17 Ekim 2014 Cuma

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 7. Bölüm

Herkese merhaba! 

Son yazımdan bu yana uzun bir aradan sonra (bana uzun geldi en azından) yine hafta içi, televizyon karşısında, 2lt lik şişe suyum başucumda, çoğunlukla yatay vaziyette karşınızdayım. 

Evet bir transfer hikayesinin daha bekleme aşamasındayız. Gelelim detaylara... Geçen hafta başında son muayene sonrasında umutlarım iyice tükenmişti. İçimden nar ağacı çıkacak vaziyete gelmiş olsam da o nar suları bana fayda etmedi ey arkadaş! Günde 6 sefer aldığım ilacım+nar suyu içme durumları neticesinde rahim zarı hala doktorun istediği seviyeye gelememişti. İlk transferimize 7.2mm ile girmiştik. Ama o zaman yumurta kaliteleri düşük ve sayısı azdı. Bu seferki transferimizde ise yumurta adedi ve sayısı iyi olmasına rağmen rahim zarının en kalın yerini 6.9 mm. ölçtüler. Hesaplarıma göre regl dönemim geldiğinden transfer iptal olacaktı. Ancak doktorumuz önümüzdeki 4 gün daha beklemeyi (regliyi geciktirici ilaçlarla) uygun gördü ve tahminimiz 7 mm. ile transfer kararı alındı. Tahmini diyorum çünkü “artık ölçmeye gerek yok, bir yerden sonra değer sabit kalır artık kalınlaşmaz” dedi. 

Cuma günü çözdürülen 3 adet 2.gün embriyosunun (tek tüpte dondurulmuşlardı) gelişimleri takip edilecek ve hafta sonu aranacaktık. Cumartesi günü beklediğimiz telefon geldi. Çok şükür ki embriyolar yaşıyorlardı, gelişimleri devam ediyordu ve Pazartesi günü transfere bekliyorlardı. Pazartesi yine aynı heyecanla evden çıktık. Acaba son dakikada bir aksilik olur muydu? Odadayız, hastane önlüğünü giymişim, heyecandan buz kesen vücudumu ısıtmak için eşimin hırkasını omuzlarıma almışım. Doktor içeri girdiğinde kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyor. Elindeki dosya hakkında bilgi verecek çünkü. Biri normal gelişiminde olmasına rağmen, diğer ikisi yarım gün geriden geliyormuş. “Mantıklı olanı birinci ve ikinciyi transfer etmek ama senin durumunda olan (rezervi az) biri için üçünün de transferini uygun görüyorum. İkisini transfer edip üçüncüyü çöpe atmak yazık olur. Hem şansını arttırmış oluruz.” Cümleyi idrak ettiğim an soğuktan titrerken birden tüm vücuduma iki katı kan pompalandı. Olmaz dedi, ya hepsi tutarsa? Doktor embriyoloğumuz gelsin detaylı durumu o izah etsin dedi. O da tanıdık yüz zaten... Bir nevi arkadaş olduk onunla da. 

Embriyolardan biri o gün 5.gün olmasına rağmen blastosist evresine ulaşamamış. Blastosistten bir önceki evre morulada imiş. Diğer ikisi de ona yakın. Yani hepsi bir nevi 4.5gün embriyosuymuş. Üçünün birden tutunma ihtimali %2 ymiş. Sessizlik, birbirine bakma, düşünme, biraz gülme, biraz ağlama moduna girme, duygu gel gitleri.. Karar verebilmek için biraz yalnız kalalım dedik. “Ya hepsi tutunursa, nasıl bakarız?” İlk sorum oldu eşime. “Eğer üç çocuğumuz olacaksa ve bu dünyaya aynı anda gelmek istiyorlarsa ne yapalım bakarız” dedi ve sıcacık güldü :) Birden şu ana kadar yazarken size de hissettirdiğim tüm karamsarlık gitti ve benimde yüzüme kocaman bir gülümseme kondu. Üçüz ihtimali her ne kadar %2 olsa da ben birinin bile benimle kalmasına ve tutunmasına razıydım zaten. Tamam dedim. Gülerek transfer odasına geçtik. 

Doktorum odaya geldiğinde neye karar verdik dedi. Üçünü de istiyoruz dedim. “Üçü de bu dünyaya gelmeye karar verirse, birine bizi ikna eden embriyoloğumuz sponsor olacak. Birine torununuz olmadığı için siz sponsor olacaksınız dedim, üç numaraya da biz bakarız”. Meğer hemşireler de dahil odada kimsenin kızı yokmuş. Başladılar biri kız olursa senin olur benim olur muhabbetine... Dedim ki “Arkadaşlar pardon da sizin burada hepinizin çocuğu var, olmayan benim ve benden birini mi istiyorsunuz?”. Gözümüzden yaş gelinceye kadar güldüm tüm ekiple birlikte. Doktorum bu gülme anını fırsat bilip el çabukluğuyla ben anlamadan hazırız dedi. İçerdekiler geliyoruz diye seslendikten 2 dk. sonra işlem bitmişti.

Bugün transferin 4.günü. Bundan iki yıl önce Ekim benden aldıklarını bana geri verecek inşallah. Şimdi yazımı burada sonlandırıyorum. 

--------------------------------------------------

8 gün sonra aşağıda okuduklarınızı yazdım:

- Bana not: Umarım bu sefer Ekim beni güldürür... Hayırlısıyla. Eğer negatif sonuç çıkarsa lütfen üzülme Emel. Bir transfer şansın daha var. 

- Tekrar ben... Yazmadan önce üstte yazdıklarıma göz gezdirdim. Ne güzel şey umut :) 


- 0.1 sonucunu kan testinde alalı bugün 9.gün. 

Üzüldük mü? İlk an biraz. Sonraki günler daha çok. Ama ilkine göre %50 daha iyiyiz. Bu sefer dersimize iyi çalışmışız demek. Artık bir sonraki denemede aklımızda hiçbir şey kalmasın istiyormuşuz onu anladık. Geriye kalan 2 embriyo hakkımızı kullanmadan önce, haftaya endokronoloji bölümünden randevu aldım. İnsan hastalığım vardır ve inşallah bulurlar diye dua eder mi? Edermiş. O haftanın en güzel haberi; yola birlikte çıktığım, henüz yüz yüze tanışmadan komşu bile olduğum ve senelerdir tanıyormuş gibi çok sevdiğim bir arkadaşımın güzel haberlerini almamızdı. Kısmet, yolda yetişirim belki belli mi olur… Dedim ya ne güzel şey Umut! 

Sevgiler, 

Emel

16 Ekim 2014 Perşembe

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 2. Bölüm

Herkese tekrar merhaba! 

İlk yazımla hepinizle tanışmış olduk. Kiminiz acıma ortak olmuşsunuz bu beni fazlasıyla etkiledi, okuyan herkese zaman ayırdığı için teşekkür ederim. 

Evet fazlasıyla hızlı bir giriş yaptım ama zordu ilk yazımı yazmak. Yıllarca yaşanmışlıklarla yüzleşmek, bir de yazıya dökebilmek... Aslına bakarsanız zaten hiç gömemedim içime, unutamadım. O yüzden yüzleşmek o kadar da zamanımı almadı. Evet babam o gece hamur açmadı, aksine içimde yıllarca söküp atamayacağım derin yaralar açtı. Benim dünya güzeli annemin canı yanmıştı. Annemle konuştuğumda her ailede böyle olduğunu bunların da evliliğin bir parçası olduğunu söyledi. O an içimde buzlaşan duygular vardı. Kreşe gider gitmez arkadaşıma sordum. 

- Baban anneni hiç dövdü mü? 
- Hayır Eee hani her evlilikte vardı bunlar?? 

Olmaması benim açımdan daha iç açıcı olurdu elbet ama bu sefer de yeni soru işaretleri belirdi kafamda. Niye benim ailem? Benim suçum ne? Niye biz de mutlu değiliz? Olmuyordu, günler geçtikçe, aklım erdikçe her şey daha da gün yüzüne çıkıyordu. Babam annemi her öfke nöbetinde hırçınca dövüyordu. Bende de yıkımların başlamasıyla hayat daha çekilmez oluyordu. 

Kreşte yapılan resimlerde baba figürünün yer almayışıyla başladı ilk tepkiler. Ardından hani şu benim hiç yaşayamadığım içimdeki en büyük boşluk: ’Kızların ilk aşkı babalarıdır’. 

Bir gün annemin işi çıkmış babam kreşten almaya geldi. Onu görünce içimde anlamsız bir şeyler hissettim. Nefret demek istemiyorum, 4 yaşındaki bir bedende nefretin işi ne? Aslında başka arkadaşlarımın babası almaya geldiğinde hep uzaktan izler kıskanırdım ama benim babamın gelişi ben de sandığım bir mutluluk yaratmamıştı. Belki annemi dövüşleri, belki benle hiç ilgilenmeyişi, belki… Sebep neydi tam olarak bilmiyorum. Beraber otobüse bindik. Genelde nazlı, huysuz, bunalım modundan hiç çıkamayan bir çocuktum. Anlamsız ağlama krizlerim olurdu. Otobüste ağlamaya başladım, babam beni susturamayınca cinnet geçirme noktasına geldi. Ankara’da soğuk bir şubat günü. İndirdi beni otobüsten. 45 dakika boyunca beni hem dövdü hem yürüttü. Sokaktakiler çığlıklarıma dehşet dolu gözlerle bakıyordu ama kimse de bir şey diyemiyordu. Eve geldiğimizde annem meraktan deliye dönmüştü. Tabii o zaman cep telefonu falan da yok. Önce babama baktı sonra bana. Anlamıştı o da az çok olanları. Oracıkta yığılmışım kucağına. 

O gün o küçücük yüreğimle anladım ki bu adamı asla sevemeyecektim. Yaşıtlarım gibi babama aşık olamayacaktım. Masallardaki kahraman benim babam değildi. O günden sonra kendime bulamadığım babayı kendi kızım için hayal etmeye başladım. Elimdeki oyuncak bebeğime hep babasının nasıl olacağını anlattım. Ama her şey kötüye gidiyordu... babamı sevemedikçe hayatım zorlaşıyordu. O zamanlar bunun adı sevgisizlik değildi. Neydi onu da bilmiyordum elbette. Ama sürekli kıyaslamalar, kıyasladıkça daha da kopuşlar. Gittikçe yalnızlaşmaya başlıyordum. 

Kreşte daha huysuz daha mutsuz, geçimsiz biri olmaya başlamıştım. Annem de artık eskisi gibi oynamıyordu benimle. Babamsa zaten hiç ilgilenmezdi benimle. Bu yalnızlık dayanılmaz geliyordu. Kreşte arkadaşlarımdan birkaçının kardeşi vardı, onlar hep oynadıkları oyunları anlatırdı. Bunun verdiği hevesle ve biraz da bu yalnızlıktan kaçmak istercesine annemden kardeş istediğimi söyledim. Ama bu öyle böyle bir istek değildi. Günlerce uyumadım, yemek yemedim, yürümedim. Aklımı kaçırdığımı sanmış bile olabilirler. Ve belki hayatımızı daha da çıkmaza sokacak olan o karar alındı. Annemler bana bir kardeş yapacaklardı. Nasıl bir sevinçti bu anlatamam. Kardeş geliyor. Belki bir umut belki bir kaçış belki bir kurtuluş. 

Haftaya görüşmek üzere.

Canan

15 Ekim 2014 Çarşamba

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 3. Bölüm

Beyin Gelişimi Kurallarının Uygulanması 

Merhabalar!

Bir önceki yazımda sizlere çocuklarınızın beyin gelişimini desteklemek için neler yapabileceğinizi özetleyen 25 temel kuraldan bahsetmiş, örnek aktiviteler vereceğimi söylemiştim. Biraz araştırınca bebekleriniz ile yapabileceğiniz oyun ve aktivitelerle ilgili internette bile çokça kaynak olduğunu göreceksiniz. Buna rağmen beyin gelişim kurallarının neler olduğunu ya da aktiviteleri bilmenin süreci tam olarak doğru yönetmenize yetmeyebileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden yola çıkarak, size tuttuğum balıklardan vermek yerine balık tutmayı öğretmek hevesi ile basamakların her birinin açılımını yapmayı ve mantığını anlamanızı sağlamaya karar verdim. Böylece evde çocuğunuz örneğin, bir mandalla oynamak istediğinde; mandalla oynanabilecek faydalı oyunları kendiniz üretebilir ve çeşitlendirebilirsiniz. 

Öncelikle bu basamakları uygularken asıl önemli olan noktaya vurgu yapmak istiyorum. Mesleğim gereği gelişimsel alanlarda çeşitli sıkıntılar yaşayan çocuklarla uzun yıllardır çalışıyorum. Yıllar içerisinde terapilerdeki yenilikleri takip etmek için katıldığımız kongre ve toplantılarda, çocuklarımızdaki dikkat dağınıklığı, otizm ve hiperaktivite gibi sorunların artışının, terapi yöntemlerindeki gelişimin hızını çoktan geçmiş olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Örneğin 1985 yılında otizmin görülme oranı 2500 kişide 1 iken bu oran, 1995 yılında 500 de 1, 2001 yılında 250 de 1, 2007 yılında 150’de 1, 2009’ da 110’da 1 olduğu ve son olarak geçtiğimiz sene yapılan araştırmalarda her 80 erkek çocuktan 1’inde görüldüğü ortaya çıkmış.

Benim problemli durumlardaki yükselişin bu şekilde hızla meydana geliyor oluşu ile ilgili tezimi; ¨Teknolojinin gelişmesini takiben tv, internet, cep telefonu gibi araçların günlük hayatımızın içine daha fazla girerek bireysel geçirdiğimiz zamanı arttırması, çocuklarımızın apartmanlardan dışarı çıkamayışı; parkta, kreşte ya da yuvada geçirdikleri zamanların ise anne-baba-bakıcı-öğretmen eşliğinde ve kısa sürelerle sınırlı oluşu, genleriyle oynanmamış ve uygun koşullarda yetiştirilmiş besin maddelerinden kuşaklar boyunca hızla uzaklaştırılmamız¨ şeklinde özetleyebiliriz. 

Bebeklerimizi kucağımızdan indirmeyip mikrop kapar, çarpar, düşer vb korkularıyla birçok fiziksel ve sosyal tecrübeden esirgeyişimiz de yine bugünlere denk geliyor. 

Cahillik mutluluktur diye bir söz vardır, ilk duyduğumda hayatın sırrını çözmüş gibi hissetmiştim kendimi. Yüzyıllar içinde deneme yanılma yöntemi ile doğruluğu ispatlanmış yöntemleri (nine-dede yöntemlerini) reddedip de kendi doğru bildiklerimizi yapıp, bir yandan da başına gelebilecek kötülüklerden çocuğumuzu korumaya çalışırken acaba bilmeden ona kötülük mü yapıyoruz? Terapide kullandığım birçok yöntemin eskiden, anneanne veya babaannelerimizin çocuk yetiştirmek için kullandıkları yöntemler arasında oluşu sık sık bu konularda düşündürür beni. 

Beyin gelişimi açısından insanoğlunun tarihine baktığımızda taş devrinden bugüne kadar binlerce yıllık dönemi dört tekerlek üzerinde gelmediğimizi görüyoruz. İnsan beyni savaşarak, hayatta kalmaya çalışarak, koşarak, koloniler halinde yaşayarak, hatırlamak, düşünmek, çözmek zorunda olarak evrimleşti ve gelişti. Bizler belki en şanslı kuşak değildik ama bundan 20-30 yıl öncesine kadar, sokağa çıkıp saatlerce arkadaşlarımızla koşturup oyunlar oynuyor, oyunlar sırasında hayal gücümüzü, matematiğimizi, sosyal iletişimimizi güçlendiriyor, arkadaşlarımızla yaşadığımız sorunlarda daha 3-4 yaşındayken bile kendimiz sorunu çözmeye çalışıp duygularımızla baş etmenin yolunu buluyor, fikir üretme, problem çözme gibi basamakları annemiz 100 metre ötede bizi izlemiyorken ya da öğretmenimiz müdahale etmeden yapıyorduk. 

Tüm bunlardan bahsetme sebebim; çocuğunuz için aşağıda verdiğim kurallardan yola çıkarak gelişimsel oyunları kurgularken, bu gerçekleri yeniden hatırlamanızı sağlamak. Tüm basamaklara tek tek ekleme yapmak yerine en önemli olan basamağı girişe eklemek istiyorum: 

Hepimizin beyinlerinde ‘ayna nöronlar’ ismi verilen hücreler vardır. Bu nöronlar sayesinde de yeni doğmuş bebeğiniz bile henüz çok küçükken sizi taklit eder, sizinle empati kurabilir. Bu nedenle çocuğunuzla oyunlar oynarken yapmanız gereken en önemli şey; onunla göz temasınızı hiç kaybetmemeniz adına, onunla aynı seviyede olmanız, duruma uygun duygularınızı ona ses tonunuzla, sözlerinizle ve mimiklerinizle belli etmeniz, iletişim kurarken -özellikle küçük bebeklerde- anlamasını kolaylaştırmak için jestlerinizi, ses tonunuzu ve mimiklerinizi çoğu zaman abartarak kullanmanız. 

Aynı zamanda bebeğinizle; 
  • Karşılıklı iletişimi sürdürerek ¨önce sen, şimdi sıra bende¨ gibi sıralı oyunlar oynayın. 
  • Seçtiğiniz oyun ve aktivitelerin amaca yönelik olmasını sağlayın ve amaca ulaştığınızda oyunu bitirin. 
  • Bunu yaparken çocuğunuzun dikkat süresini arttırmak amacıyla, seçtiği oyun ve oyuncakla uzun süre oynamasını sağlamaya çalışın. 
  • Oyunlarınız ya da tüm günlük bakım aktiviteleriniz sırasında bebeğiniz-çocuğunuzla iletişime geçin. Yaptığınız her şeyi ona da anlatın. 
  • ¨Ne istersin? Şimdi ne yapalım?¨ şeklindeki sorularla onun tercihler yapmasını ya da en azından sorduğunuz soru üzerinde düşünmesini sağlayın
  • Biraz daha büyük çocuklarda, örneğin yardıma ihtiyacı olduğu durumlarda sizden yardım istemesini bekleyin. 
  • Kıyafetlerini değiştirirken, yemeğini yedirirken siz onun yerine işi yapmayın, onun da aktiviteye katılmasını ve size yardım etmesini isteyin. Böylece bütün aktiviteleri ortak yapmanız onu geliştirirken, aranızdaki iletişimi de güçlendirecektir. 
Beyin plastisitesini destekleyen kurallara geri dönecek olursak, çocuğunuzun gelişimini desteklemeniz için hayatınıza katmanız gereken önemli kurallar: (Sıralamayı önceki yazımdaki ile aynı tutacağım) 
1- Duyusal Bütünleme (Varsa duyusal sistemlerdeki problemlerin tedavisi): 
Duyusal bütünleme konusunu sonraki yazılarımda ayrıntılı bir şekilde paylaşacağım ama şu aşamada bilemeniz gereken en önemli şey; çocuğunuzun duyu bütünleme problemleri varsa, bu problemleri ortadan kaldırarak onun kendi vücudunu ve dünyayı doğru algılamasını sağlamadığınız taktirde, farklı alanlarda gelişimini beklemek sadece onun üzerindeki yükü ve stresi arttırmaktan öteye gidemeyecektir.
2- Fiziksel Egzersiz: 
Bilimsel olarak ispatlanmıştır ki fiziksel egzersiz onlarca faydasının dışında, birçok farklı sebepten dolayı zeka gelişimini de destekler. Bu sebeplerden sadece birisi, yapılan egzersizle birlikte vücuttaki kan dolaşımının hızlanması ve beyne giden kan miktarının artması ile birlikte beyin hücrelerinin daha iyi beslenecek olmasıdır. Bu nedenle çocuklarınızı spora yönlendirmeniz, oyun ve aktivitelerinizin içinde bol bol efor harcatmanız, hem fiziksel hem de zihinsel gelişimine en büyük desteği sağlayacaktır. Küçük bebekler için son dönemde haklı popülerliğini kazanmış olan oyun halıları sizin için yol gösterici olabilir. 
Bebeğinizin halının üzerinde yüzüstü ve sırt üstü harcayacağı efor ve gelişim basamaklarına göre önce dönmesi, sonra sürünmesi ve emeklemesi yönünde yapacağınız teşvikler onun fiziksel gelişiminin yanı sıra zihinsel gelişimini de destekleyecektir. Yenidoğan döneminde uyanıkken yüzüstü pozisyonda oynamasına alıştırmanız onun için yapacağınız en büyük iyiliklerden biri olacaktır. Büyüklerini taklit etme hevesi ile bir an önce ayağa kalkma derdinde olduğu için emeklemeden yürüyen çocuk sayısı ortalamanın çok üzerinde. Oysa emekleyen bebek vücudunu dik tutabilmek için kalça ve bacaklarının yanı sıra kollar ve sırt gibi üst kısımlarını da kontrol etmek, ellerinin ve ayaklarının belirli bir ritimle ardışık hareketini yönetmek ve bu sırada başını kaldırarak etrafta ne olup bittiğini gözlemlemek zorundadır. 

Tüm bu aktiviteleri aynı anda yapmak, merkezi sinir siteminde kompleks reaksiyonların gerçekleşmesine ve böylelikle beyin gelişiminin sağlanmasına yardımcı olur. Bu sebeple emekleme dönemindeki çocuğunuzun (8-10 ay civarı) en az 2 ay bu dönemi yaşaması gerektiğini ve onu bir an önce yürümeye teşvik etmenin bu önemli dönemin kısa sürmesine neden olacağını lütfen unutmayın. Bırakın zaten en fazla 3-4 ay süren bu dönemi yaşasın ve ayakta durmaktan çok daha fazla enerji gerektiren bu basamağı eksiksiz tamamlasın. Özellikle yürüteç ya da hoppala tarzı ayakta durma aparatlarını hem kalça ve diğer eklemlere zarar verdiği hem de emeklemeyi engellediği için tavsiye etmediğimizi eklemek gerek sanırım burada. 
3. Çoklu uyaranlar: 
Bilimsel olarak ispatlanmıştır ki; oyunlarınızda çocuğunuzun çevresindeki uyaranların bolluğu beynin beslenmesini sağlayarak zihinsel gelişimini ve öğrenme sürecini destekler. Bu nedenle oyunlarınızda kullandığınız uyaran seviyesini maksimum düzeyde tutmaya gayret etmelisiniz. Çok basit bir oyunu bile kullanabiliriz: Örneğin bebeğinizi yeni aldığınız çıngırakla tanıştırmak için bir oyun kurmak istiyorsunuz. Tanıştırma oyununuzda bebeğinize, çıngırağı birçok farklı duyusal uyaran kullanarak tanıtmanız, onun öğrenme hızını arttıracaktır. Bunun için örneğin bu oyunda kullanabileceğiniz uyaranlar; görme, işitme, dokunma, tat, koku, hareket ve vücut farkındalığı duyuları olmak üzere 7 farklı duyu olabilir. (Sonraki yazılarımda duyusal bütünlemeden bahsederken göreceksiniz ki aslında 5 değil 7 duyumuz var). 


Çıngırağı tanıtmak için bebeğinizin görme hizasında tutun, bu sırada çıngırağı sallayın. Bebeğiniz 2 aylıktan küçük ise, görsel sistem henüz tam olarak gelişmiş olmayacağı için sallama hızınızın mümkün olduğu kadar yavaş ve yakından olması gerekiyor. Aynı zamanda bu dönemdeki çocuklar kırmızı-siyah-beyaz gibi kontrast renkler ile geometrik şekilleri algılayabildikleri için seçeceğiniz oyuncağın bu özellikleri taşımasına dikkat etmelisiniz. Çıngırağı sallarken, siz de çıngırağın çıkardığı sesi aynı anda taklit edin ya da çıngırağın sesi ile ilişkilendirebileceğiniz bir ritim belirleyerek onu söyleyin (İşitsel). Bebeğinizin çıngırağa dokunmasına ve tutmasına izin verin (Dokunma). Hatta sesi taklit ederek çıngırağı sallarken onun eline, ayağına ya da gövdesinde herhangi bir noktaya çıngırakla yavaşça vurarak ses ile dokunmayı bütünleştirmesini sağlayabilirsiniz. 

Dokunma sistemini görsel sistem ile de bütünleştirmek de önemlidir bu nedenle yine çıngırak örneğimizde bebeğinizi çıngırağın uzaysal konumdaki boyutlarını anlamak için, elinde tutup farklı dokulardaki yüzeylerini keşfetmesine teşvik etmek faydalı olacaktır. Çoklu uyaranlar basamağında, dokunma sistemi ile ilgili önemli olan bebek ve çocukların gördükleri şeyleri dokunarak da tanımalarının öğrenmelerini hızlandıracağı. Özellikle yazın çimlerin ve kumların üzerinde yatmaları, evde sert halı, yumuşak battaniye, parke vb değişik yüzeylerde oynayabilmelerini sağlamak ve onlar için seçilen oyuncakların farklı dokulara sahip olması bu açıdan önemlidir. 

Birçok annenin korkulu rüyası olmasına rağmen, özellikle bebekler dünyayı ağız yoluyla keşfederler. Yani aslında objeleri ağızlarına sokmalarının sebebi sadece dişlerini kaşımak değildir. Bu nedenle çıngırak oyunumuzda oyuncağını ağzına sokmasına müsaade edin (Tat).  Çıngırağın titreşimli ve biraz ağır olmasını sağlarsanız bebeğinizin eklemlerini uyararak vücut farkındalığı duyusunu da desteklemiş olacaksınız. Daha sonra yazacağım yazılarda hareket ve denge duyusundan ve nasıl uyarılabileceğinden ayrıntılı bir şekilde bahsedeceğim. Fakat bu aşamada bilmeniz gereken şey; vestibuler duyu (Hareket ve denge duyusu) yerçekimine karşı direndiğimiz için günün her anı, uykudayken bile sürekli beyne uyarımlar gönderir. 

Son olarak koklaması için ara sıra burnuna yaklaştırın. Hatta zararlı olmayan bitkisel esanslı yağları hafif dozda kullanarak, koku duyusunu da pekiştirmek için objelerin kendisine has kokusu olmasını sağlayabilirsiniz. Bunun için; bebeğinizle oynamayı seçtiğiniz her oyuncağın kokusunun farklı olmasını sağlamak adına her oyuncağa farklı bir yağ kullanabilirsiniz. Koku duyusunun hafıza ve duygular üzerindeki etkisi artık biliniyor ve bilimsel araştırmalar gösteriyor ki bebeğinizi aynı oyuncakla oynatmak istediğinizde işin içine aynı kokuyu da eklerseniz onun oyununuzu hatırlama ihtimalini çok arttırabilirsiniz. 

Çoklu uyaran basamağı sizlere içinde çok fazla uyaran olan oyuncakların faydalı olacağını düşündürmesin lütfen. Işıklı, sesli, çok renkli oyuncaklar sadece ilgi konusunda sıkıntısı olan çocuklarda işe yarayabilir. Tek bir düğmeye basarak dakikalarca sürecek bir şarkıyı dinlemek yerine iki eliyle oyuncakları birbirine çarparak ses çıkarmasını sağlamaları ve bunu keşfetmeleri bizim için çok daha önemlidir. Benzer şekilde çocuğun görsel sisteminin, oyuncağın yoğun renkleri ile yorulması yerine; onun üç boyutlu kıvrımlarını görerek ve dokunarak eşleştirmesi yine daha çok tercih edilir bir şeydir. 
4. Problem Çözme: 
Bebeğinizin, çocuğunuzun hayatının herhangi bir anında karşılaştığı sorunları çözmesi için çözüm yolunu kendi kendisine bulmasını sağlamanız gelişimi açısından çok önemlidir. İnsan beyni kendisine söylenen sözleri robot gibi uygulamaktansa edinilen negatif ve pozitif tecrübeleri işlemlerden geçirerek çok daha hızlı gelişir ve öğrenir. Örneğin koltuğa tırmanmaya ya da uzaktaki bir oyuncağı almaya çalışan bebeğinizin haline acıyıp onu kucaklayarak koltuğun üzerine koymanız veya oyuncağı alıp eline vermeniz aslında ona yaptığınız büyük bir kötülüktür. Bunun yerine ona yapması gerekenleri tek tek söylemeniz ve onun bunları yapmasını beklemeniz kısmen kötülüktür. Nasıl yapılabileceğini ona göstermek ve aynısını yapmasını istemek kısmen iyiliktir. O yaparken ona yardımcı olmak iyiliktir fakat en iyisi bebeğinizin düşe-kalka deneye-yanıla doğru yolu kendi tecrübeleriyle keşfetmesini sağlamaktır. Basit bir koltuğa tırmanma aktivitesinde bile onun beyni: 

• Önce problemi tanımlayacak 
• Ardından problemin sebeplerini belirleyecek 
• Çözüme ilişkin planlamayı yapacak 
• Planını uygulayacak 
• Son olarak sonuçların gözden geçirerek başarısının ya da başarısızlığının tadını çıkaracaktır. 

Tüm bu uğraşlar sonucunda yapması gereklerin yanı sıra her yanlış adımla edindiği tecrübe sonucu yapmaması gerekenleri de öğrenecektir. Sinir sisteminde bu sırada ortaya çıkan yeni bağlantılar bebeğiniz bu aktiviteyi tekrarladıkça yerleşecek ve kazandığı gelişimler otomatikleşecektir. Çocukların beyin gelişimini desteklemenin 25 temel kuralına sonraki yazılarımda devam edeceğim. 

Sevgiler, 

Ebru Sidar 
Physical Therapist 
The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified- SIPT Certified

14 Ekim 2014 Salı

Züleyha'nın Hamilelik Günlüğü — 26. Hafta

Selamlar, 

Memleketin hali rezil, yaşananlar mide bulandırıyor. Kan revan, acı, zulüm… İki gün sürekli ağladıktan sonra artık olana bitene bakmamaya karar verdim. Dayanılır gibi değil. Bu huzursuzluğumu bebeğime akıtmak istemiyorum daha fazla. Benim dünyam da kendi halinde devam ediyor, günlüğümü yazayım o arada dedim; hadsizlikse, mazur görürsünüz umarım. Bir an önce huzurla nefes aldığımız günler görelim istiyorum hepimiz. Her zaman, acımızı paylaşacak sevdiklerimizle; elimizi elinden ayırmayacak dostlarla bir olalım istiyorum. Evlatlarımıza (Doğurduklarımıza değil yalnız; Kürt’üne, Türk’üne, Suriye’lisine, kedisine, kuşuna hepsine!) böyle bir dünya bırakma üzüntüsünü daha fazla yaşamayalım; her günümüz ışıl ışıl olsun istiyorum. Çok mu? Her zaman kalbimden gelen en iyi dileklerdesiniz güzel insanlar, hepiniz! Siz de duanız varsa, beni de ekleyin olur mu? 
Ben 26+2. haftasındayım -her şeye rağmen- tatlı sürecimin. Sanırım biraz durulmaya başladığım dönem bu. Rutin, çok şükür daha sakin. Son iki haftadır sadece 4-5 kez kustum. Bu benim için inanılmaz ferahlık oldu! Sık sık dışarı çıktım, çok çabuk yorulsam da biraz yürüdüm. Evimi taşıdım. Gerçi iki hafta olmasına rağmen, hala sanki dün taşınmışız gibi. Yorulduğumda sancılandığım ve kasılmalarım olduğu için; her gün, bir bezi bir çekmeceye ancak koyabiliyorum. İnşallah, doğuma kadar en azından eve benzer. Hamileliğim hiç yıllarca hayal ettiğim gibi geçmiyor, ne yazık. Sanırım insanların kendinde; bir önceki günlüğümden hatırlarsınız, beni bebek konusunda soğuk olarak nitelendirme cesareti bulmasının en önemli sebebi bu. Ne yoga, ne düzenli yürüyüş, ne dilediğim kadar meditasyon, sükunet, huzur; bebeğime ayıracağım uzun ve bol sohbetli, müzikli zamanlar… Bu zamana kadar hep hastalıklı gibi geçirdiğim için kısmet olmadı ama dilerim kalan haftalarda biraz o yumuşaklığı yakalayabiliriz. 

İçimde bir lokum kız var. 903 gram. Bazı geceler uyandırmaya başladı artık beni. İsmini, evrensel olmasını istediğimiz için birçok dile “Ay” anlamına gelen “Luna” koyduk. Sanırım ismini tanıyor. Birkaç kez, seslendiğimde tekmeyle cevap verdi. Mümkündür değil mi bu? :) 
İdealimdeki gibi ilerleyen kilom, nasıl olduysa bu son on beş günde bana kazık attı; 3 kilo olarak vücuduma eklendi. Gıcık! Şu ana kadar 10 kilo almış oldum. Bir yandan; benim kadar kusan insanların 12-13 kilo verdiklerini duyduğum için çok da olumsuz etkilenmiyorum ama, olmasa iyiydi tabii. “+3 daha olsun, yeter.” dedi doktorum. Ben zaten, hamile kalmadan öncekinden daha fazla yemiyorum ki. Sadece beslenme düzenim, mide bulantılarıma göre değişti; beni ne daha az mide bulantılı tutacaksa ona abanıyorum. Onlar da sağ olsunlar hep hazmı zor ve kalorili şeyler. Sıkayım dişimi biraz, napalım. 

Hala çoğu kişi hamile olduğumu anlamıyor ama, çok dar bir şey giymediysem. Bir saatten fazla oturup lafladığım insanlar, konu oraya gelince şaşırıyor. “Nerende taşıyosun ki?” deyip, elimi karnıma atan da var. Şişman sanıyorlar beni. Otobüse, dolmuşa binsem ayakta kalırım. :( Oradan bile daha varamadım tadına. İnsan imreniyor. Ben de şöyle gerine gerine otobüse akbil basayım, kalkamayanı kalkana kadar dibinde bekleyip, göbeğimi ağzına değdirerek taciz edeyim; ıhlaya, tıslaya oturayım, bileklerimin şişliğinden şikayet edercesine birbirine sürteyim... Şaka şaka! Bana kalsa ben hala, her yere koşarak giderim. O cıvıltılı bebek mağazaları, karyolalar, kabanlar, donlar, bezler, önlükler… Hiç ilgimi çekmiyor hala. Birkaç kez heves edeyim diye de girdim, tamamen de çabasız değilim hani. “Ah yiyim şunu, oy ne tatlı!”dan fazlası olmadı. Kedi yavrusu sever gibi bir iki okşadım, çıktım. Olsa, kedi yavrusunu daha çok severdim gerçi. Neyse ihtiyacı onu alacağız işte, o kadar büyütmenin anlamı ne? 5 olmasın da, 3 olsun; kırmızı olmasın da, yeşil olsun. Ne olur ki? 

Bazen bebek bezlerinin önünde, karısı ilk kez ped almaya göndermiş adamcağız gibi dakikalarca şuursuzca dikilip kalıyorum. Anlamıyorum ki. İçim sıkılıyor sonra. “Eeh, öğreniriz herhalde zamanla…” deyip kaçıveriyorum. Kaçıyorum, gerçekten. Yanımda başka hamile olsa ilgileniyormuş, çok biliyormuş gibi yaparım ama. ÇÜNKÜ O ÇOK “HEVESLİLER” BENİ HEP EZİYORLAR, DIŞLIYORLAR! Burun kıvırıyorlar bana. Ayıplıyorlar, başını çevirip “Cık cık cık…” diyen bile oldu. Hala “Sen bu bebeği istediğine emin misin?” densizlerine denk geliyorum. Şeytan diyor kır bileklerini; tutamasın o bebek arabasını; o dört tarafa çekilesice ağzıyla itmek zorunda kalsın. Ya da “İstemiyor olsam bu cicikleri bu hale getirir miydim?!” deyip aç göster! Adeta göbek deliğime değer oldular. 

- Bitti mi bebek odası? 
- Neyi bitti mi? 
- Tamamladınız mı yani? 
- Neyini? (Hiç anlamayacak kadar işe girişmemiş olmak) 
- Beşik, dolap, şifonyer… 
 - Haa, yok. Perdesini taktım ama. 

O da eski evimin yemek odası perdesiydi, cuk oturunca… Bazen “Daha çöp bile almadım.” demeye utanıyorum. Hele daha kesesindeki bebenin ellerinde ultrason kağıdıyla kendini patiğe, zıbına vurmuş manyakları görünce… Manyaklık bana göre, evet. Çekinmediğime de “Yok be, bi yatak alıcam. Zaten 3-4 ay bizim odada yatar. Dolabımda ona yetecek kadar yer de var. Ayırırken alırız ne lazımsa; şifonyer mi, atlı karınca mı neyse!” diyebiliyorum. Arada beybalımla, “Şu bebeye bari bi’ çorap falan alsak arada çıktığımızda...” diye konuşuyoruz ama yok daha, girişemedik. Bizim gibi ana baba kimin başına? En kötü; posta sararız göğüs altından, üşümesin de... Çıplaklık bizde tabu değil. :) - Bu gibi bahanelerle bakalım daha kaç hafta harcarım? Birkaç zamandır, eve gelir gelmez kendi odasında mı yatsa diye düşünüyorum. Ama kedi oğlumuz var, bebek odası kapısını kapalı tutmalıyım ki gidip üstüne yatmasın camış. Kapalı tutarsam, sesini telsizle çözebilir miyim? Ne kadar güvenli; olmalı mı, olmasa daha mı iyi? Sanırım bir dahaki günlüğüme kadar karar vermiş olurum. Umarım… Bizdeki bu rahatlıkla gerçi o da doğumdan sonraya kalır. Nasıl oldu da adını bile bu kadar erken koyabildik, şaşmalı! :) 

Öpüyorum hepinizi, kucak üstüne kucaklıyorum. Sevgiler.

Züleyha

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım