10 Haziran 2015 Çarşamba

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 17. Hafta

Herkese Merhaba,

Geçen haftalara kıyasla, bu haftaya hızlı bir başlangıç yaptık ☺ 16+1’de devlet hastanesinde kontrolüm vardı. Doktor hanım gerçekten eşine az rastlanır ilgide müthiş bir doktor… Artık FL, AC gibi ölçümlerini yapıyorlar. Bu ölçümler bitince bir ihtimal belki görmüştür diye düşünerek cinsiyetini sordum. Görmüş, erkekmiş ☺ Bahadır’ımız geliyor! 

Bugün eşimin doğumgünüydü. Üstelik iş seyahati nedeniyle yurtdışındaydı. Telefonda ona verebileceğim en güzel doğumgünü sürprizi bu oldu sanırım. Her ihtimalae karşı ertesi gün özel hastanede kontrol randevum vardı. Orada da sonucu kesinleştirmeden herkese söylemeyi düşünmüyordum. Ertesi gün özel doktorumun da onayıyla Bahadır Bey’in gelişini duyurduk. 16+2’de yapılan ölçümlerde yine 17+1 gibi göründü. Yani her gittiğimizde 5-6 gün ileride görünüyor. Demek ki sabit bir büyüme hızı ile ilerliyor diye düşünüyorum. Ayrıca kasıklarımda sürekli olan ağrılar için serviks uzunluğu ölçümü yapıldı. Normal olduğunu söyledi doktorum. Bu hafta insülin direnci için içtiğim ilacı kestik. Tiroid ilacına ve demir hapına devam. Bununla birlikte calcium, vitamin ve omega 3 haplarına başlıyoruz. Aynı zamanda bu hafta sağlık ocağında benimle ilgilenen ebe ile yaptığım görüşmede, sağlık bakanlığının hamilelelik süresince d vitamini kullanımını desteklediğini söyledi. Doktorunuza sorarak kullanın dedi. 

20. hafta içerisinde de tetanoz aşısı yapılacaksa sağlık ocağında yaptırabileceğimi, bunu da yine doktoruma sormamı istedi. Bu konuları doktoruma ilettim. Verdiği calcium hapı içerisinde zaten d vitamini olduğunu, ancak kullanmamda bir sakınca olmadığını söyledi. Tetanoz aşısını da yaptırabilirmişim. Omega 3 için araştırmalara giriştim. Önemli olan içeriğindeki EPA ve DHA miktarlarıymış. Bu asitlerin emilimi için de E vitaminine ihtiyaç oluyormuş. Hepsini birlikte içeren bir marka olması için eczaneye danıştım. Bana üretici olduğunu söylediği “Carlson” markalı ürünü tavsiye etti. İçeriği de benim araştırdığım gibi yüksek EPA ve DHA içeriyordu. Şimdilik bunu aldım, kullanmaya başladım. 

Aklıma takılan bir konu daha var: Tüp bebek için kullandığım ve doktorumun demesine göre hamileliğin sonuna kadar devam edeceğim kansulandırıcı iğne ile omega 3 hapının birlikte kullanımı bazen riskler oluşturabiliyormuş. İyice araştıracağım. Gerekirse doktorlara danışacağım. Zaten kan sulandırıcıyı hiç sevemedim. Verilen meşhur vitamin ise Elevit. Bununla ilgili olarak da yorumları okuyacağım. Mesela eltim son aylarda kullanmayı bırakmıştı. Bir zararını da görmedi. Hamilelikte düzgün beslenirken gereksiz yere vitamin takviyesi alınmasına da karşıyım. Neye karşı oluyorsam başıma geliyor zaten. Araştırıp son kararımı sizinle paylaşacağım… 

16+4 olduğumda boğazımdaki derin acı git gide arttı, grip oldum… Zaten ilaç almaya pek yanaşmayan biriyimdir. Ama ağrı o kadar şiddetlendi ki, evde ne kadar iyi gelebilecek ilaç varsa açıp prospektüsünü okudum. Ama hiçbir ilaç “tabii seve seve gebeyken de kullanın” yazmıyor. Bunu da atlatacağız inşallah… 

Haftaya görüşmek üzere...

Melek

2 Haziran 2015 Salı

Disleksi: Giriş... Gelişme.. Sonuç...

Tuna 4,5 yaşındayken kreşten bir resimle geldi. O dönemde adlarını yazmayı da yeni öğrendiklerinden resmin altına adını yazmıştı. Ama tersten. Hem de tüm harfler olması gerektiğinden farklıydı. Resmin fotoğrafını çekip IG hesabımdan paylaşıp disleksiden şüphelendiğimi yazmışım. Şüphelenmemde, ilk yazı yazma davranışının tersten olmasının yanısıra Tuna'nın 3 yaşında konuşmaya başlaması da etkendi. Sonra öğrendim ki dislekside kesin tanı ancak çocuk okumaya başladıktan sonra konuyormuş ama ilk ipucu çocuğun geç konuşmasıymış. Kreşteki öğretmenleri de "çocukların genelde hepsi tersten yazmaya başlar" diyince ben de şüphemin üstünü örtüp kenara çekildim. 
Derken bizimkinin ilkokul çağı geldi. Kolej ihtimalini -bir ton sebepten- eledim ve mahalle mektebine yazdırdım. Eve en yakın olan okul zaten bizim buraların iyi okullarındandı. Kurayla iyicene bir öğretmene denk gelince içimiz rahat gönderdik çocugumuzu okula. Fakat bir sorun vardı. Kitlesel eğitim denen boktan şeyin genel sorunlarından söz etmiyorum. Başka türlü bir şey. Uyum sorunu desem değil. Harf temelli öğrenme sorunu desem değil. El yazısı saçmalığı sorunu desem değil. Tuna harfleri birleştiremiyordu. Daha doğrusu yanlış birleştiriyor ya da yanlış okuyordu. EL yerine LE; EN yerine NE okuyordu çoğu zaman. Harfler ilerlediği halde, yani sınıf mesela artık R, S..harflerine geçtiği halde bizimki hala ELA, LALE EL ELE'de kalmıştı. Öğrenmede bir sıkıntı vardı. Öğretmene göre Tuna zaten çok hareketli, yaramaz, dikkatsiz!! bir çocuktu. Ben de çalışan anne olarak gayet zamansız ve ilgisizdim!! Birkaç defa eve not yazıp bir kez okula görüşmeye çağrıldım.Hepsinde çocuğumu şikayet edip eve yollandım. Tuna bariz şekilde derslerle ilgisizdi. 

Kulağında duyma sorunundan şüphelenip KBB uzmanına götürdük. Çünkü 2-3 sene önce çok sayıda otit geçirmiş ve bir dönem tek taraflı duyma kaybı yaşamış ama kendiliğinden geçmişti. Ara ara seslendiğimiz zaman duymadığı (ya da duymazdan geldiği), bazen de söylenen şeyleri anlamadığı farkettiğimizden işitme testini kabul ettik. Test sonucuna göre duyma kaybı da yoktu. O ara Bebek Yapım Bakım Onarım grubunda bu nesil çocuklarının okumasının neden bu kadar zor olduğu konulu bir soru sormuştum. Sanırım o postlardan birinde, kendi kızında disleksi sorunu olan bir anne (Olcay) benim derinlere ittiğim disleksi endişemin üstünü açtı tekrar. 

Kafamda yine bir ton "Acaba?" ile ilk dönemin sonuna geldik. İlk dönemin sonunda çok çok zorlanarak da olsa okumaya başladı ama 2-3 heceden sonrasını okuyamıyordu. 2.dönem mecburen etüde başlattık çünkü sabahçı bir çocuk öğlen 1de evde olur ve ders çalışması için birine ihtiyacı vardır. Benimse bu iş yoğunluğunda evde 2 çocuğu avutup eyleyip bir de üstüne ders çalıştırmam imkansızdı. Etüdün ilk günü etüd öğretmeni beni aradı. "Tuna'da bir tuhaflık var, bir şeylerden şüpheleniyorum" dedi. "Disleksiden mi?" diye sordum. Öğretmeni, lafı ağzından almama çok şaşırdı ve "evet şüpheleniyorum ama bir süre daha gözleyelim" dedi. Tuhaf bir şekilde etüdde disiplinli çalışmayla Tuna büyük ilerleme katetti. Okuması hızlandı ama hala arkadaşlarının çok gerisindeydi. Etüd öğretmeni disleksi şüphesini artık dillendirmiyordu ve her şey yolunda gibiydi. Hatta artık akşamları o bize kitap okuyordu. Fakat kitap okurken eğer çok yorgunsa harfler yine karışmaya başladı. BABA'yı DADA; ANDA'yı NABA olarak okuyor; ağır ağır okusa da okuduğunu anlamıyordu. Okuduğu "şey"le ilgili en ufak bir soruya yanıt veremiyordu. En son OBAM restorana gidip ODAM restoran diye okuduğunu görünce "yeter artık ben bu şüpheyle daha fazla yaşayamam" dedim ve bir uzman arayışına girdim. 

Olcay, o ara yine beni "daha fazla gecikme" diye dürttü. Ne kadar bilirsen bil, insanın bazen dürtülmeye çok ihtiyacı oluyormuş. Söz konusu kendi çocuğun olunca hele, hiçbir negatif durumu yakıştıramıyor insan. Netice itibariyle Ege Üniversitesi'nde bir psikiyatristten randevu aldık. Tuna'ya 2.5 saat boyunca bir çok zeka ve gelişim testi yapıldı. Sonuç: %100 disleksi. Şu ana dek biraz etüddeki çalışma sisteminden dolayı biraz da kendi çabasından dolayı okumayı öğrenmiş olmasının sebebi hem ağır vak'a olmayışından hem de yüksek performans zekasıymış. Yani beynin bir tarafı harflerle cebelleşirken (düşük sözel zeka) diğer tarafı normal üstü performansta olduğundan buraya dek gelebilmiş ama burda tıkanmış. İlerleyemiyor. Destek şart. 

Doktorun tanısı hem rahatlattı hem korkuttu. Rahatladım çünkü disleksi, tedavisi olan bir gelişim bozukluğu. Rahatladım çünkü solunu sağını karıştırması, sıralama gerektiren işlerde çuvallaması (cumadan sonra hangi gün gelir sorusuna verilemeyen cevap gibi), art arda 2-3 görev birden verince ilkinden sonra ne yapacağını unutması, ayakkabısını giyerken ne yapacağını unutup kapıda kalakalması, tüm sakarlıkları, düzgün cümlelerle konuşamaması, tuhaf hırçınlıkları, günün vakitlerini karıştırması, önce-sonra, dün-bugün-yarın, geçen sene, gelecek sene karıştırması..... hepsi disleksiden dolayıymış. Korkuttu çünkü bundan sonraki süreç nasıl olacak hiç bilmiyorum. Özel eğitim alması gerektiğini biliyordum ama nerede olacaktı bu? Özel eğitimi kurumlarının nasıl paragöz olduklarını çok yerden duymuştum. Endişeli ebeveynleri avuç içine almak dünyanın en kolay şeyi. Gideceğimiz kurumun önceliği para ise çocuğumun alacağı eğitim nasıl olacak? Kaç seans kaç sene sürecek bu eğitim? Sonuç alabilecek miyiz? Ne zaman sonuç alabileceğiz? Şimdilik bir özel eğitimi kurumuyla yola çıktık ama çok da içime sinmedi. 

Disletik çocuklar, diğer gelişim sorunu olanlardan farklı. Dışarıdan bakınca, sohbet edince, hatta öğretmeni olunca bile kolay kolay anlayamazsınız. "Normal"dirler. Haliyle başka türlü zeka ve gelişim sorunlu çocuklarla birlikte aynı eğitimi kurumuna gitmek, çocuğun psikolojisini ciddi anlamda bozabilir. Zaten okulda öğretmenleri ve arkadaşları tarafından "başarısız, gerizekalı, aptal, anlamıyor" diye yaftalandıklarından bu nokta çok hassas. Sadece disletiklerin gittiği bir kuruma gitmesi çok önemli. Bulduğum kurum sadece disletik çocukları alıyor. Şimdilik haftada 1 gün 40 dk+40 dk eğitim alacak. Gelelim asıl içimi burkan konuya. Tuna tüm bu test, hastane, tetkik, tanı sürecinde hep "neden?"sorusunu kah yuksek sesle kah içinden sordu durdu. "Karnemde zayıf var diye mi geldik? "Okuyamıyorum diye mi bu doktordayız?" "Ben her şeyi yanlış yapıyorum di mi anne?" gibi bir ton soru cümlesiyle dikildi karşıma. 

Okuyamamasının ve arkadaşlarından bir çok konuda "farklı"olmasının özgüvenini bu kadar yıkıma uğrattığını farketmemişiz. Çok üzüldük. Facebook virali gibi dolaşan Hint filmi "Her Çocuk Özeldir"i gözyaşlarıyla izledim. Tuna'yı başarısız diye yatılı okula göndermedik ve okulda da kimse ne dövdü ne aşağıladı ama ordaki çocuğun hislerine yakın şeyler hissettiğini farkettim. 7 yaşında bir çocuk için bunlar ağır duygular. Bizimki çok çok erken konmuş bir tanı. Çok şükür bu eğitimi karşılayacak maddi gücüm var. Oğlumuzu, hayat boyu destekleyecek enerjimiz var. Onun "özel" bir çocuk olduğunun farkındayız ve bu gerçeği kabullendik. Ya hiçbirine sahip olmayanlar? Ya yıllar içinde bu eğitimi sisteminde bu dünya düzeninde telef olan çocuklar? Okumayı sökemediği için oto sanayiye çırak olan ama aslen bir mucit kadar zeki çocukların yitik hayatları? Emekliliği gelmiş, içi geçmiş ve disleksinin D'sinden bihaber öğretmenlerce hayatı karartılan binlerce pırıl pırıl çocuk? 

Özel eğitim alacağı kurumdaki uzmanın anlattığı anekdotla şimdilik yazıya nokta (ya da virgül) koyayım. Özel eğitimci, disletik çocuğun sınıf öğretmenini arıyor. "Hocam, çocukta işte böyle böyle bir sorun var" "Ya hocam ben 30 yıllık öğretmenim. Oluyor böyle bunlar. Çalışmıyorlar. Çalışsa geçer. Tembel bunlar".

Yazımın devamında görüşmek üzere...

Hülya Çobanoğlu Cinsçiçekçi

19 Mayıs 2015 Salı

Ayşe'nin Evlat Edinme Hikayesi

Merhaba BYBO,

Mucizelere İnanır mısınız? Inanın! Her zaman insanın aklında olup da, bir türlü yapamadığı; aslında yapmak için de pek bir çaba sarf etmediği şeyler vardır. Bir gün oluvereceğine inanırsınız ya hani? Kendiliğinden, olacaktır zaten. Bir gün bir bebek evlat edinmek de öyle işte... Çocuklarımın babasını tanımadan önce de hep aklımda olan, bir gün zaten olacak, ama olsun diye hiçbir çabamın olmadığı bir şeydi. 

Yıllar geçti. Ben biraz geç bir yaşta, hayatımı birlikte geçirebileceğim tek adamla, çocuk yaptım. 1 Mayıs 2012'de bir bebeğimiz oldu. Hep kız olacak sanıyorduk. Yani benim kızım olurdu mutlaka. Hep öyle biliyordum. Buna hayat arkadaşım da inanmış olmalı, o da emindi kızımız olacağından. Oğlumuz olacağını öğrendik! Evren ona yollanan mesajları karıştırmış olmalıydı :) Ama Rüzgar Rodin doğduğunda, bize hayatın sunabileceği en güzel armağanlardan birinin oğlumuz olduğunu anladık! Mucizelere inandık. Bunları neden anlatıyorum? Çünkü hiç bir şey öyle birdenbire olmaz aslında. Bir yerlerde başlayan bir hareket, bambaşka bir şeyi örüyordur ilmek ilmek. Bugün evlat edindiğim İdil Lorin kızım varsa, Rüzgar Rodin oğlum olduğundandır biraz da... Gördük ki evrenin sürprizlerinin, mucizelerin devamı da varmış:) 

Biz çok düşünmüştük aslında;"kardeş yapmalı mıyız?" Her seferinde, yaşımız fren yaptırdı bize. Hem zaten yuva arayan çok çocuk vardı ve onlardan birinin yuvası olabilirdik. Ama bir şey yapmadık bunun için de. Sonra bir gün, bu mevzuyu artık hiç konuşmadığımız bir zamanda, bir araba yolculuğu sırasında çalan telefonum hepimizin hayatını değiştirdi. Çok genç bir kadının, anne olmak istemediği zaman ve koşullarda hayata tutunan bebeğine yuva aradığını öğrendik. Genç kadın bebeği onu sahiplenecek, sevecek bir aileye vermekte çok kararlıymış. Bebeğin yurda gitmesini istemiyor, ona hak ettiği hayatı sunabilecek emin eller arıyormuş. Bulamazsa yurda vermek zorunda kalacakmış! Çok ani olmuştu. Pek olabilir gibi gelmemişti o zaman bize. Yurttan evlat edinmeye benzemiyordu bu çünkü. Apaçık ortada olacaktık. Hem zaten genç kadın doğum yapınca bebeğine kendisi bakmak isteyecekti kesin! O halde, telaşa mahal yoktu! Öyle zannediyorduk yani... 

Ama öyle olmadı. Doğumdan sonra da biyolojik annenin kararı değişmedi. Ya biz, ya belirsizlik olacaktı İdil Lorin bebek için seçenek... Biz, onun yuvası olmayı seçtik. Evet riskleri vardı. Herkes bize "ama ya bilmem kaç yıl sonra bilmem ne olursa..." falan dedi. Ama bizim düşüneceğimiz tek şey bu masum bebeğin menfaatiydi. Biz de ona göre verdik kararımızı. Oğlumuza da sorduk. Kızkardeş istermiş meğer... 

Bebeği ilk gördüğüm gün, o minik muhteşem elleriyle ve etrafına yaydığı ışıkla, oracıkta, savunmasız yatan, dünyanın en güzel kızına baktığımda anladım; onun bizi arayıp bulan kızımız olduğunu! Oğlum, kardeşinin neden benim karnımdan gelmediğini sorduğunda ona da söylediğim gibi; biz onu kalbimizde büyütmüştük. 

Sürüyor yolculuğumuz bütün heyecanı ve güzelliğiyle. Darısı başınıza! (Meraklıları için not: Evlat edinmenin yasal detayları için Medeni Kanun 305-320 maddelerini okuyun. Medeni Kanun'da yalnızca kurumdan değil, rızaya dayalı evlat edinme hükümleri de var. Kurumdan değil doğrudan çocuğunu evlâtlık vermek isteyen ebeveynden evlat ediniyorsunuz. Ebeveynin verdiği izinle, küçüğü 1 yıl koruyup gözettikten sonra mahkemenin vereceği kararla evlat edinmeyi tamamlıyorsunuz. Biz şimdi izin başvurusundan sonraki o 1 yıllık süreyi yaşıyoruz. 1 yıl dolunca Aile Mahkemesi'ne başvuru yapıp,resmi prosedürü tamamlayacağız) 

Sevgiyle kalın, mucizelere inanın!

Ayşe

14 Mayıs 2015 Perşembe

Nazlı'nın Doğal Doğum Hikayesi

Bu hikayeyi, hamileliği yaşamış ve tekrar yaşayan, bir kez doğum yapmış ve kısmetse yakın zamanda tekrar yapacak olan bir kadın olarak, Mert’in doğumundan 11 ay sonra, 2. bebeğimizin hayat buluşunun 5.ayında, 1.bebeğimin gözümün önünde koşuşturmasını izlerken ve 2.bebeğimin bedenimin içinde kıpırdanmasını hissederken yazıyorum. 

Bir yokmuş, bir Mert varmış… Mert’in doğumunun onun varoluşunun en önemli kısmı olduğuna inanıyor ve o An’ın huzur dolu olmasını istiyorduk. Doğumun onun hayatını çizecek tüm enerjisinin başlangıcı olduğunu biliyor, onun doğum sürecine ve hikayesine müdahale etmek ve ettirmek istemiyorduk. Her şeyin Mert’in bedenimin ve evrenin kontrolünde olması için elimizden geleni yapıyorduk ve kendimizi ebeveynler olarak sadece zamana, akışa ve doğumun doğasına bırakmıştık. Yani, okuyacağınız bu hikaye Mert’in doğum hikayesidir ve umarım ki bu hikayenin onun tarafından yaşanmış olan kısmı da hayal ettiğimiz gibi huzurlu ve pozitif olmuştur. 

Mert'i bizim tam da hayal ettiğimiz (planlamadığımız) gibi müdahalesiz son derece doğal ve her anı aktif geçen normal doğum şekliyle dünyaya getirdik. Getirdik diyorum çünkü doğumun birinci dakikasından 11.saatin sonuna kadar Ender Bey kocacığım (ona hep öyle hitap ederim) bizi bir dakika bile yalnız bırakmadı. Sakinliğine, desteğine, elimden bir dakika bile ayırmadığı elinin sağlam duruşuna hayran oldum. Ona, bu süreçte bana ve bebeğimize olan inancını hiç kaybetmediği için ve bize kalbinin tüm zenginliğiyle sevgisini açtığı için teşekkür ederim. 

Hamileliğin 12. Haftasında sevgili arkadaşım Derya’nın tavsiyesi (kesinlikle ısrar değil) üzerine ebemizle tanışma kararı alarak onu aradım. ‘Canım sen şimdi telefonu kapa 20. Haftada beni ara’ dedi. Bu zaman zarfında doğumla ilgili bilgilenmemiştim ve de hiçbir yazı okumamıştım. Hamileliği neredeyse hissetmeden rutin hayatımı yaşıyordum. 20.hafta geldiğinde Ender ile birlikte ebemize gittik. Onu tanıyıp konuştuktan sonra tüm bu süreçte onun aktif rol almasını kesinlikle istediğimize karar verdik. Sürecin yarısını geçip neredeyse 26.haftaya vardığımızda, doğum öncesi eğitimimizi almış, normal ve müdahalesiz doğum ile ilgili hikayeler, kitaplar okumuş konuyla ilgili tamamen bilgilenmiştik. O esnada bebeğimizin cinsiyetini bilmiyor onun bu seçimini öğrenme şerefini de doğumla birlikte yaşamak istiyorduk. Onunla tanışma anı onun için de bizim için de en doğal ve en özel şekilde olmalıydı ve buna emindik.    

Bebeğin dünyaya gelirken ki yani doğum anındaki haklarını, annenin bebeğini dünyaya getirirken yani doğum anında ki haklarını ve babanın ailesinin bu varoluş hikâyesinde ki aktif rolünü ve doğum anındaki haklarını öğrenmiş ne istediğimizi çok çok çok iyi biliyorduk. Ne yaşayacağımızı tabii ki bilmiyorduk ama evrene ve akışa güveniyorduk. Ben ise bedenime ve bebeğime bu konuda çok çok güveniyordum. O zamana kadar gebelik takibine gittiğimiz sevgili doktorumuzla aklımızda doğal doğum ile ilgili netleşen tüm konular üzerinde konuşmaya çalıştık, kendisiyle hemfikir olmamız gerekiyordu ki doğum istediğimiz seyirde ilerlesin. Tüm konuşma esnasında – ki konuşan genelde bendim - Ender yanımdaydı ve kafasını sallıyor ara sıra riskler konusunda sorular soruyor ve benim gözlerimin içine bakıyordu. Doktorumuza tam olarak şöyle söyledim: "Sevgili doktorum, ben bedenimin bu doğumu olabilecek en normal ve doğal şekilde gerçekleştirebileceğine inanıyorum. Güçlü bir kadınım, gücü bırakalım sadece bir KADINIM. Doğurabilirim. Normal doğum olmasını istiyorum. Dahası bu doğum esnasında aktif olabilmek istiyorum. Yatmak istemiyorum. Ayakta dolaşabilmek, özgür olmak, kendimi o anın akışına bırakmak istiyorum. Mümkünse bedenimde herhangi bir kesik istemiyorum. Epizyotomi mi diyorsunuz ona, hah o işte. Çünkü doğumun doğru yönlendirme ile yırtıksız olabileceğine inanıyorum. Bu beden, şayet bu bebek çıkmak isterse onu rahatlıkla çıkarır inanıyorum. Ve lütfen ciddi bir risk olmadıkça sezaryen ile müdahale olmasını istemiyorum. Ve bu konuda size son karar için güvenebilmek istiyorum" dedim. Ender ile göz göze geldik. Sanırım kendi doğum haklarımla ilgili çoğu şeyi söylemiştim. Çok heyecanlıydım -yeni bir şeyler öğrendim ve eminim ya- pek nefes almadan diğer konuya yani bebeğimizin doğum haklarına geçtim. 

"Bebeğimiz ne zaman dünyaya gelmek isterse o gün kendi ritminde gelmeli, bu bebek bu rahime düştüyse, dahası orada can bulduysa çıkmayı da bilir. Biz ona güveniyoruz. Onun doğum anının hayatı boyunca onun psikolojisini etkileyecek bir unsur olduğunu düşünüyorum. Olabilecek en huzurlu şekilde doğmasını ve doğar doğmaz vücuduna değen soğuk havadan sonra mümkünse hemen benim kucağıma mümkün değilse de babasının kucağına verilmesini istiyorum. (kesinlikle bir başkasının değil). Ve lütfen kordonunu hemen kesmeyelim biraz bekleyelim ve Ender kessin olmaz mı?" dedim. 

"Bebeğimizin kesinlikle bizden ayrılmasını, o ya da şu bahaneyle odamızdan alınmasını istemiyoruz. Ne yapılması gerekiyorsa, ne gözlemlenmesi gerekiyorsa lütfen yanımızda yapılsın. Yıkanmasına da gerek yok. Doğduğu andaki masumiyetiyle, bedeniyle, sıcaklığıyla, annesiyle, babasıyla, mahremiyetiyle kalsın. Bu onun en doğal hakkı ve bu sürecin bu şekilde gelişmesinin onun hayatı ve psikolojisi üzerinde büyük bir etkisi olduğuna inanıyoruz. Ayrıca Ender’in ailemizin babası olarak doğumun her anında aktif olarak yanımızda olmasını istiyoruz" dedim. Ha bir de ekibimizi tanımak istediğimizi bu süreçte hamileliğin başından itibaren takip eden bir ebenin yani ebemizin yanımızda olmasını istediğimizi de ekledik. Tabii doktorumuz bu süreçte birçok cevap verdi ama ben mümkün olduğunca tek nefeste kalmayı tercih ediyordum ☺. Tarzım bu tabii, bir şeye inanıyorsam haldır haldır söyleyiveriyorum. Doktorumuz, kesik olmadan doğum olamayacağını, çocuk doktorunun doğumdan sonra bebekle ilgili ne yapılması gerektiğine karar vereceğini, seçtiğimiz hastane ekibinin son derece profesyonel olduğunu ve o gün o esnada hangi ekip varsa onlarla doğum yapacağımızı ve kendi ebemizin de ‘doğum koçu olarak’ yanımızda olabileceğini ama doğuma giremeyeceğini söyledi. Ayrıca normal doğum ile birlikte 50 yaşından sonra her güldüğümde altıma kaçırabileceğim riskinden de bahsetti. 

Doğum anının bebek için psikolojide kesinlikle yeri ve etkisi olmadığını insan bilincin 3 yaşından sonra açıldığını bildirdi. Biz de uzun uzun dinledik. Ayrıca bilgilendirmeler için de teşekkür ettik. Randevumuz bitmişti. İşyerine dönerken arabada Ender ile baya bir süre konuşmadık. Sonra aniden gel şurada bir çorba içelim dedi ve arabayı park etti… ‘’Bu konuda karar vermemiz lazım Ne yapacağız? ‘’ Sahi ne yapacaktık? 26.haftadaydık ve karar vermiştik. Şu ana kadar çok klasik bir hikayeydi belki de değil mi? Hayatımız, doğum anımız, ailemizin bütün olduğu o an işte o günkü kararımız ile şekillendi. O haftadan itibaren her Cuma 2 saat Hamile Okulu’nda tüm gebeler ile bir aradaydık. Dans ediyorduk, resim yapıyorduk, yeni bir doğum hikayesi dinliyorduk, korkularımızdan bahsediyorduk, meditasyon yapıyorduk, dilediğimiz gibi bağırarak doğum canlandırması yapıyorduk, nefes çalışıyorduk, hamile oryantali yapıyorduk. Sanırım bu Cuma’lar gerçekten hamilelik sürecimin en güzel günleriydi ☺.

Ebemiz hepimizin annesi, ebesi, ablası olmuştu. Ayrıca her gün yürüyüş yapıyor ve haftada iki gün yogaya gidiyordum. Yoga zamanı gerçekten bedenimin farkında olduğum, bedenimde can bulan bebeğim ile bağlantıda olduğum onu hissettiğim anlardı. Tüm vücudumun açıldığını, dirildiğini hissediyordum… Ve Ayca’nın dingin, huzurlu sesi ile - hiç acımadan- yaptırdığı yoga olmasaydı hamilelik sürecim bu kadar rahat ve keyifli olur muydu bilmem. 35. haftadan itibaren doktorumuz Ebru Hanım ile transformal nefes çalışması yapmaya başlamıştık. İnanılmaz iyi geliyordu bütün hafta enerji dolu oluyordum. Zaman su gibi akıp gidiyordu, hareketlerim çok kısıtlanmıştı, zaten kilolu başladığım hamilelik sürecinde baya da kilo almıştım. (Diyetisyen takibinde olmama rağmen☺) burnum kocamandı, karnım kocamandı, suratım sivilce doluydu, şişiyordum bir de aksi gibi carpel tunnel olmuştum. İki elimin de tüm parmaklarında hiç bitmeyen bir uyuşukluk vardı. Ödeme bağlı sinir sıkışması yüzünden hissedemiyordum ve bu beni her şeyden çok rahatsız ediyordu. Yoga yapmak bile zor gelir olmuştu ki son 3 derse gidememiştim. 

Artık 39. haftadaydık. Vücudumda bir şeylerin değiştiğini hissettiğim bir transformal nefes seansının bitiminde Hamile Okulu'ndan beni Ender almıştı. Aceleyle karşıya bir iş görüşmesine yetişmeye çalışıyordum. (Evet, iş benim için doğum gecesine kadar hep vardı ve aktif durmamı sağladığı için de beni motive ediyordu.) Artık bebeğimle birlikte o kadar büyüktük ki tek başıma araba kullanamadığımdan her yere Ender götürüyordu ve beni bir yerde bırakırken mutlaka ''çocuğumuza ve kendine iyi bak karıcım'' diye tembihliyordu. 39. hafta 4. günde tekrar Hamile Okulu'na gittim. Ebemiz ile masaj randevumuz vardı. Beraber masaj odasına geçtik, rahatlatıcı lavanta kokuları eşliğinde doğum noktalarına baskı masajı uyguladı. Son 10 dakikada ise değişik bir imgeleme çalışması ve meditasyon ile sonlandırdık. O gün bana müjdeli haberi verdi. Karnımın çok indiğini elle yoklamasına göre birkaç güne doğumun başlayabileceğini söyledi. Çok mutlu oldum ve tek hayal ettiğim doğumdan sonra evin koridorunda koşup yatağa balıklama atlamaktı. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle dedim. (Bunu gerçekten dileyerek) oradan ayrıldım. 

O gün Cuma idi, köy evimizdeydik. Ender'in iş yeri ve kokteyl atölyesi de orada. Ertesi gün bir düğün organizasyonu olduğundan o geceyi çalışarak hazırlık yaparak geçiriyordu. Ben de bilgisayarda çalışıyor, Asude Ebe'nin bir eğitim için yapılması gereken çevirisine yardımcı oluyordum. Saat 23.30 civarında işim bitti. Bilgisayarımı kapattım Ender’e yardım etmek için alt kata inmeye karar verdim. Merdiven başına doğru yürüdüm ve o anda bir şey olmuştu, Ender'e seslendim 'Suyum geldi galiba koş ' Ender koşarak yukarı geldi emin olmadığımdan ona sordum ‘Çiş mi yaptım acaba ?’ Asude Ebe böyle bir durumda emin olmak için minik ph kâğıdı vermişti onunla deneme yaptık ve koridorda öbek olan suyun bebeğin suyu olduğuna ikna olduktan sonra Asude Ebe’yi aradık. Hiçbir ağrı sızı kasılma yoktu. Dinlenmemi, doğum kasılmalarının 2 ila 12 saat içinde başlayabileceğini o zamana kadar ne kadar uyuyabilirsem o kadar iyi olacağını söyledi. Her hangi bir şey hissedersen beni ara dedi. Ben Ender ile aşağı indim ona yardım edecektim. Doğum başlıyordu ve ertesi günkü düğün organizasyonunun hazırlıklarını bitirmek zorundaydık. Zaten kafam ve elim dolu olursa beklemek daha rahat olurdu. 


Kasılmalar 2 saat sonra başladı… Saat 2 civarıydı işimiz bitti yukarı çıktık ve kasılmalar başladı hafif hafif, regl sancısı gibi. Arabaya atlayıp Feneryolu’ndaki evimize geldik. Saat 3 civarında kasılmalar yoğunlaştı ebemizi arayarak eve geldiğimizi bildirdim. O da yavaş yavaş bize gelecekti… Ender ile yatmaya karar verdik. Gözlerimi kapattım uyumaya çalıştım 10-12 dk da bir kasılma geliyordu. Ender telefona kaydediyordu bende arada gözlerimi açıp nefes ile kasılmaları karşılıyor sonra da tekrar gözlerimi kapatıyordum. Saat 4.30 civarında kasılmalar daha sık ve daha DAHA olunca yatağa çıktım, ellerimin ve dizlerimin üzerinde başımın altına yastık alarak köpek pozisyonunda duruyordum. Bedenim bu pozisyonu ve lokasyonu uygun görmüştü. Kasılmalar geldikçe rahatlamaya çalışıyordum. Tüm kasılmalar boyunca vücudum midem ve bağırsaklarım doğal yollarla boşaltmaya geçmişti. Doğal lavman dedikleri bu olmalıydı. Sürekli tuvalete gidiyordum ve istifra ediyordum… Bu beni çok çok çok rahatlatıyordu… 6 cm açıklık vardı… Saat 5 civarı ebemiz gelmişti. Muayene etti. Bebeğin kalp atışlarını dinledi. Açıklığın 6 cm de olduğunu ve her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Masaj yaptı, sıcak su torbası ile destekledi. Sonra beni banyoya soktular. Bir taburenin üzerinde sanırım 1 saat sıcak suyun altındaydım. ‘Ender’e göre kafam üç bin dünya gözlerim şaşmış vaziyetteymişim. Duşta olduğum an müthişti hiç çıkmak istemiyordum… Ebe tekrar muayene ettiğinde 8 cm açıklık olmuştu ve saat 7yi bulmuştu… Hastaneye vardık… Hastane yakın, trafik yoktu ama yine de en zor süreç arabada geçen süreçti… 

Hastanenin kapısının önünde beni tekerlekli sandalyeyle karşıladılar. Ben ise sadece maalesef üstüne kustum. Ebemiz Bizim gebemizin sandalyeye ihtiyacı yok deyip beni asansöre götürdü. Ender yatış işlemlerini yaptı ve biz odaya girdik. Hastane odasında doktorumuz Ebru Hanım’ı beklerken tekrar duşa girdim. Sıcak duş kasılmalara o kadar iyi geliyordu ki çıkmak istemiyordum. Doğumhaneyi hazırladılar ve hep beraber aşağıya indik. Ortada bir yatak yatağın kenarında yerde kocaman bir minder vardı. Yatağın bir ucunda Ender bir ucunda ben vardık. O benim kollarımdan tutuyordu bende minderin üstüne çömelmiş kasılmaları öyle karşılıyordum bu arada da sanırım ıkınma sürecine geçmiştik. Ikına süreci biraz uzun sürdü masajlar, konuşmalar ve bol bol ıkınma. Genelde Ender ile karşılıklı pozisyondaydık o benim ellerimden tutuyordu. Ebru Hanım aşağı eğilip kontrol ediyor. Bebeğin kafası göründü diyordu. Ebe masaj yapıyordu. Ender gözlerime bakıyor, önüme gelen saçlarımı sıyırıyordu. Bende sanki bebeğim içimde kalmaya can atarmış gibi ☺, ‘Çık içimdeeeeeeeen’ diye bağırıyormuşum. Zaten çocuk maksimum bir gayret içinde çıkmaya çalışıyordu bunu biliyordum. Bir ara yanlış ıkındığımı, kasılmanın pik noktasını bekleyip o zaman itmem gerektiğini söylediler. Ebru Hanım hadi Nazlı artık seni yukarıya alalım son bir gayret dedi. 

Yorgundum ve yardıma ihtiyacım vardı. Yardımcı hemşire karnımın üzerine hafifçe baskı uyguladı, ben son gücümle ıkındım ve Mert sıcacık hissiyle ‘huuup’ diye çıkıverdi. Bir oğlumuz olmuştu. Saat 10.30’du tarih 19 Nisan 2014. Ender, ben ve oğlumuz. Artık bütündük, birdik, heptik. Kordon kesiminden önce Mert koynumdaydı. Mert 3 dakikalık kontrolden hemen sonra tekrar kucağımdaydı ve ebemiz ona memeyi tutturmuştu bile ☺… Doğumhane de işimiz bitmemişti, plasenta doğumu gerekiyordu. Ben çok yorulmuştum ve Mert bu süreçte Ender’in kucağındaydı. Baba-oğul muhteşem bir aşk yaşıyorlardı bunu görebiliyordum. 

Doğum anı ile birlikte minik aksilikler olmadı değil tabii ki, ıkınma süreci 2 saat kadar sürdüğünden doğumdan sonra biraz ani kanama oldu. Bir de 2 cm yani 2 dikişlik yırtık bunlar da aslında pek te aksilik sayılmazlar. Yani aslında Mert’in doğumu tamda hayal ettiğimiz ama planlamadığımız gibi kendi ritminde, son derece doğal, epizyotomisiz, epiduralsiz ve hiç bir müdahale gerektirmeden sakinlikle oldu. 

Doğumdan sonra ne hissettin diye soruyorlar. Eminim bu 11 saatte Mert benden daha çok zorlanmıştı. Ama o başarmıştı. Doğumu o gerçekleştirmişti. Bu onun doğumuydu. Bu onun hayatının ilk mücadelesiydi. Ben oğlumla gurur duydum. Ailelerimize haber verme vakti gelmişti. Doğumhaneden çıkmadan önce Ender annelerimizi aradı ve doğumun gerçekleştiğini söyledi. Mert 39+3’te geldiğinden herkes için sürpriz olmuştu. Doğum sürecini çekirdek aile olarak yaşamak istediğimizi doğum gerçekleştikten sonra diğer aile fertlerine haber vereceğimizi önceden söylemiştik. Eminim ki biraz üzülmüşlerdir ama bu bizim kararımızdı ve buna saygı duymuşlardı. Açıkçası bugün dönüp baktığımda bu kararın ne kadar da doğru olduğunu düşünüyorum. Doğum anının mahremiyeti çok önemliymiş. Benim annem, ablam, Ender’in annesi, kardeşi derken 6-7-8 kişi doğuma gitmek hiç de hoş olmazdı. Hastanenin olası istenmeyecek müdahalelerinden çok daha fazla bir baskı hissedebilirdik üzerimizde. Her türlü fikir beyanı da cabası. Oysa doğum anında en çok ihtiyacımız olan biz bize olmak bebeğimize güvenmek ve doğumu zamana bırakıp sabırla ve huzurla beklemekti. Neyse, zaten 1 saat içinde herkes hastanedeydi kimse çok bir şey kaçırmamıştı. 

Şansımıza doğum hafta sonuna denk geldiğinden hastane kalışını bir gün uzattık ve ziyaretleri kabul ettik. Evdeki ilk haftamızın yine çekirdek ailemize özel olmasını istiyorduk. Ziyaretlerin beni, Ender’i ve bebeğimizi çok yoracağını düşünüyorduk ve bu zamanı ailecek geçirmek istiyorduk. Hastaneye gelemeyenleri de ‘Mert’e hoş geldin’ demek için belirli bir tarihe davet ettik. Çok da güzel oldu. Yaz başında güzel bir bahçe partisi yaptık. Bu sayede ilk 40 gün sevgi dolu dinlenme dolu süt dolu sarmaş dolaş günlerimiz de bize özeldi. Annem ve Kayınvalidem geliyor lezzetli yemekler yapıyor ihtiyaçlarımız konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Zaten o dönemde ihtiyacımız olan tek şey lezzetli yemekler ve evin düzeniydi çünkü bunlarla ilgilenmek için gerçekten hiç ama hiç vakit yoktu… 

Bu arada biz Mert’in doğum anından sonra genel hastane prosedürünün uygulanmasına izin vermedik. Onun dünyaya geldiği ilk günlerinde devletin kayıt işleri için acı çekmesini ve gereksiz yere bizden uzaklaştırılarak ağlatılmasını istemedik. Doğum anı da zaten son derece doğal, akışında ve müdahalesiz geliştiğinden Mert’in hiçbir zaman gaz, guz, saz problemi olmadığı gibi son derece mutlu ve huzurlu ilk dönemleri oldu. (Belki bu sebepler belki doğası öyle ama biz buna inandık ve mücadele ettik) Tabii ki plesanta içinde bir ritüel düşünmüştük☺. Evimize gelir gelmez Ender en yakın fidancıya giderek bir iğde fidanı aldı. Şimdi Mert’in iğde ağacı, onun plesantasının verdiği enerji ile gökyüzüne yükseliyor. 

Son sözlerime gelince; normal doğum yapacak arkadaşlar, n'olur vazgeçmeyin! Bebeğinizin içinizden çıktığı anda hissedilen o sıcaklığı tüm bedeninizde hissetmek her şeye bedelmiş... Annelik, babalık ve bebeğin haklarını önceden bilip ekibinizi ona göre seçin. Ve gerisini zamana ve doğum anının ritmine bırakarak bedeninize ve bebeğinize güvenin. Bebeğinizin dünyaya geldiği anı onun için en özel en doğal şekilde olması için gayret edin. O ne zaman geleceğini, ne şekilde geleceğini bilir. O cenin o rahimde can bulduysa, çıkmasını da bilir. O beden o can’a can kattıysa doğurmasını da bilir. 

2. doğum hikayemizi de bu kadar güzel duygularla paylaşacağımızı umut eder bu yazıyı okuyan tüm anneleri ve anne adaylarını sevgi ile selamlarız ☺

Nazlı- Ender Üresin

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım