13 Nisan 2014 Pazar

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 9. Bölüm

Merhaba sevgili BYBO,

Tüp bebek tedavisinde 1 “level” atlayarak donmuş embriyo transferine başlamıştım. İlaçlarımı düzenli olarak kullandım. Başta yanlış olsa da sonradan doğru dozda iğneleri de yaptım. Ve donmuş embriyo transferi prosedürü gereği 14. gün sabahı USG için sabah hastaneye gittim. Hastaneye giderken baştan beri kaç kere hastaneye gittiğimi hesapladım, bu 16. kontrol olmuş. Kontrol için hazırlanırken benden çok etrafımdaki hemşireler heyecanlıydı. Transfer yapılacak inşallah diyorlardı. Ben rahim kalınlığı uygunsa cevabını verdim. Negatif düşünmememi söylediler. Ben kendimi ümitlendirmek istemiyorum dedim. Hoca geldi, baktı ve sonuç 4,3 mm. 15 gün önce 4,1 mm idi. 15 gün östrojen hormonu kullandım hatta neredeyse hormonu günde 3 defa “yedim” ve sonuç sıfır. Ben biliyordum dedim. Hoca neye dayanarak bildiğimi sordu, hissettim dedim. 
Normal hastalara uygulanan prosedür gereği bana da aynı doz ilaç vermişlerdi. Ben normal olmadığıma göre bu ilaçlar bende beklenen etkiyi yaratmayacaktı diye düşünmüştüm. Hormon iğneleri ile tedaviye başladığımızda rahim kalınlığı artmamıştı. Bu durum enzim eksikliğine bağlanmıştı. Bu sefer hormonu direkt olarak ağızdan aldım ama yine kalınlık artmadı. 3 gün için ilaç dozajını arttırdık. Günde 4 hap içmeye başladım, bir gelişme olursa devam edeceğiz, eğer hala yanıt alınmıyorsa tedaviyi durduracağız ve detaylı inceleme için histereskopi yapılacak dediler. Tıp yine benim hakkımda çaresiz kalacak mı acaba diye düşünmeye başladım :)) Sonraki 3 gün günde 4 hap kullanmıştım. 16 temmuz sabahı tekrar kontrole gittim. Endometrium 6,9mm kalınlığa ulaşmıştı. Ancak doktorun şüphelendiği bir "perde" görünüyordu. Endometrium kalınlığı transfer için beklenen en alt sınır değerdeymiş. Histeroskopi çekmeden transfer yapmak embriyoları ziyan etmek olur dediler. İçeride ne olduğuna bir bakıp, belki başka yapısal bir sorun ile karşılaşırsak önce onu çözüp, tekrar ilaca devam edeceğiz diye tahmin ediyorum dedi Hoca. O gün ilaçları kestim. Bir kaç gün içerisinde kanamamın başlayacağını söylediler. Ondan sonra bir kontrol daha yapıp uygun olan günde histeroskopiyi yapabileceğiz. Yine ister Murphy deyin, ister kısmet… 

Bu kontrol sabahı tedaviye devam etmeyeceğimi bildiğimden, önceden planlanmış iş seyahatimi ertelememiştim. Sabah evden çıkarken valizim yanımdaydı. Akşam uçağı ile son derece sıcak bir ülkeye gidiyordum. Bir-iki güne kadar kanamanız başlar dediklerinde valizimi beyaz elbise, beyaz pantolon gibi tehlikeli giyeceklerle çoktan doldurmuştum ☹ Dünyanın bir ucunda bir de başıma bu gelecekse, kaderdir, başa gelen çekilir deyip devam edecektim… Hatta yanımda yeterli miktarda ped olmadığı için almaya çıkacaktım ki hamile bir arkadaşım daha uzun süre ihtiyacı olmayacağı için şirketteki tüm stoklarını bana verdi ☺.  Histereskopi hakkında çok ciddi rakamlar okumuştum internette. Belki birkaç ay ara verip tekrar gelebilirim diye düşündüm. Ama doktorum hemen bu ay yapalım dedi. Zaten transfer histeroskopiden en az 1 ay sonra yapılabiliyormuş. Neyse ki operasyonun ücreti tüp bebek hastası olduğum için indirimliymiş. Normal ücretin %30'una denk gelen bir rakam söylediler. Özel sağlık sigortası ile gitsem daha fazla ödeyeceğim için böylesinin daha iyi olduğuna karar verdik. 

Ama gel gör ki, ben iş seyahatine gittim, geldim, 8 gün geçti ve kanama başlamadı. Hasta koordinatörü 7 ila 10 gün arasında başlayabileceğini, benim gibi ince endometriumu olan hastalarda sürenin uzayabileceğini belirtti. Ben de 10. günü bekledim. Ertesi gün Hoca tatile çıkıyordu. Onunla bir kez daha durum değerlendirmesi yapmak istedim. Bu kontrolde Hoca da benim tıp fakültelerinde araştırılması gereken bir vaka olduğuma kanaat getirdi. Son karar; bayram sonrası histereskopi yapıp bakacağız. Durmak yok, yola devam. 

Ramazan bayramında 3 gün herşeyden uzaklaşmak istedik eşimle. Tatildeyken aradılar ve planlanan tarihten 1 gün önceye çekmek istediler ameliyatı. Biz de tamam dedik. Operasyon saat 15:00'de yapılacağı için sabah 08:00'de kahvaltı ettim ve başka bir şey yemedim. Öğlen 12:00 gibi hastaneye yatış yaptım. Yine hazırlık başladı. Yine sol elimde damar yolu açılamadı ve sağ kola geçildi. Sanırım bu konuda uyarı yapmam bir işe yaramıyor. Ne yapalım... Damarı her seferinde bir kere patlatmadan rahat edemiyor bu hemşireler... Saat 15:00'e doğru beni ameliyathaneye indirdiler. Daha kapısından girerken hemşire damar yolundan bir sıvı enjekte etti ve 5 saniye sonra uyumuşum. Uyandığımda saat 16:15'ti. Beni derlenme dedikleri bir bölümde tutuyorlardı. Hemşire ziline basıp uyandığımı söyledim. Gerçi hayal meyal 1-2 görüntü ve ses hatırlıyordum bu geçen sürede ama yine de belirsiz bir süre olunca çok garip hissediyor insan... Odaya çıkardıklarında saat 16:30'du. Eşim de beni merak edip aşağı inmiş. O da merakla geldi biraz sonra. Bir süre daha dinlendim. Giyinip hazırlandım. 

Doktorlarım gelip açıklama yaptılar. Rahim içinde bir perde varmış. Hoca bunu kesmiş. Bu durum menstruasyon azlığının ve olmamasının bir nedeniymiş. Ayrıca gebelik olsa dahi düşüklere sebep olabilirmiş. Böylece transfer sonrası başarı şansımızı arttırmış olacağız dediler. İzlememiz için operasyonun CD'sini de verdiler. Gerçekten bir makas ile bir bölümü kesmişler. İnternetten okuduğuma göre bu perde doğuştan olan bir şeymiş. Bazı kişilerde tüm rahim boyunca bile ilerlemiş olabiliyormuş. Bendeki perde sadece üst bölümdeydi. Yani üstten rahim alanını daraltıyordu. Ameliyat sonrası kanamam bile olmadı, sanırım bu da ameliyatın başarılı geçtiğini belirten bir işaret. Benim kafamdaki plan transfer için ekim ayını beklemek, belki de Kasım'ı... Ama Hoca'nın ne diyeceği ve nasıl bir tedavi planlayacağı önemli olan.

Gelecek yazıda görüsmek üzere...

Melek

10 Nisan 2014 Perşembe

Tuna'nın Tüp Bebek Yapım Günlüğü – Bölüm 15

Merhaba BYBO sakinleri, 

Geçen yazımdan bu yana umarım herkes iyidir. İyi olmak kolay değil bugünlerde biliyorum. Özellikle benim gibi ''bizim dışımızda'' olanlardan da bu kadar etkileniyorsanız hayata aynı umutla devam etmek çok zor oluyor. Kötü haberlere karşı gelişmiş bir koruma kalkanına ihtiyacım oluyor çoğu zaman. Direncim düşüyor, her kötü şeyden korkup çok üzülüyorum. Ama bu defa bunları paylaşmak yerine 2. tüp bebek tedavim ilgili gelişmelerden bahsedeceğim. 

Gönlümüzden geçen malum. Ben sağlıklı bir gebelikle yine sağlıkla ve mutlulukla bebeğine kavuşmak isteyen anne olmak isteyen bir kadınım. Bu yolda yalnız olmadığımı da biliyorum. Ne çok kalp bu hasretle bu umutla atıyor, farkındayım. Dilerim hepimiz için bu istek çok yakında gerçek olur. Geçen adet dönemiyle birlikte gittiğimiz doktor kontrolünde 3 hafta doğum kontrol hapı kullanmam istenmişti. Kullandım bitti. Çok şükür atlamadan şaşırmadan sonunu gördük. 4 gün sonra olan doktor kontrolünde ise beklediğimiz işareti aldık. Yani dondurulmuş embriyolar için olan tedaviye başladık. Reçetemde günde 3 kez almam gereken hormon hapı, önlem olarak kısa süreli antibiyotik (bitti), 36 saatte bir almam gereken kan sulandırıcı bir hap daha ve tabiki yine folik asit var. 

Bunun dışında hipotiroid için olan düşük doz ilaç tedavisine aynen devam ediyorum. Bu kadar ilaç kullandığım için elbette mutlu değilim. Hormon hapı bünyemi altüst ediyor. İlk tüp bebek tedavisindeki iğneler bile sanki bu denli etkilememişti. Ya da insan canlısı başına gelen en son şeyi hep en zoru zannediyor. İlk günkü baş ağrısı çok uzun sürmedi ama sonraki günlerde zihnimi bedenimi kaplayan iç sıkıntısını, mutsuzluk hissini tarif etmem zor olur. Şikayet ettiğimi sanmayın demek isterdim ama o da yalan olur, ediyorum işte. İlaçları atlamadan kullanayım diye buzdolabının kapağında duran kağıda her gün içtiklerimi not alıyorum. Kahvaltıdan sonra eşime de 1-2 hap vermeyi deniyorum ama şimdiye dek boş bulunup yutmadı. Halbuki neler yaşadığımı daha iyi anlayabilirdi! Sonuçta bu birtakım işi olmayacak mıydı? Görev dağılımında bir hata olmuş sanki. Neyse, Sonunun inşallah hayırlı ve iyi haberlerle olacağını umarak içimi iyi tutmaya, dayanmaya çalışıyorum. 

Gelecek hafta tekrar doktor kontrolüm var. Eğer her şey iyi giderse transfer günü belirlenebilir. Eğer minikler buz uykularından güzel uyanırlarsa transfer günü 2 hafta sonra olabilir. Eğer'ler, ihtimaller çok! Her zamanki gibi yani. Psikolojik sınırın bir o tarafındayım bir bu tarafında. Zor işler bunlar, yani zor işlermiş. Allah benim ve bu yolda giden herkesin yardımcısı olsun. Bu süreçte akışına bırakabilmek ve olumlu olmak, sakin ve sabırlı kalmak en büyük arzum. 

İşin bu kısmında (ki benim için en zor kısmı) yoganın bana yardımcı olacağını umuyorum. Şimdiden 5 derse girdim. Haftada 2 devam etmeye çalışıyorum. Eğitmenlerin söylediği gibi ilk derslerde konsantrasyonu sağlamak zor oluyor. Meditasyon kısmında günlük sorunları zihnimde sıralayıp duruyorum. İlaçları unutma, akşama şunu pişir markete uğra vs vs. Zihnin bu konsantrasyonu zamanla kazanacağını söylüyorlar. Ben de öyle umuyorum. Bedensel hareketlerin bazıları elbette zorluyor. Ama o ilk derslerdeki eklem-kas ağrılarım azaldı. İleride acayip esnek bir şey olmaktan korkuyorum :) En zoru nefes alıp vermek! Oksijen israfı dedim ilk dersin sonunda. Bir derste aldığım nefesle 1 hafta oksijensiz devam edebilirim, yani o derece! Allah'ım sen benim zihnime selamet ver ne olur. Ne çok alışmışım nefesimi tutmaya, hangi çakralarım kilitli kaldı kimbilir. Şimdi acımıyorum ama bol bol burundan nefes alıp veriyorum. Eğitmenin sustuğu yerlerde içimden ben devam ediyorum olumlama'lara... Bedenim sağlıklı, ben iyiyim, daha sakinim, her şey daha güzel olacak.. veee nefes ver, tüm öfke stres ve kızgınlıkların gitsin... 

Bazen derslerin sonunda çok kısa süreliğine de olsa kendimden beklemediğim derece sakinleştiğimi hissediyorum. O zaman deniz kıyısında eşim ben ve bebeğimiz çok mutlu, suda oynuyor oluyoruz. Güneş batıyor, su ılık ve herkes yarı çıplak :) Gülümsüyorum. Ben bunu düşünmeyi seçiyorum, bunu seviyorum. Yoga daha önceki senelerde sadece 1-2 başlangıç DVD siyle ve çok az denediğim bir şeydi. Şimdi özenle öğrenmeye çalışıyorum, keşke daha erken başlasaydım. Zihnen ve bedenen bana getireceği her iyiliği hissetmeye hazırım. Transfer gününe dek de devam etmeyi planlıyorum. Sonrasını sonra göreceğiz. 

Yeni haftayla yeni ve güzel haberler gelsin hepimize. 

Sevgiler,

Tuna

8 Nisan 2014 Salı

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 15. Hafta

Sevgili BYBO’cular,

Bu hafta size ne yazayım diye çok düşündüm; Pamir bebeği toprağa verdikten sonra üzerine yazsam ne yazar, yazmasam ne yazar diyorum; sonra hayat hiç böyle bir gerçeği suratımıza vurmamış gibi bebişimle ilk Eskişehir maceramızı anlatsam diyorum; sonra hepsinden kaçıp, yatağa girip, deliksiz uyumak ve zaman zaman unutmak istiyorum. Bir ülkede çocuk ölümleri ne kadar artarsa biz o kadar geriye gideriz! Ve Biz geriye depar atıyoruz resmen. Beyefendinin bahsettiği Yeni Türkiye bundan mı acaba? Hale bakın: son 1 yılda felaket üstüne felaketle boğuşuyoruz. Zaten unutan, cesur olamayan, hakkını aramayan bir milletiz; olayların yoğunluğu karşısında bir ekran karartıyor, bir lale bahçesi fotoğrafı koyuyor, bir maç yorumu yapıyoruz. Tamamen toplumsal manik depresiflik yaşıyoruz. (böyle bir tanı psikolojide var mı bilmiyorum, ben uydurdum) amacım asla sizleri üzmek ve olmuş bir olaya daha da laf yetiştirmek değil ama size kendi gözümden arama gecesini anlatmak istiyorum; sanırım kararım bu yönde. 

Cuma akşamı iş çıkışı servisle eve giderken gördüm Pamir ile ilgili twitleri. Hemen ReTweet etmeye başladım. Zekeriyaköy olduğunu duyunca eşimi aradım ama telefonu hep meşguldu. Kendisi ve arkadaşları Endura motorsiklet sporu ile uğraştıkları için haftasonları o bölgede ormanlık alanda çok geziyorlar. Kimsenin bilmediği delikleri öğrendiler; derdim bir an önce ona ulaşıp, eşi dostu toplamasını söylemek. Sonra babayı takibe aldım, o şekilde eve geldim. Anneme gittik, eşime bahsettim, haberim var ama ormanda mı kaybolmuş dedi. O kadar fikrim yoktu, haberleri izledik, baktım halk sokaklarda; dedik hadi gidiyoruz. Padme Hanım’ı da alacaktık, hatta Pamir bebeğin bir eşyasını bulur muyuz dedik ama sonra arkadaşlarımız burada köpekler var, getirmeyin dedi. Bize bağ olmasın diye almadık. 

Zekeriyaköy’e vardığımızda gözlerime inanamadım, heryer dev ışıklarla ışıklandırılmış, yüksek kolonlar konmuş, Pamir’in sevdiği sesler veriliyor. Sarıyer Belediyesi çadırlar kurmuş, Jandarma orada, Akut orada, başka bir sürü kurtarma ekibi, köpekler, halk, çoluk çocuk herkes gelmiş. Ama anlamadığım bu bahsettiğim kalabalık duruyordu; kimi evin önünde, kimi biraz daha yukarıda; kimi de küçük küçük gruplar halinde yoldan dağılmış yürüyorlardı. Anlamadık, hoşumuza gitmedi; bir dağınıklık vardı. Biz de kendi kendimize hareket etmeye başladık ve ormana girdik. Bu arada ev ormana yakın değilmiş; dolayısıyla girerken bile orada olmadığını tahmin edebiliyorduk; ama ya biri alıp, ona kötü bir şey yaptıysa, gelip ormana bırakır düşüncesi ile bakındık. Orman o kadar karanlıktı ki çok ürktüm. Yoldan içeri dalıp, çalılıklara, ağaç diplerine yöneldik; fenerlerimiz güçlüydü ama neye yarar... Sonra eşim ve arkadaşı ormanın derinliklerine girdi; evleri çevreyene çitlere kadar didik didik aradılar. Bu arada başka siviller de ormana girmeye başladı ama öyle herkes detaya inemiyordu, korkutucuydu ama maşallah çenelerine vurmuştu, biri bağıra bağıra Pamir hakkında sürekli çok bilmiş konuşuyordu; orada biraz gerildim ve cevap verip vermeme arasında kalıp, “nefesinizi bu hikayelere değil, Pamir diye bağırmaya harcayın” dedim. Hiç tarzım olmasa da ağzımdan çıkmıştı; eğer adam gerginliği uzatsaydı işimiz vardı ama söylene söylene gitti. 

Bu arada offroad ekibi arabaları ile ormana girdi, bizimkilere ışık tuttular ama elimiz boş kaldı. Ormandan çıkıp, inşaatlardaki çukurlara baktık; bu arada ablam beni arayıp, endişeli bir sesle sürekli “ya kötü bir manzara görürsen dayanamazsın, çık oradan” diyordu. Ben de hep aynı şeye takılmıştım “benim çocuğum olabilirdi” Baktık olduğumuz bölgede bir iz yok, evin önüne gittik. Amacım aileden biri ile görüşüp, Pamir’in huyu suyu hakkında bilgi almaktı; ona göre bir plan yapacaktık. Bütün motorcu arkadaşlarımız gelmişti ama onlarda evin ormanın yanında olduğunu sanıp, ormana gireceklerdi. Durum öyle olmayınca onları at çiftliği denilen bölgeye yönlendirdik. Bu arada kimse gitmiyor, hala akın akın insan geliyordu. Ve inanın 7 den 70’e herkes vardı. Hani şekilciliğe bayılan milletimiz var ya; onlara demek istedim, türbanlı bir sürü kadın vardı; hepsi duvarlardan atlayıp, çöpleri didikleyip, arabaların altlarına yatıyordu. Hatta benim hamile olduğumu duyan bir genç kız, bana hiç izin vermedi; ben eğilince, tutup kaldırdı, “abla ben eğilirim” dedi. Küçüktü, başı kapalıydı; anne-baba, kardeş gelmişlerdi. Annesi orta yaşlıydı; yerlerde süründü, eşine ışık tuttu. 

Diyeceksiniz ne alaka? Benim için bir alaka zaten yok; herkes insan üstü insandı; alaka bulanlar için yazmak istedim. Kimse “kimci, neci” olduğuna bakmadan çalıştı o akşam. Jandarma bahçe kapısının önünde nöbetteydi; ona derdimi anlattım ama kabul etmedi. Anne baba değildi görüşmek istediğim, teyze hala yenge komşu, kim olursa ama jandarma çok sertti. Bahçeye bakmak istedik, tabi ki de izin çıkmadı. Kimse gerçekten sizin ajanlığınızı istemiyor, ama siz de öyle bir sahiplenme ile gidiyorsunuz ki aklınıza geleni yapmak boynunuzun borcu. Ama sonuç alamadık, ben öyle çaresizdim ki eşim beni arabaya bindirip, “sokaklarda arayalım” diye uzaklaştırdı, heryere baktık; durup durup çöp konteynırlarına, köpek kulübelerine, ağaç diplerine; aklınıza neresi gelirse… çaresizce alana döndük. Saat geç olmuştu, eşim artık beni götürmek istiyordu ama ben sabaha kadar kalmalıydım; derken Jandarma akın akın hala gelen olduğunu görünce gidin, sabah gelin dedi. Biz de mecbur gittik; zaten bakılacak yer kalmamış, hiçbir duygu bizi tatmin etmemişti. Ben bahçeye feci takıktım, içeri girmek istiyor ama izin alamıyordum. Böylece eve döndük, ne uyku ne duygu; bebişim dinlensin diye bomboş yattım yatağa. Gözyaşım bile yoktu; tek bildiğim hayatta olma olasılığının düşük olması idi. 

Sabah 5 de bu gerçekliği peşimde bırakıp, Eskişehir’e gittim, sonra da kötü haber aldık. O an aklımdan geçenler çok kötüydü; kendime şaştım; kesinlikle sonradan havuza atıldığı fikrine takıldım. Anne babanın sakinliği suçmuş gibi öfkelendim. Sonra aklımı başıma alıp, düşündüm… çok büyük bir acı, Allahım kimseye göstermesin desem de bu ülkede çocuk, bebek, genç ölümü gittikçe basitleşiyor ve artıyor. Bu basit bir ölüm müydü? Ihmal miydi? Kader miydi? Kafam karışık; sadece hiç tanımadığım ama yürekten sevdiğim o bebek artık yok, muhtemelen herşey olduğu gibiyse zaten kaybolduğu gün ve saatten bir süre sonradır bizimle değilmiş artık... Akut ısrarla oraya baktığını ama dalgıç girmediği söylüyor. Benim bildiğim suya düşen birinin yaklaşık 6-7 saatte su üstüne çıkması gerekiyor. sanırım ilk kaybolduğu zaman oraya bakıldı ve olmadığı kanaat getirilip, elendi ama sonra neden o havuza tekrar bakıldı, orayı yakalayamadım. Yani biri mi uyardı, akıllarına mı geldi; biri mi gördü, orayı anlayamadım. Bir kuyu 18 görevli tarafından boşaltılırken saatlerce, o havuz neden boşaltılmadı, anlamadım. Dönüyoruz dolaşıyoruz sonuç alamıyoruz. Alsak ne olacak derseniz? Susarım… koca bir hiç çünkü. 

Sonra da 9 yaşındaki Mert’in öldürüldüğünü öğrendim; bir çöp kenarına atılmış ve haberler doğru veriyorsa, kıyafetleri üzerinde değilmiş. Tecavüz edilmiş, başı taşla ezilip, boğulmuş. işte ben bunu yapanın en ağır cezayı almasını değil; yaşamamasını istiyorum; acılar içinde olmasını istiyorum. Ama ne garip ki, bu çocuğun haberi neredeyse yok kadar az; bu ayrımı neye göre yapıyoruz acaba? Toplumsal baskı mı? sonuçta işin ucunda (Allahım yazması bile korkunç) tecavüz, taciz veya benzeri birşey var “Aman sus, ayıp, kimse duymasın” adetimiz mi geçerli? Bilemiyorum çokca sorum var, yazında kafam karışıkmış gibi geliyor ama aslında değil. Şimdi Mert’in anne babası olduğunuzu düşündüğünüzde, çocuğunuzun canını yaktıklarını nasıl kabullenirsiniz ki? O baba o pislik veya pislikler bulunursa canını almaz mı? hak olmaz mı? (hukuken olmaz da, ruhen belki) Ahh bu gündem bana, bize çok fazla; çok yorucu. Ama gözümü kapamak istemiyorum; hiçbir zaman öyle olmadım, olmak da istemiyorum. 

Mümkünse hamişliğim bittikten, bebeğim belli bir yaşa geldikten sonra da bir sosyal platformda yer almaya karar verdim. Bu mümkünse kadın- çocuk tecavüzleri ile ilgili bir topluluk olacak. Hepimiz hayata bir neden için geliyorsak; benim ki de bu! Çocukluğumdan beri duyarlılığım ailemi korkutmuş, başım belaya girecek diye korkmuşlar ama korka korka, susa susa ne olduk? Koca bir HİÇ! Ne parada ne de mevki de gözüm var; geçinecek kadar param olsun ve ben inşallah bir savaşçı olayım; o zaman kendimi tamamlamış olacağım. 

NOT: Bebişi 3 haftadır görmedik, haftaya randevumuz var; inşallah sağlıkla büyüyor ve anneye çok kızmıyordur. 

Sevgiyle Kalın 

Nazlı

6 Nisan 2014 Pazar

Gereksiz İlaç Tüketimi — 1. Bölüm

Geçenlerde sosyal medyanın meşhur güzel annelerinden birinin, sevimli mi sevimli minik oğlunun tüm geceyi ateşli ve uykusuz geçirdiğini belirttiği fotoğrafın altına annelerin adıyla sanıyla yazdığı ilaç önerilerini okuyunca bu yazıyı yazmak ve mümkün olduğunca çok anneye ulaştırmak farz oldu. 

Fotoğraf altına bırakılan yorumlarda pek çok anne kendince ilaç önerilerinde bulunuyor, genç anneye ilacı hangi doz ve sürede kullanacağını açıkça anlatıyordu. Çocuklarımızın ilaç ve gıda sektörü tarafından acımasızca kuşatıldığı günümüzde internette her konuda olduğu gibi bu konuda da engin bir bilgi kirliliği var: Aşıdan önce ilaç, diş çıkarırken ilaç, hapşuruğa-öksürüğe ilaç, her ateşe ilaç, ilaç ilaç, ilaç... 

Klinik veya laboratuvar bulgularına dayanmaksızın yerli yersiz yazılan/kullanılan antibiyotikler; koruyuculuğu sınırlı olan veya henüz kanıtlanmamış aşı uygulamaları, 2 hapşırık bir öksürüğe yazılan/kullanılan poşet poşet ilaçlar sardı dört bir yanımızı. Çocuklarımız ne zaman gıda ve ilaç sektörünün bu kadar kuşatması altında kaldı? Biz doktorlar neden her gelen hastaya 3-5 kalem ilaç reçetelemeden göndermez/gönderemez olduk? Anneler ne zamandan beri birbirlerine kek- börek tarifi önerir gibi ilaç önerir oldu? Bu soruların cevaplarını sosyolog, psikolog, tıbbi etik ve deontoloji uzmanlarına bırakıyor ve bu konudaki önerilerime geçiyorum. 

Antibiyotikler her enfeksiyonu iyileştirmez! Acaba Sir Alexander Fleming, cam bir kabın içindeki stafilokok bakterilerinin küf olan yerlerde üreyememesinden ilham alarak keşfettiği penisilinin bu kadar önemli , önemli olduğu kadar da kullanımı istismar edilen bir ilaç olabileceğini tahmin etmiş miydi? Antibiyotiklerin atası olan penisilinin keşfinin üzerinden 86 yıl geçti. Penisilinleri, sülfonamidler, onu da tetrasiklinler ve daha nicesi takip etti. Keşfedilen her yeni antibiyotikle birlikte biz doktorların reçetelerine de yeni ilaçlar eklenmiş oldu. Antibiyotikler sadece bakteriler üzerinde etkili ilaçlardır, virüsler tarafından oluşturulmuş hastalıklara etkisizdirler. Nezle, grip, 5. hastalık vb. çocukluk çağı hastalıkları virüsler tarafından oluşturulur. Çocuklarda görülen üst solunu yolu enfeksiyonlarının ve gastroenteritlerin (ishal) çoğunluğu virüsler tarafından oluşturulur. Yani: antibiyotik gerektirmez. 

Gereksiz yere antibiyotik kullanırsak neler olabilir? 

İnsanoğlu yeni yeni antibiyotikler keşfettikçe bakteriler de boş durmadılar ve geliştirilen ve kullanımı yaygınlaşan her yeni antibiyotikle başetmek için yeni savunma yolları keşfettiler. Bunun sonucunda ortaya antibiyotiklerden etkilenmeyen, ilaca dirençli bakteriler ortaya çıktı. Bu yeni bakteriler ise eskisinden çok daha güçlü bir şekilde insanoğluna saldırmaya başladılar. Yersiz ve gereksiz ilaç kullanımı dirençli bakteri oluşumuna yol açacaktır. Çocuğunuz bir gün gerçekten antibiyotiğe ihtiyaç duyduğunda direnç kazanmış mikroorganizmalar yüzünden belki de kullandığınız antibiyotikler işe yaramayacaktır. 

CDC'nin 2013 yılının ekim ayında yayınladığı rapora göre Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl, en az 2 milyon kişi antibiyotiklere dirençli bakteriler ile enfekte olmakta ve en az 23.000 kişi bu enfeksiyonların doğrudan bir sonucu olarak her yıl ölmektedir. Gereksiz yere kullanılan antibiyotikler vücudumuzdaki sağlıklı bakterileri de öldürecektir. Her ilacın olduğu gibi antibiyotiklerin de yan etkileri vardır. İshal, karaciğer ve böbreğe toksik etki, alerjik reaksiyonlar... gibi. Çocuklarımız oluşabilecek bu yan etkilere boşuboşuna maruz kalacaktır. İşin bir de mali boyutu var tabii. Kullanılan her gereksiz ve yersiz antibyotik ülke ve aile bütçesine yük getirmekte. Doktorunuz antibiyotik reçetelediğinde; 

  • Hangi klinik ve laboratuar bulgusuna dayanarak bu antibiyotiği yazdığını sorgulayın.
  • Alerji veya istenmeyen etki geliştiğinde derhal ilacı kullanmayı durdurup doktorunuzu arayın. 
  • Antibiyotiği doktorunuzun önerdiği doz ve sürede kullanın. 
  • Çocuğunuz antibiyotik başlayınca iyi görünse bile antibiyotiği doktorunuzun önerdiği süre boyunca kullanın. Bu süre bazı özel ilaç ve durumlar haricinde genelde en az 7 gündür. Ateşli idrar yolu enfeksiyonu ve menejit gibi hastalıklarda tedavi süresi 14 günü bulabilir. Tedavi süresi dolmadan antibiyotiği kesmek çocuğunuzun vücudundaki mikropların direnç kazanmasına neden olacaktır. 
  • Reçetelenen antibiyotiği uygun sürede kullanmak kadar önemli olan başka bir şey de uygun miktarda kullanmaktır. Kullanırken dozu kendi kafanıza göre arttırıp azaltmayın. Az kullanmak, tedavinin gerçekleşmemesine ve bakterilerin direnç kazanmasına, fazla kullanmak zehirlenmelere yol açabilir. 
  • Antibiyotik kullanmaya başlayalı 48 saati geçmiş ve çocuğunuzun durumunda bir değişiklik olmamışsa doktorunuza başvurun. Kullandığınız antibiyotiğe dirençli bir bakteri ile karşı karşıya olabilirsiniz. Çocuğunuzun hastalığına yeni bir ek hastalık eklenmiş olabileceği gibi doktorunuzun teşhisi gözden geçirmesi de gerekebilir. 

Nezle, grip ve soğuk algınlığının tıbben ispatlanmış kesin bir tedavisi yoktur.  O yüzden lütfen çocuğunuz nezle, grip olduğunda doktorunuza size ilaç yazması için baskı yapmayın. Gribin özgün bir tedavisi yoktur. Hastaların çoğu, 7-10 günde kendiliğinden ve komplikasyonsuz iyileşir. Gene belirtme ihtiyacı hissediyorum: nezle ve grip tedavisinde antibiyotiklerin yeri yoktur! 

Amerikan Pediatri Akademisi, grip ve soğuk algınlığı ilaçlarının 6 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamasını öneriyor. Çocuklarınızın bolca dinlenmesine, yeterli sıvı almasına, el hijyenine dikkat etmeniz tedavide en önemli unsurlardır. 

Öksürük şurupları kullanmalı mıyım? 

Öksürük, bir hastalık değil, hastalık belirtisidir ve vücudun savunma mekanizmalarından biridir. Öksürerek balgamı, mikropları, alerjenleri ve mikropların oluşturduğu salgıları akciğerlerden, büyük ve küçük hava yollarından atarız. Çocuklarda öksürük şurupları, öksürüğü baskılayarak balgam atılmasına engel olur. Balgam da mikroplar için son derece lezzetli ve besleyici bir ortam hazırlar. İstediğimiz şey öksürüğün kesilmesi değil, aksine öksürerek, balgamın, mikropların, alerjenlerin atılmasıdır. Çocuklarda öksürük ve soğuk algınlığı ilaçları ile ilgili yeterli etkinlik ve güvenilirlik çalışması yoktur. Hatta Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi’nin (FDA) 6 yaş altı çocuklarda öksürük ve soğuk algınlığı ilaçlarının yasaklanması gerektiği yönünde alınmış bir tavsiye kararı var. 

Her ateş düşürülmeli mi? 

Ateşin yaralı bir yanıt olduğunu bilmelerine rağmen, birçok hekim ve aile, ateşin düşmesiyle hastanın durumunun iyileşeceği ve hastalığın daha kısa süreceğine inandıkları için, ateş düşürücüleri ve bazı yanlış fiziksel soğutma yöntemlerini yaygın olarak kullanmaktadırlar. Oysa ki ateşli çocukların çok az bir kısmında yaşamı tehdit eden veya sonraki dönemlerde yaşam kalitesini etkileyebilecek olan ciddi enfeksiyonlar söz konusudur. Ateş bir hastalık değil, vücudun hastalıklara karşı verdiği normal bir reaksiyondur. Ateş düşürme hastalığın seyrini değiştirmez. Ateşin vücudumuz için pek çok faydası bulunmaktadır. Ateş varlığında mikropları öldürmekle görevli beyaz kan hücrelerinin mikropların bulunduğu ortama göçünün hızlandığını, beyaz kan hücrelerinin mikropları öldürücü madde salgılama yeteneklerinin arttığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Ateş yanıtıyla bakterilerin ölmesi hızlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü sağlıklı çocuklarda ateş düşürücüleri rutin olarak kullanılmamasını; vücut ısısının 39 °C veya üzerinde olduğu durumlarda ateş düşürücü kullanılmasını önermektedir. Ancak, ateş çocuğu rahatsız edip, tedavi uyumunu zorlaştırabilir. Ateşli çocuklarda sıvı kaybı, huzursuzluk ve havaleye görülebilir. Ayrıca metobolizma hızını ve doku oksijen ihtiyacını buna bağlı olarak da kalbin iş yükünü arttırır. Bu bilgiler ışığı altında ateşi düşürmek her hasta için ayrı ayrı düşünülmelidir. 

Kardiyolojik, metabolik, nörolojik hastalığı olan çocuklarda, Ateşli havale geçirme riski bulunan çocuklarda, 41 derece ve üstü ateşlerde, Ateşe eşlik eden düşkünlük, huzursuzluk, aşırı ağlama gibi durumların varlığında, ateşe müdahale edilebilir. Evet minik bebeğiniz ateşler içinde yandığında, burnu hor hor çeşmesi gibi aktığında veya öksürdüğünde antibiyotiklere, öksürük ilaçlarına, ateş düşürücülere uzanmak gözünüze tek çare gibi görünebilir. Ama o ilaç şişesini açmadan önce bir düşünün; bebeğinizin o ilaca gerçekten ihtiyacı var mı? Evet ilaçlar çok faydalı buluşlardır, iyi ki varlar ama onları kullanırken potansiyel zararlarını aklımızdan çıkarmamamızda da fayda var. 

Doktorunuzun reçetelemediği hiç bir ilacı almayın. Komşunun çocuğuna iyi gelen ilaç sizin çocuğunuz için felaket olabilir. Doktorunuza sizin istediğiniz ilaçları yazması için baskı yapmayın, aynı şekilde doktorunuzun yazdığı her ilacı neden yazdığını sorgulayın. 

Sağlıklı, ateşsiz, öksürüksüz, günler ve geceler dileğiyle... 

Uyarı! Bu yazıdaki bilgiler sadece bilgilendirme amaçlıdır ve herhangi bir bireysel durum için özel bir tanı veya tedavi planı olarak kabul edilmemelidir. Çocuğunuzun sağlığı ile ilgili olabilecek herhangi bir sorunda onu muayene edip, ayrıntılı bir öykü alma imkanına sahip olan doktorunuza başvurmanız en doğru davranış olacaktır.

Dr. Elif Pınar Bayındır

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım