24 Nisan 2014 Perşembe

Dilek'in Doğum Hikayesi

Doğum hikayesini bebek 101 günlük oluncaya kadar ertelemek pek iyi bir tercih değilmiş. Gündem değişmiş, hayat değişmiş, dengeler değişmiş duygular değişmiş, hayattaki her şeyin yeri değişmiş bu 101 günde... 

Size en son 40. Haftanın başında yazmıştım. 40. Haftada açılmam olduğu ama sancım olmadığı için kontrollerim sıklaşmıştı. Doktorum sürekli bebeğin baş çevresinin normalden biraz fazla olduğunu bunun da zor doğum dmek olduğunu söyleyip duruyordu. Benim gibi bir hastayı normal doğumla riske atmak istemediğini anlatıyordu sürekli. Zor doğumun geçmişteki kalp ameliyatımla birleşince kötü bir şeye sebeb olmasından endişe ediyordu. Her muayene tartışma havasında geçiyordu adeta. Ben normal doğum diye o da sezaryen diye diretiyordu. İğneyi bırakmıştık, bebek iyice büyümüştü, kafa çevresi olması gereken ölçüde değildi. Direnmek istiyordum ama korkmaya da başlamıştım. İşin kötüsü doğum çok yakındı ama ben normal doğumdan da sezaryenden de korkuyordum. Bana sezeryan ihtimalinden ilk bahsettiğinde “sezeryana mecbur olsak bile bebeğim ne zaman gelmek isterse o zaman olacak, erkenden almayacaksınız ama...” diyerek sonuna kadar bekleyeceğimi söylemiştim doktora. 

Yine de normal doğum konusunda son ana kadar ısrarcı oldum. O kadar ki doktor kendisine kalsa asla normal doğuma almayacağı bir hastayı normal doğum yaptırmayı kabul etmek zorunda kaldı. Ama onun da bir şartı vardı. İşler ters giderse ya da uzun sürer de ben zorlanırsam sezeryana alacaktı. Ben de kabul ettim. Doktorum kendi fikri başka olmasına rağmen normal doğum konusunda bana söz hakkı vererek güvenimi kazanmıştı. Son haftayı kontole giderek, evi toparlayarak/ temizleyerek geçirdim. Uzun süre yapamayacağıma inandığım şeyleri yapmaya çalıştım. Arkadaşlarımla olmak, tiyatroya gitmek gibi. Oyun bittiğinde oyuncular selamlama için sahnenin ucuna yaklaştılar. En ön sırada kocaman karnımla beni gören kadın oyuncu şöyle bir süzdü beni. İçinden ne geçirdiğini bilmek isterdim ☺. 

Doktor 40. Haftanın dolduğu gün hazırlanıp hastaneye gitmemi duruma göre beni belki doğuma alacağını söyledi. İğneyi kestiğimiz için fazla beklemek istemiyordu. Hastaneye gideceğimiz günün sabahında nişanımın geldiğini gördüm. Hafif hafif sancım da vardı. Hastaneye gittiğimizde doktor yatışımı verdi. Suni sanci vermek suretiyle süreci başlatacaktı. Güle oynaya odaya yerleştim. Damar yolu açıldı, serum bağlandı, formlar dolduruldu, bilgiler alındı. Sancı hafif hafif yoklamaya başlamıştı. Ama henüz tatlı tatlıydı. Saatler hızla geçiyordu, sancım çoğalıyordu ama oğlum adeta midemdeydi hala. Sancim vardı, 6,5 cm açılmam da vardı ama bebek yukarıdaydı. Sancım iyice çoğalıp su kesem de patlayınca doktor yürümem gerektiğini yoksa bebeğin aşağı inmeyeceğini söyledi. Ama yürüyemiyordum. Tıpkı adet günlerimde olduğu gibi bacaklarım güçsüzdü. Ayağa kalkmaya çalışınca yeni doğmuş kuzular gibi titriyordu bacaklarım. Bu noktada doktor doğumun zor olacağını vurgulamak yerine beni cesaretlendirseydi başka türlü sonuçlanır mıydı bilemiyorum. Ama riskli grupta olan bir hamile olarak doğumun bebeğime ve ya bana zarar verme ihtimali, son noktaya gelmişken beni korkutuyordu. 

Normal doğumda ısrar ederek yanlış mı yapıyorum diye düşümeye başladım. Sonunda Doktora göre çoktan verilmesi gereken kararı verdım. Sezeryan… Sürecin seyri değişince suni sancıyı çıkarttılar ama benimki planlı bir sezryan olmadığı için doktorun ve ameliyathanenin hazırlanmasını beklemek zorundaydm. Suni sanciyi çıkartmalarına rağmen Sancım çok sık ve çok şiddetliydi. Sancının geçtiği saniyelik aralıklarda uykuya dalıyordum. Yeniden gelince inleyerek uyanıyordum. Sonunda ameliyathaneye indik. Anestezi doktoru geldi. Uyumak istemediğimi söyledim. Spinal anesteziye karar verildi. Anestezinin etkisi mi yoksa beni uyutacak bir şeyler mi verdiler bilmiyorum ama ne küçük bir heyecan ne de korku vardı. Uyuyup uyanıyor gibiydim. Yine sürekli sorular soruyordum. Bebeğime zarar verir mi bu ilaç? Başım ağrıyacak mı? Ne zaman hissetmeye başlayacağım? Dünya tatlılısı anestezi uzmanı da cevaplıyordu. Sonra uyur gibi olmuşum. Hatırladığım ilk şey hemşirelerin “aa sarışın, tosun gibi maşallah, beklediklerine değmiş” deyişleriydi. O baygın halimle sorduğum ilk soru “gerçekten zor mu doğarmış?” oldu. Buraları hayal meyal hatırlıyorum bir ara bebeğimi gösterdiler bana ama hiç beklediğim kadar duygusal bir sahne olmadı. Şiş gözlerine bakıp kendime benzettim aslında hık deyip babasının burnundan düşmüş oğlumu ☺.  undan sonrası yine hayal meyal. 

Tamamen kendime geldiğimde dikiş de bitimişti. Artık yukarı odama çıkacaktım. Bu arada yukarında olan biteni de anlatmadan edemeyeceğim. Ben ameliyattayken yakınlarımı odama almışlar, odadaki televizyonun ekranından benim ameliyatımın aşamalarını takip edebileceklerini söylemişler. Ama planlı bir ameliyat olmadığından sanırım bilgilerim ekrana gelmemiş. Bu da zaten bana bir şey olmasından aşırı derecede endişe duyan annemi iyice endişelendirmiş. Sürekli hemşirelere sormak, farklı birimleri arayıp sormak suretiyle hastaneyi de biraz birbirine katmış. Sonunda hastanede çalışan kardeşimin arkadaşı ameliyathaneye inip kendi gözleriyle görüp ikimizin de iyi olduğunu söyleyince biraz rahatlamış. Ameliyathanenin çıkışında eşim beni bekliyordu. Elini sımsıkı tuttum. Hiç bu kadar çok özlememiştim onu. O beni merak ediyordu ben bebeği... Kime benzediğini sorup duruyordum. Nedense tıpkı kendisine benzediğini bana söylemedi. Odama çıktım, hemen peşimden bebeğimi getirdiler. Hemşire kucağıma verdi. 

Aman allahım! Gerçek miydi bu? Bu minicik şey benim yıllarca beklediğim bebeğimdi gerçekten. Ben ve odadaki herkes biraz ağladıktan sonra hemşire emzirmem gerektiğini söyledi. Çok fazla hareket edemediğim için hemşirenin yardımıyla meme ucumu oğlumun ağzına verdik. Çok minik ve güçsüzdü. Biraz emip bıraktı. Herkes umutsuzca “aa olmaz emmesi lazım” benzeri cümleler kurarken ben hemşireye bebeği göğsüme koymasını söyledim. Hemşire dediğimi yaptı ve minik oğlum memeyi kendi bulup cok cok emmeye başladı. Harika bir andı. Onu ilk kucağıma aldığım andan daha fazla duygulanmıştım. Tabii odadaki herkes de… O andan sonra dünya bambaşka bir yer oldu sanki. Her şeyin herkesin yeri değişti gözümde. Çok uzun bir bekleyişten sonra gelen hamileliğime son gününe kadar inanamayan ben, bebeğimi kucağıma aldığım andan itibaren hiç yabancılık çekmedim. Sanki hep vardı gibi aşinaydım bebeğe ve bakımına. 

Hastanede 2 gece kaldıktan sonra her şey yolundaydı, artık evimize gidecektik. Dikişlerimin acısından zor ayağa kalkıyor zor yürüyor olsam da bebeğim kucağımda çıktım hastaneden. Hamile hamile gelipi gidiyordum ama buradan kucağımda bebeğimle çıkacağıma ihtimal veremiyordum. Korkular peşimi bırakmıyor, kâbuslar da buna tuz biber. Ama işte olmuştu. Kucağımda bebeğimle hastaneden çıkmış, evime gelmiştim. 

Doğum hikayesini bebek 101 günlük oluncaya kadar ertelemek kötü bir seçimmiş, evet. Ama yazmak için geçmişe döndükçe o kaygı dolu, zor günlerin geçmiş olduğunu görmek harika. Ben doğum hikayemi bitirmeye çalışırken Muhammed yatağında uyuyor. Emziğini de atmış demek ki derin uykuda. Bir an önce sabah olmasını ve Muhammed’in uyanır uyanmaz beni görünce sevinip gülümsemesini yeniden yaşamak istiyorum. Sabahları uyandıktan sonra kucak kucağa geçirdiğimiz vakitleri, artık büyüyen oğlumun agularla bana cevap vermesini doyasıya yaşamak istiyorum. Her gün yeniden, yeniden, yeniden… 

Dilek

23 Nisan 2014 Çarşamba

Gözde'nin Normal Doğum Hikayesi

Sanırım Ben Bu Doğum İşini Sevdim!

  • 10 Ekim 2013: Ben dahil herkesin dört gözle beklediği, sokakta yürürken karşılaştığım insanların “doğum ne zaman” sorusuna “aslında bugün olması lazım...” diye cevap verdiğim tarih. 
  • 11 Ekim 2013: Aynı soruyu “aslında dündü” diye cevaplamaya devam ettiğim tarih. 
  • 12 Ekim 2013: Herkes gözümün içine bakıyor ama neyse ki insanlar çok rahat. “İyiysen sorun yok” deyip geçiştiriyorlar. Baktım ki doğum yapamıyorum, “bari gezmeye devam edeyim” diye yine yollardayım. 

Skype görüşmelerinde annem “ayağa kalk bir bakacağım” diyor, sanırım o da inanamıyor. İlk torun ve kızı yurt dışında. Bunun normal olduğunu anlatmaya çalışsam da Ankara’da bir panik havası estiği belli oluyor. İyi ki 7 saat gerideyim ve iyi ki yanımda sadece eşim Ercan ve çocukluk arkadaşım var. Yoksa sanırım daha doğum yapamadan lohusalık bunalımına girerdim. Aslında bir bakıma işime gelmiyor da değil bu durum. 

New York’tayım, 34.haftadan beri geziyorum tozuyorum, 12 senelik çalışmanın ardından bu doğum izni uzun bir tatilmiş gibi geldi. Son haftalardaki sükunetim, mutluluğum, yaşadığımız yerin doğası, yanında kaldığımız insanların hoşluğu hepsi birleşince, karnımın ne kadar burnumda olduğunu düşünmeden gezmeye devam ediyorum. Politik sıkıntılar, trafik, iş stresi, artık herşey kilometrelerce uzakta. Sadece ben, Ercan, pozitif düşüncelerim, günde sekiz kilometreyi bulan yürüyüşlerim, New York’u keşfetme enerjim, nefes ve Kegel egzersizlerim, pilates hareketlerim ve huzurum var yanımda. Geriye dönüp bakıyorum da doğum için endişe etmeye bile yer kalmamış hayatımda. Doğum sonrasını hiç düşünmemişim bile. Nasılsa eşimle derslere gittim, okudum bol bol, teorik kısım tamam, pratik yapmayı dört gözle bekliyorum. 

Amerika’daki doktorum Ankara’daki doktorumun tam tersi. Ankara’daki doktorum ne kadar rahat ve sakinse, Amerika’daki doktorum o kadar kontrol delisi çıktı. Bilenler bilir, hiçbir şey Türkiye’deki gibi değil. Eski usul muayeneler, eski cihazlar... Ama tam bir “doğal doğum” taraflısı. Onu ilk gördüğümde bu inatçı, yaşlı adam beni doğurtur dedim, nitekim de öyle oldu. Beynen o kadar hazırdım ve tüm hamileliğim o kadar güzel ve sorunsuz geçti ki “epidural istemiyorum!” dediğimde o da havalara uçtu. 

12 Ekim akşamı saat 19:00 gibi doktorumu aradık. Artık sabırsızlanıyorum. Doktorumun “suni sancıyla başlatabiliriz istersen” demesini fırsat biliyorum. Sanırım artık iyice şişen karnımdan sıkıldım, bebeğimi kucağıma almak istiyorum, ağzımdan “tamam” kelimesi dökülüyor. Gece 12’de hastaneye gideceğiz. Ercan saatine bakıyor ve “hadi baş başa son akşam yemeğimizi yiyelim” diyor. Bu teklifi geri çevirmiyorum. Güzel bir akşam yemeğinin ardından kaldığımız eve dönüyoruz. Ben duş alıyorum, çantaya son eşyaları koyuyoruz. Ev halkına bilgi verip yola düşüyoruz. Radyoda güzel bir müzik, 30 dakikalık yolumuz var. Ben nasıl mıyım? Son derece sakin, sanki doğuma giden ben değilim, hem de tüm o kulaklarımı tıkadığım moral bozucu hikayelere rağmen... Türkiye’den kimseye haber vermedik, böylesi çok daha huzurlu. 

Hastaneye giriş yaptık, bir süre Ercan’ı yanıma almıyorlar, cevaplamam gereken ahiret soruları listesini sabırla cevaplıyorum. Ben onay verince eşimi yanıma alacaklar, olası bir kadına şiddet ya da zoraki hamilelik durumuna karşı temkinliler. Bana, duvar kağıtları ile uyumlu bir kıyafet giydiriyorlar. Artık eşim de yanımda. Hep sevdiğim müzikleri çalan Joy FM’i açmasını istiyorum kendisinden. NST cihazına bağlıyım, doktorun asistanı bir santimlik bir açılma olduğunu ve aslında kasılmalarımın başlamış olduğunu söylüyor. Kasılma mı? Ben birşey hissetmiyorum ki ☺. Aslında cihaza bağlı olmak ve yatakta yatmak da istemiyorum ama yabancı memlekette olduğumdan “susayım bari” diyorum. 

Suni sancıyı başlatacak ilacı alıyorum. Ercan’ın doktora sorduğu “kasılmalar başlarsa nasıl anlayacağım” sorusuna verilen cevaptan yola çıkarak, yanımda sürekli gülüp gülmediğimi kontrol ediyor. Hala gülüyorum. Zaman ilerliyor, evet artık kasılmaları hissetmeye başladım, odada eşim dışında kimse yok. Sükunet hakim. Bir ara bir hemşire gelip bebeğin kalp atışlarını daha rahat duyabilmek için sola yatırıyor beni ve doktorun asistanı yine açılmayı kontrol ediyor, 5 cm. olmuş bile. Sanırım bu aşamaya bir buçuk saatte geldik ve işte tekrar eşimle odadayız. Kasılmalarım, çalan müzik ve ben. Derin nefes alıp vererek bir çoğunu savuşturuyorum. Aralarda gözümü kapattığımda uyuyacakmış gibi oluyorum. Kasılmalar şiddetini arttırdığında Ercan’ın sihirli parmakları yanımda oluyor. Belime masaj yaparsa rahatlayacağımı hissediyorum ve haklı çıkıyorum, şiddetlenen kasılmaları, belime yaptığı masajlarla atlatıyorum, artık arka arkaya gelmeye başladılar. Süre filan tutmuyorum, anı yaşıyorum sadece. 

Buna niye sancı diyorlar ki? “Kasılma” çok doğru ve daha az korkutucu bir kelime değil mi? Mühendis olmasından mı? yoksa merakından mı? Bilinmez, Ercan monitörden sancıların gelmeye başladığı anları takip etmeye ve beni konuşturmadan masaj yapacağı zamanları belirlemeye başladı bile. Onun sayesinde ben mümkün olduğunca nefesime konsantre olabiliyorum, derslerde öğrendim ki bağırıp çağırmak işi kolaylaştırmıyor. Bebeğim de, ben de sakiniz. Aradan uzun olmayan bir süre daha geçiyor, açılma sekiz santim, sona yaklaşıyoruz. Derken kasılmaların şekli değişiyor, sanki kaka yapacakmışım gibi hissediyorum. Kuvvetli gelen iki kasılmayı masaj ve nefesle yine atlatıyorum. Ercan ikinciyi eliyle hissettiğini söylüyor. Üçüncü bittiğinde dönüp “sanırım altıma yapacakmışım gibi hissediyorum, hemşirelere söyler misin?” diyorum. Eşim düğmeye basıp hemşireyle konuşuyor. Derken odaya doktorum ve bir ekip hızla giriyor. “Yoksa doğum başlıyor mu?” Ne başlaması? Neredeyse bitmek üzereymiş. Biz hep ameliyathane gibi bir yere gideceğimizi düşünmüştük, meğerse o odada doğum yapacakmışım! 


Doktor Ercan’a “eşinin sağ bacağını tut” diyor. Artık tamamen doğumun içinde, benim yanımda, bana ve doktora yardımcı. Başımdaki hemşire bana nasıl nefes alıp vermem gerektiğini gösteriyor, onların gözleri ekranda, benim gözüm eşimde. Doktor “ittirmem” gereken zamanı söyleyecek... Adettendir diyip “bağırayım” derken doktorumdan azar işitiyorum “bağıracağına, ittir!”. Haydaa bir azar işitmem eksikti şimdi ☺. Ama iyi oldu. Filmlerdeki gibi değilmiş bu iş. Üçüncü ıkınmada bebeğim çıkıyor. Herşeyi gören eşimde duygu boşalması oluyor ve ağladığını görüyorum. Bense şaşkınım. Nasıl yani, bitti mi? Bebeğim çıktı mı? Derken oğlum kucağımda ☺. 

Niyeyse saate bakıyorum, 3 saat geçmiş sadece. Sanırım iyi iş çıkarttık. Babası oğlunun kordonunu kesiyor. Bebeğimizi sarıyorlar, şimdi babasının kucağında, doktor onların fotoğrafını çekiyor. Bana dikiş atılırken şaşkın şaşkın çevreye bakıyorum. O ara bir titreme geliyor, hormonal olduğunu söyledikleri bu titremeyi sonradan “annelik yükleniyor” herhalde diye gülerek anlatıyorum herkese. Oğlumun bakımı yapılıyor, derken Tuna kucağımda, oda değiştirmek için sandalyeye alıyorlar beni, aslında ona bile gerek yok, yürüyebiliyorum, gayet iyiyim. Bir koridora giriyoruz, kapıda hemşireler ayakta beni “günün süperstarı” ilan edip, epidüralsiz doğum yaptığım için alkışlıyorlar. Ben de kendimi süper star gibi hissediyorum ☺. 

Odaya girer girmez bebeğimizin ve benim üzerimi çıkarıyorlar, ten teması ve ilk emzirme anı. Sol memeyi kapmayı beceremeyen oğlum, sağ memeyi emmeye başlıyor. İşte artık içim tamamen rahat, herşey yolunda. İlk fotoğrafı Facebook’a koyar koymaz herkes öğreniyor. Uzaktayız ya çok telefon gelemiyor, ziyaretçi olarak ise sadece çocukluk arkadaşım Muge ve eşi George gelecek saatler sonra. İşte bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu sonradan anlıyorum ve o an karar veriyorum ki doğum yapan hiçbir arkadaşımı hastanede görmeye gitmeyeceğim. En özel an bence. Bu aşamada sadece anne, baba, bebek olmalı. Bebek sakin, anne sakin. Her kafadan bir ses yok, kalabalık yok. Zaten yardım edebilecekleri birşey de yok. 

Amerika’da normal doğumda iki gün hastanede konaklanıyor ama beni bir gecede çıkartıyorlar. Türkiye’ye döneceğimiz 14 gün boyunca oğlumuzla başbaşayız. Ercan yemek yapıp, dönüş için gerekli evrak işlerini hallediyor. Babalık ona çok yakıştı. Her zamanki gibi benden daha becerikli, alt değiştirme işini babasına bırakıyorum ☺. Fotoğrafçılığa olan merakı işimizi kolaylaştırıyor, koca kamerasıyle her an yanımızda. Oğlumuza istediğimiz gibi bakabiliyoruz. Yün yok, şapka, yok, eldiven yok, sadece body’si ve hala çok sevdiği ince battaniyesi. Eyvah üşüyecek ☺ Anneler görse kalp krizi geçirirler. 3.gün pasaport işlemleri için şehir merkezine indiğimizde Metropolitan Müzesi ve Central Park’ı da geziyoruz. 


İstediğimiz tek şey Tuna’nın mutlu, huzurlu olması; insanları, hayvanları, doğayı sevmesi. İşte bu yüzden göbeğini Central Park’ın en huzurlu köşesine gömüyoruz. O gün bugündür oğlumuz her gün sokakta. Bu süreçte beni sadece dönüş stresi etkiliyor, uçakta inip kalkarken emzireceğimi biliyorum, o kısım problem değil. Esas sorun döndüğümde “yardım etmeye çalışan” kalabalık olacak biliyorum. 14 gün boyunca lohusalık bunalımı nedir bilmedim, ta ki eve adım atana kadar. Bu süreçte herkesin bir fikri oluyor. Herkes “yardım etmeye çalışırken” işine karışıyor, özellikle de herkes süt uzmanı kesiliyor. İşte o an psikolog olarak şu teoriyi geliştiriyorum: Aslında lohusalık bunalımı yok, çevre bunalıma sokuyor. Dayan Gözde, elbet bu durum geçici. Herkesin evine döndüğü iki hafta sonunda tekrar kontrolü elimize alıyoruz. 

Yaşasın sakinlik ☺ Doğum anını Ercan’ın açısından görmediğim ve şaşkın olduğum için hala sorularımı ona soruyorum, o anı defalarca yaşamak hoşuma gidiyor ve düşündükçe fark ediyorum ki, ilk baştaki o üç ıkınmayı “cehaletten” kaçırmasaydım epizyo kesiğine bile gerek kalmayacaktı çünkü sonrakiler o kadar kuvvetli değildi. 

Ve geriye dönüp baktığımda her anı gülümseyerek hatırlıyorum...

Herkesin hayal ettiği gibi bir doğum yaşamasını dilerim.

Gözde

21 Nisan 2014 Pazartesi

Melek'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 10. Bölüm

Merhaba BYBO,

Gecen yazimda bahsettigim Histereskopi’den 1 hafta sonra kontrole gittim. Bir sorun görünmüyor dedi Hoca. Tekrar ilaca başlayalım dedi. Ben de, bu süreç beni biraz yıprattı, biraz ara vermek istiyorum dedim. Tabii haklısın dedi. Zaten histereskopiden sonra 1 ay ara verilmesi gerekiyordu. Bu sürede ilacı kullanacaktım. Ben bu süreyi biraz uzatıp 2 belki de 3 ay yapacağım. Bu arada kullanacağım ilacım belli olmuş oldu, bu ilaçla devam edeceğim. Biraz soluklanmış olacağım. Bu süreyi değerlendirip tiroid rahatsızlığım için kontrollere gittim. 
Özel hastanelerde hormonal rahatsızlıklarım nedeniyle çok fazla kurcalandığım için özellikle devlet hastanesine gitmek istiyorum. Ama endokrinoloji bölümlerine randevu almak ve sıra beklemek çok zor devlet hastanelerinde. Yaklaşık 10 – 15 gündür, aşırı unutkanlık, aşırı saç dökülmesi ve son birkaç gün de boğazımda bir tıkanıklık, sanki nefes daralması hissediyordum. Kontrolde tüm bunlardan bahsettim. Ama tahlillerim normal çıkmış. Eğer bu şikayetler devam ederse ilave tahliller yaptırıp gelin dediler. Verdikleri ilacı kullanırken beni takip etmek isterlerse hastaneye gidebileceğimi söylemiştim. Belki bu sayede ters bir durumda zaman kazanmış olurduk. Bu ilacın beyaz hapları bittiğinde gelmemi söylediler. O gün gittiğimde yine istenilen kalınlığa ulaşılmamıştı. (5,4 mm) Önümüzdeki ay ilacı 2 doz olarak kullanmamı söylediler. Saçlarım çok dökülüyor dediğimde, “yoo, saçların gayet güzel görünüyor” diye cevap verdi doktor… Banyo yapmaya, saçımı taramaya hatta neredeyse kafama dokunmaya korkar oldum. Saçlarımı düşündükçe ağlayasım geliyor. Bu hormon dengesizliği saçlarımı dökerken keşke diğer taraftaki tüyleri de dökse. Heyhat… Ne yazık ki ne kadar tüy olmayan yer varsa onları hedef alarak oralarda da tüy çıkarmaya başladı… Ve ilaçların bittiği gün geldi çattı. Ancak daha önceden deneyimlediğimiz gibi, ilaç bittikten sonra 7 gün geçti ve yine adet görmedim… Adet göremeyecek gibi hissetmem, saç dökülmesinin devam etmesi, iç sıkıntılarım beni tedaviyi komple bırakma noktasına getirdi. 

Boşuna uğraşıyorum diye düşünmeye başlamıştım. Artık çok yorulmuştum… Aynı doktora bile derdimi anlatmaktan yorulmuştum … Şimdi en akıllıca yapmam gereken iş, başka bir doktorun fikrini almaktı ama ona hiç gücüm yoktu… Eczaneye gidip bir kutu doğum kontrol hapı almamak için kendimi zor tutuyordum. Boşuna uğraşıyordum işte, niye zorluyordum ki… Olmuyordu… O anda liseden bir arkadaşıma danışmak geldi aklıma. Kendisi Kadın Doğum Uzmanı, beni daha iyi anlayabileceğini düşündüm. Ona çok uzun bir mail attım, neredeyse sizin bugüne kadar okuduklarınızın tamamını. Gelen cevap bana cesaret verdi. Sanki içim hafifledi ve gerçekten adet görmem gereken günde kanamam başladı. Bu cesaretle aldım 2 kutu ilacı, sabah - akşam içmeye başladım. Beyaz haplar bittiğinde 04 Ekim'de kontrole gittim. Sonuç 10 mm... :) Evet başardık... Bu sefer doğru dozu bulmuştuk... Doktorlar bile o kadar çok sevindi ki… Ama ben yine transfer süreci öncesinde beklemek istediğimi belirttim. Ben o sürece başlamaya karar verene kadar günde 2 ilaç alarak devam edecektim. Ayrıca yine 4 Ekim'deki görüşmemizde saç dökülmesi için hem çinko hapı içmemi hem de çinko içeren şampuan kullanmamı önerdi doktorlar. Gerçekten çok faydasını gördüm. Dökülme çok azaldı. Bu da benim moralimi çok düzeltti. 

Aradan geçen aylarda dikkatsizliğim nedeniyle göz göre göre aldığım kiloları vermek istemem, bir yandan vücudumun toparlanmasını beklemek istemem ama bir yandan da dondurucudaki embriyoları düşünüp bir an önce harekete geçmek istemem... Çok çelişki içindeydim... Aralık ayında ani bir kararla daha fazla beklememeye ve transfer için hazırlıklara başlamaya motive ettim kendimi. Ne alıp veremediğim kilolar ne maddi sıkıntı ihtimali artık korkutmuyordu beni. İnsan 50 yaşında bile kilo verebiliyor, kariyer sahibi olabiliyor, para kazanabiliyor ama belli bir süre geçince çocuk sahibi olamıyor. Ya da geç çocuk sahibi olduğunda onunla vakit geçirmesi zorlaşıyor, tahammülsüzleşiyor. İnşallah bu sefer doktora gittiğimde yeni bir başlangıç olacak dedim... Bu sefer uygun ortamı hazırlayıp transferi yapacağız Allah'ın izniyle... Yani başladıktan itibaren sadece 20 gün sonra yapılıyor transfer, tabii ki her şey yolunda giderse. Şimdiden bu ihtimali düşünmek bile içimi heyecandan ürpertiyor. 

Planladığım gibi adetimin 2. Günü yani 21 Aralık’ta hastaneye gittim. Yine hormon ilaçlarıma başladım. Giderken sormak istediğim sorular ve geçmiş deneyimlerime dayanarak bazı endişelerim vardı. Donmuş embriyo transferi için daha önce tedavi uygulamıştık. Sanırım her hastanenin uyguladığı bir prosedür var. Adetin 2. günü gideceksin. İlaçlara önce günde 1, sonra 2, sonra 3 olarak devam edeceksin. 15. gün USG kontrolüne gideceksin. Bu prosedür bende işe yaramamıştı. Şimdi endişelerim yine bu yöndeydi. Benim için farklı bir şey yapılması gerektiğini düşünüyordum. Bu endişelerimi doktorlarımla paylaştım. Zaten daha önceden onlar da bu konuyu konuşmuşlar. Önceki yazılarımda bahsettiğim bir iğne vardı, önce yanlış kullanmıştım :( Donmuş embriyo transferi prosedüründe bu iğne kullanılıyordu. Bu sefer bu iğnenin bana iyi gelmediğine karar verdiler ki, onu iptal ettiler. Ayrıca donmuş embriyo transferi için normal prosedürde 15. gün USG için çağırıyorlar. Ama benim hakkımdaki geçmiş deneyimlere dayanarak 10. gün çağırmayı uygun buldular. 10. gün ölçülen değer 6,7 mm. 5mm ile başladığımız tedavide kalınlık 6,7 mm'ye çıkmıştı. Geçmişe göre iyi bir gelişme. Bugünden itibaren günde 3 hap ile devam edeceğim. Hala iğne yok. Ama 3 gün sonra tekrar kontrole çağırdılar. 

Bir yandan işi şansa bırakmak istemiyorlar diye düşünüyordum. Bir yandan da yine olmayacak sanırım diyordum. Bu sefer çok umutlu başlamıştım... Hala umudumu kaybetmek istemiyorum ama içime bir kurt düşmüştü. Umarım ben yanlış hissediyorumdur. Benim için ikinci USG kontrolü transfer tedavisinin 13. günü yapıldı. Kalınlık 8,1 mm'ye çıkmıştı. İyi bir grafik seyrediyordu sanırım. Planladığımız gibi 9 Ocak günü transfer yapılmasında bir sakınca görmediler. Bugünden itibaren ilacı günde 4 tablete çıkardılar. Cumartesi gününden itibaren sabah ve akşam vajinal jel kullanmaya başlayacağım. Pazar günü ayrıca bir iğne yaptıracağım, progesteron iğnesi ve bu iğne 3 günde bir tekrarlanacak. Ayrıca anladığım kadarıyla işi şansa bırakmamak için transfer sırasında yeni denenen bir ilacı enjekte etmek istiyorlar. Tutunma için olumlu etkileri varmış. Ama bugünün en güzel haberi 2 embriyo nakledeceklerini öğrenmem oldu :)) Allah'ım inşallah hayırlısıyla dualarımı kabul eder. Sağlıklı 2 bebeğimiz olur :)) İçimde bir pıtırtılar kopuyor, tarif etmem imkansız... 

Hadi hayırlısı...

Melek

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 17. Hafta

17. Haftadan Herkese Merhaba!

Yine şükürlerden şükür beğenerek 17. Haftaya geldik. Bu hafta başı 1 ay üstüne doktor kontrolümüz vardı; biraz heyecanlıydım, 1 aydır görmeyince birsürü “acaba” vuku bulmuştu zihnimde ama haberlerim güzel ☺. Öncelikle resmi olarak belirtmek isterim ki kendisi bir erkek! Doktorumuz 1 ay önce de bulgulardan bu ihtimali belirtmişti, şimdi kesinleşti. Hemen sünnet yazışmalarınızı iyi ki okumuşum diye düşündüm. 

17. haftamızda boyumuz yaklaşık 17-18 cm olmuş. Kilomuz da yerinde. Uzun uzun bütün organlara baktı doktorum, uzun bir sessizlik ve konsantrasyon hakimdi. Parmaklarını, ellerini, kafa yapısını, omurilik, böbrek, bağırsak hepsini gösterdi. Mideye bakmakta zorlandı, sonra gördü. Özetle bir sıkıntı olmadığını belirtti. 2.li testim temiz çıkmıştı. 4.lü test için ve bir de ilk tahlillerimde karaciğer enzimlerim yüksek olduğundan kan aldı, sonuçları bekliyoruz. 4.lü testin sonucuna göre amniyosentez gerekli mi değil mi bakacağız ama şimdiki bulgulara göre gerek olmadığını düşündüğünü söyledi. Zaten Mayıs ayında 20. Haftama girince detaylı ultrason için Atıl Hoca’ya yönlendirdi; o da önemli bir süreç olacak. Toplamda 4 kilo aldım; biraz daha dikkat edelim dedi. Tabii benim – çok şükür- hiç bulantım ve kusmam olmadığından çoğu hamilenin kilo verdiği noktada ben hep yedim... şaka bir yana artık sağlıklı beslendiğimi düşünüyorum, arada kaçamaklarım oluyor ama genel olarak 3 beyaza veda etmiş durumdayım. Balık konusu hala bir konu, et, yumurta, peynir vb besinleri alıyorum ama balık konusunda “biraz daha çalışalım” dedi. Ama genel tablo iyi olduğundan, doktorum vitamine gerek yok dedi. Bazı şeyler gerçekten şehir efsanesi; çoğu anne veya adayı vitamin kullandığını ve doktorun bana niye vermediğini sorup duruyordu; bende de ister istemez “aa benim neyim eksik, ben de içeceğim” kafası olmuştu. Ama doktorum “ihtiyacın yok” dedi. “Kilon iyi, vitamin daha çok iştahını açar, bu istediğimiz birşey değil” dedi. Sadece bir demir ilacı verdi, içinde Folik asit ve B12 de olan. “Başka da birşey içme, doğal beslenmeye devam” dedi. Bayılıyorum bu kadına; tam hayal ettiğim gibi… 

Bu arada “normal doğum için bedenimin bir noksanlığı var mı? veya bu şimdiden görülür mü?” dedim “Benim gördüğüm kadarı ile bir sıkıntı yok, sen bedenine iyi bak; hareketi bırakma; bol sıvı, bol yürüyüş ve yüzmeye devam” dedi. Yürüyüşler konusunda tembelim; çünkü gün içinde işyerinde oradan oraya çok yoruluyorum; akşam gerçekten üzerimden bulldozer geçmiş gibi seriliyorum yere. Sağolsun kayınvalidem kap kap yemek yapmış da, sadece onları ısıtıp, yiyoruz. Ya da anneme gidiyoruz. Azıcık da nefes darlığı başladı ama genelde merdiven çıkınca oluyor. O yüzden daha sakin hareket etmeyi öğreniyorum, genelde fazlasıyla tez canlıyım çünkü. Geldiğimiz noktada karnım sanırım olması gerekenden daha büyük, hele akşamları 3 katına çıkıyor ama bu duygu hoşuma gidiyor; “aman övünme, şımarma” diyorum hep içimden ama yalanım yok, elimi gezdirirken hayallere dalıyor, gözlerim doluyor, bu mucizeye inanmaya ve içimde atan kalbi hissetmeye çalışıyorum. Tembelliğimden fırsat kalırsa her akşam karnıma saf zeytinyağı sürüyorum; gerçi çatlarsa da çatlasın; hiç meraklı değilim çatlaksız olmaya. Kafadan çatladığm zaten, karnım çatlasa ne olur...

Temmuz ayında hep hayalini kurduğum Kaçkar Dağları’nda Yayla evinde kalacaktık ama çok yüksek rakımlı olduğundan izin çıkmadı. Deniz seviyesinde tatile devam. “7 aya kadar uçak serbest, araç yolculuğuna da izin var, saat başı durup, hareket edersen iyi olur” dedi. Ablamlar ani bir kararla İzmir’e yerleşmeye karar verdi; ay başı maaile onları taşıyacağız; ilk uzun yolculuk olacak, inşallah kolay geçer. Geçen hafta onlar ev bakmak için İzmir’e gittiklerinde 6 yaşındaki yeğenimi haftasonu için ben aldım; muhteşem vakit geçirdik, sinemaya gittik, bahçede Padme Hanım ile oynadık; sonra Pazar günü arkadaşımızın 7 yaşındaki oğlunu aldık, beraber müthiş vakit geçirdiler. Güzel yedi, içti, uyudu. Hepsi benim için ilginç, heyecanlı ve muhteşem bir deneyim oldu. Ablam ve eşinin rahatlığı da işimizi kolaylaştırıyor tabi, özellikle Padme Hanım konusunda süperler. Geçen haftalardaki fazla abanma durumu daha yavaşladı zihnimde. Artık bebek arabası, süt pompası, yatak, dolap, bez, tulum bakmıyorum. Elbet su yolunu bulacak umudu ile geçiriyorum günleri. Ama heyecanım artıyor, önümde zor bir süreç olduğunu değil, çok değişik, heyecanlı, eğer iyi tarafından bakarsam oldukça mucizevi bir süreç olduğunu düşünüyorum. 

Tüm dolunay etkilerine ragmen içimde içime sığmayan kelebekler ordusu var; dans edip, şarkı söylüyorlar. Belki bahar etkisidir; zira güneş enerjisi ile çalıştığım bir gerçek. Etrafım hamile veya yeni bebekli kadınlar ile dolu; genel durum mevzunun çok zor olduğu ve hafif sıkkınlık hali. Gözümü korkutmuyor desem yalan olur ama ben yine de zaten bunu yaşayacaksam, şimdiden zorluğunu değil, kokusunu, gülüşünü hayal etmek istiyorum. 

Öyle işte BYBO arkadaşlarım, bu hafta sevgi kelebeği gibiyim; hiç bozulmasa, hayata hep böyle baksam diyorum ama malum ülkenin, malum kahredici gündemi ve benim bunlara kayıtsız kalamamam bu duygumu alalaşı etmeye çok müsait. Umarım güzel günlere uyanacağımız günler gelir ve biz de görebiliriz. 

Haftaya Görüşmek Dileğiyle...

Sevgiler, 

Nazlı

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım