlanıyorduk. İçimden bir ses, erken geleceğini söylüyordu. Gerçi ben de bebeğe sürekli "Annenin doğum gününde (10 Temmuz) gel, e mi oğlum" diyordum. 

Sekizinci ve dokuzuncu ayda yaptığımız alışverişler yavaş yavaş yerlerine yerleşiyordu. Daha verilecek siparişler vardı; ama hallederdik. Arkadaşlarla birlikte hem doğum günümü hem de bebeğin gelişini kutlamak için 9 Temmuz'a sözleştik. 7 Temmuz, bayramın son günüydü ve ben bir iki aile büyüğünü ziyaret etmek için dışarı çıkacaktım. Yalnız regl sancısı gibi bir sancım vardı ve eve bir türlü sığamıyordum. "Acaba gitmemek için mi kendi kendime bi hallere girdim" diye düşünürken "Ne olur ne olmaz, iptal edeyim" diyerek evde kaldım. Akşama kadar yoga matı senin, plates topu benim üzerinde gezindim. 3,30 metre yükseklikte tavan üzerime geliyordu. Akşam son kez tuvalete girdiğimde ilk defa kan parçacıklarını gördüm ve daha tam hazırlamadığım klinik çantam aklıma gelince panikle eşime bağırdım. 38. haftaya yeni girmiştim. Daha iki haftam vardı ya hu! Hastaneye götürülecek her şeyi bir çırpıda hazırladık ve hemen yatağa girdik. Çok güzel bir uyku çektikten sonra sabaha doğru sancılarımın belime doğru tırmandığını farkettim. Eşim hemen işe gidip üç haftalık izin aldı ve geldiğinde yine plates topuyla hemhal oluşumu gördü. Annemi çağırdım, doğumda yanımda olmak isteyen arkadaşıma haber verdim. Doğum yapmak üzere olduğum haberini bir iki sevdiğimle daha paylaştım ve hastanenin yolunu tuttuk. Arkadaş buluşmasını "Ece doğuruyor" diyerek iptal ettiler. 

Sabah dokuzda doğumhane kapısından girdik ve açıklığım sadece 1 cm idi. Belimde dayanılmaz sancılar vardı, kendi kendime "Nasıl 1 cm ya hu, böyle ağrı mı olur" derken, dört saat sonunda sıcak su küveti, alternatif tıp ile sadece 3 cm açıklık sağlamış olduk. Ama benim belim kırılıyor! İlaç alacak mısın sorusuna "Oğlum ne zaman isterse, o zaman gelecek" diye cevap veriyorum; ama artık belde hâl kalmıyor. Eşimi kollarından tutup "Bunu sen bana yaptııın" diye bağırıyorum. En son ebeyi çağırıp "Ne varsa bağla, bağla da kurtulayım şu ağrıdan" diyorum. Hem ağrı kesici hem de biraz sancı vererek yarım saatte açıklığımı 6 cm'ye çıkarıyor genç ebe. Suyum geliyor. Sanki bir küvetten tıpasını çıkarmışsın hissiyle geliyor o su. O esnada mesai değişikliği ile yaşlı ve aşırı derecede güven veren doğum ebemiz geliyor. Benim kafam hiç olmadığı kadar güzel. Benden bir şeyler istiyorlar; ama ben ne istediklerini anlamıyorum. Meğer epidural iğnesini takacaklarmış, kalk diyorlar, sırtını kambur yap diyorlar…Diyorlar ama e hepsi Almanca konuşuyor, ben ise onlara o kafa güzelliği ve sancıyla Türkçe cevap verip "Sizi anlamıyorum, benden ne istiyorsunuz" diyorum. Ebemiz olabildiğince kısa emirlerle yapmam gerekenleri söylüyor. O ne diyorsa yapıyorum. Eşim ellerimden tutuyor. Annem ve arkadaşım içeride kalabalık yapmamak için kısa bir dışarıya çıkıyorlar. Bundan sonrası çok hızlı gelişiyor. 

10 cm'ye çıkan açıklığım ve popomda aşırı derecede bir baskı hissi. "Altıma yapıcam" diye bağırıyorum. Yapıyorum da heyhat! "Bebek geliyor" diyor ebe. "Şimdi ıkınacaksın, ben dur diyince duracaksın." Aslında dediklerini anlamıyorum. Marco da, ebe de nasıl ıkınacağımı sesli simülasyon edince sadece transa girmiş gibi yapıyorum dediklerini. Nefes tut, ıkın, nefesi ver. Nefes tut, ıkın nefesi ver… Bunu hızlandır… Ebe, doğuma eşlik etmesi için doktoru çağırıyor. Derken bir ıkınmada bağırıyorum, "Kafası geldi" diyor ebe. Marco hüngür hüngür ağlamaya başlıyor ellerimi sıkarak, bir kere daha ıkınıyorum… Kucağıma tertemiz bir bebek veriyorlar. Ağlıyorum, ağlıyoruz. "Bunu biz mi yaptık, bu çok temiz" diye söyleniyorum. Eşim gözlerini siliyor. O kadar rahatlamış ki, kafam güzelken bile bunu görüyorum. Göbek bağının nabzı dinince kesiyorlar hemen. Plasentam kendi kendine kayarak geliyor. Ebemiz tam mı değil mi diye bakarken, biz kucağımızda yavrumuzla hemhal oluyoruz. Bu kadar güzel kokan bir şey yok dünyada, ikna oluyorum. Hemen memeye yatırıyoruz. İçtikten sonra kundaklanıyor. Babasının kucağına veriyorlar Karl Toprak'ı. Biz iki sevgili, iki eş iken bir aile oluveriyoruz. Aylar boyunca kusmalar, yürüyememeler, karpal tüneller, mide yanmaları, hayatla ve kariyerle ilgili planların ertelenmesi…Hepsinin acısı ve sıkıntısı bir çırpıda gidiveriyor. Yerine 3050 gr. doğmuş 49 cm boyunda bir oğlan çocuğu kalıyor, şu an mışıl mışıl uyuyan…

Herkese mutlu doğumlar dilerim!

Ece Yıldırım Zimmer


3 Ekim 2016 Pazartesi

Diren'in Başarı Öyküsü

Bir başarı öyküsü de ben ekleyeyim istedim: 

Evlenmeden önce eşim de ben de çok abartılı olmasa da Türkiye şartlarında iyi sayılacak gelire sahip insanlardık. Ben hiç ekonomik sıkıntı çekmeden büyüdüm, okudum, keyfimce çalıştım vesaire. Eskiden dış ticaret uzmanıydım, yurt dışına iş için gittiğimde hobi olarak pastacılık vs. eğitimleri alırdım. Sonrasında cemaatler çatışmasına kurban gidip birinin ipine tutunmayı reddedince beni barındırmadılar pazarda, ben de meslek değiştirdim. Türkiye’deki butik pastacılardan çok azının sahip olduğu tekniklere ve eğitimlere sahiptim; çok kolay iş buldum. Big Chefs’te modelleme şefi olarak çalıştım evlenip İstanbul’a gelene dek... 

Evlendikten sonra o oldu bu oldu şu oldu derken işler kötüye gitti. Evimizi arabamızı satmak zorunda kaldık. Hatta eşyalarımızı da sattık. İstanbul Şirintepe'de (varoştur kendisi) hayatımda gördüğüm en kötü evi tuttuk. O dönemde geçirdiğim bir kazadan dolayı ayağım kırık belim çıkık olduğu için çalışamadım (hep ayakta oluyorum iş yerinde). Kocam da iflas ettikten sonra işe girmişti bir yerde, o da çıkarıldı; şahane oldu. Kocam garsonluk, gece bekçiliği gibi işler yapt,ı gündüz de kendi işini kovalamaya devam etti. Ben de mikro kredi sistemine başvurdum (Eğer bir gün beş parasız kalırsanız bu ülkede size basit bir iş yapabilmeniz için üç beş bin lira kadar destek çıkacak bir iki kurum var hala, inşallah ihtiyacınız olmaz.) Onların verdiği 700 lira ile (evet sadece yedi yüz) bir fırın biraz da pişirme malzemesi aldım. Kurabiyeler vs hazırladım götürüp krediyi aldığım yere bıraktım. Kermesler yaptılar, kırık çıkık katıldım. Levent civarındaki kafelerle görüşüp onlara turta vs yapıp sattım. Fen bilgisi ödevi tadında basit mekanizmalar tasarlayarak hareket eden pastalar vb yaptığım için bunu ilginç bulanlar oldu, bir iki TV programına konuk oldum falan... Orası burası derken Hürriyet gazetesinin Atrium'da ve toplantılarda ikram edilen kurabiyelerini yapma işini aldım. Tam 7 ay bu işle geçindik. Her sabah 4'te kalkıp akşamdan hamurlarını hazırladığım 5 kilo kurabiyeyi poğaçayı vs. bir luxell mini fırında pişiriyor saat 12'de ulaştırmadan gönderdikleri araca teslim ediyordum. Bir yandan da Turkcell’in mikrokrediyle ortak yaptığı ekonomiye kadın gücü programına katıldım. Turkcell event'lere butik kurabiye tasarladım ( Alkmaarda wiltondan eğitim almıştım vaktiyle). 

Derken bir gün Fortune dergisinden aradılar. Beni yılın mikro girişimcisi seçmişler, Turkcell’in önerdiği beş isimden biriymişim. Yılın kadın girişimcileri toplantısında bana da ödül vereceklermiş (ödülün paraya çevrilememesi de o günün şartlarında üzücüydü ☺). Düzenledikleri toplantıya katılmamı istediler. Ne olduğunu çok anlayamadan tamam gelirim dedim, belki yeni müşterilerim olur diye... Allah'tan Turkcell beni Zincirlikuyu'dan aldırdı da Ulust'aki mekâna götürdü, yoksa gidecek taksi param falan yoktu. Bir gittim ki konukların hepsi "krema tabaka" bir ben halkı temsilen ordayım :) Tek boş masaya geçtim oturdum. Meğerse ağır toplar sonradan geliyormuş, o masa da onlara ayrılmış. Gerçi kimse bana oturma demedi hatta “halk”tan biriyle sohbet imkânı buldukları için çok sevindiler. Ümit Boyner’le Arzuhan Yalçındağ’la ve daha adını bilmediğim bir sürü jetsetle (ne demekse artık) aynı masada oturdum mantarlı risotto ve apple crumble'ımı yedim (crumble berbattı). Masadakilerden bir tanesi gelirken getirdiğim kurabiyeleri çok beğendi, benimle daha sonra iletişime geçmek istediğini mağazasında kurabiyelerimden satıp bana destek olabileceğini söyledi. Siz ne işle meşgulsünüz diye sordum, çeyiz ve ev tekstili mağazam var dedi. İçimden ay bu fakirmiş boşver öbürleriyle bağlantıda kal dedim.

Konuşmamı yaptım, çıkarken çeyizci hanımefendi (gerçekten hanımefendiydi şaka değil) telefonunu mailini verdi: meğerse o fakir Caroline Koç’muş :) Dönüşte Turkcell beni yine Zincirlikuyu’ya bıraktırdı. Cebimdeki 10 liranın 5’ini akbile yükledim, 5’ine evin ordaki marketten domates biber alıp akşama menemen yaptım. Ama sonrasında bu ödülün ekmeğini çok yedim. Haremlique’te Hatay kömbem de satıldı birçok “az ünlü”ye doğum günü pastaları da tasarladığım oldu okul çağındaki çocuklarına sağlıklı atıştırmalıklar hazırladığım da... Kazandığım paralarla bu defa araba, kıyafet vs almaya çalışmak ya da ev değiştirmek yerine mesleğime yatırım yaptım (bir dizüstü bilgisayar ve uygun fiyatlı uzaktan eğitimlerin listesi). Rotamı sağlıklı beslenmeye çevirdim ve yurt içinde yurt dışında bu konuda eğitimlere seminerlere katıldım. 

Zamanında her şey yolundayken olduramadığım bebeğim sürpriz bir şekilde hayatımıza dahil oluverdi ☺. Hamileliğim ilk aylarda çok zor geçtiği için çalışamaz duruma geldiğimde Hürriyet’e yaptığım işi bırakmak zorunda kaldım. Vuslat Sabancı işi bıraktığımı öğrenince jest yaparak iyileştiğimde kendime bir iş yerini devralabilmem için bana ufak bir sermaye verdi. Borç olmak kaydıyla kabul ettim, o da borcumu kendisine değil mikro krediye ödeyip yine sistemde ihtiyacı olan başka kadınların kullanmasını istedi. 5,5 aylık gebeyken House Cafe’de aşçı olan bir arkadaşımla Küçükyalı’da kendi lokantamızı açıp ailemizin ürettiği malzemelerle yöresel yemeklerin diyetlere özel uyarlamalarını yapmaya başladık. Etrafımız banka şubeleriyle dolu, fiyatlar uygun malzemeler kaliteli olunca hızla ve kolayca müşteri bulduk. Evimde ne yağ ne salça kullanıyorsam dükkanımda da aynısını kullandım. Aslına bakarsanız zaten yağımızı salçamızı bulgurumuzu vs kendi bahçelerimizde (Hataylıyım) ürettiğimiz için bana maliyeti de uygundu. Çevredeki rakiplerimize karşı en büyük avantajımız buydu. Sokağımızda kurulan pazarda pazarcıların sabah çorbalarını ve çayını kahvaltısını vs kaçırmamak için her Perşembe sabah 3'te dükkana gelip işkembe çorbası yapmaya başlardım ☺.  Doğumdan önceki güne kadar dükkanımda çalışmaya devam ettim. Doğumdan bir hafta kadar sonra ise ortağım evliliğindeki problemler yüzünden küt diye işi bıraktı. Mecburen 9 günlük bebeğimle ve sezaryenli karnımla her sabah 5'te dükkânıma gidip günde 70 kişilik yemek yaptım. Kocam da işi gücü bırakıp bana yardıma geldi. Bebeğe ben çalışırken hep o baktı. Yine de bir emzir, bir çorba yap, bir alt değiştir bir yemek yap şeklinde geçti günlerimiz… Ocaklardan yanar diye korkumdan slingle de taşıyamıyordum çalışırken. Ben bunlardan yine de yılmazdım ama her gelenin çocuğumu mıncıklamasına, günde 12 saat el kadar bebeğin bir dükkân köşesinde perişan olmasına kıyamadım.

KOSGEB'den hibe alınca yerini doldururum diye tadilat için çektiğim kredi yüküyle dükkânımı kapattım ve bebeğimi en sağlıklı şekilde büyütebilmek için ailemin yanına gelip yerleştim. Halen de borçları bitiremediğimiz için onların yanındayım. O dönem bana yardım etmek için işinden ayrılan kocam tam 14 ay iş bulamadı. Küçük işlerle kendi geçimini sağladı ve bizden ayrı tek göz bir bekar evinde aynı şehirde olduğumuzu hiç kimseye demeden kaldı. Gizli gizli görüşüyorduk. Şimdiyse İstanbul’da borçlarımızı ödeyip bizi yeniden yanına alabilmek için çalışmaya çalışıyor. 

Başarı bu öykünün neresinde derseniz, ben çok farklı bir hayat yaşarken gerçekten sıfırı hatta eksiyi görmüş insanlardan biriyim. Tam 1,5 yıl bizden bambaşka dünya görüşü olan, cehaletin dibine vurmuş insanların arasında yaşam mücadelesi verdim. Eskiden kuaföre verdiğim para değerinde aylık kirası olan bir evde kalıp, mesela kedi beslediğimiz için “önce aç karnınızı doyurun kedi sizin neyinize?” diye laf sokan ev sahibime sesimi çıkaramadım. Vaktiyle evimden çıkmayan çoğu kişi artık benim için yok. Bu beni hiç üzmüyor açıkçası çünkü biz herkesten tekme yemedik. Aksine ummadığımız birçok kişi elimizden tuttu dostlarımız arasına girdi ekmeğini bölüp bizimle paylaştı. Eğer o kadar dipteyken bir çıkış yolu bulabildiysem bunu önce ailemin bana verdiği özgüven ve eğitime, sonra da geliştirdiğim yeteneklerimi şartlara uydurabilmeme ve amiyane tabirle eşek gibi çalışmama borçluyum. Ay benim kocam evi geçindirmeli, ben rahat etmek için dünyaya geldim, bu evin erkeği o kafalarına hiç girmedim zaten. Size de naçizane tavsiyem, asla pes etmeyin, şikâyet etmeyin tembellik etmeyin. Çünkü sistem bizim gibi eğip bükemediği insanları öğütmek için çalışıyor şu an. Artık bu ülkede “biz” ve “onlar” var. Bizi bezdirmek, eritmek, pasifize etmek adına hayatın her alanında ayrımcılık yapılıyor (misal benim 1 yıl bile açık kalamayan dükkanımın Reza Zarrab’tan daha fazla vergi ödemesi ayrımcılığı gibi). 

Siz de en az onlar kadar inatçı, siz de onlar kadar azimli olun lütfen. İşinden, hayatından, haklarından koparılan binlerce insan adına asla pes etmeyin. Kaybettiğimizde bir yolunu bulup tekrar ayağa kalkmak ve daha dişli olmak zorundayız artık. Eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı mücadele vermek iş ararken fikirlerinden ödün vermeden dik durabilmek hiç kolay değil bugünlerde. Şimdi şans faktörü yanımızda olmadığı için tekrar başa dönmüş olabiliriz. Ancak kötü karma boş durmuyorsa ben de durmuyorum. Evde işsiz kaldığım bu süreçte bunalıma girmek yerine yine kendime yatırım yaptım. Kızımın küçülenlerini satarak (hepsi hediye gelmişti) ya da çalışan bir iki arkadaşımın çocuklarına sağlıklı atıştırmalıklar hazırlayarak kazandığım parayla internet üzerinden eğitimler aldım. Yeni hayat koşum için ben yine antrenmandayım anlayacağınız ☺. 

Şu günlerde içinde kızımın da olduğu ikinci başarı öykümü yazıyorum (Neredeyse her şeyi yarım kalmış bir bebeğin bol sevgiyle, iki kediyle ve ucuz materyallerle nasıl mutlu bir çocuk olduğunun, eksikleri nasıl tamamlamaya çalıştığımın öyküsü bu aynı zamanda). İnşallah sona çok az kaldı, bittiğinde onu da sizlerle paylaşmaktan gurur duyacağım. Daima umudum ve cesaretim var. Çünkü ben ayakta kalabilmek için birilerinin beni itmesine tutmasına muhtaç değilim. 

Her şey siz sevgili BYBO'lulara bir başarı öyküsü postu daha açabilmek için zaten  :)

Sevgiler...

Diren

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım