16 Eylül 2014 Salı

Züleyha'nın Hamilelik Günlüğü — 21. Hafta

Merhabalar herkes, 

Bu günlüğüm biraz “Lütfen elimi tutun. Yanlış yerdeysem, doğruya çekin.” ricası olacak. Birçoğu etrafımda yaşadığım, kimilerine akıl verdiğim durumlar ama başa gelmeyince demek ki… Bi’ silkeleseniz kendime geleceğim aslında. Bugün tam 21 haftalık hamileyim. Kendimi bildim bileli istediğim bir bebek bu. Hayattaki tek amacım neredeyse. Tek hayalim… Beni, ruhum, kalbimi temizleyeceğine inandığım tek güzellik. Beni “insan” yapacak, artık çocukluktan çıkıp kadın olduğumu -cinsiyet değil, yetişkin anlamında söylüyorum- öğretecek en güzel delil. Çok istedim onu, hep çok özledim. Yıllar yıllar öncesinde bile, çok geceler sabahlara kadar emzirdim. Üzerimde uyuttum, nefesini takip ettim. Kirpiklerini sevdim, parmaklarımı kavramasını izledim, anne demesini dinledim. Bir, iki değil; defalarca. Sanki hayatımdaki tek eksik oymuş gibi bekledim. Geldiğinde bütün huzursuzluğum bitecek, kanım temizlenecek, renkler başka güzel görünecek, her şey bahar gelmiş gibi kokacak… Birkaç gün evvel de ilk tekmesini hissettim, aklımı kaçıracak gibi oldum. Sahiden anlatılamıyormuş güzelliği. Bir daha, benzer bir mutluluk yaşar mıyım? 
Ama -Ama’dan önce söylenen her şey de geçersiz değildir.- ben bile bu kadar çok isterken, planlı bir gebelikken, tam hayal ettiğim ve dilediğim zamanda olmuşken; korku hissediyorum artık ve peşinden vicdan azabı. İlk bebek olduğu için mi bilemiyorum. “Beni ne bekliyor?” korkusu normaldir, değil mi? “Ona nasıl bir hayat sağlayabileceğim, mutlu olacak mı, sağlığını koruyabilecek miyim, nasıl bir anne-baba olacağız?”dan biraz sıyrılıp, belki bencilce ama “Bundan sonra hayatım nasıl olacak? Doğru mu yaptım?” kalbimde büyüyen siyah bir noktacık gibi. Rahatına fazlaca düşkün biri olarak artık endişelerim var. 

Sanırım beni etraf korkuttu. Getireceği iyi şeylerden çok, kötülerini dinledim. Hastalığı, uykusuzluk, yorgunluk, bakımsız kalmak ve birçokları… Bu zamana kadar bunları hep kulak arkası etmiştim. Başkaları yaşadığında tepkim hep çok net ve keskindi. Kendimde farklı olmayacak, hatta daha sivri olacağımdan ne yazık ki kuşkum yok ama neden beni böyle işlediniz zalimler? Neden gecelerimi huzursuz ettiniz? İlk bebeğim bu benim, tecrübem yok, nasıl hissedeceğim hiç bilmiyorum; neden yapıyorsunuz bunu bana? O kadar ürktüm ki, onu sevmeme ihtimalimden bile korkuyorum. Bu his, aklıma saniyenin onda birince bile düşüp can havliyle ittiğim bu fikir; içimi nasıl acıtıyor, tarif edemem. 
Bugün TV’de hamile bir ünlünün hayatındaki olası değişimleri güya esprili bir şekilde, önceki hayatıyla kıyaslayarak sundular. Rezillikti! “Magazin senle ilgilenmeyecek, uykuyu unut, eski güzelliğinden eser kalmayacak, erkekler eskisi gibi etrafında tur atmayacak, spora bile vakit bulamayacaksın çünkü anne oluyorsun.” dediler. Aynen böyle. Kadının da belli etmese de canı çok sıkıldı. Gülerek olsa bile “Eyvah, korkuyorum…” dedi. Onu, hissettiğini, tedirginliğini çok iyi anladım o an. En doğru kelime o çünkü: Korku. Korkuyorum. Sadece eski hayatımın geride kalmasından değil, yargılanmaktan da. Evet, anne olmayı çok istedim. Hep istedim. İstiyorum. Ama bunu asla “Kadın olmak, kadınlığını anlamak” ya da çok yerde yazıldığı gibi “İşte şimdi tam olmak” olarak asla görmüyorum. Asla! Bebek sahibi olmayan ya da olamayan kadınlar eksik mi? Ne aptalca, ne saçma, ne gereksiz bir kibir bu! 

Bebeğin cinsiyeti konusunda doktorumuzun tahmin yaptığı gün -göstermedi ama yüksek oranda kız olduğunu söyledi bu arada- şöyle şeyler duydum: 

- Sen sevinmedin galiba? 
- Mutlu olmadın mı? 
- Erkek mi istiyordun? 

Bunu sakin olan ses tonumdan çıkardılar ve böyle sorular sormayı kendilerinde hak gördüler. “Sevindim tabii ki ama benim için cinsiyetinin ne olduğu, onunla ilgili endişe ettiğim en son şey. Sadece sağlık ve huzur diliyorum.” diyebildim. Kız ya da erkek diye halay mı çekecektim, çığlıklar mı atayım? Erkek olsa ne, kız olsa ne? İkisi de benim evladım değil mi? Sonra konu benim ne kadar duygusuz olduğuma kadar geldi, şaka yollu. Hadsizliği şakaya vurmak, yüzsüzlüğün en gündelik hali. 

Daha hiçbir şey almadım. Alışveriş etmedim, bana göre erken. Tabii ki başlayacağım ufak tefek ama her gün gelen “Baksana çok güzel, alıyorum bunu!” mesajlarından ya da “Siparişini veriyorum, haftaya gelir!”lerden yoruldum. Erken olduğunu söylüyorum, cinsiyetinden emin olmadığımızı, kötü ihtimaller yaşayabileceğimizi ve sonrasında elimde bir sürü bebek giysisi, eşyasıyla kalmak istemediğimi anlatıyorum. Bu kez de heyecansız oluyorum, sonra yalandan hak veriliyor. Diğer maddeler hiç duyulmayıp, “Aklıma -hep- kötü şeyler getirdiğim” için ufak tefek azarlara maruz kalıyorum. 

İlan etmek için 12 haftanın bitmesini bekledim. Etrafımda hala birçok insan evliliğin yaradığını düşünüp, sadece kilo aldığımı zannediyormuş. Bu da garipsendi tabii. Daha incir çekirdeği kadarkenki haliyle ultrason fotoğrafını alnıma mı yapıştırmam lazımdı? Ne gerek, neye lazım? Her kusmamda, her ağrımda istisnasız “Cennet boşuna mı anaların ayağının altında?” nakaratını dinliyorum. Abartmıyorlar mı biraz? “Tamam çok garip, içinde bir canlı yetişmesi hiçbir şeyle kıyaslanamayacak değişik bir olay ama eminim dünyada bundan daha önemli şeyler de var. Hem bir ben mi doğuracağım ya?” ya da “Lütfen bana bebek giysisi fotoğrafı gönderip durmayın. Öyle abartılı abartılı baby shower partisi, yok kırk uçurma, yok mevlit… Bu kadar çocuk açken, açıkken bunlar bana hiç sevimli gelmiyor. İstemiyorum.” dediğimde sanki bebek benim içimde değilmiş gibi bozulanlar, hevesi kırıldığı için kalbi de kırılacak olanlar, şımardığımı düşünenler… Benim karnımdakinden bahsederken “Benim yavrum yaramaz olacak, her şeyin en güzeli onun olacak!”lara da “Hayır, olmayacak. Onu diğer bebeklerden üstün yapan hiçbir şey yok. Her şey ihtiyacı kadar, onu mutsuz etmeyecek kadar...” demekten; bunun gibi örneklerde, incitirim korkusuyla kelime seçmekten de yoruldum. Baktım olacak gibi değil, artık şarkı söylüyorum içimden. Arkadaş, ne çok konuştunuz ya! 

Lütfen söyleyin; ben bebeğimi onlardan daha mı az seviyorum, daha mı az coşkuyla bekliyorum? Şu 21 haftada emin olduğum tek şey şu: Anneliği çok abartıyorlar. Bu yüzden anne olmak isteyip de olamayan birçok kadın hayata küsüyor. Onların acısını kendi adıma beslemek istemediğim için de - Anneler Günü’nü de aynı sebepten kutlamıyorum- içten içe, olabildiğince normal yaşamaya çalışıyorum bu günleri. Heyecanlıyım tabii ama çıldırmıyorum. Her an bunu düşünüp, bunu konuşmuyorum. Öyle olursa sıkılıyorum. Bu kadar “kötü” anne varken; bu kadar bebek, çocuk annelerinden muzdaripken her anneyi bir tutamam, iyi bilemem. 

Evet; bu dünyaya çocuk getirmek çok şey, bu dünyaya çocuk getirmek hiçbir şey! Hayatta her şeyin üstünde, her şeyin önünde çocuğunu gören; öyle de davranılmasını isteyen insanları da anlayamayacağım. Bu insanlar bana delirmiş geliyor. Her seferinde “Tabii ki, evladımı çok seviyorum. Tabii ki; o benim etim, kanım”la başlayan açıklamalar yapmak beni şimdiden, of anam!.. Ya bir gün “Anne, geleceğim için heyecanlı değil miydin?” derse? O da beni, ona karşı soğuk bilirse? Değilim. Hiç değilim! Bütün hücrelerimle istiyorum, bekliyorum ve özlüyorum. Elimi karnımdan alamıyorum. Gözüm sürekli orada. Ama en önemlisi o “zor günler geliyor” korkusu ne olacak? Kucağıma aldığımda bütün bu endişelerim geçecek, tüy gibi uçup gidecek değil mi? 

Haftaya görüşmek üzere... Öpüyorum, kucaklıyorum. 

Züleyha

15 Eylül 2014 Pazartesi

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 6. Bölüm

Herkese selamlar! 

Sonunda merakla beklenen operasyonu oldum. Bugün günlerden Salı ve aslında ben önümüzdeki Perşembe günü bu operasyonu olacaktım. Tüm iş planımızı da buna göre ayarlamıştık. Ancak doktorun son anda çıkan işleri nedeniyle Salı gününe çekildiğini öğrendik. Hiçbir şeyimiz normal olmadığı gibi bunu öğrenmemizde normal olmadı tabii ☺. Cumartesi günü İstanbul’ un en sıcak olacağı gün ilan edilmişken ve herkesler tatile gitmişken (!) evde kalan biz anaya babaya sardık. Eşimin annesi ve babasıyla birlikte “haydin dere kenarına pikniğe” temalı günümüz için sabahın körü şehir dışına çıkmak için düştük yollara. Saat 09:00 suları kahvaltı yapmak için arabayı yol üzerinde bir deniz kenarı parkına çekip nevaleyi indirdik. Tam çaylar koyuldu benim telefon çaldı. Arayan numaraya bakınca zaten (tüm hatları ezberledim) hastaneden aradıklarını anladığım an kanımın çekildiğini hissettim. Mecbur açtım. 
- Günaydın Emel hanım ben Tüp bebek bölümünden Serpil, müsait misiniz acaba? - Iııı, değilim ama buyrun..? Meali: Sen anlat güzelim ben sadece hı hı ya da ı ıı deyip seni geçiştireceğim. Sende falso verme, teknik terim kullanmam gereken yerde “şey” diyeceğim, beni tamamla. - Tamam o zaman.. Meali: Anladım ben seni. Canını sıkma güzelim o iş bende ;)
Bol “hı hı” lı ve “şey” li bir telefon görüşmesi oldu. Ortamda feci bir gizem yarattığına emindim. Aynı anda hem karşı tarafı dinleyip hem de Cumartesi günü sabahın köründe beni kim aramıştı yalanını kafamda çevirmeye çalışıyordum. Neyse, kazasız belasız dışarıya bir şey belli etmeden kapattık telefonu. Bankadan arıyorlar, bireysel emeklilikle ilgili son durum hakkında bilgi verdiler falan gibi bir şeyler geveledim, onlarda çok üstünde durmadı. Eşime kaş göz ve el koordinasyonuyla durumu anlattım. Şu an için onun ailesinin durumdan haberi yok. Aslında 6 ay öncesinde annesi ona sormuş. Eşimde şimdilik doktora gidiyoruz, Emel 1-2 tane ilaç kullanacak deyip geçiştirmiş. Yani bir doktordan haberleri var ama Tüp bebek tedavisi gibi büyük bir girişimden haberleri yok. İleride bu girişimimizin olumlu bir sonucu olursa açıklar mıyız bilemiyorum. Olumsuz giderse hep öğrenecekleri kesin de... 

Gelelim histereskopi’ ye.. Sabah 12 saatlik açlıkla çağırdıklarından en son akşam 20:00 de yemek yemiştim. Ama gel gör ki benim operasyon 12:30 da imiş. Öğle yemeği molasına denk geldiğim için o oldu 13:00. Bu plansızlık tamamen doktorun acilen yurtdışına çıkması gerektiğinden ve öne çekilen operasyon öncesi anestezi doktorunun da beni görmesi gerektiğinden ama boş randevusu olmadığı için sabah erken gelin demelerinden kaynaklandı. Nitekim 17 saat aç ve susuz yaşayan ben, fotoğraf paylaşım sitesinde milletin domates, peynir, simit, çay.. vs. paylaşımlarına yalanır oldum. Biraz uyu, biraz tv izle falan derken saat geldi ve operasyona aldılar. Bir OPU sonrası gibi beklentilerim olsa da yok arkadaşım ağrı sızı olmuyormuş. Genel anestezi ile oldu operasyon ve hiçbir şey hissetmedim ayıldıktan sonrada. Sadece uyumak istedim –ki eve geldik deliksiz 4 saat uyumuşum- narkozun etkisiyle. O yüzden uyku sonrası cin gibiyim de yazıyorum hemen size. 

Doktor operasyon sonrası bilgi vermeye geldiğinde her şeyin mükemmel olduğunu, sadece üstlerde bir bölgede çok az yapışıklık olduğunu ve ona müdahale ettiğini anlattı. Kafamız aynı çalıştığından olsa gerek aklımdan geçen soruyu ağzımdan alan eşim “Peki bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi?” dedi. Yani gönül istiyor ki rahimde şu soruna rastladık, onu da şu yöntemle çözdük, meğer ondan olmuyormuş sizin bebeğiniz desin birisi... Doktor bunun iyi bir şey olduğunu, en azından rahim duvarının küretaja bağlı yıpranmadığını, yapısını beğendini ve kalınlaştırabileceğini izah edince içimiz rahatladı. Bu cevabı duyabilmek için bir tüp bebek tedavisi masrafının yarısını vermiş olsak bile aklımızda soru işareti kalmadı en azından her şey yolundaymış dedik. Gerçi bunda da bir şey çıkmayınca sebepsiz infertilite gerçeğine yaklaştık sanırım ama çok üstünde durmayıp eğlenceli hemşiremizle vedalaşıp evimizin yolunu tuttuk. 

Bundan sonraki aşamamız transfer. Sanıyorum reglinin 2. veya 3. günü transfer için hazırlıklara başlayıp, dondurulmuş ve 3 aydır bizi bekleyen embriyolarımızı almaya gideceğiz. Tek duamız 5.güne gelebildiklerini görmek. Toplamda 5 embriyo var ama mesele hangisinin 5.güne ulaşabileceği gerçeği.. 

7.bölümde görüşmek üzere...

Sevgiler, 

Emel

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 35. Hafta

Doğal Doğuma Veda... 

Evet son kontrolümüzde plasenta previa marjinal teşhisimiz baki kaldığından normal doğuma veda ettik ☹. Diyeceksiniz “derdin bu olsun”; haklı da olabilirsiniz ama inanın içimde sezeryana dair en ufak bir olumlu düşünce olmadığından oldukça üzüldüm. Ama yine de şükür değil mi? 

35. hafta kontrolümüzde oğlumuzu bu sefer ve ilk defa tüm hatları ile çok net gördük. Dil çıkardı, bi mızıklandı, genel olarak suratsız ve çok güzeldi. İlk defa sizinle de paylaşmak istedim ☺.   Kendisi 2.800 olmuş. Genel olarak muayenemiz çok olumlu geçti, bir aksilik gözükmedi. Çok ama çok hareketli, bu iyi bir şeymiş. O yüzden toplum baskısı olarak son dönemde “aa NST'ye girmiyor musun hala?” sorum da cevap bulmuş oldu. NST bebeğin iyilik durumunu kontrol edermiş. Kalp atışı ile hareketlerinin düzenine bakarmış. Bizimki maşallah gayet hareketli olduğundan 37. Haftada bakarız dedi ki zaten diğer kontrolümüz rapor da alacağımdan 37. Haftada... 

Geldik plasentanın durumuna. Maalesef çıkmamış yukarı; hala rahim ağzına 2 cm mesafede duruyor. Doktorum buna şaşırıyor; çıkacağını çok ümit etmişti ama olmadı. Bu da zorunlu sezeryan senaryosunu yine karşımıza çıkardı. Doğum için de 39. Haftanın son günü almayı önerdi. Eşim “ama süreci kendi başlatsa, yani bedeni başlatsa” diye sordu ama meğer previada bu beklenmezmiş. Herhangi bir şekilde kasılmalarım ve rahim ağzım açılmaya başlarsa onu ilk takip eden plasenta olduğundan yoğun bir kanamam olurmuş. Bunun olmamasını sağlamalıymışız. Bu sebeple bu sürecin başlamasına izin vermeden bebeği almak gerekirmiş. Bu sefer eşim de çok üzüldü. Hep en doğalı dedikçe gittikçe en doğal olmayanına muhtaç kalıyorduk. Doktoruma güveniyoruz. Herkesin “yaa doktorlar hep böyle” hikayesinin bizimki için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Hatta samimiyetle normal doğum yapamayacağımız için üzüntüsünü görebiliyorum. Ayrıca ücretinde de normal-sezeryan farkı almıyor; bu da belki bizim duygumuzu destekleyen bir durum olabilir. Şu durumda 23 Eylül günü doğum gözüküyor ama bunun nihai kararını 8 Eylül’deki kontrolümüzde belirleyeceğiz. Yani yaklaşık 4 haftam kaldı ☺. Nereden nereye değil mi? Size kocama nasıl aşık olduğumu, PID sendromlarımı, bebeğimizin olamayışını yazarken inşallah 4 hafta sonra bir müjde verecekmişim... 

Toplamda 14 kilo aldım, son 18 günde 3 kiloya yakın almışım, 600 gr.oğluş almış, kalanı ise ben! doktorum halime kızamıyor bile; ama ben de dürüstçe söyledim; bu güne kadar sağlıklı beslenmek hep içimden geldi ama artık canım pis pis yemek istiyor dedim. Karbonhidrat ve tatlı delisi oldum; yine kendimi tutuyorum ama nafile. Ama buraya kadar dikkat edip, son 4 haftada 10 kilo alırsam kendime yazık ederim. O yüzden dikkat etmeye çalışacağım; kendime söz! Bu arada Cuma günü itibari ile yıllık izne çıktım, sonra da 37. Haftaya bağlanıyor ve 16 haftalık çalışmama serüvenine geçiyorum. İş yerinde bu yıl çok yoruldum ve yıprandım; o yüzden yıllık iznimi erkene aldım; herkes bebeğe sakla dedi ama şu an benim ve aslında onun ihtiyacı var; dinlenmem, oğluma konsantre olmam, dolabını, yatağını vb işleri halletmem gerekiyor. Annem bu hafta benimle, sonra ablamın doğumu için İzmir’e gidiyor; sonra nöbeti kayınvalidem alıyor. Annem ile olacak tüm işleri bu hafta halletmek istiyorum. Sonra da kayınvalidemin yazlık evine gideceğim; doktorum izin verdi. Acilen denize girmem gerek; sadece denize girmeye aşeriyorum; sanki kuş gibi olacakmışım duygum beni heyecanlandırıyor. Ayaklarım, bileklerin akıl almaz derecede şişiyor; canım yanıyor; tüm testler temiz çıkıyor; eve gelip, ayaklarımı yükseğe dikince geçiyor; şimdi ellerim de şişmeye başladı; bir de hava malum, yanıyor. O yüzden tuzlu su iyi gelecek ümidi ile 4-5 günlüğüne gideceğiz. Hatta eşim de işlerini organize edip, yanıma gelecek. İkimize de iyi gelecek. 

İçimde inanılmaz duygular yaşıyorum; bir an öfke, bir an sevinç, genelde huzursuzluk, bilinmezliğin getirdiği birşeyler birşeyler... en çok da tahammülsüzlüğüme tahammülüm yok. Bu duygulara kapılıp, kalmamak için sürekli telkinde bulunuyorum ama nasıl anlatsam böyle bir garibim. Mutlu olamama hali gibi ama ne kadar ayıp değil mi? Yakında anne olacağım ve hayatta baba olmaktan öte bir hayali olmayan kocamı mutlu edeceğim; ama ben bir garibim. Anne olmaktan açıkca ve çok korktuğumu size şu noktada itiraf edebilirim. Tomris’in emzirme notlarını okudum, kitapları hatmettim; anne tecrübelerine kulak kabarttım; sonra yüksek doz bilgi karmaşasından hepsine veda edip, sadece emzirme noktasına adapte oldum ama şu an ölesiye korkuyorum. Ya emziremezsem; ya sütüm gelmezse; ya doğru pozisyonu kaçırıp, göğüs uçlarımı yara yaparsam; ya sezeryanda fenalaşırsam, ya çok mutsuz olursam diye diye uzuyor gidiyor. Muhtemelen hepsi normal diyeceksiniz; ama olmasın normal işte. Yoksa bu duyguları meşrulaştırıp, deliye bağlarmışız gibi geliyor. Eşim geçen gün bana sarılıp, “aaa sen süt kokuyorsun” dedi. Dünyalar benim oldu, çünkü ben de aynı kokuyu uzun zamandır alıyor ama delirdiğimi düşünmesin diye birşey demiyordum. Şimdi sürekli göğüslerimi koklayıp, sütçü diyor ☺. Böyle bir şey mümkün mü sizce? Bu konu beni azıcık panikletiyor; keşke Tomris burada olsaydı dedirtiyor ☺. 

Gelelim isim konusuna... bu konu aslında biraz dallanıp, budaklandı. Eşim babasının ismini koymayı çok istiyor; ben ise sıcak bakmıyorum. Arada bıraktım kendisini. ATEŞ ismini tehlikeli buluyor. Ömer ve Mete önerilerim de veto yedi. Şimdi kendisi TOROS adını önerdi; ara ara hoşuma gidiyor, ara ara gitmiyor ama sanırım buna razı olacağım. Ama ne zor sınavmış bu isim konusu. Bizi yordu ve azıcık üzdü. Umarım yakında br sonuca varırız. Çünkü doğumdan sonra hem Türk, hem Alman vatandaşı olacağı için bürokratik işlerimiz çok olacak. Yani doğduğunda adıyla doğmasını ümit ediyorum ☺. 

Bu hafta dolabını alacağız; salonda kitaplığımızın önüne koyacağız. Yemek masamızı şimdilik kaldırıp, oraya da beşiği koyacağız. Salon iki bölmeli; bir bölmede L koltuk ve TV var, diğerinde büfe ve masa; şimdi orası oğlumuzun gibi olacak. Bu arada Padme Hanım’ın da yatağı ve mama kapları o tarafta. Onları da zamanla, kendisini kırmadan, üzmeden bizim tarafta biryerlere alacağız ama bu çok hassas bir konu olduğundan; bebek gelmeden önce yeni yatak ile onu ödüllendirip, yerini de yeni yatakla değiştireceğiz. Kimsenin kalbini kırmak istemeyiz ☺. 

Bugün izin günümün ilk günü, pek mesudum. Annecim geldi; evi toparladık, kahvemizi içtik; şimdi yürüyüşe çıkacağız. Haftanın planı çok yoğun, evde sıkılır mıyım diyordum; pek fırsat olmayacak gibi. Özetle biz iyiyiz; inşallah daha iyi olacağız. Zihnimi biraz sakinleştirmem ve korkularımı bertaraf etmem gerekiyor. Haftaya internetin olmadığı bir yerde olacağım, size yazamayacağım. Sonra 37. Hafta kontrolüm ile inşallah iyi haberlerle karşınızda olacağız. Yavaş yavaş sona geliyoruz; size çok alışmıştım, veda etmek zor olacak. Bütün sürecime tanıklık ettiniz; bazen eski yazılardaki yorumlara bakıp, “nereden nereye” diyorum... Tek dileğim bu blogda olup, çocuk sahibi olmayı hayal eden herkes hayallerine en doğru zamanda kavuşsun... Ben bu bloga başlamadan önce öyle umutsuzdum ki, içimden bir ses bana iyi gelecek demişti. Geldi de... Çok duygusalım; yazdıkça yazasım geliyor; en iyisi burada keseyim ☺. 

Sevgiyle Kalın,

Nazlı

21 Ağustos 2014 Perşembe

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi

Herkese merhaba! 

Bu günlük bu zamana kadar okuduklarınız aksine ne başı ne sonu güzel bir günlük değil. 

  • Bu günlük belki şu an bunu okurken yatağında sırtını dönüp yatmış bir adama katlanmaya çalışan, aslında hiç değilken kendini buna mecbur hisseden bir kadına cesaret versin diye
  • Bu günlük belki de ufacık bir sebeple boşanma kararı alan ama aslında bunun o kadar kolay olmadığını ve fevri bir karar ise bunu anlasın diye 
  • Bu günlük bir anne iki kızıyla hayatta nasıl mücadeleler verir insanlar öğrensin diye ve 
  • Bu günlük asıl 19 yılı çalınmış bir genç kız içini dökebilsin diye yazılmaya başlandı. 

Çocuklar konuşmaya başladıklarından itibaren kelimelerin anlamlarını sormaya başlıyorlar. 

- Anne bu ne? 
- Anne aşk ne demek?
- Aile ne demek? 

İşte son soru benim 19 yıl boyunca cevabını bulamadığım bir soru olarak kaldı. Aile; anne, baba ve çocuklardan oluşan, toplumun temel taşı olan, çeşitleri olan bir yapıydı. Aile kavramının bir zihinde bu kadar somut kalışı, manevi yapılardan uzak oluşu beni en çok üzen, yüreğime öküz misali oturan mevzulardandı. ‘Kendi bildim bileli’ sözüyle başladı hep üzüntülerim. Bu sözcük grubu sanırım ‘olayları hatırladığım andan itibaren’ demek oluyordu bende. 

Evet, kendimi bildim bileli aile kavramını başta kendilerinde, sonra da ben de yerleştirememiş anne ve babam kavga halindelerdi. Annem çalıştığı için 3 yaşından itibaren kreşe gitmeye başladım. Ahh ahh... anneciğimle uzak kalmak zor oluyordu tabii benim için. Kreşte ‘evcilik’ oyunlarını inatla reddeden bir çocuktum. Şimdileri düşününce anlıyorum ki korkuyordum. Çocuk aklıyla biriyle evcilik oynarsam o kavgaları ben de yaşamaktan korkuyordum. Gündüzleri erkeklerden, oyunlardan kaçan, akşamı annesine sarılmayı dört gözle bekleyen 3 yaşında bir çocuktum işte... Eve geldiğimizde çok sürmeden sürtüşmeler başlardı. Hiç anlam veremedim ne çocuk aklımla ne genç aklımda. Neden kavga ederlerdi? Ne alıp veremedikleri vardı? 

Hiç unutmam (unutmayı delice istesem de) 4 yaşında anca vardım. Annemle odamda oyun oynuyoruz öpüşüp koklaşarak. Bir anda babam odaya elinde oklavayla girdi. Bu da neyin nesiydi? Babam hamur mu açacaktı? 

- Babacım bu saatte yemek mi yapacaksın?(Gülümseyerek) 

Annem durumu sezmişçesine çıktı odamdan. Anlamadım ki neler olduğunu... Çok geçmeden annemin çığlıklarını duydum. Koşarak gittim, babam annemi dövüyordu. Küçücük bedenimle araya girmeye çalışsam da nafile... Babam beni odadan çıkarıp kapıyı kilitledi. Kapının önünde katılarak ağlarken uyuyakalmışım. Kendimi asla affedemedim. N’apabilirdim o gün için hala yanıtını bilmiyorum ama affedemedim işte. Yaşadıklarını yazmak sandığımdan zormuş. 

Haftaya devam etmek üzere hoşçakalın. Hayatın tüm güzellikleri sizi bulsun! 

Sevgilerle,

Canan

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım