26 Ağustos 2015 Çarşamba

Alman Bir Annenin Tecrübeleri

Annelik evrensel bir kavram desek de kültürden kültüre çok farklılık gösterdiğini biliyoruz. Türkiye'de anne olmayı çok iyi biliyoruz, peki başka ülkelerde? Ben bu yazıda Almanya'dan çalışan, orta sınıf, evli bir kadının annelik deneyimini sizlere aktarmak istiyorum. Adı İnes. İnes bir hemşire ve 3 çocuk annesi: 8 yaşında bir oğlu, 5 ve 3 yaşlarında 2 kızı var. Eşi Tomas ise bir fizyoterapist-osteopat. İnes 2 saat boyunca sorularımı samimiyetle yanıtlıyor. Almanya’da anne olmayı ondan anlamaya çalışıyorum. Tabi Almanya’da milyonlarca anne olduğunu ve hepsinin deneyiminin birbirinden farklı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Sizlere sohbetimizden en ilginizi çekeceğini düşündüğüm noktaları aktarıyorum. 

İnes sıradan bir gününü anlatıyor. Saat 6’da kalkıyor, çocukların kahvaltısını hazırlayıp 15 dakika uzaklıktaki bir kasaba işe gidiyor. Eşi daha sonra çocuklarla kalkıp, onları hazırlayıp kreş ve okullarına bırakıyor. Oradan o da yine yakın bir kasabadaki muayenehanesine gidiyor. İnes saat üçte işinde çıkıp, çocukları okullarından alıyor. Hemen parka gidiyorlar. Soğuk, yağmurlu, camurlu, karlı önemli değil, istisnasız her gün okuldan çıkıp doğrudan parka gidiyorlar. İnes çocukların her gün saatlerce dışarda oynamasının çok önemli olduğunu düşünüyor. Kuzeylilerin hep dediği gibi, “kötü hava yoktur, kötü kıyafet vardır” diyor. Parka 2.5-3 saat oynadıktan sonra eve geliyor, yemeklerini yiyip saat 7 civarında yatıyorlar. Peki ne yiyor bu çocuklar? Sabah sütlü yulaf ezmesi yiyorlar (içine kuru/taze meyva ve fındık, çekirdek karıştırır Almanlar genellikle), öğle yemeğini okulda yiyorlar. Kreşte yemek var, okula İnes yemek gönderiyor. Her gün biraz sebze yemelerine özen gösteriyor İnes. Evde olduğu günler yemekleri kendi hazırlıyor. Bahçesinden topladığı havuçları, biberleri çiğ olarak doğruyor mesela. Ayrıca karbonhidrat ve proteini de ihmal etmiyor öğünlerinde. Et ve patates gibi şeyler yani. Akşam yemeğinde ise Almanların çoğu gibi peynir-ekmek yiyorlar. Haftasonlarında ekmekle zengin bir kahvaltı yapıyorlar. 

Çocuklara abur cubur yedirmiyor, içirmiyorlar. Sadece sularına bazen biraz meyva suyu katıyoruz, tatlandırmak için diyor. Bu da Almanların sık yaptıkları bir şey – Schorle diyorlar buna. Ama genellikle sadece su içiyor çocuklar. Çikolata, pasta, şeker gibi şeylere özel günlerde izin veriyoruz diyor: mesela Noel, Paskalya, doğumgününde. Normalde yemiyorlar, anneanneler ve dedeler aradan kaçamak yaptırmaya çalışsa da, mani oluyorlar.

Oyuncaklarını soruyorum. İnes ne kadar az oyuncak, o kadar iyi diyor. Oyuncağın hayalgücünü öldürdüğüne inanıyor. Çok az oyuncakları var, ihtiyaçları da yok bence diyor. Kıyafetlerini nereden alıyorlar peki? Çoğu eşten dosttan diyor. Çok çabuk büyüyorlar, yeni kıyafetler pahalı ve gerek de yok diye düşünüyor. Ayrıca yeni kıyafetlerde birçok kimyasal var. Kullanılmış kıyafetler daha sağlıklı diyor. Sadece ayakkabıları yeni alıyorlar. 

Tatiller? Almanya’da okullar 6 hafta tatil oluyor yazın. Kışın da birkaç hafta tatil var, ama İnes’in işten o kadar izni yok. O açıdan çok zorlanıyoruz diyor. Kreşler hep açık, ama okullar kapanınca ortada kalıyorlar. Okullar tatilken çocukların gidebileceği bazı merkezler var. Oldukça pahalı, çocuk başına günlük 12 Euro alıyorlar diyor. Başka seçenek kalmazsa oraya gönderiyoruz. Çocukların kreşi de 2 hafta tatil oluyormuş, ama o zaman çocukları başka bir kreşe aktarıyorlarmış. Tabi İnes işten tüm izinlerini çocukların tatiline denk getiriyor. Genellikle ailece 1-2 hafta tatile çıkıyorlar. 3 çocukla bütçemiz çok kısıtlı, genellikle Kuzey’e gidiyoruz deniz kenarına, ama paramız az da olsa buna ihtiyacımız var diyor. 

Peki hamilelik, doğum ve sonrası? Hamilelik hakkında anlatacak pek bir şey bulamıyor İnes. Son derece sağlıklı hamilelikler geçirmiş, folik asit dışında takviye almamış hiçbir zaman. Ancak 3 çocuğunu da istemediği halde sezaryenle doğurmak zorunda kalmış. İlk 2 çocuk acil sezaryen oldu, 3. de doktor planladı diyor. 1. Çocuğunun doğumu çok zor olmuş, uzun ve sancılı bir doğum sürecinden sonra, bebeği doğum kanalına girdikten sonra doğum ilerlemeyince bebeği müdahale ile almak zorunda kalmışlar. Oğlumun bebekliği çok zordu diyor. Bunu doğumda yaşadığı travmaya bağlıyor İnes. 8 yaşında, ama hala çok ilgi bekleyen bir çocuk diye anlatıyor. Belki de ilk çocukların özelliği bu diyorum, hep ilgiye alışmak ve beklemek. İkinci bebeği ise bir kız olmuş. O kadar kolay bir bebekti ki diyor, bütün çocuklar öyle olsa, 20 tane büyütebilirsiniz. Hala çok kolay bir çocuk diyor. 3. Bebeği de bir kız. Tam bir doğa aşığı diyor. Gördüğü her hayvana dokunur, heryerde sümüklüböcekleri eline alır. Ormanda sık sık yürüyüşe çıkıyoruz. Büyük çocuklar sıkılıyor, ama ufaklık bayılıyor diyor. Doğa İnesler için çok önemli. Sık sık ormana gezmeye götürüyorlar çocukları. Büyükler çok bayılmıyor gibiler, ama zamanla anlayacaklar doğanın değerini diyor. Hem de sağlıkları için önemli. 

Emzirmekte çok zorlanmış ilk bebeğini. Devamlı mememi ısırıyordu, memebaşım koptu, buna rağmen emzirmeye devam ettim, kendimi kötü bir anne gibi hissediyordum, bir emzirmeyi bile beceremedin diyordum, mamayla takviye ettim, çok yıprandım diyor. Daha sonraki çocukları çok daha rahat emzirmiş. Demir eksikliği sorunu yaşadınız mı diyorum. Bana uzaydan gelmişim gibi bakıyor. Almanya’da sağlıklı çocuklara demir tahlili yapılmıyor. İnes’in çocuklarına da yapılmamış. 

Dengeli beslenen çocuklara vitamin verilmesini anlamsız buluyor İnes. Ailesinin çocuklar yardımcı olup olmadığını soruyorum. “Hayır” diyor. İnes istememiş. “Yardım almak demek, karışmalarını da kabul etmek demekti” diye açıklıyor. “Yani birine yardım et, ama hiçbirşeye karışma diyemezsiniz. Ben çok bağımsız karakterli bir insanım. Her işimi kendim yapmaya alışkınım. Yardıma ihtiyacımız olsa da, kocamla biz herşeyi tek başımıza yapmaya karar verdik ve ailelerimizden yardım almadık”. 

Kocasıyla işleri nasıl bölüştüklerini soruyorum. “Herkes yapması gereken herşeyi yapıyor diyor. Evle ve çocuklarla ilgili herşeye beraberce karar veriyoruz ve beraber yapıyoruz”. “Yarı yarıya mı?” diyorum. Düşünüyor. “Hesabını tutmadım, ama evet, sanırım öyle” diye cevap veriyor. Karışmak deyince sormadan olmaz, Almanya’da kimse çocukları nasıl yetiştirdiğine karışıyor mu? Türkiye’de herkes devamlı herşeye karışır da diye açıklamayı da ihmal etmiyorum. Gülüyor. “Burada kimse hiçbirşeye karışmıyor. Hiç.” Sonra düşünceli bir ifadeyle devam ediyor “Bu hiç güzel bir şey değil aslında. Karışmaları lazım bazen.” “Nasıl?” diye meraklanıyorum. “Hep karışmaları elbette hoş değil, ama hiç karışmamaları da iyi değil. Çocuklar hepimizin sorumluluğu ve bazen anne-babalar büyük yanlışlar yapıyorlar. Onları uyarmak görevimiz değil mi? Mesela minicik bir bebeği güneşte şapkasız saatlerce oturtuyorlarsa, gidip uyarmam lazım. Kimse uyarmıyor, o bebek hastanelik olabilir. Bir şey demeye korkuyoruz. Ben böyle durumlarda uyarıyorum. Gölgeye geçirin, şapka giydirin diyorum mesela. Sanırım doğrusu Türklerle Almanların arası bir tutum.” Dedikleri çok mantıklı geliyor bana da. 

Peki Alman sistemi nasıl yardımcı oldu sana? Bizim sistemimiz gittikçe kötüleşiyor. Yani doğum iznini çok uzattılar, o çok iyi, ama eskiye göre sağlık sigortası kötüleşti, sosyal haklarımız azaldı. Yine de diğer ülkelerden iyi olabilir, bilmiyorum, bence kötüye gidiyor diyor. Ama bazı şeylerden çok memnun. Doğumdan sonraki 3 ay boyunca herkesin evine 12 kere bir ebe geliyor. Bu ebe ilk hafta birkaç kez, sonra azalan sıklıklarla ziyaret ediyor anneyi. Ona emzirmeyi, gaz çıkarmayı gösteriyor, sorularını cevaplıyor. Bebeği tartıyor, boyunu ve kafasını ölçüyor, muayene ediyor. Anneyle konuşuyor, sorunlarını dinliyor. “Ben hep aynı ebeyi çağırdım, 3 çocuğumda da” diyor İnes. “Kimyamız tuttu denir ya, işte öyle oldu, şanslıydım. Ben acemi bir anneyken o kadar yardımcı oldu ki, her sorunuma beraber çözüm aradık” diyor. “Sadece bebeği değil, anneyi de takip ediyor ebeler. Hatta anne bebeği ihmal ya da taciz ediyorsa, onu da takibe alıyorlar. Bizim ebemiz, mesela, annesinin emzirmediği bir bebeğe mama alıp götürüyordu, bebek aç olduğu için. Çok önemli ebeler” diye ekliyor. 

Peki çocuk parası (Kindergeld)? Çocuk parası dediğim şey şu. Alman devleti, her çocuk için doğumdan 18 yaşına kadar her ay para yatırıyor. Bunun dışında her sene okul başlarken ve tatilde bir miktar fazladan para yatıyor, ailenin artan masrafları için. “Çocuk parası bizim için çok önemli diyor İnes. Çocuk parası olmasaydı, çocuklarımızı kreşe gönderemezdik. O zaman ben çalışamazdım ve çalışmak benim için çok önemli. Sadece para açısından değil. Benim annem de çalışan bir anneydi ve ben de çalışan bir anne olmak istedim. Mesleğimi ve çalışmayı seviyorum. Çocuklarımın da beni çalışan birisi olarak tanıması hoşuma gidiyor.” Bizi dinleyen Doris araya giriyor. “Ben de çalışan anne olmayı çok seviyordum. Gün sonunda çocuğumla çok yoğun ilgileniyordum. Çalışmasam, bunu yapamazdım. Benim için uygun değildi. Bazı insanlar çalışınca daha iyi anne oluyorlar. Ben öyleydim diyor. İnes düşünüyor. Olabilir diyor. “Aslında benim için şu çok önemli. Ben çocuklarımı çok kısıtlamaktan korkuyorum. Kendi korkularım yüzünden. Babaları daha serbest ve babalarıyla geçirdikleri zamanda, benim asla izin veremeyceğim şeyler yapıyorlar. Aslında tehlikeli değil, babaları çok dikkatli, ama ben dayanamam bakmaya. Bu serbestlik de onlara lazım. Ben hep evde olsam, çocukları çok boğarım gibi geliyor. Annemler biraz öyleydi, ben öyle olmak istemiyorum. Aslında çok iyi anne-baba idiler, ama çok sıkılardı ve öyle olmamak benim için çok önemli. O yüzden babalarıyla çok vakit geçirmeleri iyi.” 

Peki doğum izni? Artık Almanya’da doğum izni bir yıl. Üstelik babalar da izin alıyor. Uzun doğum izni İnes için çok önemli. İlk aylarda hiç çalışmamış. Sonra işyeri ile anlaşmış, yarı zamanlı çalışmış. Bu şekilde bir yıllık doğum iznini 2 yıla uzatmış. Hafta içinde evde bebeğime bakıyordum diyor, hafta sonunda ise kocası evde çocuklara bakıyor, İnes ise işe gidiyormuş. En küçük bebeği 2 yaşına gelene kadar böyle yapmışlar. Şimdi tam zamanlı çalışıyor. “Ama çok şanslıyım bu açıdan, işim çok esnek” diyor. Bebeğim küçükken yarı zamanlı çalışmamı kabul ettiler. Şimdi haftada beş gün işe gidiyor, ama çocuğu hasta olunca evde kalıp, daha sonra haftasonunda işe giderek, o günü telafi edebiliyor. Sen bir hemşiresin, çocuklar soğukalgınlığı, grip olduğunda ne yapıyorsun diyorum. “Hemen yatağa götürüp uyutuyorum. Zaten onlar da daha çok uyumak istiyorlar. Tavuk suyu çorbası yapıyorum, bol bol sıvı içiriyorum” diyor. Bu kadar mı? Bu kadar. 3 günden uzun ateşleri olursa, ya da başka belirtiler varsa, fenalaşırlarsa doktora götürüyorum. Ama normalde soğuk algınlığına doktor bir şey yapamaz ki.” Televizyon? Her akşam aynı saatte 20 dakika çizgifilm izliyorlar. Onu da internetten izlettiriyoruz, çünkü evimizde televizyon yok. 

Köyde yaşamaktan memnun musunuz diye soruyorum. Beni şaşırtıyor. Hayır diyor. Sosyal hayatımız yok. Arkadaşlarla buluşup bir kadeh bir şey içemiyoruz, çünkü ksabaya arabayla gitmemiz lazım. O nedenle kasabaya taşınmak istiyorlar, ama istedikleri gibi bir ev bulmakta zorlanıyorlar. Bahçesi olmalı, bunu şımarıklık gibi düşünebilirsiniz, ama çocuklar bahçeli bir evde, doğayla iç içe büyümeli bizce diyor.

Aysuda Kölemen

6 Ağustos 2015 Perşembe

Aysun'un Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Hikayeme başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki yaşadığım hiçbir olay, anı, tecrübe içimde böylesine bir yazma hissi uyandırmadı şimdiye kadar. Gavurlar derler ya hani “lifetime experience” diye, işte onun allahı bu yaşanmışlık. 

Yaşadığım bu tecrübeyle insanlık var olalı beri gelmiş geçmiş milyarlarca kadından sadece bir tanesi olduğumu anlamanın yanı sıra, her ıkınmayla canımdan nasıl can çıktığını her hücremde, her zerremde hissetmenin zevkine varmış oldum. Katlanılması çok zor bir acıyla birlikte gelen paha biçilemez bir hazdı bu. Canımdan can çıkıyordu. Küçücük bir bant bile teninizden ayrılırken bir acı verir ya hani, içinizde haftalarca büyüttüğünüz o minik canın canınızdan koparken verdiği acıyı varın siz düşünün. Müthiş bir acı. Olağanüstü bir zevk. Yaşanılası bir tecrübe. Bu büyük buluşma için dilimden dökülecek ilk kelimelerin neler olacağını çok düşünmüştüm. Ne hissedecek ve ne diyecektim acaba? Ağlayacak mıydım? Belki de o kadar farklı ve güzel bir duygu yoğunluğuna kapılacaktım ki, tanıdığım veya tanımadığım bütün annelerden hesap soracaktım o an, bana neden bu duygunun bu kadar güzel olduğunu daha önce yeterince ısrar ederek söylemediler diye... 

Kızımı kucağıma almamla ne öyle beklediğim gibi şahane duygularla sarmalanmış hissettim kendimi, ne kutsal, ne aydınlanmış, ne de yüceler yücesi bir mertebeye erişmiş... Tek hissedebildiğim şey şaşkınlıktı. Eşim, adı Koray, yanımda gözyaşlarına boğulmuş ağlarken ben aptal aptal kızıma bakıyordum. Benim de ağlamam gerekiyor muydu? “Afedersin” dedim Koray’a. “Ben çok şaşkınım. Bizim mi şimdi bu?” Hissedebildiğim tek şey kocaman bir şaşkınlıktı. Argo tabiriyle “mal gibi kalmıştım.” Hadi biraz başa gidelim şimdi. 

Hamile kalmadan önceki bir yılımı hamile kalma çabalarıyla geçirdikten sonra şanslıydım ki, bu süre çok uzayıp bizi iyice sıkıntıya sokmadan doğal yolla hamile kalabilmiştim. Beklenen doğurma tarihi 3 Nisan 2015 olarak tespit edildi ve hadi hayırlısı denildi. Hamileliğimin ilk altı ayı çok rahat geçti. Uzun uçuşlu bir tatil ve otobüs yolculukları yaptım, bu gezmelerde yanımdaki erkek adımlarına ayak uydurup hiçbir şeyden de geri kalmadım. Giyilen varis çorabıyla gelsin ödemsiz bol yürüyüşlü gezmeler... 21. Haftam, yapılan detaylı ultrasonda plasenta previa (plasentanın rahim ağzını kapatacak şekilde yerleşmesi) teşhisinin konmasıyla normal doğum hayallerim de hafiften gölgelenmeye başladığı hafta oldu. Doktorum bunun o hafta itibariyle bir şey ifade etmediğini, bu haftalarda tespit edilen plasenta previa vakalarının %95'inde plasentanın 34 ve 35. haftaya kadar kendiliğinden yukarı çıkıp rahim ağzını açtığını söyledi. Sezaryen ihtimali %5'ti ve çok küçük bir ihtimaldi bu. Ama olursa da yapacak bir şey yoktu tabii. Plasenta rahim ağzını kapatıp normal doğuma izin yok diyorsa yapacak bir şey kalmıyordu geriye. Hatta sezaryenin varlığına şükrederek paşa paşa randevulu sezaryene de giderdik. 

25. haftada cinsel ilişki sırasında yaşanan sebebi belli bir kanama doktorum tarafından önemsiz sayılsa da haliyle beni çok korkuttu. Plasenta previadan dolayı biraz daha fazla dikkat göstermek gerekiyordu her şeye ve kendimi de yormamam. Derken o vakitlerde bizim buralarda (Montreal) hava soğudu, yüzyılın değil, son iki yüz yılın en soğuk ve karlı kışı başladı. Hava -30 lara kadar soğudu, kar kalınlığı bilmem kaç cm. oldu ve bu buzlu ve kaygan hava koşullarında benim park yürüyüşleri yalan oldu. Evde yürüdüm ama 1+1 boyutundaki dairede yürümek de bir yere kadar. Ne kilo aldıysam o haftalardan sonra aldım. Hamilelikte alınan toplam kilo 22. 

Hafta oldu 32 benim plasenta hala rahim ağzını kapatıyor. Doktor, 'her ihtimale karşı sezaryen randevunu yapalım ama 3 hafta sonrasına bir de vajinal ultrason istiyorum' dedi. Muhtemel sezaryen tarihi 18 Mart 2015 olarak belirlendi. Hafta oldu 35, yapılan ölçümlerle benim plasenta sezaryen yapılacak sınıra 0,4 mmlik bir farkla yol vermiş ve “geçebiliyorsan geç” demiş. Ultrasonumu yapan kadın-doğumcu oldukça yüksek bir ses tonuyla “vajinal doğum yapabileceksin” diyerek beni tebrik etti. Bir boynuma sarılmadığı kalmıştı. Kanada'da şu bakış açıları çok yaygın ve olağan:
  • Gerekmiyorsa kendini kestirmek neden, neden? -Sen hasta değil, hamilesin. Hastalar hastaneye gider, hamileler Birthing Center'a da gidebilir. (Doğumevi) 
  • Seni illa ki uzman doktor değil, ebe de doğurtabilir. 
  • Hamile takibini aile hekimi, hemşire ve ebe yapabilir, gerekirse aile hekimi seni uzmana sevk edebilir. 
Neyse konuyu dağıtmayacağım... Türkiye ve Kanada'daki sağlık anlayışındaki fark ayrı bir yazının konusu. 

Hafta oldu 40, bende hala ne bir sancı ne bir nişan, ne bir su gelmesi, ne de bir açılma. Yok. Son haftalar fiziksel olarak çok zor geçtiğinden çok sıkılmıştım artık. 35. hafta ultrasonunda 3.050 gr olan kız içimdeki büyüklüğüyle, normal doğum açısından, beni tedirgin etmeye çoktan başlamıştı. “Gel artık kızım ne olur koca kız oldun, nasıl doğuracağım ben seni” dedim, sabah akşam dedim, yok tık yok. Doktorum 41'in sonuna kadar beklemeyi teklif etti, o vakte kadar kız kendi isteğiyle geldi geldi, gelmezse indüksiyon yani suni sancıyla doğumu başlatma. Tabii ki BYBO grubundaki gerekli postlar, bir takım makaleler okundu, kocayla enine boyuna tartışıldı ve indüksiyona karar verildi, 41'in bitiminde. 

Doktorumla konuşurken onun çarşamba, yani 41'in bitiminden iki gün önce, nöbetçi olduğunu öğrendim ve ah keşke sizinle olsa doğum dedim. Takibimin yapıldığı hastanede şöyle bir uygulama var: Senin takibini bir doktor yapar ama doğum vakti geldiğinde sen artık doğumhanenin malısın, kim varsa o gün nöbetçi doğumunu o yaptırır. Zaten bilinmesi gereken her şey sistemde kayıtlı. Neyse, doktorum çarşamba aradı ve “gel başlayalım, ben bu gece nöbetçiyim” dedi. Peki dedim. Gerçekten artık çok sabırsızlanıyordum, çok ağırlaşmış ve kişisel bakımımı bile yapamaz hale gelmiştim. Eşim doğumdan önce bir takım işlerini bitirmek için vitese taktığından eve çok geç geliyordu, yalnızdım, şişmandım. Kilo 89 ayak 41. “Doğumun kendiliğinden başlaması için birkaç gün daha bekleyebilirdin” diye eleştirdiğinizi duyar gibi oluyorum. Bir karar verilmesi gerekiyordu ve biz indüksiyona karar verdik. 40+5'te. 

8 Nisan Çarşamba öğleden sonra 4'te hastaneydik. Doktorum son bir kontrol daha yaptı, değişen hiçbir şey yok, yani sıfır cm. açılma. Sekreterlikte yatış işlemlerini yaptık ve yarı özel odamıza yerleşip doktorumun ya da başka bir doktorun gelip benimle ilgilenmesini bekledik. Acil iki sezaryen çıktığından bir süre daha bekleyecektim. Beklemeyi hiç sorun etmiyordum, belki bizim kız bu arada sancıları yollamaya başlar da her şey doğal bir süreçte gider diye, ama beklenen olmadı. Saat 20:00 de cervidil denen bir fitil rahim ağzına yerleştirildi ve 12 saat bekleme süresi var denildi. NST ile bebeğin düzenli takibi yapılıyordu ve her şey yolundaydı. Saat 22:00 de sancılarım başladı. Çok heyecanlandık, ahan da süreç başlıyor diye. Gece 2:00 civarı nöbetçi asistan doktor yanında bir tıp öğrencisiyle geldi ve beni muayene ettiler. Açılma hala yok. Bu arada yapılan elle muayeneler de aklımı başımdan alıyor ve çok kasıyordum kendimi. Hiç sevmemiştim bu açılma kontrollerini. Sancılar düzenli olmamalarına rağmen beni bütün gece zıplatmaya yetmişti. Hala sabaha doğum yapma olasılığım vardı ve bu beni heyecanlandırmaya yetiyordu. Sabah 7.30 da gece gelen doktor mesaisini bitirmeden bir kez daha gelip son durumu kontrol ettikten sonra 0,5 cm açılma olduğunu söyledi. B planına geçiyorduk. Cook balloon denilen fiziksel bir yöntemle rahim ağzını açmak. 

Doğum odasına transferim yapıldıktan sonra gece çektiğim sancıları da düşünerek bu doğum sürecinin uzun olacağına kanaat getirip epidural anestezi yaptırmaya karar verdim. Hemen anestezist geldi ve biz epidural hakkında sohbet ederekten belime takılması gerekenler takıldı, bantlar yapıştırıldı ve elime de bir kumanda tutuşturuldu. Epidural makinaya bağlıydı ve istersem dozu kendim artırabilecektim bu kumandayla. Saat sabah 10.00. Mesai değişmiş ve ben 'cook baloon'u takacak yeni bir doktor ve yeni bir tıp öğrencisiyle tanışıyordum. Oley! Ufak tefek elleri olan küçük hanım hanımcık bir doktoru karşımda görünce 'hah, bu acıtmaz' diye sevinmiştim ki, yanıldığımı anlamam çok uzun sürmedi. Açılmaya hiçbir faydası olmayan cervidil nedeniyle rahim ağzım çok daha fazla hassaslaşmış ve yapılan bu işlemle bağırmak artık bana serbest hale gelmişti. Bekleme süresi söylediler mi tam hatırlamıyorum ama açılma için ikinci umutlu bekleyiş başlamıştı bizim için. Nasıl olsa bir doktor ve bir tıp öğrencisi gelip yine beni muayene edecekti uygun gördükleri bir vakit. Epidural, hemşirenin tabiriyle “happy-dural” sayesinde o gün ve o gece hiçbir sancı hissetmedim, yanımdaki kumandayla dozu artırmaya bile gerek kalmamıştı. Bu arada damar yoluyla sıvı verilmeye bir önceki akşamdan beri devam ediliyordu. Epidural takılmasıyla eyvah tuvalet diye düşünürken hemşire idrar torbasını takmak için hazırlık yapmaya başlamıştı bile. Heyecandan mı alınan ilaçlardan mı, bilmiyorum, ağzım dudaklarım git gide daha çok kuruyor ve sürekli su içiyordum. Hamileliğimin son zamanlarındaki tuvalete gitme sıklığımı da hesaba katacak olursak tuvalete gitmemek gerçekten büyük bir nimetti. Eşimle birlikte baş başa sanki bir otel odasında tatilde gibiydik. Tüm yakın akrabalardan uzak telaşsız, sakin bir bekleyişti bu. Kitap okuyor, Türkiye ile Skype görüşmeleri yapıyor, sosyal medya takip ediyor, yanımızdaki yiyeceklerle kendimizi eğlendirip doppler cihazından gelen kalp atışlarının sesi eşliğinde vakit geçiriyorduk. Bu sakin bekleyiş benim için müdahalesiz doğumun yeni tanımıydı.  

Saat 16.00. Balonu takan doktor, yani beni bas bas bağırtan küçük elli hanımefendi neşeli neşeli girdi odaya. Yokladı tavana bakarak, açılma 4 cm. Neyse ki hissedilen acı artık daha azdı. İlerleme vardı ve 'beklemeye devam' dedi küçük elli havalı genç abla. Hastaneye geleli 24, indüksiyona başlayalı 20 saat olmuş ve sadece 4 santimlik yol alabilmiştik. Beklemeye devam... Sabah 04:00'e kadar kaç kez açılma kontrolüne geldiklerini hatırlamıyorum. Bir önceki gece tanıştığımız nöbetçi doktor geldi, bir kontrol daha yaptı, açıklık 7 cm. idi, güzeldi ama bebeğin başı hala pelvise oturmamıştı. “Sabah 7'ye kadar bekleyelim hala daha inmemişse sezaryen ihtimalini düşünmeye başlayalım” dedi ve gitti. O vakte kadar bütün geceyi uyuyarak geçirmiş olan ben, dakikaları takip etmeye başlamıştım artık. Bu kadar bekleyişten sonra sezaryen olmamalıydı. 

Saat 7:00. Açılma 8 cm bebeğin başı konum -3'ten -1'e gelmişti. İlerleme vardı. Beklemeye devam. Bu arada mesailer değiştikçe artık bir önceki günün doktorları ve tıp öğrencileriyle yeniden karşılaşıyordum. Herkes tanıyordu beni artık. Kendilerini tanıtmak için odaya gelen tıp öğrencileriyle ahbap olmuştuk bile çoktan. “Hi, I’m still here.” Gülüşmeler... Bol şans dilemeler. Saat 10.00 civarı sebebi neydi bilmiyorum ama ben bir umutsuzluğa kapılmaya başladım. Tedirgin oldum. 35. hafta ultrasonda bebeğin kafasının 85. persantilde olduğunu hatırlayıp, kafanın pelvise oturmayacağından endişe ettim. Ufak bir ağlama krizinden sonra eş tarafından sakinleştirildikten sonra bir sonraki muayenede hala kafa pelvise girmemişse sezaryen seçeneğini gündeme getirmeye ve bunun ihtimalini doktorla konuşmaya karar verdim. Şimdi düşünüyorum da o anı, ne kadar gereksiz bir endişeymiş. İlerleme varmış işte, ne diye o kadar dert etmişsem. Sanırım bebeğin büyük olduğuna kafamda karar verip doğuramayacağımdan korktum. Bir saat geçmeden küçük elli abla geldi ve yine tavana, ben de onun yüzüne dikkatle bakarken bebeğin kafa pozisyonu için 0 dedi. “Bunu duymayı beklediğini biliyordum” dedi. Rahat bir nefes almış ve gülümsüyordum. 

Koray ile birlikte katıldığımız doğuma hazırlık eğitimlerinde işime yarayan en güzel bilgi bu olmuştu. Bebeğin kafa pozisyonu. -4, -3, -2, -1, 0, 1, 2, 3, 4. Konum 0, başın pelvise oturması anlamına geliyordu. 3, başın vajinadan yumurta kadar görünmesi, 4 ise başın çıkış pozisyonunda olduğunu ifade ediyordu. Yorumu ne olacak diye merak edip küçük elli doktoruma sordum soruyu. “Eğer bebeğin başı hala oturmamış olsaydı ve ben sezaryen talep edecek olsaydım, ne derdiniz?” Çok net bir cevap geldi. “Hayır”. Çünkü bebek iyiydi ben iyiydim ve yavaş da olsa ilerleme vardı, sezaryen için zorunlu bir gerekçe yoktu benim durumda. Yani bu hastanedeki bu ekip bana normal yolla doğum yaptırmak için benden daha kararlı çıkmıştı. Bu ekibe güvenmekle kendimi bir kez daha şanslı hissediyordum. Bir saat geçmeden bir kez daha geldi küçük elli abla ve “2, başlıyoruz” dedi. Bebeğin kafası 2'ye gelmişti. Heyecandan ve mutluluktan gülücük saçıyordum. Hemşire şaşırdı halime ve hala daha sezaryen ihtimalinin olduğunu hatırlatsa da ben bu bebeği ıkına ıkına çıkarabileceğimden çok emindim. 

Saat 12.30. Küçük elli abla geldi ve ıkınma denemesi yaptırıp kaslarımı kontrol etti. “Aferin” deyip gitti. Geri kalan bütün hazırlığı hemşire yaptı ve aktif doğumu başlattı. Sancı gelince ıkınmaya başlayacaktım, hemşire 10'a kadar sayacaktı. Gücümün yettiğince ıkınacak sonra derin bir nefes daha alıp bunu üç kez tekrarlayacaktım. Doğum ekibinden odada sadece bir hemşire ve bir tıp öğrencisi vardı. Baş seviyesi 3'e gelene kadar bu şekilde devam ettik. Sancılar arasındaki dinlenme molalarında Koray hala espriler yapmaya devam edip beni neşelendirmeye çalışıyordu. Üç yapraklı yonca esprisini de hikayenin burasına ekleyim de zaman içinde neydi o beni ıkınırken güldüren şey diye hatırlamakta zorlanmayım. Ikın… Ikın… Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Doğumumu yaptıracak daha kıdemli doktoru bacaklarımın arasında tam karşımda görüyordum artık. Bembeyaz saçları olsa da çok yaşlı olmayan bir kadındı ve tam bir hanımefendi görünümü vardı. Kollarını göğsünde bağlamış öylece müdahale etmeden sahneye bakıyordu. Onun gelmesi doğumun yaklaştığının en büyük habercisiydi. Çünkü doğumdan önceki rutin işleri asistanlar ve hemşireler yaptırıyor, o ise en son gelip doğumu yaptırıyordu. İngilizce iletişimi bırakmış “anneciğiiiimmm” (başka neler dediğimi hatırlamıyorum, Koray’a sordum o da hatırlamıyor) diye bas bas bağırıyordum. 

Bir ara Koray’ı duydum, “Hadi! Hadi! Bak çocukçular da geldi!” Kapıya baktığımda birkaç kişinin bir takım aletlerle içeriye girdiğini gördüm. Hummalı bir hazırlık vardı. Pediatrist ve ekibi de en son gelenlerdendi. Onların da geldiğini görmek beni iyice gaza getirmişti ve tek bir nefese iki ıkınma sığdırıp ağız dolusu bir bağırmayla var gücümle ıkındım. Herkeste bir telaş, bir heyecan, bir koşturmaca. Koray gözyaşlarına boğulmuş kızının ilk anlarını izliyordu. Ben ise sıkıca yumduğum gözlerimi açtıktan sonra bacaklarımın arasındaki karaltıya şaşkın şaşkın bakıyorum. Hemen kucağıma attılar ve beni soydular ten teması için. Ufak birkaç öksürükten sonra ağlamaya başladı. Benim kucağımdayken Koray’a göbeğini kestirdiler. Bebeğim benim kollarımda, Koray’ın kolları ikimizin üzerinde… Ne masa başı yenen yemekler, ne hediyeleşmeler, ne de düğün fotoğrafları. Hiçbiri değildi. İşte tam bu andı. Hayatımın en romantik anı bu andı.  

Adı Ela. 4490 gr. 54 cm. Şaşkınlık iki misli. 

Sıkılmadan hikayemi buraya kadar okuyan herkese son söz olarak şunu söylemek istiyorum. “Kendinizi böyle bir zevkten mahrum bırakmayın!”

Sevgiler,

Aysun

2 Ağustos 2015 Pazar

Nurgül'ün Sezaryandan Sonra Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO; 

Ilk oğlum evliliğimizin 4. Yılında katıldı aramıza. Çok keyifli giden hamileliğim, 33. haftada bebeğin gelişiminin durması ve benim tansiyon yüksekliğim sebebiyle ufak çaplı bir korku filmine dönüştü. Stres, korku, kaygı hepsi mevcuttu. 38. Haftaya zor bela ulaştık. Doktorum "bebeği yarın alalım daha fazla riske girmeyelim" dedi. Ama ben normal doğurcaktım :( Eşimle göz göze geldik. Biz düşünmek istiyoruz dedik. Eve gittik, ben bir gece zor dayandım. Bebeğimin hayatını tehlikeye atamazdım. Ertesi gün aradık hocayı tamam geliyoruz dedik. Ameliyathaneye girdim, eşim de yanımda. Eller bağlandı alt tarafı hiç hissetmiyorum. Bebek çıkarıldı. Yanağı yanağıma değdi, ağladık eşimle. Şükrettik sağlıklı, her yeri tam diye. Ama sarılamadım koynuma koyamadım yavrumu bağlı olduğum için...

Aradan tam 14 ay geçti, süprizzz hamileyim. Şok içinde ağlıyorum ben n'apıcam diye. Neyse ilk şoku atlattım, doktora gittim. İçeride kanama var düşük olabilir dedi. İlaçlar, iğneler idare ettik. 35. Haftamda doktor kontrolündeyim doktorum,(canım hocam, en güvendiğim tıp insanı, olmazsa doğuramam dediğim kişi) sezeryan için gün verelim artık sana dedi. Ben "beklemek istiyorum, SSVD yapmak istiyorum." dedim. Kalemini bıraktı elinden "olur yaparsın sen" dedi. Ben bir heyecan, mutlulukla gittim hemen bir iki kişiye "Ben SSVD yapıcam" dedim. Cevap "aa sezeryandan sonra normal doğum olmaz bebeğe bir şey olur, sana bla bla bla..." Sonra sevincimi kalbime gömdüm kimseye bir şey demedim. 

Hemen doğuma hazırlık sınıfına yazıldım. SSVD ile ilgili bulduğum herşeyi okudum. Bütün riskleri olasılıkları... Ilk doğumumda aldığım ama tamamlayamadığım Hypnobirthing kitabımı aldım satır satır okudum. Gerekli yerleri eşime okuttum. Hiç korku yoktu içimde ama acayip bir heyecan vardı. Eşim tam destek, doktorum tam destek, ben tam motive durumdaydım. Günlerden 40+2 oldum! Gece hafif bir sancı hissettim ama uykuya tekrar daldım. Sabah 6'da oğlumla kalktık. Onunla ilgileniyorum ama tatlı tatlı sancılarım gelip gidiyor. Bebeğimin kahvaltısını yaptırdım. Eşim uyandı sancım başladı dedim. Hemen gidelim dedi. Ben sakince doktorumu aradım hemen gelin dedi. Hastaneye gittik 6-7 cm açılmam olmuş. Doğum odasına yerleştik, hafif bir müzik açtım, Pilates topumu aldım. Çok mutluyum, sakinim. Eşim yanımda elimi tutuyor. 

Sancılar geldikçe bebeğimin yaklaştığını hayal ediyorum. Uzanıyorum, yürüyorum, yatıyorum, hurma yiyorum. O kadar keyifli ki anlatamam! 4 saat geçti sancılar iyice sıklaştı. Artık bebeğimin iyice yaklaştığını hissediyordum. Ama sancılarım da şiddetle geliyorlardı belimden karnımdan. O kadar yorulmuştum ki bir iki dakikalık aralarda uykuya dalıyordum. Sonra ıkınma faslı... Beni en çok zorlayan kısım! Hadi son kez ıkın dediler ve bebeğimi kucağıma aldım! İnanamıyordum, titriyordum heyecandan. Sarıldım, bağrıma bastım oğlumu, hemen meme verdim. Tıpkı hayallerimdeki gibiydi her şey. Başarmıştım, tamamen doğal bir doğum hem de bir sezeryandan sonra! Doktorum çıkarken "bir kahramanlık hikayesi yazdın" dedi. Ama o hikayeyi ben değil kocam, doktorum ve melek hemşirelerim yazmıştı benim için. Hepsine sonsuz teşekkürler. Bebeğime kendi istediği vakit istediği şekilde gelmesine yardımcı oldukları için çok teşekkürler! 

Ben başardım sen de başarırsın, yeter ki iste! 

Sevgiler,

Nurgül

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 10. Bölüm

Duyu Bütünleme Terapisi (Sensory integration therapy) 

Dikkat dağınıklığı, davranış sorunları, gelişimsel sorunlar, otizm, öğrenme problemleri-disleksi, koordinasyon problemleri, konuşma ve yeme sorunları, sosyalleşme ve iletişimsel sorunlar, yaygın gelişimsel bozukluk, fiziksel problemler, hiperaktivite, down sendromu, cerebral palci gibi farklı tanılara eşlik eden duyusal bütünleme problemleri yaşayan çocuklara, bu terapi için düzenlenmiş özel odalarda, alanında uzman terapistlerce uygulanan; çocuğun kendi vücudunu ve çevresini doğru algılamasının ve sinir sistemi gelişiminin temel alındığı, dışarıdan bakıldığında eğlenceli oyunlar oynanıyormuş izlenimi veren, geniş yelpazeli bir terapi yöntemidir. 

Duyu bütünleme terapisi 1960’lı yıllarda Amerika’da doktor J. Ayres tarafından, University of Southern California 'da yapılan araştırma ve çalışmaların ardından uygulamaya konulmuş, devam eden süreçte tüm dünyada, çocuklar için birçok problemin çözümünde oldukça önemli bir terapi yöntemi olarak uygulanmaya başlanmıştır. Duyu bütünleme terapisinde çocukların yaşadıkları duyusal tecrübelerin nörofizyolojik adaptasyonu ve çocuğun duruma uygun adaptif cevap açığa çıkarması sağlanır. Kişinin vücudu ve çevresinden aldığı duyu bilgileri, beyinde, bilginin kavranması, yorumlanması ve bütünleştirilmesi işlemlerinden geçerek, ortaya çıkan duyusal bilginin kullanılması ve bu bilgiye organize bir cevap açığa çıkarılması sağlanır. Böylece çocuk dış dünyadan ve kendi vücudundan gelen duyu bilgilerine adapte olur. Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu, iletişime açık ve ortamdaki uyaranları rahatlıkla tolere edebilir halde olmasını sağlamaktır. 

Olumlu tecrübeler öğrenmeyi kolaylaştırır. Seans sırasında mutlu olan çocuk iletişimi sürdürür ve oyun sırasında öğrendiği bilgileri günlük yaşamına çok daha kolay entegre eder. Çocuk ancak dünyayı normale en yakın şekilde algıladığında öğrenmeyi gerçekleştirebilir. Dünyayı en iyi algılama da ancak duyusal bütünlükle sağlanabilir. Terapinin temeli duyusal uyaranların, çocuğun ihtiyaçlarına ve sorunlarına göre planlanarak, çeşitli diyetler halinde çocuğa sunulmasıdır. Duyu bütünleme terapisi sırasında her çocuk kendi içinde farklı bir birey olarak kabul edilir çünkü her çocuğun farklı duyusal bozuklukları ve elbette farklı bir kişiliği vardır. Terapi seanslarının başında çocuk çeşitli testlerle ayrıntılı bir şekilde değerlendirilir ve hangi alanlarda ne şekilde sorun yaşadığı tespit edilir. Çocuğun problem yaşadığı alanlardaki bozukluğun davranışlarına ne şekilde yansıdığı gözlemlenir ve uygun terapi programı çizilir. 

Terapi sırasında aile sürecin en önemli parçasıdır ve terapistle aile, çocuğun da içinde olduğu bir takım gibi çalışmak zorundadır. Terapi süreci içinde; standart terapinin dışında çocuğun terapi sırasındaki ihtiyaç ve arayışları göz önünde bulundurulur ve aileye de çocuğunun neye ihtiyacı olduğunu anlaması için eğitim verilir. Unutulmaması gereken en önemli nokta terapilere devam eden çocuğun bir birey olduğu ve asla standardize edilemeyeceğidir. Duyu bütünleme terapisi çocuğun ve ihtiyaçlarının önderliğinde sürdürülür. Terapi sırasında seanslar çocuğa, ihtiyacı olduğu düzeydeki duyusal uyaranlarla donatılmış veya uyaranlardan arındırılmış duyusal diyet oyunları şeklinde sunulur. Çocuğun seans sırasında terapistle sürekli iletişim halinde olması birincil hedeftir. Çünkü seans sırasında, yapılandırılmış ortamda, iletişim kuran, fikirler üreten, çözümler bulan, hayal eden, sosyalleşerek oyuna katılan çocuk; seanslar dışında da iletişimi sürdürecek ve günlük hayatındaki sosyal, fiziksel, davranışsal ya da psikolojik sorunlarını atlatmaya başlayacaktır. 

Gelecek yazıda görüşmek üzere...

Sevgiler; 

Ebru Sidar 

Physical Therapist The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified SIPT Certified

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım