Merhaba;
Geçen hafta bahsettiğim uzun dinlenme arasından sonra 3. ve son aşılama için yine hastane yollarındaydım. Yine kulaklığımı takıp, yüreğimi dağlayan türküler dinleyerek, bazen kendimi tutamayıp yollarda ağlayarak yeni bir aşılama sürecindeydim.
Bu kez takibimi yapan doktor tıp fakültesinde gördüğüm en iyi, en güler yüzlü doktordu. Aslında uzaktan bakarak iyi olduğuna kanaat getirdiğim bir doktor daha vardı ama o sadece tüp bebek hastalarıyla ilgilendiği için hiç tanışma fırsatım olmadı.
Yaklaşık 10-15 gün arası süren folikül takibinden ve çatlatma iğnesinden sonra 3. aşılamam yapıldı. Bu sefer doktor terörüne kurban gitmiyordum. Hemşire beni hazırlayıp doktoru çağırdı. Doktor içeri girdi ve ilk olarak yüzüme bakıp “Nasılsın?” diye sordu. O kadar çok şaşırmıştım ki, bir süre cevap bile veremedim. Şaşkınlıkla sadece “Gerginim” diyebildim. Doktor beni şaşırtmaya devam ediyordu; “Bak bu 3. aşılamanmış neden hala gerginsin? Rahatla biraz, bakalım bu sefer olacak mı? Olmazsa vakit kaybetme, hemen gel tüp bebek sürecini başlatalım.”
Aman Allah’ım! Beni düşünen, bana yardımcı olmaya çalışan ve beni ezmekten zevk almayan bir doktordu bu sahiden…
Biraz da bunun verdiği rahatlıktan olsa gerek işlem kolayca bitti. Bu kez büyük beklentilerim yoktu. Bu son aşılama benim için tüp bebeğe giden basamakların sonuncusuydu. Çıkmam gereken ve beni bir adım yukarı taşımasından başka bir şey beklemediğim bir basamak. Bundan öte bir anlamı yoktu gözümde. Bu yüzden diğerlerinde olduğu gibi yan gelip yatmadım. Evde yapmam gereken şeylerin çoğunu yapıyordum. Gerçekten de sonuç beklediğim gibiydi. 12. Gün evime yakın bir hastanede gebelik testi yaptırdım. Negatif sonucu aldım, akşama karın ağrım başladı. Aşılamadan sonraki 12 gün boyunca negatif sonuca alıştırmıştım kendimi, bu sebeple üzülmem sanıyordum ama yanılmışım. Negatif sonucu alınca üzüldüm hem de çok. Ama bu, aldığım negatif için duyduğum üzüntü değildi. Bundan sonra başıma neler geleceğini bilmenin/bilmemenin üzüntüsüydü.
Çok iyimser biri olmamama rağmen içimde minicik bir yer, işin çok uzamayacağına, son durak olan tüp bebeğe varmadan çabamın sonuca ulaşacağına inanmış meğer... Şimdi tüp bebekten başka alternatifimin olmadığını görmekti beni asıl üzen şey. Çünkü “tüp bebekle olur” düşüncesi benim en sağlam kalemdi. Kendimi bununla savunuyor, bununla avutuyordum. Şimdi tam da oradaydım ve yine, üstelik tüp bebeğe rağmen olmazsa, tutunacak hiçbir dalımın kalmamasından ölesiye korkuyordum.
Tüp bebek yapmamız gerekiyordu. Ama nasıl, ne zaman, nerede, kaç liraya yapılırdı bu iş? Eşim bu işlerden hiç mi hiç anlamazdı. Zaten infertilite ile mücadele eden eşlerin erkeklerinin çoğunlukla olduğu gibi, çok kafaya takıyor da sayılmazdı. Evet, işte yine iş başa düşmüştü. İnternetten yaptığım araştırmalar, tıp fakültesinde henüz tüp bebek yapmış olan arkadaşımın tecrübeleri, benim geçmişteki tecrübelerim derken tüp bebeği “dışarıda” yani tıp fakültesi dışında yapmaya karar vermiştim. Devlet raporuyla sgk anlaşması olan bir yerde tedavi görmem de mümkündü. Bu maliyeti ciddi manada düşüren bir şeydi.
Tıp fakültesinde tüp bebek raporu için istenen evraklar için hazırlıklara başlamanın yanı sıra, özel tüp bebek merkezlerini araştırmaya, hatta başarısı hakkında olumlu bilgilere ulaştıklarımı aramayıp bilgi almaya başladım. Ciddi mesai harcıyor, notlar alarak sistemli bir şekilde çalışıyordum. Eleye eleye 3 merkez kalmıştı elimde. Bunlardan ikisi tüp bebek deyince akla ilk gelen merkezlerdendi. Birini SGK anlaşması olmadığı için elemek zorunda kalmıştım. Elimde kalan iki merkezden biri Anadolu yakasındaydı (ben Avrupa yakasındayım), diğerinden daha pahalıydı, ama içime daha çok siniyordu. Diğeri hem daha ucuz, hem daha yakındı. Ama bana güven ve sükunet vermiyordu. Eşimle konuştum. Seçeceğimiz merkezin başarısı ve kalitesi kadar fiyatı da önemliydi. İki merkezi ve ücretlerini söyledim. Her zamanki iyiliğiyle içime sineni seçmemi söyledi.
Bu arada tıp fakültesinden rapor almamız için gereken evrakların çok azı elimizde yoktu. Onları da teslim ettikten sonra raporun çıkmasını bekliyorduk. Tabii arada akla hayale gelmedik aksilikler de olmuyor değildi. Tıp fakültesinde doktor sürekli değiştiği için durumunuzu ve sürecinizi sadece dosyanızdaki bilgilerle takip edebilirler. Dosya bu kadar önemliyken benim dosyam kayboldu! Trajikomik bir şekilde oradan oraya gönderiliyordum, gittiğim her yerdeki görevli kişi dosyamın kendisinde olmadığını, nerede olabileceğini de bilmediğini söylüyordu. En sonunda çaresizlik ve kızgınlık karışımı bir halde sekretere çıkıştım; “Tam olarak ne öneriyorsunuz, dosya yok, tamam, ama ben bir şey yapmak zorundayım. Ne yapayım?!” Bu tarz yerlerde sesinizi biraz yükseltmeden iş bitirmek mümkün değildir. Ben de biraz “atarlanınca” sekreter seçenekleri düşünmeye başladı. Yeni dosya çıkartmak için koşuşturmaya başlamıştım. Oldukça zor olan bu işin peşinde koşarken, daha önce anlattığım, aşılamamı yapan, “iyi doktor” çok yerinde bir tepki göstererek “Olur mu canım öyle şey aranıp bulunsun” dedi. Yanındaki stajyere “Şuraları arayın“ diye talimat verdi. 5 dakika sonra dosyam bulunmuştu. İstenince halledilecek bir sorun için ben günlerce oradan oraya koşturmaktan son anda kurtulmuştum.
Yolun sonuna doğru yaklaşmıştım. Şimdi yapılacak en önemli işim, tüp bebek merkezine gidip doktorla görüşmekti.
Büyük bir heyecanla merkezi arayıp randevu aldım.
Görüşmenin nasıl geçtiğini ve devamını da haftaya anlatacağım inşallah.
O güne kadar hoşça kalın…
Dilek
Bebek Yapım Bakım Onarım
16 Haziran 2013 Pazar
11 Haziran 2013 Salı
Ceren'in İkiz Gebelik Günlüğü – 21. Hafta
Herkese merhaba,
Geçen yazımda Viyana'dan yazacağımı bildirmiştim...
Viyana semalarındaki ilk gün. Havasına suyuna, taşına toprağına, insanına, meyvesine sebzesine, kuşuna, köpeğine, komşusuna, boğazına martısına... diye aklımdan geçenler, uçaktan inip eve giderkenki hava durumuyla yakından bağlantılıydı. Neyse ki yola çıkarken kışlıklarımı tam olarak kaldırmamıştım yaklaşık bir hafta daha giydim. Benji-Ege kilotlu çorabını tekrardan giydi. Dört gün sonrası işe başlayacağım için ve birden herşeyin kocamın omuzları üstüne çökmesini bir nebze olsun önlemek için bizimle gelen sevgili annem de geçen kıştan burda kalanlarla idare etti.
Uzun zamandır evimizle ilgili planladığımız değişim ve düzeni sağlamakla ilgili herkes bir koldan işe başladı. Proje: evdeki eşyaları minimuma indirip ferahlık konfor ve mekan kazanımı sağlamak. İnanılmaz ama gerçek diyebileceğim şekilde ilk etapta başarılı olduk. 2.etap fotoğraflanan her eşyanın 2.el olarak dönüşümünün sağlanması... İlk etabın sonu;
Sonunda Benji Ege ile çıktığım 20 aylık doğum iznim bitti. 2,5 ay çalışıp tekrardan doğum öncesi sekiz ayda başlayan iznim başlayacak. Zamanlama olarak güzel denk geldi diyebilirim☺. Az da olsa çalışacağım için mutluyum. Haftada 32 saat Salıdan Pazara, Pazar ve Paartesim boş. Çalışma saatlerim 1 gün hariç Benji Ege'yi yatırıp işe gidecek şekilde öğleden sonraları....
Gençlik merkezinde sosyal çalışmacı olarak çalışıyorum. Gençlerin ikiz Bebek beklediğimi duyduklarında verdikleri tepki hepsinden güzel. Genelde cool olan , burnundan kıl aldırmayıp suratsız olan ya da agresif olan gençler bile göbişimi görünce ¨aaa hamile misin¨ diyreke kontağı kendiliklerinden kuruyorlar... hoş bir avantaj. Ayrıca isim önerisi konusunda da hiç çekingen değiller. Eşim bir yandan, gençler bir yandan isim çalışmaları resmi olarak başlamıştır. Çocuk başına iki isimden toplam dört isim.
Bu süreç ayrıca eşiminBenji Ege'nin uyku saatlerinde aktif rol oynamasına da fırsat oldu. Hamileliğimden dolayı akşam 8:00'den sonra çalışmam yasak. Şimdilik babasıyla Benji'nin pijamasını giydirip yatakta kitap okuma faslından ileri gidemedik, alışkanlıkları birden değiştirmek kolay olmayacak ama umutluyum.
Viyana'ya gelmeden doktordan bebekler için randevu almıştım. Kontrole girmeden 10 gün bebişleri görmemenin verdiği stres ve heyecan vardı. Doktor da sağolsun ağzından kerpetenle laf alınanlardan çıkınca ekranda gördüğüm görüntüleri biçimlendirmeye çalışırken zaman durdu sanki. Organ kontrolleri ve Doppler yapıldı ,bir bebiş diğerine göre daha büyük ve birinin suyu ötekine gore daha fazla. Onun dışında herşey yolunda... Önümüzdeki 3 haftanın randevularını verdiler. 25.haftada profesör ile tanışma şerefine ulaşacağım tabii o zamana kadar herşey yolunda giderse...
İkizlerle ilgili takip ettiğim bir forum var, “Eins kann jeder” ¨Birini herkes başarır'a anlamına geliyor. Uzun zamandır vakit bulup göz atamıyordum, benim gibi beklenen doğum tarihi Ekim olan yaklaşık 25 kadın var grupta. Hemen herkes bebek arabası almış, kendilerinin arabalarını değiştiriyorlar veya araba koltuğu almışlar, giysileri almaya başlamışlar. Bebek odası tamam. İsim listesinde 3 tane isim mevcut. Bense tatillerde, 2 yaşına yaklaşan oğlumun öngörebileceğimi umduğum davranışsal gelişimi için kitaplar okuyup, Gezi Parkı direnişiyle başlayan gelişmeleri takipteyim.
Bu hafta hamile yogasına başlayacak eve yakın bir yer bulmaya çalışacağım. Onun dışında annemin burda oluşundan olabildiğince istifade edip dinlenmeyi hedefliyorum. İlk hamileliğimde yediğime içtiğime çok çok çok daha fazla özen gösterirdim, bu hamilelikte ikiz olmaları gibi istisnai bir durum olmasa sanki hiç bir şey yapmak içimden gelmiyor. Önümde sağlıkla geçirmeyi umduğum 18 haftam var ve hiçbirşey için geç değil. Bir de güneş açsa yaz gelse...Çayırlara çimlere atasım var kendimi ama daha fırsat olmadı. Ama umudum var, yaşayıp göreceğiz.
Herkese güneşli haftalar,
Ceren
Geçen yazımda Viyana'dan yazacağımı bildirmiştim...
Viyana semalarındaki ilk gün. Havasına suyuna, taşına toprağına, insanına, meyvesine sebzesine, kuşuna, köpeğine, komşusuna, boğazına martısına... diye aklımdan geçenler, uçaktan inip eve giderkenki hava durumuyla yakından bağlantılıydı. Neyse ki yola çıkarken kışlıklarımı tam olarak kaldırmamıştım yaklaşık bir hafta daha giydim. Benji-Ege kilotlu çorabını tekrardan giydi. Dört gün sonrası işe başlayacağım için ve birden herşeyin kocamın omuzları üstüne çökmesini bir nebze olsun önlemek için bizimle gelen sevgili annem de geçen kıştan burda kalanlarla idare etti.
Uzun zamandır evimizle ilgili planladığımız değişim ve düzeni sağlamakla ilgili herkes bir koldan işe başladı. Proje: evdeki eşyaları minimuma indirip ferahlık konfor ve mekan kazanımı sağlamak. İnanılmaz ama gerçek diyebileceğim şekilde ilk etapta başarılı olduk. 2.etap fotoğraflanan her eşyanın 2.el olarak dönüşümünün sağlanması... İlk etabın sonu;
Eşim: Televizyonu değiştireceğim. Ben: Hayır,gereksiz bir masraf ,tutumlu olmamız lazım, eski televizyonun suyu mu çıktı? hayır…hem ne zaman televizyon seyredeceksin? Çocuklar var, sırf dev ekran televizyonun var diye akşamdan akşama televizyon izleme koşulu değişemez, Ne gerek var? Hayıırrr… Eşim: Beni vazgeçiremezsin, bir senedir bıraktığım sigara param!! Ve ben hep bir sony televizyonum olsun istemiştim!!!Ne diyeyim onunda büyük bir çocuk olduğunu unutuyorum bazen☺. Biraz mutlu olmayı da hak ediyor adam, başına gelecekleri seziyor tabii psikolojik ön hazırlık. Diğer yandan onu manevi olarak sevgi ve ilgimle tatmin edemediğimin kapı gibi göstergesi bana. İlk etap sonu; hafifleyelim derken birde dev ekran kara kutumuz oldu. Düşündüğümde şuyum olsun, buyum olsun diye hayalini kurduğum bir şeyim hiç olmadı. Gençken şu elbise bu palto annem sağolsun bankacı kadın ordan arttırır burdan doldurur kimseden eksik koymazdı bizi. Bir öğretmen maaşı ve süper emekli bankacı maaşıyla kimseye imrenmeden büyüdüm diyebilirim. Diğer yandan eşim de 15 yaşına kadar her istediğini almış ailesinden gerekli ilgi ve sevgi dışında... Sonrasında kendisi çalışarak harçlığını çıkarmaya başlamıs. Bu durumda erkekler diye bir çıkarım yapsam bir türlü, aile diye başlasam bir başka türlü.... Hiç başlamadan nokta!
Sonunda Benji Ege ile çıktığım 20 aylık doğum iznim bitti. 2,5 ay çalışıp tekrardan doğum öncesi sekiz ayda başlayan iznim başlayacak. Zamanlama olarak güzel denk geldi diyebilirim☺. Az da olsa çalışacağım için mutluyum. Haftada 32 saat Salıdan Pazara, Pazar ve Paartesim boş. Çalışma saatlerim 1 gün hariç Benji Ege'yi yatırıp işe gidecek şekilde öğleden sonraları....
Gençlik merkezinde sosyal çalışmacı olarak çalışıyorum. Gençlerin ikiz Bebek beklediğimi duyduklarında verdikleri tepki hepsinden güzel. Genelde cool olan , burnundan kıl aldırmayıp suratsız olan ya da agresif olan gençler bile göbişimi görünce ¨aaa hamile misin¨ diyreke kontağı kendiliklerinden kuruyorlar... hoş bir avantaj. Ayrıca isim önerisi konusunda da hiç çekingen değiller. Eşim bir yandan, gençler bir yandan isim çalışmaları resmi olarak başlamıştır. Çocuk başına iki isimden toplam dört isim.
Bu süreç ayrıca eşiminBenji Ege'nin uyku saatlerinde aktif rol oynamasına da fırsat oldu. Hamileliğimden dolayı akşam 8:00'den sonra çalışmam yasak. Şimdilik babasıyla Benji'nin pijamasını giydirip yatakta kitap okuma faslından ileri gidemedik, alışkanlıkları birden değiştirmek kolay olmayacak ama umutluyum.
Viyana'ya gelmeden doktordan bebekler için randevu almıştım. Kontrole girmeden 10 gün bebişleri görmemenin verdiği stres ve heyecan vardı. Doktor da sağolsun ağzından kerpetenle laf alınanlardan çıkınca ekranda gördüğüm görüntüleri biçimlendirmeye çalışırken zaman durdu sanki. Organ kontrolleri ve Doppler yapıldı ,bir bebiş diğerine göre daha büyük ve birinin suyu ötekine gore daha fazla. Onun dışında herşey yolunda... Önümüzdeki 3 haftanın randevularını verdiler. 25.haftada profesör ile tanışma şerefine ulaşacağım tabii o zamana kadar herşey yolunda giderse...
İkizlerle ilgili takip ettiğim bir forum var, “Eins kann jeder” ¨Birini herkes başarır'a anlamına geliyor. Uzun zamandır vakit bulup göz atamıyordum, benim gibi beklenen doğum tarihi Ekim olan yaklaşık 25 kadın var grupta. Hemen herkes bebek arabası almış, kendilerinin arabalarını değiştiriyorlar veya araba koltuğu almışlar, giysileri almaya başlamışlar. Bebek odası tamam. İsim listesinde 3 tane isim mevcut. Bense tatillerde, 2 yaşına yaklaşan oğlumun öngörebileceğimi umduğum davranışsal gelişimi için kitaplar okuyup, Gezi Parkı direnişiyle başlayan gelişmeleri takipteyim.
Bu hafta hamile yogasına başlayacak eve yakın bir yer bulmaya çalışacağım. Onun dışında annemin burda oluşundan olabildiğince istifade edip dinlenmeyi hedefliyorum. İlk hamileliğimde yediğime içtiğime çok çok çok daha fazla özen gösterirdim, bu hamilelikte ikiz olmaları gibi istisnai bir durum olmasa sanki hiç bir şey yapmak içimden gelmiyor. Önümde sağlıkla geçirmeyi umduğum 18 haftam var ve hiçbirşey için geç değil. Bir de güneş açsa yaz gelse...Çayırlara çimlere atasım var kendimi ama daha fırsat olmadı. Ama umudum var, yaşayıp göreceğiz.
Herkese güneşli haftalar,
Ceren
10 Haziran 2013 Pazartesi
Dilek'in Bebek Yapım Günlüğü — Bölüm 8
Merhaba arkadaşlar,
Geçen hafta da anlattığım üzere 2. Aşılamadan sonra çok yorulduğumu hissediyordum. Biraz ara vermek hem psikolojik olarak hem de maddi olarak rahatlatacaktı beni. Geçirdiğim süreçlerde en sık düşündüğüm şey şuydu: herkes sıcacık yatağında kavuşurken bebeğine, ben neden sabah ayazlarında hastane yollarına düşmek zorundayım... Yıllarca bu sorunun peşinden dolandım durdum. Evlenen herkesin bir süre sonra hamilelik haberini alıyordum. Artık o kişiler bana üstün yeteneklerle donatılmış, özel kişiler gibi geliyordu. Arkadaşlarım, akraba çevresinden akranlarım bir taneyi büyütmüştü hatta bazıları ikinci tura geçmişler, ikinciyi büyütüyorlardı. Bazen arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde fark ediyorduk ki evli olanların ya kucağında ya da karnındaydı bebekleri. Ben ve henüz evlenmemiş, biyolojik saatin acımasızlığından dolayı da biraz endişeli birkaç arkadaşım esprisini yapıyorduk, biz de ruhumuzda, kalbimizde taşıyoruz bebeğimizi diye. Şakası bir yana herkesin kucağında taşıdığı bebeği ruhumda hatta bazen sırtımda bir yük gibi taşıyordum. Nereye gitsem peşimi bırakmayan ağır bir yük gibi…
Unutmaya çalışsan da unutturulmayan, hafife almaya çalışsan da ciddiyeti sürekli yüzüne vurulan bir gerçektir çocuksuzluk… Öyle ki; birkaç annenin bir araya gelip ettiği sohbete dâhil olamazsın, bir şey anlatmaya kalksan, sözlerin çocuk kaprisleriyle ya da ansızın aşka gelen annenin çocuğunu abartılı sevme efektleriyle kesilir. Kazara bir muhabbet kurulduysa ve sıra çocuklardan geçip sana geldiyse, senin ne kadar rahat(!) olduğundan dem vurulur. Rahata alışkın olduğundan çocuğun olursa depresyona gireceğin ön görülür. “Olsun da gör” havasından türküler tehditkâr bir edayla söylenir.
Aslında sen hayatının diğer alanlarında gayet mutlusundur, bu konu canını sıksa da hayattan tat almanın bir yolunu bulmuşsundur. Eşinle aran süperdir. Rahatça gezer-tozar, film izler, tiyatroya gider, kitap okur, seyahate çıkarsın. Ama sen süper mutluyken biri çıkar der ki, “Çocukla gezmenin de tadı başka ama...“ ya da “Çocuğun olunca gezemezsin şimdi gez bari” (yine tehdit edercesine konuşuyor.) Hatta dahası eşinle mutlu, musmutluyken biri çıkıp “Çocuk doğuramadığı için kocası tarafından terk edilen kadının hikâyesini” anlatır. Dünyan başına yıkılır.
Bütün bunlara rağmen delirmedikleri için infertilite ile mücadele eden kadınları kahraman olarak görmek çok da abartılı olmaz herhalde.
Bu yüklerin üzerine bir de tedavi stresi eklenince aşırı yüklemeden sistemim hata veriyordu. Ağlama krizleri, stres nöbetleri, gereksiz tartışmalara sebep olma gibi şeyler çıkıyordu ortaya. Bütün bunlardan kaçmak için yaklaşık 10 aylık bir ara verdim. Moralim çok iyi değildi. Biraz kendimi dinlemem, toplamam gerekiyordu. Bu süre içinde başka şeylerle uğraştım, farklı ortamlar edindim, gençlerle vakit geçirmemi mümkün kılacak bazı meşguliyetlerim oldu. Bunlar bana gerçekten de iyi geldi.
Zaman geçiyordu, bir aşılama daha yapmam gerektiği kafamda dönüp duruyordu. Belki de bunun stresiyle dengem alt üst olmuştu. Adet düzensizliğim had safhadaydı. Kilo almam yine hızlanmıştı. Sivilceler, saçlarımın eski halinden eser kalmaması vs. hepsi ayrı bir moral bozucu etkendi.
Her ay âdetim gecikiyordu. Hatta bazı aylar 50 günü buluyordu döngüm. Yine bu aylardan birinde doktora gitmek zorunda kalmıştım. Çünkü âdetim gelecek gibi değildi ve ne yapacağımı da bilmiyordum. Doktor prosedür gereği kanda gebelik testi yapmadan adet söktürücü denilen ilaçtan veremiyordu. Mecburen kan vermem gerekiyordu. Kan alınan yere gittim. Sonucunu bildiğim, sadece prosedür gereği yapılan bir tahlil için tam 6 yerimden kan almaya çalıştılar. Damarlarım ince ve derinde olduğundanmış, damar bulmakta zorlanan hemşirelerden biri iğneyi etimin içinde gezdiriyordu. Nihayet altıncı denemede kan çıktı. Ben hem canımın acısından, hem de sonucu belli bir tahlil için bunlara katlanmak zorunda olduğumdan ağlamanın eşiğindeydim. İki kolum dirseğe kadar sıyrık her birinde 3 pamuk, hemşire bastır dedi, nereye nasıl bastırsam diye düşünerek koridorun en başında duran acil durum sedyesine oturdum. Tam salıverecektim gözyaşlarımı bir de baktım ki korku dolu bir yüzle beni izleyen bir çocuk var. Göz göze geldik. Ağlarsam ağlayacaktı. Ağlamadım. Ama o gün, bende çok şey değişti.
Bu olaydan 3 yıl sonra hacamat yaptırmak için bir kadınla görüştüm. Biraz tedirgindim. Kadın omuzlarıma kupaları koyduktan sonra beni rahatlatmak için karşıma geçip sohbet etmeye başladı. “Canın acıyor mu?” diye sordu. Ona sadece “hayır” dedim. Ama aslında cevabım şuydu : “Eski Dilek olsam acırdı. Ama o Dilek, sonucunu bildiği gebelik testi için 6 yeri delindiği gün öldü. Bu yeni Dilek’in canı o kadar tatlı değil…”
Zaman geçiyordu, ben değişiyordum. Üzüntüm hiç azalmıyor, ama telaşım gittikçe azalıyordu. Artık evde oturup kendime acımıyordum. Hüzünlenince dışarı atıyordum kendimi, ders verdiğim öğrencilerim, birlikte yıllarımı geçirdiğim bazen üzülüp bazen eğlendiğim arkadaşlarım, ailem, sevmek ve sevilmek için yaratılmışçasına sevgi dolu minik yeğenim, çok sevdiğim ve bana en çok güç veren kişi eşim… Hayatımda olmalarından çok mutlu olduğum kişilerdi hepsi. Olmayanın peşinden koşarken olanları ihmal ettiğimi fark edip onlara da zaman ayırmaya çalışıyordum. Bunlar beni daha güçlü yapıyordu. Zamanımı daha iyi geçirmeye, belki çocuğum olursa yapamayacağım ya da zor yapacağım şeyleri yapmaya çalışıyordum artık. Daha fazla kitap okumak, daha fazla film seyretmek, arkadaşlarla daha fazla zaman geçirmek, hafta sonları eşimle baş başa uzun yürüyüşler gibi. O nereye gidersem gideyim peşimi bırakmayan ağır yük sırtımdaydı hala ama artık ona rağmen yaşamayı ve mutlu olmayı öğrenmeye başlıyordum.
Yaklaşık dokuz ay sonra yeniden başlamaya güç bulduğumdan biraz da yaşımın iyice ilerlemiş olmasından endişe ederek yine rapor peşinde koşmaya başladım. Koşuşturmayla geçen rapor sürecinin ardından 3. ve son aşılama için yine kolları sıvamıştım.
Gelecek hafta yeniden görüşene kadar mutlu kalın…
Dilek
Geçen hafta da anlattığım üzere 2. Aşılamadan sonra çok yorulduğumu hissediyordum. Biraz ara vermek hem psikolojik olarak hem de maddi olarak rahatlatacaktı beni. Geçirdiğim süreçlerde en sık düşündüğüm şey şuydu: herkes sıcacık yatağında kavuşurken bebeğine, ben neden sabah ayazlarında hastane yollarına düşmek zorundayım... Yıllarca bu sorunun peşinden dolandım durdum. Evlenen herkesin bir süre sonra hamilelik haberini alıyordum. Artık o kişiler bana üstün yeteneklerle donatılmış, özel kişiler gibi geliyordu. Arkadaşlarım, akraba çevresinden akranlarım bir taneyi büyütmüştü hatta bazıları ikinci tura geçmişler, ikinciyi büyütüyorlardı. Bazen arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde fark ediyorduk ki evli olanların ya kucağında ya da karnındaydı bebekleri. Ben ve henüz evlenmemiş, biyolojik saatin acımasızlığından dolayı da biraz endişeli birkaç arkadaşım esprisini yapıyorduk, biz de ruhumuzda, kalbimizde taşıyoruz bebeğimizi diye. Şakası bir yana herkesin kucağında taşıdığı bebeği ruhumda hatta bazen sırtımda bir yük gibi taşıyordum. Nereye gitsem peşimi bırakmayan ağır bir yük gibi…
Bütün bunlara rağmen delirmedikleri için infertilite ile mücadele eden kadınları kahraman olarak görmek çok da abartılı olmaz herhalde.
Bu yüklerin üzerine bir de tedavi stresi eklenince aşırı yüklemeden sistemim hata veriyordu. Ağlama krizleri, stres nöbetleri, gereksiz tartışmalara sebep olma gibi şeyler çıkıyordu ortaya. Bütün bunlardan kaçmak için yaklaşık 10 aylık bir ara verdim. Moralim çok iyi değildi. Biraz kendimi dinlemem, toplamam gerekiyordu. Bu süre içinde başka şeylerle uğraştım, farklı ortamlar edindim, gençlerle vakit geçirmemi mümkün kılacak bazı meşguliyetlerim oldu. Bunlar bana gerçekten de iyi geldi.
Zaman geçiyordu, bir aşılama daha yapmam gerektiği kafamda dönüp duruyordu. Belki de bunun stresiyle dengem alt üst olmuştu. Adet düzensizliğim had safhadaydı. Kilo almam yine hızlanmıştı. Sivilceler, saçlarımın eski halinden eser kalmaması vs. hepsi ayrı bir moral bozucu etkendi.
Her ay âdetim gecikiyordu. Hatta bazı aylar 50 günü buluyordu döngüm. Yine bu aylardan birinde doktora gitmek zorunda kalmıştım. Çünkü âdetim gelecek gibi değildi ve ne yapacağımı da bilmiyordum. Doktor prosedür gereği kanda gebelik testi yapmadan adet söktürücü denilen ilaçtan veremiyordu. Mecburen kan vermem gerekiyordu. Kan alınan yere gittim. Sonucunu bildiğim, sadece prosedür gereği yapılan bir tahlil için tam 6 yerimden kan almaya çalıştılar. Damarlarım ince ve derinde olduğundanmış, damar bulmakta zorlanan hemşirelerden biri iğneyi etimin içinde gezdiriyordu. Nihayet altıncı denemede kan çıktı. Ben hem canımın acısından, hem de sonucu belli bir tahlil için bunlara katlanmak zorunda olduğumdan ağlamanın eşiğindeydim. İki kolum dirseğe kadar sıyrık her birinde 3 pamuk, hemşire bastır dedi, nereye nasıl bastırsam diye düşünerek koridorun en başında duran acil durum sedyesine oturdum. Tam salıverecektim gözyaşlarımı bir de baktım ki korku dolu bir yüzle beni izleyen bir çocuk var. Göz göze geldik. Ağlarsam ağlayacaktı. Ağlamadım. Ama o gün, bende çok şey değişti.
Bu olaydan 3 yıl sonra hacamat yaptırmak için bir kadınla görüştüm. Biraz tedirgindim. Kadın omuzlarıma kupaları koyduktan sonra beni rahatlatmak için karşıma geçip sohbet etmeye başladı. “Canın acıyor mu?” diye sordu. Ona sadece “hayır” dedim. Ama aslında cevabım şuydu : “Eski Dilek olsam acırdı. Ama o Dilek, sonucunu bildiği gebelik testi için 6 yeri delindiği gün öldü. Bu yeni Dilek’in canı o kadar tatlı değil…”
Zaman geçiyordu, ben değişiyordum. Üzüntüm hiç azalmıyor, ama telaşım gittikçe azalıyordu. Artık evde oturup kendime acımıyordum. Hüzünlenince dışarı atıyordum kendimi, ders verdiğim öğrencilerim, birlikte yıllarımı geçirdiğim bazen üzülüp bazen eğlendiğim arkadaşlarım, ailem, sevmek ve sevilmek için yaratılmışçasına sevgi dolu minik yeğenim, çok sevdiğim ve bana en çok güç veren kişi eşim… Hayatımda olmalarından çok mutlu olduğum kişilerdi hepsi. Olmayanın peşinden koşarken olanları ihmal ettiğimi fark edip onlara da zaman ayırmaya çalışıyordum. Bunlar beni daha güçlü yapıyordu. Zamanımı daha iyi geçirmeye, belki çocuğum olursa yapamayacağım ya da zor yapacağım şeyleri yapmaya çalışıyordum artık. Daha fazla kitap okumak, daha fazla film seyretmek, arkadaşlarla daha fazla zaman geçirmek, hafta sonları eşimle baş başa uzun yürüyüşler gibi. O nereye gidersem gideyim peşimi bırakmayan ağır yük sırtımdaydı hala ama artık ona rağmen yaşamayı ve mutlu olmayı öğrenmeye başlıyordum.
Yaklaşık dokuz ay sonra yeniden başlamaya güç bulduğumdan biraz da yaşımın iyice ilerlemiş olmasından endişe ederek yine rapor peşinde koşmaya başladım. Koşuşturmayla geçen rapor sürecinin ardından 3. ve son aşılama için yine kolları sıvamıştım.
Gelecek hafta yeniden görüşene kadar mutlu kalın…
Dilek
9 Haziran 2013 Pazar
Tomris’in Emzirme Notları – 16: BYBO Anneleri ile İstanbul’da
Merhabalar,
İki hafta kadar önce İstanbul’daydım. Ben döndüm, iki gün sonra once Taksim, İstanbul, derken tüm Türkiye’yi etkileyen olaylar patlak verdi. “Şimdi İstanbul’da olmak vardı …” dedim. Emziren anneler ve biber gazına maruz kalırsa ne yapmalı konusunu yazmama sebep olan olaylar sadece beni değil, tüm ailemizi bir haftadır meşgul etti. Ne tesadüf, çocuklara iki hafta önce Köroğlu’nun hikayesini basitçe anlatmıştım. ‘Bolu Beyi’ diyince Türkiye’de olan biteni anlatmam kolay oldu.
Peki, İstanbul’da ne yaptım? Önce, emzirme kampı kahramanımız Dilek ve ailesini kızım Alanur ile ziyaret ettim, 26 Mayıs Pazar günü. Sağolsun çok güzel ağırladı bizi. Dilek, eşi Kadir Bey, 11 yaşındaki kızı Tuğba, 8 yaşındaki oğlu Metehan, ve emzirme kampı işini başlarına sardığımı bilseler çok ama çok kızacak 6 aylık ikizler Merve ve Özge ile en sonunda tanıştım.
Evinde yardımcısı olmadığı halde hem çocuklarına bakmak hem de ikiz bebeklerini emzirmek için didinen Dilek’e Süper Anne (Supermom) madalyasını törenle takdim ettim. Eren kızacak ama, madalya çikolatadan yapılmıştı : ) Afiyet olsun Dilek!
Dilek’e memede mama vermek için gereken beslenme tüplerinden getirmiştim. Nasıl kullanılacağını gösterdim. Hemen kaptı tabii, akıllı kadın ☺ Merve ve Özge de bayıldılar bu işe. Önümüzdeki haftalarda bu konuda bir dosya hazırlayacağım, Dilek de fotoğrafları ile katılacak.
Salı günü BYBO takipçisi anneler ile sevgili Ceren’in bebek taşıma konusunda verdiği eğitimler için tuttuğu atölyede buluştuk. Atölye Moda’da çok merkezi bir yerdeydi, bulmak kolay oldu.
Kate ile oğlu Doğa; Sanem ile kızı Ela, Ela’nın halası Melda, Yasemin ile oğlu Alp, göbeğindeki ikizleri ile ev sahibimiz Ceren ve ben kızım Alanur’la güzel bir kaç saat geçirdik birlikte. Bebeler yerde yuvarlandı, oynadı, etrafta gezindi, arada emdi, biz de muhabbet ettik. Zaman nasıl geçti anlamadık.
Buluşmamızın en güzel tarafı, birbirimizle paylaştığımız bilgi ve tecrübelerdi. Diğer anneler ile konuşunca insan uzaydan gelmediğini, kendi yaşadıklarının normal şeyler olduğunu görüyor. Örneğin, bir anne emme ve uyku ilişkisi konusunu sordu. Anneler kendi tecrübelerini anlattı, çeşit çeşit tecrübe vardı. Ben de dünyada bu konudaki görüşlerden, akımlardan bahsettim. Şimdi bu konudaki kararını daha bilinçli bir şekilde verebilecektir. Emzirme süreleri ve sıklıkları konusunu konuştuk. Kaç yaşa kadar emzirmeli sorusu da elbette gündemimizdeydi.
İnsan başka anneler ile bir araya gelince çok güzel yeni şeyler öğreniyor. Bir şey öğrenmese de, benzer süreçlerden geçen insanlar olduğunu görünce bebeği ile uzaydan gelmediğini anlıyor, içi rahatlıyor. Umarım bundan sonra da BYBO anneleri buluşmalarına devam ederler, ben de sizlerin güzel haberlerinizi alırım. Bir kaç anne Ceren’in atölyesindeki bebek tasıma askılarını denedi. Benim denediğimden Alanur pek bir memnun kaldı. En kısa zamanda edineceğim ondan.
Ceren’in “sen genetikle ilgili ne iş yapıyorsun?” sorusu üzerine Maastricht Üniversitesi’nde ve öncesinde Türkiye’de genetik ve toplum sağlığı genombilim alanında yaptığım çalışmalardan, Türkiye’de geliştirdiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz genetik analiz de içeren koruyucu sağlık uygulamasından bahsettim.
Ceren’e memede mama yöntemi için gereken beslenme tüplerini gösterdim, ikizlerde mama desteğine ihtiyaç duyma olasılığı biraz daha fazla oluyor. Böyle bir durumda emzirme dostu bir B planı olduğu için içi oldukça rahatlamıştı.
Tatlı ev sahibimiz Ceren bize sağlıklı atıştırmalıklar, emzirme çayları hazırlamıştı. Ben bu manzarayı Hollanda’dan getirdiğim çikolatalarla bozdum. Türk kahvelerine eşlik etti çikolatalar. Hollanda’dan getirdiğim küçük bibloları da annelerimize günün hatırası olarak verdik. Harika ev sahibimiz Ceren’e teşekkürlerimi sunuyorum.
Zaman nasıl geçti anlamadım. Sizlerle tanışmak çok güzeldi. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ederim! İnşallah İstanbul’daki BYBO anneleri bu buluşmaları sürdürürler. Sadece İstanbul değil, diğer tüm şehirlerde yaşayan BYBO takipçileri bir araya gelip böyle buluşmalar yapabilir. Mesela yaşadığım şehir olan Heerlen’de anne olmaya niyetli bir BYBO takipçisi ile Facebook’tan tanıştık, önümüzdeki haftalarda buluşacağız. Hollanda’nın 90.000 nüfuslu küçük bir şehrinde bile bir BYBO takipçisi bulduysam siz Türkiye’de haydi haydi buluşursunuz ☺
Hem evde, hem de işimde oldukça yoğun bir döneme girdim. Gezi Direnişi ile ilgili olaylar, yazılacaklar, çizilecekler de bunun üzerine tuz biber oldu. Bundan sonra iki haftada bir yazılarımı yayınlamayı planlıyorum. İki hafta sonra görüşmek üzere!
Sevgiler,
Tomris
İki hafta kadar önce İstanbul’daydım. Ben döndüm, iki gün sonra once Taksim, İstanbul, derken tüm Türkiye’yi etkileyen olaylar patlak verdi. “Şimdi İstanbul’da olmak vardı …” dedim. Emziren anneler ve biber gazına maruz kalırsa ne yapmalı konusunu yazmama sebep olan olaylar sadece beni değil, tüm ailemizi bir haftadır meşgul etti. Ne tesadüf, çocuklara iki hafta önce Köroğlu’nun hikayesini basitçe anlatmıştım. ‘Bolu Beyi’ diyince Türkiye’de olan biteni anlatmam kolay oldu.
Peki, İstanbul’da ne yaptım? Önce, emzirme kampı kahramanımız Dilek ve ailesini kızım Alanur ile ziyaret ettim, 26 Mayıs Pazar günü. Sağolsun çok güzel ağırladı bizi. Dilek, eşi Kadir Bey, 11 yaşındaki kızı Tuğba, 8 yaşındaki oğlu Metehan, ve emzirme kampı işini başlarına sardığımı bilseler çok ama çok kızacak 6 aylık ikizler Merve ve Özge ile en sonunda tanıştım.
Evinde yardımcısı olmadığı halde hem çocuklarına bakmak hem de ikiz bebeklerini emzirmek için didinen Dilek’e Süper Anne (Supermom) madalyasını törenle takdim ettim. Eren kızacak ama, madalya çikolatadan yapılmıştı : ) Afiyet olsun Dilek!
![]() |
|
Arkadakiler, soldan sağa: Dilek ve Tomris
Öndekiler, soldan saga: Özge, Merve ve
Alanur
|
Salı günü BYBO takipçisi anneler ile sevgili Ceren’in bebek taşıma konusunda verdiği eğitimler için tuttuğu atölyede buluştuk. Atölye Moda’da çok merkezi bir yerdeydi, bulmak kolay oldu.
Kate ile oğlu Doğa; Sanem ile kızı Ela, Ela’nın halası Melda, Yasemin ile oğlu Alp, göbeğindeki ikizleri ile ev sahibimiz Ceren ve ben kızım Alanur’la güzel bir kaç saat geçirdik birlikte. Bebeler yerde yuvarlandı, oynadı, etrafta gezindi, arada emdi, biz de muhabbet ettik. Zaman nasıl geçti anlamadık.
Buluşmamızın en güzel tarafı, birbirimizle paylaştığımız bilgi ve tecrübelerdi. Diğer anneler ile konuşunca insan uzaydan gelmediğini, kendi yaşadıklarının normal şeyler olduğunu görüyor. Örneğin, bir anne emme ve uyku ilişkisi konusunu sordu. Anneler kendi tecrübelerini anlattı, çeşit çeşit tecrübe vardı. Ben de dünyada bu konudaki görüşlerden, akımlardan bahsettim. Şimdi bu konudaki kararını daha bilinçli bir şekilde verebilecektir. Emzirme süreleri ve sıklıkları konusunu konuştuk. Kaç yaşa kadar emzirmeli sorusu da elbette gündemimizdeydi.
İnsan başka anneler ile bir araya gelince çok güzel yeni şeyler öğreniyor. Bir şey öğrenmese de, benzer süreçlerden geçen insanlar olduğunu görünce bebeği ile uzaydan gelmediğini anlıyor, içi rahatlıyor. Umarım bundan sonra da BYBO anneleri buluşmalarına devam ederler, ben de sizlerin güzel haberlerinizi alırım. Bir kaç anne Ceren’in atölyesindeki bebek tasıma askılarını denedi. Benim denediğimden Alanur pek bir memnun kaldı. En kısa zamanda edineceğim ondan.
Ceren’in “sen genetikle ilgili ne iş yapıyorsun?” sorusu üzerine Maastricht Üniversitesi’nde ve öncesinde Türkiye’de genetik ve toplum sağlığı genombilim alanında yaptığım çalışmalardan, Türkiye’de geliştirdiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz genetik analiz de içeren koruyucu sağlık uygulamasından bahsettim.
Ceren’e memede mama yöntemi için gereken beslenme tüplerini gösterdim, ikizlerde mama desteğine ihtiyaç duyma olasılığı biraz daha fazla oluyor. Böyle bir durumda emzirme dostu bir B planı olduğu için içi oldukça rahatlamıştı.
Tatlı ev sahibimiz Ceren bize sağlıklı atıştırmalıklar, emzirme çayları hazırlamıştı. Ben bu manzarayı Hollanda’dan getirdiğim çikolatalarla bozdum. Türk kahvelerine eşlik etti çikolatalar. Hollanda’dan getirdiğim küçük bibloları da annelerimize günün hatırası olarak verdik. Harika ev sahibimiz Ceren’e teşekkürlerimi sunuyorum.
Zaman nasıl geçti anlamadım. Sizlerle tanışmak çok güzeldi. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ederim! İnşallah İstanbul’daki BYBO anneleri bu buluşmaları sürdürürler. Sadece İstanbul değil, diğer tüm şehirlerde yaşayan BYBO takipçileri bir araya gelip böyle buluşmalar yapabilir. Mesela yaşadığım şehir olan Heerlen’de anne olmaya niyetli bir BYBO takipçisi ile Facebook’tan tanıştık, önümüzdeki haftalarda buluşacağız. Hollanda’nın 90.000 nüfuslu küçük bir şehrinde bile bir BYBO takipçisi bulduysam siz Türkiye’de haydi haydi buluşursunuz ☺
Hem evde, hem de işimde oldukça yoğun bir döneme girdim. Gezi Direnişi ile ilgili olaylar, yazılacaklar, çizilecekler de bunun üzerine tuz biber oldu. Bundan sonra iki haftada bir yazılarımı yayınlamayı planlıyorum. İki hafta sonra görüşmek üzere!
Sevgiler,
Tomris
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












