26 Ocak 2016 Salı

Figen'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Evlenip çocuklanmak fikri o kadar uzaktı ki hep; sevgilimle evlenme kararını pıt diye verebilmiştim ama çocuk yapma kararını almak 5 seneyi bulmuştu. Bir de biz hep zannettik ki, biz yapınca çocuk pattadanak olacak. Pek de öyle olmuyormuş meğer. 1 yıl sonunda neden olmuyorun cevabını ararken nurtopu gibi bir tiroid hastalığını kucağımda buluverdim. Teşhis, tedavi vs derken 6 ay daha geçti ve ben artık boşverip seyahat planları yaparken içime düşüvermiş tontik. 


O sevinçle seyahat planımı derhal bozmuş ve yepyeni bir yaşama koca bir adım atmıştım. Bir süre evvel ofis ortamında çalışmayı bırakmış, şehir dışına, orman içinde çok güzel bir eve taşınmıştık. Kızımız benim tamamen onunla ilgilenebileceğim ve şehirden, keşmekeşten uzakta olacağımız bir dönemi beklemiş belli ki. İyi ki beklemiş. Huzurlu, sakin, dingin geçirdim hamileliğimi. Fiziksel olarak zor, psikolojik olarak çok şahane bir hamilelikti benimki...


Bir arkadaşımın tavsiyesiyle doğum/hamilelik terapisi yapan bir psikolog ile tanıştım. Güçlükle hamile kalmış olmanın da etkisiyle bebeğimi kaybedeceğim kaygısı taşıyordum. Bu kaygıdan beni kurtarsın, en azından bir seans destek alayım diye başladığım süreç, hamileliğim boyunca devam eden bir doğuma ve anneliğe hazırlık terapisine dönüverdi. Annemin ananemden taşıdığı ve benim de ondan löp diye kaptığım arızalara sahiptim ve evet ben onları kızıma taşımak istemiyordum. Böylelikle hamilelik sürecim bir yandan gayet dingin, diğer yandan sorgulayan, soran, kurcalayan bir dönem oldu benim için. 


Psikoloğum aynı zamanda doğuma hazırlık kursu veriyordu, tatlı bir ebe ile birlikte yapıyorlardı bunu. 17. haftada eşimle birlikte katıldık bu kursa. Evet, normal doğum istiyordum hep. Annem ebeydi. Çocukluğumda yüzlerce doğum hikayesine tanık olmuştum. Annem bırakacak yer bulamadığı her sefer beni de götürürdü doğumlara. Başka başka evlerde başka başka insanların arasında ödevlerimi yapar, evlerindeki telaşı şaşkınlıkla izlerdim. Sonraları pek oralı olmamaya başladım. Doğum gayet normal bir şeydi benim için. Evde, ebeyle yapılan bir şeydi. Öyle normaldi ki gece uyandığımda salonda doğum yapıldığına bile şahit olmuştum kaç defa... Bazen köylerden son dakika gelirlerdi anneme, çabuk girin doğum başlamış derdi annem. Hemen oracıkta, yerde kuruverirlerdi düzeni. 


Benim kafamda doğum bu kadar doğal bir eylemken etrafımdaki sezaryen furyasının da farkındaydım. Makyajını, saçını başını yaptırarak doğuma girmek istediği için ya da sırf günü saati fiyakalı olsun diye sezaryenle bebeğini kucaklayan insanlara şahit oluyordum. Bunları biliyordum da normal doğum yapabilmek için kendimi hastanelerin, özellikle doktorların sezaryen ısrarından korumam gerektiğinin farkında değildim. Önceleri böyle bir kurs neden var ki diyordum, işte tam da bu yüzden varmış. Eskiden köylerde kasabalarda hizmet veren annem gibi ebeler artık yoktu. Hastanelerdeki ebelere kalmıştı iş. Onlar da bu sezaryen furyasından nasibini almıştı, çoğu yeni mezun ebenin doğru düzgün normal doğum tecrübesi bile yoktu. Bu sebeple Gözde ebeyle anlaştık. Doğum başladığı andan itibaren bizimle olacaktı. Doğum anına kadar takip edecek, son anda da doktoruma haber verecekti. Yaşasın, emin ellerdeydim. 


İlk iş doktoruma doğumumla ilgili taleplerimi iletmek oldu. Pek de normal doğumu destekleyeceğini düşünmediğim doktorum beni yanıltmadı. Kendisine buradan bir daha teşekkür etmek isterim çünkü dürüstçe cevapladı sorularımı. Beni kandırıp son dakika golüyle sezaryene alıverebilirdi de... "Ben normal doğum takibini yapamam Figen Hanım, öyle bi vaktim yok" dediğini duyunca en azından sezaryen bile olmak zorunda kalsam bebeğim kendi istediği zaman gelse, doğumu o başlatsa diyince "Bu da mümkün değil, benim herşeyim planlı olmak zorunda; diğer işlerimi organize edemem yoksa" dedi. Ben de eyvallahı çakıp 21. haftada benimle aynı kafada olduğunu duyduğum bir başka doktora geçtim. İlk doktorumun beni korkutup vazgeçirmek için normal doğumla ilgili saydığı saçmalıkları yazmaya değer bulmuyorum. Ama fütursuzluk bu boyutta şu an ülkemizde. Anlamaya çalışıyorum bir yandan, evet çok fazla hastaları var ve evet gece 8-10 saat doğum takip edip ertesi gün elli tane hasta muayene etmek zor. Ama yanlış zaten daha başta. Doktorun doğumda ne işi var? Doğum ebenin işi. Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde bu iş böyle ilerlemiyor mu? Doğum ebelerle yapılıyor. Doktor sorun olursa müdahale etmek için var. Bizde ebeler enjeksiyon yapsın, tansiyon ölçsün. İyice köreltin herkesi... Hep geriye mi gider bir ülkede herşey arkadaş? İyiye giden şeyler de görmek bu kadar mı zor olur bir ülkede? 


30. Hafta civarında dönüşünü yapmıştı bizim tontik. 37. Haftada yapılan -ki bu muayenenin gayet gereksiz olduğunu düşünüyorum- çatı muayenesinde 3 cm açıklığın olduğu, rahim ağzının da gayet ince olduğu ve bebeğimizin gelmesinin an meselesi olduğu söylenince öyle bir havaya girdik ki... 38. Haftanın sonuna doğru bir gün arabaya hastane çantasını, pilates topunu vs yükleyip, köpeğimizi komşuya emanet edip, filmlerdeki gibi dörtlüleri açarak hastaneye koşturmuşluğumuz ve bunların yalancı kasılmalar olduğunu, doğumumuza daha zaman olduğunu duyarak geri gelmişliğimiz bile var. Bu cm bilgileri gebeye söylenmemeli bence. Kaç cm ne olduğundan bize ne ki? O doktorun ve ebenin işi. Bak insan nasıl havaya giriyor. Özetle 37. Haftadan itibaren 3 hafta boyunca 3 cm açıklıkla dolandım durdum. Nişan gelmeye hep devam etti. Hiç okuduğum doğum hikayelerindeki gibi ilerlemiyordu benimki. 


39+6 da sabaha karşı 4'te bir tuhaflık hissederek uyandım. Kasılmalar bazen düzenli bazen düzensiz olarak hep vardı zaten son iki haftadır. Ama bu defaki değişikti. Tam olarak hissettiğim şey huzursuzluktu. Tuhaf bir şeyler oluyordu. Uyuyamadım. 6ya kadar direndim. Son zamanlarda sağa sola dönmekte zorlanınca iyice, eşim salonda uyumaya başlamıştı, ben etrafımı yastıklarla donatıyordum. Eşimin yanına indim sabah 6'da. Geliyor galiba dedim. İki haftadır aynı şeyi bin defa duyduğundan olsa gerek, pek ilgilenmedi. Karşısındaki koltuğa uzandım, gün doğumunu izledim. Huzur doldum. İyice uyku bastırınca uykuya dalmışım. 20 dakikacık. Uyandığım anda pıt diye bişey patladı sanki içimde. Ya da belki de o pıt uyandırdı, çok emin değilim. Bunu bazı doğum hikayelerinde okumuştum da bir anlam verememiştim. İşte şimdi de bana olmuştu. Bir şeyin içerde pıt diye patladığını duymuştum işte, ayağa kalkarsam suların akacağını biliyordum. Son iki haftadır sürekli "su ne kadar gelecekmiş şimdi, e ya koltuğa halıya gelirse" diye sorup duran titiz başak burcu kocamın tam gönlüne göre oldu; ayağa kalkıp tuvalete gittim ve evet sular indi aşağı. Ya suyum geldiyse de ben anlamadıysam diye sorup duruyordum ebemize, yok o öyle bir şey değil, anlarsın diyordu. Evet, suyun gelip de anlaşılmaması pek mümkün değilmiş. Saat 6:30du. Ebeyi aradım. 


Evimiz şehirden ve dolayısıyla hastaneden de çok uzakta olduğundan hemen yola çıkmamızı söyledi. Yakın olsak ebe bize gelecekti ve son ana kadar kasılmaları evde karşılayacaktık ancak bu, evimizin lokasyonundan dolayı mümkün olmadı. İki hafta önce tecrübe ettiğimiz gibi eşyaları arabaya tıkıştırıp, Çiko'yu komşuya emanet edip, bu defa pilates topunu da evde unutup yola koyulduk. Biz çıkana kadar ve şehre varana kadar sabah trafiği başlamıştı, nedense çok önemsemedim. Hiç acelem yoktu 12-13 dakikada bir kasılmalar geliyordu, dayanamayacağım bir sancı değildi. Hastaneye vardık, hemen odalardan birine yerleştirip NST cihazını getirdiler. Evet, kasılmalar 10 dakikada bir gelmeye başlamıştı. Kendi ebem gelene kadar kimsenin muayene etmesini istemiyordum, damar yolunun açılmasını da... Hastaneye doğum için giriş yaptığınız anda takıyorlar o iğneyi damarınıza. Direkt hastayım havası geliyor insana. Hasta değilim ki ben? Kızımı karşılamaya geldim. Bunları söylememe gerek kalmadı, Gözde ebenin geleceğini söyleyince hastane personeli, daha evvelki tecrübelerinden olsa gerek, NST'yi bağlamak dışında bana pek bulaşmadı. 


Ve sonunda gülüşüyle ortama güneşi doğuran, pozitif enerji yuvası ebemiz Gözde çıkıp gelmişti. Onu görünce bir rahatlık geldi, itiraf etmeliyim. Muayene sonunda biraz şaşkındık çünkü hala 3 cm. idi açıklık. E 3 haftadır zaten öyleydi. Sabah 6:30dan 10:30a kadar hiç mi açılma olmamıştı? Olsun, açılır dedik, kızımızın acelesi yok demekki; keyfimize baktık. Umut'un çıkınından çerezler, meyveler yemeye çalıştım ama yok, hiçbir şey yemek istemiyordum. Tatlı bir şey hele hiç. Aksi gibi herkes bana tatlı şeyler yedirmeye çalışıyordu. Evet, doğum için bana enerji lazımdı ama tatlı midemi bulandırıyordu. Hatta kaşık kaşık zorla yedirilen sutlaci 15 dk sonra çıkardım. Öyle olunca kestiler zorlamayı. 


Öğle saatlerinde doktorum aradı. Herşeyin kontrolü altında olduğunu, ebeyle irtibatta olduklarini, doğum zamanı yaklaştığında atlayıp geleceğini söyledi ve epidural isteyip istemediğimi sordu. Istemediğimi soyleyince vaaay dedi, kapadı telefonu. Ben artistlik olsun diye değil, gerçekten müdahalesiz doğal bir doğum olsun istediğimden ve evet epiduralden korktuğumdan istemiyordum. Takip eden saatler sancıları zaman zaman Umut'un kollarinda, zaman zaman annemin belime yaptığı masajla karşıladım. O anları şu an hatırlayınca şunu çok rahat soyleyebilirim ki doğum kasılmaları hiç dayanılmayacak bir şey değilmiş. Size doğum çok sancılı, ay böyle bir ağrı yok vs gibi şeyler söyleyen insanlara kulak asmayın. Herkesin ağrı eşiği farklı elbette ama her dalgadan sonra vücuda salgılanan o endorfinle dünyanın en mutlu, keyifli insanina dönüşüvermek müthiş güzel. Evet, benim doğumum icin zor bir doğumdu denebilir, buna rağmen o günü yeniden yaşamayı cok isterim. O gün benim kızımın doğum günü. Kavuştuğumuz, onu ilk defa kokladığım gün. Hayatımın en önemli günü. 


Doktorum akşam üzeri 5 gibi geldiginde ben artik uykusuzluktan, açlıktan, yorgunluktan bitap düşmüştüm. İlk muayenesini yapip da neredeyse 12 saat sonunda hala 3 cm oldugunu gorunce ipleri eline almaya karar vermis olacak ki "Figencim bu defa sormuyorum ve sana minik bir doz epidural yaptırıyorum çünkü en azindan 1 saat uyumanı istiyorum. Bu bitkin halinle doğum filan yapamayiz." dedi ve epidurali hazırlattı. Itiraz edemedim çünkü gerçekten uyumaya ve biraz enerji toplamaya ihtiyacım vardi. Epidural en korktuğum şeydi, belime o iğne yapıldıktan sonra ha minik bir doz ha kocaman bir doz ne farkederdi ki. Neyse, itiraz yok. Gittik paşa paşa aldık epiduralimizi. Hiç korkulacak bir şey değilmiş. Odaya geri geldigimizde az önceki perişan figen gitmis yerine bir çiçek gelmişti, çiçek. Odamın kapısını, ışığını kapattılar. Mis gibi bir uyku çektim. Uyandığım gibi hoop muayene, ve sonuç: sadece yarım santim daha açılma. "Bu neymiş arkadaş"lar, "ben böyle şey görmedim"ler, "ay neden böyle oldu"lar havada uçuşmaya başladı. Herkes hayret içindeydi. Annem binlerce doğuma girdiğini, bu kadar ağır ilerleyenine rastlamadığını, Gözde beni strese sokan bir şeyin olduğunu, doktorum su geleli 12 saat olduğu için riskli saatlere girdiğimizi söyleyip duruyordu ve sonunda doktorum suni sancı vereceğini soyledi. Ertesi gun tatile gideceğini bildiğim doktorumun suni sancıyla bir an önce işi bitireyim de evime gideyim diye uğraştığını düşündüm önce. Annem ise sonradan itiraf etti, meğer sürekli baskı yapıyormuş doktora. Su önce geldiği için müdahale edilsin artik diye. Benim dışımda herkesin acelesi vardi özetle. Bense özellikle epiduralden sonra doğum eyleminden iyice uzaklaşmıştım. 


Umut'un enfes playlistinden şarkılar dinleyip dans ediyorduk, kahkahalar havada uçuşuyordu ve ben dogum yapıyor olduğum gerceğinden uzaklaşmıştım. Bu yüzden doktordan bana 45 dakikacik vermesini istedim. Beni yalnız bırakmalarını, kızımla bağ kurup doğumuma odaklanabilmeyi istedim. Bana vereceği bu sürenin sonunda hala istediği açıklığa kavuşamamışsam alacaktım suni sancıyı. Kabul etti, ışığı söndürüp çıktılar odadan. Kızımla sonunda baş başa kalabilmiştim, onunla konuştum; hadi dedim Ezo'm, ha gayret, sen ne yapacağını biliyorsun, ben de sana yardım edicem hadi bitirelim şu işi... Ben oksitosin hormonumu geri çağırmaktayken kapım açıldı ve doktorum, ebem ve kocam girdiler içeri. 45 dk. geçmişti bile. Hemen muayene, ve sonuç: 1.5 cm daha açabilmişim. Bu nasıl iş? Suyum geleli 15 saat oluyor ve zaman geçtikçe bebeğimin içeride sıkıntıya düşme riski artıyor. Bu defa bana sormadan suni sancı getiriliyor. Bildiğiniz bir serum şişesi, içine sanıyorum bir şeyler enjekte ediyorlar. Sanıyorum çünkü gözümü açamıyorum dalgaları atlatmaya çalışırken. Doğum sancısı denen şey hiç bir şey. Asla dayanılamayacak bir sancı değil. Bu yüzden sancı demek bile garip geliyor. Kasılma olur, dalga olur ama suni sancının yanında solda sıfır kalır. Evet, suni sancı pek hoş bir şey değil ama iyi ki var. Yarım saat sonunda ebe muayene ediyor ve ağlamaya başlıyor. Tam açıklık! Canım Gözde'cim. Koca koca gözleri yaşla doluyor sevinçten. Herkes şaşkın. Hemen doğumhane hazırlansın, bir bayram havası. İşte Ezo geliyor sonunda, aferin sana annesi, sevgilim bak bizim dilediğimiz gibi geliyor Ezo... Bunlar hatırladığım havada uçuşan cümleler. Annem inanmıyor bu arada, kendisine sürekli "şaka yapmıyoruz, valla tam açık!" deniyor. Sevinçle doğumhaneye geçiyoruz. 

Bu koltuğa o gün 3-4 defa oturmuştum muayene için. Bu defa kızıma kavuşmak için yerleşiyorum. Herkes hem çok heyecanlı hem de çok sevinçli. Doktorum nasıl ıkınacağımı anlatıyor tane tane. Ve başlıyoruz! Umut başucumda, kulağıma durmadan fısıldıyor. Ha gayret sevgilim, bak kızımız geliyor, hem de dilediğimiz gibi geliyor. Umut'un neden sürekli "dilediğimiz gibi" dediğini sonradan anlıyorum. Meğer gece saat 12'ye sezaryen için ameliyathane hazırlanmış. Bunu doğumdan sonra öğreniyorum. Bir yağmur, fırtına esiyor gürlüyor ve 25 dk sonunda Ezo'm bir balık gibi kayıveriyor içimden. Göğsüme koyuyorlar hemen; sıcacık, mis kokuyor miss... minicik vücuduyla göğsümde kıvrılmış yatıyor; bugün hala o müthiş koku burnumda, o sıcaklık göğsümde. Biraz kendine gelince kafasını yukarı döndürüp boncuk boncuk gözleriyle bana bakıyor. İnanamıyorum göz göze olduğumuza. Öyle bakıyor ki dikkatle, "ben de seni merak ediyordum" diyor sanki. O bakışları hayatım boyunca unutmayacağıma eminim. Ne şahane bir duygu, ne müthiş bir an. Öncesindeki 16.5 saat sıkıntılıydı belki ama doğumhanede geçen o kısacık ıkınma ve bebeğime kavuşma anını bir daha bir daha yaşamak isterdim. Saat 12ye hazırlanan sezaryen masasına çıkmamıştım hiç, 5 dakikayla nanik yapmıştık kızımla.12ye 5 kala geldi dünyaya Ezo. 

Evet, müdahalesiz doğal bir doğum yapmayı hayal etmiştim hep. Gerekli olduğunda tıbbın olanaklarından elbette faydalanacağımı bilerek.. Şimdi diyorum ki, müdahaleler iyi ki var. Ezo şu an 2.5 aylık. Bana yapışık yaşıyor. Gak dedikçe emiyor, guk dedikçe emiyor. Biraz uzun sürdü kavuşmamız, acısını çıkarıyoruz şimdi. Ağız ağıza, göz göze, ten tene..tattığım en güzel, en acayip duygu. İsteyen herkese hamileliğin, doğumun en güzelini diliyorum buradan. 


Figen Usaklioglu



6 Ocak 2016 Çarşamba

Gebelik ve Emzirme Dönemlerinde Diş ve Dişeti Tedavileri

Merhaba BYBO, 

Uzun zamandır grupta sorulan sorulardan yola çıkarak gebelik ve emzirme döneminde diş ve dişeti tedavileriyle ilgili derli toplu bir yazı oluşturmak istedim. Biraz detaylı olacak ama yuvarlak cümlelerle geçmek yerine isimlere en azından bir aşinalık yaratmak daha faydalı olacak. Ağız içinde hormonal değişimlerden en çok etkilenen doku dişeti olduğundan ağırlıklı olarak dişeti problemlerinden bahsedeceğim ama tedavi zamanlamaları ve kullanılan anesteziklerle ilgili kısım tüm diş ve dişeti tedavileri için geçerli. 

Büyük çoğunluğumuzun bildiği gibi, gebelikte ve emzirme döneminde ilaçlar ancak beklenen fayda potansiyel riskten daha fazlaysa kullanılır (kâr-zarar dengesi). Lokal anesteziklerle veya anestezisiz yapılan diş tedavileri daha ileri enfeksiyon ve ilaç kullanımı riskini azalttığından terazinin kâr tarafına yerleşiyor. Periodontal enfeksiyon (dişeti enfeksiyonu) dişleri çevreleyen yumuşak ve sert dokularda meydana gelir. Esas etkeni diş fırçalama ve diş ipi/arayüz fırçalarıyla uzaklaştırılması mümkün olan bakteri plağıdır. Plağın zamanla kireçlenmiş hali de diştaşıdır. Plak temizlenmediğinde önce dişetinde şişlik, kızarıklık, kanama gibi belirtiler gösteren dişeti iltihabı oluşur. Çok kısa ve yüzeysel bir diş yüzeyi temizliği işlemiyle, hatta bazen sadece doğru fırçalama ile bu iltihabın tedavisi mümkündür. Tedavi yapılmazsa iltihap kemiğe ilerler ve dişlerin çevresinde kemik erimeleri başlar. Bu aşamada tedavi daha uzun ve detaylı yapılır. Devamında dişeti operasyonları da gerekebilir. Gebelik döneminde değişen hormon seviyelerinin etkisiyle aynı miktardaki bakteri plağına dişetinin verdiği iltihabî cevap şiddetlenir. Yani gebelik öncesi ciddi bir sorun yaratmayan miktardaki plak bile gebelikte şiddetli dişeti iltihabına neden olabilir, dişeti kanamaları ve şişlikler artabilir. Bazen dişetinin sınırlı bir bölgesinde büyüme görülebilir (pyojenik granüloma/hamilelik tümörü). Bunların tamamı tedavi edilebilir durumlardır. Bu tip sorunların yaşanmaması için gebelik öncesinde diş hekimi kontrolüne gidilmeli ve gerekli tedaviler yaptırılmalı. Ayrıca doğru ağız temizliğinin nasıl yapılacağını bilmek gebeliğe bağlı dişeti sorunlarının da önüne geçmeyi sağlar. 
Gebelikte yaşanan şiddetli periodontal enfeksiyonun gebelik diyabeti, erken doğum-düşük doğum ağırlığı ve pre-eklampsi oluşumuna katkı sağlayabileceği yönünde görüşler mevcut. Eğer gebelik öncesi diş-dişeti tedavileri yapılmadıysa gebelik sırasında da bir hekim kontrolüne gitmek ve ağız temizliği işlemleri hakkında bilgi almak –sonra da bunları uygulamak- mevcut problemleri ortadan kaldırmasa da azaltacaktır. Ayrıca gebelik sırasında diş hekimi muayenesi ile ağızda ortaya çıkabilecek sorunlar ve uygun tedavi zamanı belirlenebilir. Gebeliğin ilk trimesterı bebeğin organlarının gelişim evresi olduğundan diş tedavileri açısından riskli bir dönem. 2. trimesterda acil olan diş tedavileri yapılabilir. En güvenli zaman ise 14.-20. haftalar arası. Bu dönemde diş çekimi, kanal tedavisi, dolgu, diştaşı temizliği gibi işlemler yapılabilir. Hatta şiddetli, ağrılı pyojenik granülomaların cerrahi işlemi bile uygulanabilir. Bütün bu işlemler için diş hekiminin gebeliğin takibini yapan hekimle yazılı konsültasyon yapılması şarttır. Acil olmayan tedaviler, sonraki haftalarda da sorun yaşanmayacağı düşünülüyorsa ertelenir. 3. trimester ise yapılacak işleme veya stres seviyesine bağlı erken doğum riski taşıdığından riskli. Ayrıca koltuktaki oturuş şekli 3. trimester için uygun değil. Yani 1. ve 3. trimesterlar diş-dişeti tedavileri için uygun değil. Ancak, çok ağrılı, cok acil, tedavi edilmediğinde bebeğe zarar verebileceği düşünülen durumlar varsa ciddi bir hekim konsültasyonu sonrasında mümkün olan en az girişim uygulanarak tedavi yapılabilir. 

Diş tedavilerinde kullanılan lokal anestezik solusyonların içerisinde anestezik maddenin kendisi ve etkisini arttırmak amaçıyla belli konsantrasyonlarda eklenmiş adrenalin bulunur. Gebelik döneminde lokal anestezi ile tedavilerin yapılması gerekliyse, öncelikle lidokain ve prilokain içeren anestezikler, mümkünse adrenalin içermeyenler tercih edilmeli. Lidokainin formülü düşük konsantrasyonda olduğundan toplam dozun minimalde tutulması daha kolaydır. Eğer adrenalinli lokal anestezik kullanılacaksa da toplam 0.1 mg’a kadar adrenalinin gebelerde güvenli olduğu belirtiliyor. Bu da 1/100.000 oranında adrenalin içeren bir anestezik için 5 karpül, 1/200.000 oranında adrenalin içeren için 10 karpül demek oluyor. (Bu sayıların sadece adrenalin içeriği için geçerli olduğu unutulmasın, her lokal anestezik maddenin maksimum dozu farklıdır.) Yüksek doz adrenalin gebelerde hipotansiyona yol açtığından sakıncalıdır, ama lokal anesteziklerde kullanılan adrenalin bebeğe giden kan akımına anlamlı bir etki yapmayacak kadar az miktarda bulunuyor. 

Sezaryen sırasında 60-500 mg arası lidokain alan annelerin emzirdikleri bebeklerinde herhangi bir soruna yol açmadığı gözlenmiş. Diş tedavileri sırasında kullanılan bir karpül solüsyonda 40-80 mg lokal anestezik madde bulunur. Yani emzirme döneminde bebeklerin diş tedavileri sırasında kullanılan miktardan oldukça fazlasını tolere edebildiği belirtiliyor. Ayrıca düşük dozda tek seferlik uygulanan bir işlem olması da bu açıdan bir avantaj. Emzirme döneminde adrenalinli lokal anestezik kullanımında bir sakınca yok. Tedaviden hemen sonra bebek emzirilebilir. Lidokain ve prilokain dışında, aslında rutinde en çok kullanılan anestezik madde artikain. Emzirme döneminde artikain konusunda varılmış bir fikir birliği yok. Ama süte lidokain ve prilokainden daha fazla oranda geçtiği biliniyor. Bunların yanında 2011’de yayınlanmış bir çalışma supuratif (irinli/cerahatli) enfeksiyonlarda artikainin 4 yaş üzeri çocuklar ile gebe ve emziren kadınlarda ilk seçenek olduğunu belirtmiş. Dental anesteziye bağlı şiddetli yan etki oranı artikainde çok düşük. Yani artikain konusu henüz net değil. Bu konuya girmemin sebebi, artikain kullanımının zorunlu olduğu bir durum ortaya çıkarsa da bunun dünyanın sonu olmadığını ifade etmek. Röntgen konusuna gelince... 

Gebelikte mümkün olduğunca uzak durmakta fayda olmasına rağmen çok gerekli durumlarda belirlenen küçük bir bölgeden röngen alınması durumunda bebeğin aldığı radyasyon teratojeni k (bebeğe zarar veren) dozun çok altında. Panoramik ve tüm ağızdan alınan radyografilerin de güvenli olduğu söylenmekte, ancak gebelikte genel kontrol yerine şikayet bölgesine odaklanıldığından zaten bunlar gerekli olmuyor. Emzirme döneminde röntgen konusunda çok daha rahat olunabilir, gerektiği kadar röntgen çektirilebilir. Sonrasında sütün sağılıp dökülmesi için bir sebep bulunmuyor. 

Sinem Yıldız Çiftlikli

Referanslar: 
1. Donaldson M, Goodchild JH. Pregnancy, breast-feeding and drugs used in dentistry. J Am Dent Assoc 2012, 143(8):858-71. 
2. Haas D. An Update on local anesthetics in dentistry. J Can Dent Assoc 2002, 68(9):546-551. 
3. Nizharadze N, Mamaladze M, Chipashvili N, Vadachkoria D. Articaine - the best choice of local anesthetic in contemporary dentistry. Georgian Med News 2011, 190:15-23. 
4. Ortega D, Viviand X, Lorec AM, Gamerre M, Martin C, Bruguerolle B. Excretion of lidocaine and bupivacaine in breast milk following epidural anesthesia for cesarean delivery. Acta Anaesthesiol Scand 1999, 43(4):394-397. 
5. Giuliani M, Grossi GB, Pileri M, Lajolo C, Casparrini G. Could local anesthesia while breast-feeding be harmful to infants? J Pediatr Gastroenterol Nutr 2001, 32(2):142-144. 6. Suresh L, Radfar L. Pregnancy and lactation. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 2004, 97(6):672-82.

27 Kasım 2015 Cuma

Dr. Yalım Üner’e Cevap

Geçtiğimiz gün blogda bir mama firmasının çeşitli mecralarda duyurduğu ‘Her gün 500 ml anne sütü’ iddiasının asılsız olduğunu gösteren bir yazı yayımladık. Bu öneri, mama firmasının iddiasının aksine, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından önerilmemekte ve desteklenmemekte. Ayrıca, masumane gibi görünse de, “her gün 500 ml anne sütü almalıdır, bunu almıyorsa üstünü mama ile tamamlamalıdır” iddiası emzirmenin doğasına aykırıdır ve mama firmalarının anneleri gereksiz endişeye sevk edip emzirmek yerine mama kullanımına çekmek için uyguladığı bir yöntemdir. Bu konudaki detayları “Anneler dikkat! ‘Her gün 500 ml anne sütü’ aldatmacası” yazımda bulabilirsiniz. 

Dr. Yalım Üner (ilgili firmanın medikal direktörü) Instagram sayfasında 26 Kasım 2015 tarihli beni ve BYBO’nun kurucusu Eren Kaya’yı etiketlediği gönderisinde şunları yazdı: 

“Anne sütü önemlidir. Bir damlası bile cok değerlidir, bu 1 damlası da yeterlidir anlamına gelmez. İlk 6 ay bebeğe "başka birşey verilmiyorsa", bebeğin kilo alımıyla anne sütü yeterliliği değerlendirilebilir. Ek besine başlandıktan sonraki dönem kritiktir. Artık sadece kilo alımıyla anne sütünü değerlendiremezsiniz, çünkü 6. aydan sonra bebek, anne sütü dışında ek gıdalar da almaktadır. Eğer anne sütü yeterli verilemiyor ve fakat bebeğin kilosu artmaya devam ediyorsa, bu durumda anne sütü dışındaki ek besinleri artırdınız demektir. Yani anne sütü yerine bebeğinize ek gıda; örneğin sebze veriyorsunuz demektir. Sebze gibi ek gıdalar anne sütünün yerini tutmaz. 
Dünya Sağlık Örgütü ek gıdaların tüketimiyle ilgili bilgilendirmek amacıyla profilimdeki linkten indirebileceğiniz pdf dokümanını hazırlamıştır. (Link, Dünya sağlık Örgütünün herkese açık sitesinden alınmıştır, sayfa 94'e bakınız.) Hesaplayabilmeniz için: Anne sütünün 100 ml'si 67-69 kcal, katı besinin ortalama kalorisi 0.8-1 kcal/ml'dir. Anne sütünden alınması gereken enerjiyi (linke bakarak) 67'ye bölerseniz verilmesi geren miktarı bulabilirsiniz. 6-8 aylar arasındaki bebeklerin anne sütünden alması gereken enerji miktarı 413 kcal'dir. Çıkan kalori değerinin ml'ye çevrilmesiyle 616 ml süt ihtiyacı elde edilir. Biz de bu bilgiyi, otoritelerimizle aynı şekilde, en az 500 ml olarak kullanıyoruz.
Bahsettiği doküman şudur: 

www.who.int/nutrition/publications/infantfeeding/FNB_24-1_WHO.pdf 

Doktor Bey’i anlıyorum; çalıştığı firmanın iddialarını savunmak, çıkarlarını korumak zorunda hissediyor. Ancak biz de, BYBO olarak, halkımızı doğru bilgilendirmek isteyen bilim insanları ve ebeveynleriz. Doktor Bey’in cevabı ciddi derecede hatalı ve yanlış bilgiler içeriyor. Herkesin görebilmesi için bu cevaptaki yanlış bilgi ve yönlendirmeleri teker teker ele alacağım. Önce mama firmalarının iletişiminde kullandığı temel bir varsayımla başlayacağım. Sonra da yukardaki yazıya madde madde açıklama getireceğim. 

“Anne sütü en iyidir, ama anne sütü yoksa ya da yeterli değilse mama verilmelidir” 
Bu ifade, mamaların pazarlama çalışmalarını savunan herkesin sürekli tekrarladığı bir ifade olup firmaların iletişim stratejilerinin temel taşıdır. Altında yatan mantık şu: anne sütü, mamalar gibi, varsa tüketilen, yoksa tüketilmeyen bir şeydir. O yüzden yokluğunda (ki bu yokluk ya da yetersizlik kavramları sürekli vurgulanır) mamadan başka çare yoktur. 

Halbuki gerçekler öyle değil. Eğer bebekler istediği zaman istediği kadar emziriliyorsa, yani saatsiz ve şartsız emziriliyorsa, beklenmedik bir tıbbi sebep olmadığı sürece süt durup dururken azalmaz ve kesilmez. Bebeğin ihtiyacı ve süt üretiminde zaman zaman doğal dalgalanmalar olabilir. İstediği zaman istediği kadar emzirme prensibi uygulanırsa süt üretimi ihtiyaca göre artar ya da azalır. Yani ne kadar süt üretileceğini bebek ayarlar. 


Eğer bebeğin büyümesinde sorun varsa (kilo alımı, boyun uzaması ve baş çevresi ölçümü ile değerlendirilir), örneğin aldığı kilo arzu edilenin alında ise, yapılması gereken ilk şey daha sık, daha bol emzirmektir. Bununla hala istenen büyüme yakalanamıyorsa o zaman mama verilmesi gündeme gelir. 


Ancak Türkiye’deki genel algı sütün bebeğin talebine göre değil, annenin yeme içmesi ile yapıldığı yönünde. Yani bebek ne kadar emerse vücut o kadar süt yapar bilgisi eksik. Bu bilgi anne adaylarına, annelere, doktorlara hemşirelere doğru düzgün verilmiyor. Özellikle son beş yılda emzirmeyle ilgili eğitim materyallerinin çok büyük oranda mama sektörü tarafından hazırlandığını, büyük çapta sağlık profesyoneli ve anne eğitimleri verdiklerini hatırlatırım. 


Pekiyi, emzirme ile ilgili bilimsel gerçekler bu iken Türkiye’deki uygulama ne? 

  • Doktorlar bebeklerin normalden (Dünya Sağlık Örgütü ve diğer rehberlerden) çok daha fazla kilo almasını bekliyor, istiyor. Mesela, ilk 3-4 ayda kilo alım beklentisi ayda 600-900 gramdır. Bazıları bunu 500-1000 gram olarak kabul ederler. Türkiye’de bir bebek ayda 900-1000 gramın altında kilo aldıysa ilk aylarda bir çok doktor hemen “kilo alımı yeterli değil” diyor. 
  • Daha da kötüsü, kilo alımının yetersiz olduğunu düşündüğünde (iddia ettiğinde) anneye daha sık ve daha bol emzirmeyi önermek yerine bebeğe hemen mama başlıyorlar. 
(Büyümede tek kriter kilo alımı değildir, özellikle 4 aydan sonra mutlaka boy da göz önünde bulundurulmalı. Bu da çoğu zaman göz ardı ediliyor.) Yani, 6 aydan küçük bir bebeğe doktorun mama başlaması için temel olarak iki sebep olabilir: 
  1. Bebeğin kilo alımı/ büyümesi yetersiz ise (gerçekten uluslararası standartlara göre bu değerlendirme yapılmalı, doktorun şahsi kanaatine göre değil) VE daha sık ve daha bol emzirme ile büyüme yeterli düzeye gelmiyorsa, doktor mama başlayabilir 
  2. Emzirmeye engel tıbbi durumlar varsa, bebeğin annesi fiziken yanında değilse, veya bebeğin acil beslenmesini gerektiren tıbbi durumlar (örneğin vücudun susuz kalması (dehidratasyon)) durumlar varsa 
Pekiyi, 6 aydan büyük bebekler için durum nedir? Büyüme (kilo ve boy birlikte değerlendirilmeli) istenen düzeyde değilse VE daha sık ve daha bol emzirme ile istenen büyüme yakalanamıyorsa o zaman iki seçenek vardır: 
a. Mama takviyesi b. Ek gıdayı artırmak 
Böyle bir durumda hangisinin seçileceğine ve miktarına bebeğin mevcut beslenmesi ışığında doktor ve anne-baba birlikte karar vermeli. 

Pekiyi, Türkiye’deki uygulama nasıl? 6 ay sonrasında mamaya başlamanın en önemli sebepleri: 

- Annenin sütüm azaldı duygusu/ kaygısı: Bebek yeterince sık beslenmezse doğal olarak süt dalgalanır. Bu durumda anne “hah bak benim de sütüm azaldı” diye endişe eder. Mevcut ortam annelere yetersizlik duygusu aşılıyor ve endişelerini sürekli teşvik etmekte. Bu halde de her dalgalanmada anneler mama vermek zorunda hissediyor.  
- Sütü azalırsa ve/veya 500 ml’nin altına düşerse bunu mutlaka mama ile takviye etmesi gerektiğini zannetmesi: Bu da 2010 yılından beri sürdürülen ‘500 ml’ kampanyasının ülkemize ciddi bir etkisi. Burada uluslararası kaynakların kampanyanın 2010-2013 arasında firmanın mama satışlarını %15 oranında artırdığını yazdığını hatırlatmak isterim. 
‘500 ml’ iddiaları her ne kadar kağıt üzerinde 6 ay sonrası dönemi kapsasa da bu mesaj ay gözetmeden tüm annelere ulaştığından bütün annelerde “Ya o kadar süt üretmiyorsam” endişesi yaratabiliyor. Bu endişe kilo artışı, boy uzaması normal olan bebeklerin annelerinin dahi mamaya başlamasına sebep olabiliyor. Bu temel bilgiler ve algıları gözden geçirdikten sonra şimdi Dr. Yalım Üner’in yazısına dönelim. 
“Ek besine başlandıktan sonra ... artık sadece kilo alımıyla anne sütünü değerlendiremezsiniz.” 
Bu ifadeler 6 aydan sonra ‘anne sütünün’ değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmekte. Pekiyi, neye dayanarak? Hangi uluslararası otorite 6 aydan sonra anne sütünün değerlendirilmesi ve/veya ölçülmesi gerektiğini söylüyor? Buradaki temel hata, konuya ‘anne sütü’ olarak bakmaktır. Mamanın miktarı, mililitresi hesaplanabilir. Ek gıdanın da öyle. Bunlar gözle görülür, ölçülebilir. Ama emzirme böyle değildir. Hangi bebeğin hangi emzirme seansında ne kadar süt emdiğini bilemezsiniz. Ölçemezsiniz. Tahmin de edemezsiniz. Bebeğin ne kadar süt emdiği tamamen bebeğe ve anneye özgü bir durumdur. 

Bu yüzden, hiçbir uluslararası kabul görmüş otorite 6 aydan öncesi için de, sonrası için emzirilen bebekler için anne sütü miktarının rakamsal olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylememiştir; bu konuda hiçbir rakam vermemiştir. 

“Eğer anne sütü yeterli verilemiyor ve fakat bebeğin kilosu artmaya devam ediyorsa, bu durumda anne sütü dışındaki ek besinleri artırdınız demektir. Yani anne sütü yerine bebeğinize ek gıda; örneğin sebze veriyorsunuz demektir. Sebze gibi ek gıdalar anne sütünün yerini tutmaz.” 
Altı aydan sonra ek gıdaya geçişin yavaş olması gerektiği, 6-12 ay arasında emzirmenin temel besin olması gerektiğini hepimiz biliyoruz. Eğer bebeklerin fazla ek gıda ile beslenmesinden, bu yüzden daha az anne sütü almasından endişe ediliyorsa, esas değerlendirilmesi gereken bebeğin ne kadar ek gıda aldığıdır. Anne sütü değil. Çünkü ne kadar ek gıda aldığını gözle görebilir ve ölçebilirsiniz. Ölçülemeyecek bir şeyin, yani bebeğin ne kadar süt emdiğinin değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmenin tek bir amacı olabilir: Anneleri gereksiz endişeye sevk edip emzirmek yerine mama kullanımına çekmek. Bu konuyu bir önceki yazımda aktardım. 
“Dünya Sağlık Örgütü ek gıdaların tüketimiyle ilgili bilgilendirmek amacıyla profilimdeki linkten indirebileceğiniz pdf dokümanını hazırlamıştır. (Link, Dünya sağlık Örgütünün herkese açık sitesinden alınmıştır, sayfa 94'e bakınız.)” 
Bu tamamen yanlış bir bilgidir! Bahsedilen doküman mama firması tarafından kapsamı ve amacı dışında kullanılmıştır. Dokümanın amacı Dr. Yalım Üner’in yazısında yazdığı gibi, “ek gıdaların tüketimiyle ilgili bilgilendirmek” değildir! Bu doküman Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 2003 yılında yaptırılan bir teknik çalışma olup amacı bebek ve çocukların ek gıda ihtiyacı konusundaki güncel araştırmaların sonuçlarını derlemektir. Netleştirmek için tekrar ediyorum, bu doküman bir WHO rehberi, ya da WHO’un ülkelere öneri paketi değildir!
“Hesaplayabilmeniz için: Anne sütünün 100 ml'si 67-69 kcal, katı besinin ortalama kalorisi 0.8-1 kcal/ml'dir. Anne sütünden alınması gereken enerjiyi (linke bakarak) 67'ye bölerseniz verilmesi geren miktarı bulabilirsiniz. 6-8 aylar arasındaki bebeklerin anne sütünden alması gereken enerji miktarı 413 kcal'dir. Çıkan kalori değerinin ml'ye çevrilmesiyle 616 ml süt ihtiyacı elde edilir.”
Bahsi edilen doküman içindeki teknik çalışmalardan biri 2000 yılında yapılmış bir araştırmayı alıntılamış ve bebeklerin aylara göre kalori ihtiyacı tablolarını koymuş (sayfa 94). Firma da bu tablodaki rakamlardan yola çıkarak yukardaki hesabı yapmış ve bu hesaba göre anne sütü ihtiyacının ml olarak 616 ml olduğunu iddia etmiş. 

Yani WHO’nun istediği teknik çalışma da, atıf yapılan araştırma da mililitre olarak ‘şu kadar anne sütü tüketilmelidir’ deMEmiştir! Dr. Üner’in gönderisinde de görebileceğiniz gibi iddia edilen rakam tamamen mama firmasının hesabı, WHO’nun önerisi değil! Bu dokümanın hiç bir yerinde 500 ml iddiasını destekleyen tek bir ifade bile yer almamaktadır. WHO’nun bebek beslenmesi konusundaki önerileri nedir derseniz bu sayfada bulabilirsiniz. Ve burada alınması gereken anne sütü miktarı konusunda tek bir ifade bile bulunmuyor. 

“Biz de bu bilgiyi, otoritelerimizle aynı şekilde, en az 500 ml olarak kullanıyoruz.”  
Bu da yanlış bir bilgi. Uluslararası alanda kabul görmüş hiç bir otorite emzirilen bebeklerin ne kadar anne sütü alması gerektiği ile ilgili bir öneri ortaya koymamıştır!

WHO bu teknik çalışma sonrasında ‘şu kadar anne sütü tüketilmelidir’ diye bir öneri kesinlikle geliştirMEmiş! Bunlar WHO’nun web sitesinde erişebileceğiniz on binlerce çalışma dokümanından biri olarak 2003’ten beri arşivlerde kalmıştı.


WHO, firmanın “Her gün 500 ml anne sütü” iddiasını 2013 yılında net bir şekilde yalanlamış ve “böyle bir önerimiz yoktur” demişti. Ben de geçtiğimiz haftalarda Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Bölgesi Beslenme Programı Yöneticisi Dr. João Breda’ya yazıştım. Kendisine sosyal medyadaki görüntüleri ve mama firmasının iddialarını gönderdim. Açıkça şunu sordum: 


“WHO’nun bu iddiaları destekleyen herhangi bir rehberi var mı?”


Dr. Breda 24.11.2015’te bana email ile verdiği cevabı son derece net: 

Kimden: Breda, Joao (DNP-NAO) Kime: Cesuroglu T (SOCMED) Tarih ve saat: 24-11-2015 12:19 
“WHO recommendations do not support the claim of the minimum requirement of 500 ml breast milk per day”  
Türkçesi: “Dünya Sağlık Örgütü (WHO) önerileri ‘en az 500 ml anne sütüne ihtiyaç vardır’ iddiasını kesinlikle desteklememektedir.” 
Eğer 500 ml iddiası mama firmasının iddia ettiği gibi bir WHO önerisi olsaydı tüm dünyada uygulamaya geçirilirdi. Ama dünyanın başka hiçbir ülkesinde ‘Her gün en az 500 ml’ diye bir kampanya yok. Uluslararası literatürde ‘her gün 500 ml anne sütü alınmalıdır’ diye hiçbir atıf, hiçbir bilgi yok. 
‘Her gün 500 ml anne sütü (yoksa mama)’ aldatmacasının özeti  
1) Bir bebeğin ne kadar anne sütü emdiği ölçülemez.  
2) Eğer gerçekten bebeklerin fazla ek gıda alarak daha az anne sütü almasından endişe ediyorsanız değerlendirmeniz gereken ek gıda miktarıdır. Anne sütü değil. Çünkü ek gıda gözle görülür; miktarı ölçülebilir.  
3) Ölçülemeyecek bir şeyin, yani bebeğin ne kadar süt emdiğinin değerlendirilmesi gerektiğini iddia etmenin tek bir amacı olabilir: Anneyi endişeye sevk edip “Acaba benden o kadar süt çıkıyor mudur?” dedirtmek, kendinden şüphe ettirmek ve bu şekilde “Ne olur ne olmaz ben biraz takviye yapayım” deyip mamaya başlatmak.  
4) Uluslararası alanda kabul görmüş hiçbir otorite emzirilen bebeklerin ne kadar anne sütü alması gerektiği ile ilgili bir öneri ortaya koyMAmıştır. 
5) “Her gün 500 ml anne sütü” gereklidir iddiasını ortaya koyan mama firmasıdır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) değil. WHO’nun 2003 yılına ait bir teknik dokümanını amacı ve kapsamı dışında kullanarak bazı hesaplar yapmışlar ve ‘500 ml anne sütü verilmelidir’ sonucuna ulaşmışlardır. Ancak bu dokümanın hiçbir yerinde bu iddiayı destekleyen tek bir ifade bile yer almamaktadır.  
6) ‘500 ml’ iddiasını hiçbir uluslararası otorite desteklememektedir.  
7) WHO mama firmasının ‘500 ml’ iddiasını 2013 yılında net bir şekilde yalanlamıştır.  
8) WHO Avrupa Beslenme Programı Direktörü, mama firmasının iddiasını bu hafta bana gönderdiği mailde net bir şekilde tekrar yalanlamıştır: “Dünya Sağlık Örgütü (WHO) önerileri ‘en az 500 ml anne sütüne ihtiyaç vardır’ iddiasını kesinlikle desteklememektedir.”  
9) Mama firmasının kendilerine sunduğu bilgileri sorgulamadan takipçileri ile paylaşan sosyal medyanın popüler anneleri ne yazık ki bu yanlış bilginin on binlerce anneye yayılmasına alet olmuştur. 
Sevgili anneler ve babalar, 

“Acaba sütüm yetmiyor mu?” diyerek mama başlamanız çocuğunuza yaptığınız büyük bir kötülük olabilir. Emzirme ve çocuk beslenmesi ile ilgili konularda endişe duyduğunuzda size yardımcı olmak için hazırlanmış çok sayıda yazıyı bu blogda bulabilirsiniz. Ayrıca Bebek Yapım Bakım Onarım ve Emziren Anneler gruplarında bu konuda soruları olan annelere sürekli yardımcı oluyoruz. Daima yanınızdayız. 


Dr. Tomris Cesuroğlu 

Hekim, araştırmacı ve anne 

24 Kasım 2015 Salı

Anneler dikkat! ‘Her gün 500 ml anne sütü’ aldatmacası (Tomris’in Emzirme Notları 23)

Sevgili anneler, 

Her gün medyada ve sosyal medyada emzirme ile ilgili bir çok öneri ile karşılaşıyorsunuz. Bunları uyguladığınızda bebeğinize iyi baktığınızı düşünüyorsunuz. Pekiyi, emzirme ve ‘anne sütü’ konusunda verilen önerilerin ne kadarının doğru olduğunu hiç düşündünüz mü? 


Emzirme konusunda çok ciddi bir bilgi kirliliği var. Dahası, internette (ve gerçek hayatta) yanlış ve asılsız bilgiler dolaşıyor. Mama firmaları ‘anne sütü’ dostu gibi görünüp aslında mama tüketimini artırmaya hizmet eden iddialarda bulunabiliyor; internette ve verdikleri eğitimlerle yayabiliyor. Bunun en güncel örneklerinden biri “Bebekler her gün 500 ml anne sütü (yoksa mama) almalıdır” iddiası. Bir mama firması tarafından 2010’dan beri farklı kampanyalarla dile getirilen bu iddia için asılsız bir şekilde ‘Dünya Sağlık Örgütü beslenme rehberlerine göre’ diye referans veriliyor. Siz de “Acaba 500 ml anne sütü çıkıyor mudur benden???? Eğer çıkmıyorsa üstünü mama ile tamamlamam gerekir!” diye endişe ve telaşa kapılıyorsunuz. Hatta “Ya bebeğime iyi bakmıyorsam??? Bak Dünya Sağlık Örgütü de demiş. Ne olur ne olmaz, ben biraz takviye yapayım” deyip mamaya başlıyorsunuz. Bu da sonun başlangıcı oluyor. 


Çünkü mamaya bir kez başlandı mı bebeğin aldığı anne sütü miktarı azalmaya başlar, mama miktarı hızla artar, bebek gittikçe biberona alışır ve emmesi bozulur, bu yüzden anne sütü daha da azalır ve bu bir kısır döngü halinde devam eder. Sonuç olarak bu yola giren ailelerde bebeklerin önemli bir kısmı zamanla emmeyi bırakır ve sadece mama ile beslenir hale gelir. Tam da mama firmalarının istediği şey! 

Emzirilen bebekler için ‘şu kadar ml anne sütü almalıdır’ diye bir öneri verilmemiştir, verilemez de. Çünkü bu emzirmenin doğasına aykırıdır. Mamanın miktarı, mililitresi hesaplanabilir. Gözle görülür, elle tutulur. Ama emzirme böyle değildir. Emzirme anne ve bebek arasında bir iletişimdir. Bebek acıkır, anne meme verir. Daha çok ihtiyacı varsa, bebek daha sık emmek ister. Daha az ihtiyacı varsa daha az. Bebekler istedikleri zaman istedikleri kadar emzirildiklerinde kendi ihtiyaçları doğrultusunda en ideal şekilde beslenmiş olurlar. 

Emzirilen bir bebek için mililitre bazında öneri vermek anne ve bebek arasındaki iletişime müdahale etmek demektir. Rakamsal olarak verilen öneriler ancak emzirme sayısı şeklinde olabilir. Bu da ancak kritik dönemlerde veya gerektiğinde yapılır. Mesela bazı kaynaklarda yenidoğan döneminde günde en az 8-12 kez emzirmek gerektiği belirtilir. Bu önerinin amacı bellidir: yeni doğum yapmış bir anne bebeğinin acıkma işaretlerini henüz öğrenmemiş olabilir; doğru yolda olduğunu anlaması için genel bir rehber sunulur bu öneri ile. Ancak emzirmenin hiç bir dönemi için, yani ne ilk 6 ay, ne de sonrası için, mililitre bazında anne sütü önerisi verilemez. 


Yani, “her gün 500 ml anne sütü almalıdır, bunu almıyorsa üstünü mama ile tamamlamalıdır” iddiası emzirmenin doğasına aykırıdır ve mama firmalarının anneleri gereksiz endişeye sevk edip emzirmek yerine mama kullanımına çekmek için uyguladığı bir yöntem.  

İyi de, o zaman Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu öneriyi nasıl yapmış olabilir? İşin en acı yanı bu: WHO’nun böyle bir önerisi yok. Hiç olmadı! Mama firması bu ‘WHO önerisidir’ diyerek asılsız bir iddiada bulunuyor. Ve bu ilk değil. Aşağıda bu konun hikayesini sizinle paylaşacağım. 

Dünya Sağlık Örgütü ne önerdi, ne önermedi? 


Geçen ay bir mama firması sosyal medyanın popüler anneleri ile İstanbul’da bir etkinlik yaptı (26 Ekim 2015). Etkinlik slaytları katılımcı anneler tarafından hızlıca Instagram’da paylaşıldı. Bunlardan biri çok dikkat çekiciydi: “Dünya Sağlık Örgütü Beslenme Önerileri” başlığı ve Dünya Sağlık Örgütü (World Health Organization – WHO) logosu ile aylara göre anne sütü ihtiyacını veren bir tablo içeriyordu. Slaytta ayrıca firmanın farklı platformlarda sık sık tekrar ettiği “Günde en az 500 ml anne sütü” iddiası yer alıyordu. Etkinlikteki blogger anneler bu slaytı “Dünya Sağlık Örgütü beslenme önerilerine göre…” diyerek hemen takipçilerine duyurdular ve bu ‘bilgi’ anında binlerce anneye ulaştı. 


Emzirme konusunda annelere yardım etmek için ciddi çaba harcayan bir hekim, araştırmacı ve anne olarak “Her gün 500 ml” iddiasına WHO’nun referans verildiğini görünce harekete geçtim. Çünkü yukarda aktardığım gibi, emzirilen bir bebek için ‘alması gereken anne sütü şu kadardır’ demek emzirmenin temel mantığına, doğasına aykırı. WHO’nun gerçekten böyle bir önerisi olabilir mi? Slaytın altında okunamayacak kadar küçük yazılarla belirtilmiş referanslar neler? Öncelikle soruyu firmaya ait Instagram sayfasına yönelttim. Bu slaytın WHO’nun hangi dokümanından alındığını sordum. Referans verilmedi; sadece mail adresim istendi. Soruyu soralı dört, mail adresimi vereli üç hafta geçmesine rağmen henüz bir şey gelmedi. 


Konuyu bir de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Avrupa Bölgesi Beslenme Programı Yöneticisi Dr. João Breda’ya sordum. Dr. Breda mailime cevabında net bir şekilde şunu ifade etti: “Dünya Sağlık Örgütü önerileri ‘en az 500 ml anne sütüne ihtiyaç vardır’ iddiasını kesinlikle desteklememektedir.” 


Bu ilk değil! 

Mama firması “günde 500 ml süt” iddiası için WHO’nun olmayan rehberlerine ilk kez referans vermiyor. Bu durum ne yazık ki 2013’te de gerçekleşmişti. Bunu ortaya çıkartan İngiliz Independent gazetesi, 29 Haziran 2013’te ilk sayfasında skandalı afişe etti  (haberin Türkçe tercümesi burada). Durum özetle şöyleydi: Firma 2010’dan beri çeşitli isimler altında kampanyalar düzenleyerek 6-24 ay arasında bebeklerin “günde en az 500 ml anne sütüne” ihtiyaç duyduğunu iddia etti. 2012-2013 yılında bu konuda televizyonda kamu spotları yayınladı, yazılı basında yer aldı, firmanın beslenme uzmanları halka eğitimler verdi. Özetle verilen mesaj şu idi: “Bebeğinizin 6 aydan sonra günde en az 500 ml anne sütüne ihtiyacı vardır. Bunu almıyorsa mutlaka mama ile tamamlanmalıdır. Bu bebeğinizin sağlıklı büyümesi için şarttır ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) önerisidir”. (Anne babalar gözünden kampanyanın aktarıldığı ve eleştirildiği Independent gazetesinin diğer haberi burada, Türkçesi ise burada) Habere göre mama firması bu kampanya sayesinde Türkiye’deki satışlarını %15 arttırmış ve kampanya yüzünden anneler bebeklerini gereksiz yere mamaya başlatmış olabilir. 


Kampanyanın 2013 yılı çalışmalarında 500 ml iddiası için WHO’ya referans verilmişti. WHO ile birlikte UNICEF’in (Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu) logosu da kampanyada kullanılmıştı. Ancak Independent’ın haberi ile WHO ve UNICEF kampanyaya destek olmadıkları, logolarının izinsiz yayınlandığını ortaya çıktı. WHO’dan Dr. Joao Breda ayrıca yaptığı açıklamalarda firmanın ‘500 ml anne sütü’ iddiasının WHO önerilerini kesinlikle yansıtmadığını vurguladı. Sağlık Bakanlığı ise yönetilen soruları cevapsız bırakmış. Independent’ta yayınlanan skandaldan sonra pekiyi ne oldu? Haberlerin yapılmasında eşiyle görev alan Sezai Ozan Zeybek’in aktardığı kadarıyla hiç bir şey olmamış: “Ceza alan olmadı, yasal bir süreç işlemedi. Bunun yerine bazı gazetelerde reklâm kokan haberler çıktı. Independent’da çıkan haberin anlaşılması güç bir özeti verildi, ardına (kimi zaman haberden daha uzun) Danone-Türkiye’nin kamusal hizmetlerini, bu konudaki duyarlılığını anlatan resmî bir açıklama eklendi. Bir süre sonra kampanya geri çekildi; yerine “annelere süt” adıyla yeni bir kampanya başlatıldı. Hayat devam etti.


”WHO, UNICEF ve “500 ml” iddiası 


Şu ana kadar hiç bir uluslararası sağlık otoritesi bebeklerin alması gereken anne sütü miktarı konusunda bir öneride bulunmamıştır. Çünkü, başta aktardığım gibi, böyle bir ‘öneri’ emzirmenin doğasına aykırı olurdu. WHO ve UNICEF’in emzirme ile ilgili önerileri çok nettir: bebekler ilk 6 ay sadece emzirilmelidir. Uygun ek gıdalar ile emzirme en az 2 yaşına kadar sürdürülmelidir. Anne ve bebek arzu ederse bu süre daha da uzun olabilir. Bu rehberlerin hiç bir yerinde anne sütünün miktarı ile ilgili bir ifade bulunmamaktadır. 


Pekiyi, firma ‘500 ml’ iddiasını neye dayandırıyor? Teknik detaylara girmeden şöyle özetleyeyim. WHO 2003 yılında bebek ve çocukların 6 aydan sonra ek gıda ihtiyaçlarını belirlemek amacıyla uzmanlardan bazı teknik çalışmalar istemiş. Bu çalışmalardan biri 2000 yılında yapılmış bir araştırmayı alıntılamış ve bebeklerin aylara göre kalori ihtiyacı tablolarını koymuş. Firma da bu tablodaki rakamlardan yola çıkarak ‘şu kadar anne sütü gerekir’ diye bir hesap yapmış. Burada dikkat edilmesi gereken üç önemli husus var: 

- Ne WHO’nun uzmanlardan istediği teknik çalışma, ne de atıf yapılan araştırma bebeklerin 6 aydan sonra ne kadar anne sütüne ihtiyaç duyduğunu belirlemek amacı ile yapılMAmış. Teknik çalışmanın amacı ek gıda ihtiyacı konusundaki güncel araştırmaların sonuçlarını derlemek.  
- Ne WHO’nun istediği teknik çalışma, ne de atıf yapılan araştırma mililitre olarak ‘şu kadar anne sütü tüketilmelidir’ deMEmiş.  
 - WHO bu teknik çalışma sonrasında ‘şu kadar anne sütü tüketilmelidir’ diye bir öneri kesinlikle geliştirMEmiş. Bunlar 2003 yılında yapılmış teknik çalışmalar olarak arşivlerde kalmış. 
Buna rağmen firma bunun WHO önerisi olduğunu iddia ederek Türkiye’de “Her gün 500 ml anne sütü” diye bir kampanya düzenlemiş. Doğal olarak WHO bunu yalanlamış ve “böyle bir önerimiz yoktur” demiş. Hatta logosunun izinsiz kullanıldığını belirterek kampanyadan derhal kaldırılmasını istemiş. 

“500 ml” iddiası devam ediyor


“Her gün 500 ml süt” iddiası için WHO ve UNICEF’in ismi ve logosu izinsiz kullanıldı. Bunun WHO’nun önerisi olduğu asılsız bir şekilde iddia edildi (hatta hala edilmeye devam ediliyor). Bunların hepsi dünyanın en saygın gazetelerinden birinin haberi ile ortaya çıkartıldı. Ama ülkemizde bundan kimsenin haberi yok. 


Dahası, firmanın “500 ml anne sütü” kampanyası Türkiye’de son derece etkili oldu. İnternette bir çok sitede halen her gün 500 ml anne sütü ya da formül süt (devam sütü, yani mama) verilmesi gerektiğine dair ‘bilgiler’ bulabilirsiniz. Hatta Sağlık Bakanlığı web sitesinde bebek beslenmesi konusunda halka yönelik bilgilerde dahi 6. aydan sonra anne sütü miktarının yeterli düzeyde olması ve takviye gerekmemesi için en az 500 ml olması gerektiği belirtiliyor. Mama firmasının mesajı (500 ml / 2 bardak anne sütü) ne yazık ki kamu spotu olarak televizyonlarda yayınlanıyor. 

Firma ‘500 ml’ iddiasını başka kampanyalar ve web siteleri üzerinden sürdürüyor. Örneğin Beslenme Günlüğü sitesine anneler bebeklerinin bir günde ne yiyip içtiğinin giriyor. Sonuç olarak anneye her gün için bir ‘beslenme puanı’ veriliyor. Öyle bir hesap konmuş ki mama almayan bebeklerde o beslenme puanı bir türlü yükselmiyor. Siteyi kullanan anneler ise buraya güvenip bebeğinin her gün 500 ml olması gerektiğini zannediyor ve her gün ne kadar eksiği olduğunu hesaplayıp duruyorlar. Eksik çıkan miktarı ise mama ile tamamlamaya çalışıyor. Böylece yazının başında bahsettiğim anne sütünün azalması, mamanın artması kısır döngüsüne giriyorlar ne yazık ki... 

Dahası, firma sosyal medyanın popüler anneleri ile toplantılar düzenliyor, sunumlar yapıyor. Instagram’da, Facebook’ta bu iddia WHO logosu ile yer alıyor ve toplantıya katılan popüler annelerin bir kaç paylaşımı ile yanlış bilgiler on binlerce anneye ulaşıyor. 


Gerçek ‘sosyal’ sorumluluk nedir?


Ülkemizde ‘sağlık okur-yazarlığı’ yani sağlıkla ilgili bilgileri değerlendirip hayata geçirme becerisi oldukça düşük. Çocuk sağlığı alanında ise sosyal medya, özellikle de ‘blogger’ anneler büyük rol oynuyor. Binlerce, hatta on binlerce kişi tarafından izlenen bu anneler ne derse takipçileri doğru kabul edip çocuklarına yansıtıyor. 


Bir an için firmanın var olmayan bir öneri için WHO’ya referans verdiğini, logosunu izinsiz kullandığını unutalım. Sadece bir anne, aklı ve vicdanı olan bir insan olarak duruma bakalım: Bir mama firmasının bebek beslenmesi konusundaki önerilerini, kampanyalarını ve iddialarını araştırmadan, sorgulamadan veya kaynağını doğrulamadan nasıl doğru kabul edersiniz? Haydi kendiniz için kabul ettiniz diyelim; bunu sizi samimi bulup takip eden binlerce, hatta on binlerce anneye nasıl duyurursunuz? Bu iddiaların doğru olmadığı durumlarda (ki bu yazı bu konuda ciddi bir örnek) takipçilerinize yanlış bilgi vererek altına girdiğiniz vebalin büyüklüğünün farkında mısınız? 


Pekiyi siz anneler ve babalar? Bundan sonra sosyal medyada her gördüğünüz iddiayı doğru mu kabul edeceksiniz? Yoksa önce akıl süzgecinizden geçirip kaynağını mı sorgulayacaksınız? 


Dr. Tomris Cesuroğlu 

Hekim, araştırmacı ve anne 

Not: Mama firmasının bu tür etkinliklerine katılan blogger annelerden biri daha önceki haftalardaki eleştirel bir paylaşımımdan sonra beni firma ile ısrarla görüştürmek istedi. Bunu sadece özelden değil, genele açık yorumlarında da duyurdu. Bu noktada şunu net bir şekilde ortaya koymak isterim: Bir mama firmasının sosyal medya üzerinden kamuoyuna açık gerçekleştirilen (amacı da zaten kamuoyuna ürünlerini/mesajlarını duyurmak olan) etkinliklerini aynı kanalla, yani internet ve sosyal medya üzerinden kamuoyuna açık bir şekilde eleştiriyorum. Bu konu ile ilgili olarak, sadece kamuoyuna açık bir şekilde gelecek yazılı yorum ve eleştirileri ve yazılı gönderilecek bilgi ve belgeleri, makul ve tutarlı olmaları şartı ile muhatap alıp yine kamuoyu önünde tartışabilirim. Bunun dışında hiç bir görüşme önerisini ya da talebini kabul etmiyorum. Bu konuda Eren Kaya ve Bebek Yapım Bakım Onarım'ın tavrı aynıdır. 


Dr. Yalım Üner'in bu yazıya verdiği cevaba yazdıklarım bu linkte

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım