23 Ekim 2014 Perşembe

Naz Kız'ın Doğum Hikayesi

Sevgili BYBO,

Oğlumuz Toros geldi, hoşgeldi. Bebek yapım günlüğümle başladık, hamilelik günlüğümle devam ettik ve nihayet doğum hikayeme geldik. Bu okuduğunuz günlüğümün son yazısı olacak. 

Öncelikle Eren’e dev dev teşekkürlerimi sunuyorum. Evinin kapılarını açtı, yedik, içtik, gidiyoruz... Sağol, varol... 

Size en son 38. Haftamdan seslenmiştim. Bildiğiniz gibi plesenta previa nedeni ile zorunlu sezeryan kararı alınmıştı. Ve 39+1 de yani 23 Eylül Salı günü saat 09.00’da doğum kararı alındı. Bir gün önceden kayınvalidem ve görümce bize geldi, hazırlıklarımızı tamamladık. Salı sabahı arkadaşımız Efe doğum sürecini çekmek için bize geldi ve evden itibaren her anımızı fotoğrafladı. Evden çıkıp, arabaya binmemizle akıl almaz bir sağanak bastırdı, göz gözü görmüyordu, herkes “bereket” dedi. Hastane evimize 10 dakika mesafede olduğu için şanslıydık. 

Bu arada Padme için olağan bir gün olması gerekiyordu; onu germek istemiyorduk. Görümcem bizim araba ile her sabah eşimin yaptığı gibi onu ofise götürdü. Akşama Toros Bey’in bezi ve badisi ile tanışacaktı. Hastaneye vardık ve yatış işlemlerini yapıp, odamıza çıktık ve yarım saat sonra doğuma hazırdım. Biraz stres yaptığım doğru ama tahminimden daha iyiydim. Bu arada kimseye haber vermeyelim, sakin bir doğum olsun demiştik ama öyle dedikçe daha da kalabalıklaştık. Bir anda arkadaşlar, akrabalar gelmeye başladı. Onları görünce heyecanım biraz daha arttı. Sonra doktorumun koridorda sesini duydum ve rahatladım. Kendisine çok güvendiğimi söylemiştim. 

Oda süsü yapmadık sadece çok değişik, komik bir kapı süsüm vardı. bu süsü çok sevdiğim bir aile dostumuz yaptı ama birazcık hoşuma gitmeyince halam oturup bu hale getirdi. Kapı süsüne Alman Hans adını verdik ☺. Oğlumun bereketi kendini ikramlıklarda gösterdi. Bir sürü eş dost, birsürü şey hazırladı, hepsinin sunumu çok şık oldu. Ben ilk gün yemek yiyemediğim için onlara aşerdim, durdum ☺. Hemşire geldi ve gitme vakti dedi; ameliyathaneye eşim, doğum koçum, halam, bir aile dostumuz derken cümbür cemaat inmişiz. Doğum koçum dediğim yeni adları ile Doula. Normal doğum yaparsam destek alacaktım ama olmadı. Yine de yanımda olmasını istedik; kendisi de stajyer, onun da ilk doğumu olduğu için o da gelmek istedi. Herkese veda ettiğim ameliyathane kapısında bir sürü hemşire “hoşgeldiniz” demeye başladı. Ama kaç kişiye cevap verdim, hatırlamıyorum. Bir anda biri “kordon kanı” istiyor musunuz diye sordu. İleride kardeşi olursa ve bir sağlık problemi yaşanırsa diye teklif ediyorlarmış ama o kadar ticari bir amaçla sorulduğu belli ki, en heyecanlı, kafamızın en karışık olduğu yerde bu anlamsız soruyu sorup, bizi soymaya niyetlendikleri kesin. Allahtan doktorumuz bizi pahalılığı konusunda uyardı da zor duruma düşmedik. 

Ameliyathane ortamı cidden çok tatsız, benimle ilgilenen hasta bakıcı çok kötü terlemişti ve benimle aşırı yakın temastaydı; bu süreçte çok zorlandım; sonra anestezist gelip, epidural sürecini anlattı ve iğnemi yaptı; tahminimden daha iyi geçti; sonra uzandım ve gerekli hazırlıklar yapıldı. Bu arada Doula yanıma alındı, ameliyata başlamadan da eşimi aldılar. Doktorum ve asistanı hastane personeli değil; o yüzden sadece ikisi vardı, etrafta da hemşireler, bebek hemşireleri vs. Birkaç talebimiz vardı, sağolsun doktorumuz hepsine tamam dedi. Önce güzel bir müzik açtı eşim, sonra kafasına GoPro kamera takıp, bütün süreci kameraya aldı. Bu arada ben tahminimden çok çok daha sakindim ki acayip bir titreme geldi, bu noktada da Doulam Ayşegül beni nefesimle sakinleştirdi. 

Hiç tahmin etmediğim kadar zevkli bir doğum oldu. Toros biraz zor çıktı, iki üç kere göğüs altıma şiddetli baskı uygulanarak Toros’u çıkarmaya çalıştılar ve canım çok yandı ama sonra işte o büyülü an geldi ve oğlum perdenin arkasından göründü ☺. Çıktığı gibi hapşırdı ve ellerini havaya dikip, bize kızdı ☺. Çok ama çok garip bir duyguydu; benim gibi duygusal bir balık kadını boşluğa düşmüştü; duygusal olarak hiçlik hissediyordum. Ağlamadım; gülmedim, şaşkın şaşkın baktım, sonra yanıma verdiler ama ben yine anlamadım; bir an önce onun ve benim normal koşullarda karşılaşmamız gerektiğini düşündüm galiba. Zaten 2 dakika yanımda tuttular, tutmadılar ve gittiler. Toros’u yukarı çıkarırlarken babayı da dışarı alıyorlarmış ama biz bunu konuşmuştuk ve eşim benimle kaldı. Hemşireler ısrarla çıkarmak istedi ama eşimin net ses tonu ile tartışma başlamadan bitti. Bence de doğumda bir annenin en yalnız kalmaması gereken an doğum sonrası. Çünkü bebeğin gidiyor, ortamdaki heyecan bir anda sönüyor ve sen buz gibi ortamda vücudunun toparlanmasını bekliyorsun. Sağolsun eşim beni bırakmadı; iyi ki bırakmadı; en eğlendiğimiz yer orasıydı; müthiş bir reggea müziği açtı, doktorlarımızla sohbet muhabbet derken bir baktım, herşey bitmiş, gidiyoruz. 

Gerçekten bu ana kadar ne muhteşem bir doğum deyip durdum içimden. Meğer beni bekleyen süpriz akşama gelecekmiş. Bütün süreçler bitince odaya çııktık; asansörün açılması ile eş-dost-akraba acayip bir kalabalık vardı, oda bile çok doluydu. sonra Toros’umu getirdiler. Çok ama çok güzeldi; ilk aklıma gelen bu veledin 1 saat önce içimde olduğu ve bu mucizenin insanı deli edebileceği idi. 

Benim için en heyecanlı kısım emzirme anı idi. Tomris’in notlarını ve BYBO facebook sayfasında o kadar çok post okumuştum ki sanırım emzirmeyi takıntı haline getirmiştim ve işte o an; hemşire geldi, benim ürkekliğim, hemşirenin Toros’u tutuşu, mememe verişindeki rahatlığı iyice aptal etmişti beni ve löp diye mememe yapışan bir bebe. Allahım nasıl bir deliliktir bu! Canım acıyordu ama umrumda değildi, nasıl olsa pozisyonları iyi okumuştum, zamanla bu konuyu çözecektik. 2 dakika sonra mememde uyudu ve biz huzurla bu mucizeye bakakaldık... 

Akşama doğru epiduralin etkisinin geçmesi ile benim de süper doğum hikayem kabusa döndü. Akşam üstü hemşire ve hemşire başı odaya gelip, karnımdaki garip şişliği kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu arada ben de elimle karnıma dokunamıyorum. O kadar canım yanıyor ki, bütün karnım, sırtım, organlarım akıl almaz bir ağrı içindeydi. Panik içinde nöbetçi kadın doğumcu çağrıldı, ultrasonla karnıma bakmak istiyor ama ultarsonu bile değdiremiyorlardı. Sonra başka doktorlar çağrıldı ve bir anda ortamda inanılmaz bir panik havası yaratıldı ve benim tansiyon 20'ye fırladı. Konunun ne olduğunu anlatmıyorlar ve beni korkutuyorlardı. Bu arada kendi doktoruma ulaşıldı ve hemen gelmesi söylendi. Doktorum 1 saat içinde yanımdaydı; doğumda farkettiği rahim ağzı sertliği nedeni ile kanamam dışa akacağına rahim ağzı açılmadığından içime dolmuş ve uterus içimde şişmiş şişmiş, ödem yapıp, diğer organlarıma baskı yapmaya başlamış. Saat 7 gibi doktorum beni tekrar doğumhaneye aldı ve yeniden bir operasyon yaptı; çok zor, sinir bozucu, üzücü geçti; kendimi korkunç hissettim, panikledim, tansiyonum 20'lerden inmek bilmedi. Sonra da fenalaştım ve tamamen düşürdüm tansiyonu. Sürekli panik havası da beni çok germişti; bir an önce uyumak ve unutmak istiyordum. 

Neyse ki yaklaşık 1 saat sonra odama gelmiştim. Hala gelen giden vardı ve benim gözüm kimseyi görmüyordu, oğlumu bile ☹. Mükemmel başlayan eğlenceli doğumum büyük bir travma ve ağrı ile sonlandı. Toros’u hiç anlamadım, sevemedim, acıdan kıvrandım. Bu ağrılardan kendimi kasmaktan sırtımda bir kasımı da zedelemişim, bir de o ağrı bindi üstüne, artık akıl sağlığımı kaybettiğimi sanıyordum. Doktorum da bir türlü gidemedi, o da çok üzüldü, şaşırdı. O gün yürüme, hareket etme dedi. Annemler, eşim, eş dost herkes çok üzgündü; ben ise çok ama çok yorgundum. Ertesi gün uyandığımda, kalkıp Toros’u yatağından alamayacak olmak beni çok üzdü ve elimle doktorumun yapmasına izin veremediğim masajı ben karnıma yapmaya başladım; elimle şişliğin olduğu yeri aşağı doğru itmeye başladım, canım çok yanıyordu ama yapmam gerekiyordu ve bir anda oluk oluk kanamam başladı. Hemen hemşireleri çağırdım ve toparlanmama yardım ettiler. 

Yeni geceliklerimi giydim, saçımı başımı toparladım. Lohusa tacımı taktım ve aynı gün koridorda da birsürü tur attım, kendimi bütün gün zorladım durdum ve nihayet akşamına oğlumu koltukta emzirebiliyordum. Yine gelenimiz gidenimiz çok oldu, çok bereketli oldu. Ve sonraki gün taburcu olduk. Herşey çok şaşkınlık vericiydi; karnımda geldiğim oğlumla elele çıkıyordum, vücudum çok harap olmuştu ama oğlum hamileliğimdeki gibi bizi hiç üzmedi. Hep uyumlu, hep sakindi. Eve geldiğimiz ilk akşam çok ağladım, çok ama çok korktum; eşim, kayınvalidem süper kahramanlarımdı; çok ama çok destek oldular. İlk birkaç gün Padme’yi getirmedi eşim. Ben pek iyi durumda değildim ve bir de o stresi eklemek istemedi sanırım. 

Eve gelişimizin 3. Gününde artık hazırdım ve Padme akşam babası ile geldi. Ben yine neden bilinmez aşırı stres yapıp, salya sümük ağlamaya başladım. Oysa Padme muhteşemdi. Önce Toros’u yatağında farketmedi, sonra oradan bir ses geldiğini farkedince hırlamaya başladı; eşim elinde sürekli ödüller ile Padme’yi sakinleştirdi. Sonra ben Toros’u kucağıma aldım ve iyice yaklaşıp, koklamasına izin verip, sürekli “bravo kızıma, aferin kızıma” komutları ile Padme’yi ödüllere boğduk. Sonra da asıl sınavımızı verdik; baba paylaşımı ☺. Malum Padme babamıza bağımlı, Toros ile onun ilişkisini kabul etmesi gerekiyor. Babamız Toros’u kucağına aldı ve Padme’nin seviyesine inip, iyice koklamasına izin verdi. Daha önce oyuncak bebek ile eğitimlerimiz işe yaradı; aynı tablo bunda da olmuştu, Padme, Toros’u koklayıp, koklayıp, ayaklarımızın dibine yattı ve sonra sonra hep temas etmesine izin verdik ve çok şükür bugün hepsi yıllardır evimizdeymiş gibi uyumluyuz. Biliyorsunuz evimiz küçük; ben Toros ve Padme salonda yatıyoruz. Salonumuz iki bölmeli; Toros tam ortada, Padme bir tarafta, ben bir tarafta. Geceleri Toros ağladığında Padme kıçını dönüp, uyumaya devam ediyor. Bazen ufflayıp duruyor; bazen de “neler oluyor” bakışı ile biz yatana kadar yatağında bizi izliyor. 

Tabii tüm bu süreçte eşimin emeği, çabası, sabrı gerçekten takdireşayan. Bana kalsa çok yanlış yöntemler uygulardım; çünkü çok yorgunum, hassasım ve Padme kaşınsa, su içse bile bana batabiliyor ve kızıyorum. Oysa eve gelen küçük kardeşten sonra, büyük kardeşe sürekli kızan anne modeli süper yanlış ve ben bunu yapma potansiyelindeyim. O yüzden dengemiz babamız! Bu arada Padme de ara ara evin büyük çocuğu gibi ilgi çekmeye çalışıyor; ortada hiçbirşey yokken cama çıkıp, havlıyor ve tek gözü ile bize bakıyor. Biz tepki vermeyince inip, yerine geçiyor. Tepki verirsek yaptığı eylemi abartarak yapmaya devam ediyor ☺. Bunu eğitmenimiz bize söylemişti de tedbirimizi almıştık. Siz siz olun, evinizde köpek varsa mutlaka bebeğın kokusunu önceden tanıştırın. Biz Padme’nin yatağını bebek deterjanı ile yıkadık. Oyuncak bebek alıp, Toros’un kıyafetlerini giydirdik ve hastanede ilk gün Toros’un kirli bezi ve badisini alıp, eve getirdik ve iyice koklatıp, 2 gün evde bıraktık. Dolayısıyla Padme bildiği bir kokuyu aldığı için gerilmedi. Bu süreçte olumsuz hiçbir kelime kullanmadık; asla “hayır” demedik; yapmaması gereken şeylerde garip sesler çıkararak ilgisini çekmeye çalıştık; böylece olası bir olumsuz duyguyu Toros’a bağlamasını engellemeye çalıştık. Tabii bu demek değil herşey dört dörtlük; bence biraz şımardı mesela. Geçen gün boy hizasındaki badem şekerlerini kutularını parçalayıp, yemiş mesela ☺.

İşte Naz Kız’ın doğum hikayesi de böyle... Hayal ettiğimiz güzellikleri yaşadığımız hergüne şükrederek, birbirimize alışmaya çalışarak günlerimiz geçiyor. Hayata bakış açımı değiştirecek bir sürü deneyim yaşadım ve bugün bir anneyim. Henüz bunu hiç idrak edemedim ama umarım zamanla taşlar yerine oturacak ve bir inek duygumdan çıkıp, anneliğe terfi edeceğim. Hepiniz iyi ki bu hayatın hikayesini benimle paylaştınız; daha güzelleri sizin olsun... 

Sevgiyle Kalın, Hoşça Kalın... 

Nazlı

Haftanın Kitabı — Arkadaşım Vincent

Çocukları ressamlarla tanıştırmak için güzel bir kitap: Arkadaşım Vincent

Geçtiğimiz Ocak ayında bir heyecanla başlayıp bir türlü sürdürmeyi başaramadığım çocuk kitapları yazı dizisine elimden geldiğince yeni kitaplar ekleyebilmek için sabırsızlanıyorum. 

Bu yazı dizisi için elimizdeki kitapları paylaşmak istediğimizde Deniz Çınar 19 aylıktı. Şu an 21 aylık. O zamandan bu zamana hikaye dinlemesi ve katılımındaki gelişimini görebiliyorum. Bir uzman olarak değil bir ebeveyn olarak birlikte kitap okumanın çocukların/bebeklerin kendini ifade etme yeteneklerini artırdığını kendi çocuğumda gözlemliyorum. 


Kitaplarda gördüklerimizi doğada deneyimlemek öğrenmenin en güzel şekli diye düşünüyorum. Bu nedenle tatillerimizi Çınar’ın doğada özgürce vakit geçirebileceği şekilde planlıyoruz. 


Böylece kitapta öğrendikleri sayfalara sıkışıp kalmıyor. Kendi kendine keşfedip deneyimler edinme fırsatı buluyor. Çocuklar, doğada ne kadar farklı nesne ile karşılaşırlarsa o kadar çok görsel ve sayısal anlamda dağarcıkları gelişiyor. Keşfetme ve merak etmenin tadını alıyorlar. Algıları daha açık hale geliyor. Daha çok soru soruyorlar, eleştirel düşünmenin temelleri yavaş yavaş atılmaya başlıyor.


Resimle Erken Yaşta Tanıştıralım

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, ressam bir yakınımla çocukların resme olan ilgi ve yetenekleri hakkında konuşurken “7 yaşına kadar hepsi dahi, sonra birçoğunda yaratıcılık kayboluyor. 20’li yaşlarda güzel sanatlar eğitimi alanlar yaratıcılıklarını tekrar kazansın diye akademide  epey emek veriliyor.” demişti. 7 yaş eskiden ilkokula başlama yaşıydı. Ben ressam ahbabımın söylediklerini şöyle tercüme ettim: Okuldaki ezbere dayalı sistem çocukların yaratıclığını bitiriyor veya azaltıyor. Devlet okullarındaki resim derslerini hatırlayanlarımız vardır. Bir ressam ya da bir ekolden bahsetmezdi öğretmenlerimiz.  

Büyük şehirde olanlar için sergiler bulunmaz fırsat. Örneğin şu anda Sabancı Müzesi’ndeki Joan Miro”Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar” sergisi eminim birçok çocuğun hayal gücünü zenginleştirecektir. Sergiyi haftasonu bir salon dolusu çocukla gezen bekar bir arkadaşım önce çocukların salonda çıkardığı şamatadan rahatsızlık duyduğunu, sonra birkaçının resimlerle ilgili yaptığı yorumlarını keyifle dinlediğini söyledi. Bütün sergiyi çocukları dinleyerek gezmiş. Hayal dünyalarının zenginliği karşısında büyülenmiş. İlgilenenler için Sergi, 1 Şubat 2015’e kadar devam ediyor.

Sergiye gitme fırsatı olmayanlar için de kitaplar çok güzel fırsatlar sunuyor. Çocuklara dünya sanat tarihine mal olmuş ressamları kendi yaş gruplarına uygun hikayelerle gösterebilirsiniz. 

Sizlerle tanıştırmak istediğim kitap serisi Binbir Çiçek Kitaplar’dan. Klasikleşmiş dört ressamın tablolarının içinde gezindiğiniz bu kitapların ressamın da içinde yer aldığı bir öyküsü var. Biz serinin iki kitabını aldık. Anna Obiols’un Arkadaşım Vincent (Van Gogh), Arkadaşım Paul (Gauguin). Aynı seride Claude Monet ve Edgar Degas da yer alıyor. 


“Merhaba! Ben Paula... Belki inanmayacaksınız ama ben Van Gogh'un arkadaşıyım ve size bu büyük ressamla birlikte yaptıklarımızı anlatacağım.”

Arkadaşım Vincent’da öykü, Paula adında sevimli bir genç kadın tarafından anlatılıyor. Kendisi Vincent’ın komşusu ve arkadaşı. Bir gün birlikte bir seyahate çıkıyorlar. Sabahtan akşama kadar doğada vakit geçiriyorlar.  -Öykünün her sayfasında Van Gogh’un farklı tablolarını görüyoruz. Öyküden bağımsız olarak renklerden, nesnelerden konuşuyoruz.- 


Çoğu zaman bol resimli, az yazılı bu kitabı okurken çoğu zaman metne sadık kalmayıp sadece tablolardaki nesneler üzerine sohbet ediyoruz. Eğer çocuğunuzun algı düzeyinin uygun olduğunu düşünüyorsanız kitapta işlenen “dostluk”, “hediye etme”, “farklılıklara saygı” gibi konuları da onlarla konuşabilirsiniz. Kitabın üzerinde yaş cetveline rastlayamadım. Bizim evde gördüğü ilgiden yola çıkarak 2’den itibaren alınabilir.

Haftaya görüşmek dileğiyle, 

İnanç



17 Ekim 2014 Cuma

Emel'in Tüp Bebek Yapım Günlüğü — 7. Bölüm

Herkese merhaba! 

Son yazımdan bu yana uzun bir aradan sonra (bana uzun geldi en azından) yine hafta içi, televizyon karşısında, 2lt lik şişe suyum başucumda, çoğunlukla yatay vaziyette karşınızdayım. 

Evet bir transfer hikayesinin daha bekleme aşamasındayız. Gelelim detaylara... Geçen hafta başında son muayene sonrasında umutlarım iyice tükenmişti. İçimden nar ağacı çıkacak vaziyete gelmiş olsam da o nar suları bana fayda etmedi ey arkadaş! Günde 6 sefer aldığım ilacım+nar suyu içme durumları neticesinde rahim zarı hala doktorun istediği seviyeye gelememişti. İlk transferimize 7.2mm ile girmiştik. Ama o zaman yumurta kaliteleri düşük ve sayısı azdı. Bu seferki transferimizde ise yumurta adedi ve sayısı iyi olmasına rağmen rahim zarının en kalın yerini 6.9 mm. ölçtüler. Hesaplarıma göre regl dönemim geldiğinden transfer iptal olacaktı. Ancak doktorumuz önümüzdeki 4 gün daha beklemeyi (regliyi geciktirici ilaçlarla) uygun gördü ve tahminimiz 7 mm. ile transfer kararı alındı. Tahmini diyorum çünkü “artık ölçmeye gerek yok, bir yerden sonra değer sabit kalır artık kalınlaşmaz” dedi. 

Cuma günü çözdürülen 3 adet 2.gün embriyosunun (tek tüpte dondurulmuşlardı) gelişimleri takip edilecek ve hafta sonu aranacaktık. Cumartesi günü beklediğimiz telefon geldi. Çok şükür ki embriyolar yaşıyorlardı, gelişimleri devam ediyordu ve Pazartesi günü transfere bekliyorlardı. Pazartesi yine aynı heyecanla evden çıktık. Acaba son dakikada bir aksilik olur muydu? Odadayız, hastane önlüğünü giymişim, heyecandan buz kesen vücudumu ısıtmak için eşimin hırkasını omuzlarıma almışım. Doktor içeri girdiğinde kalbimin sesi kulaklarımda uğulduyor. Elindeki dosya hakkında bilgi verecek çünkü. Biri normal gelişiminde olmasına rağmen, diğer ikisi yarım gün geriden geliyormuş. “Mantıklı olanı birinci ve ikinciyi transfer etmek ama senin durumunda olan (rezervi az) biri için üçünün de transferini uygun görüyorum. İkisini transfer edip üçüncüyü çöpe atmak yazık olur. Hem şansını arttırmış oluruz.” Cümleyi idrak ettiğim an soğuktan titrerken birden tüm vücuduma iki katı kan pompalandı. Olmaz dedi, ya hepsi tutarsa? Doktor embriyoloğumuz gelsin detaylı durumu o izah etsin dedi. O da tanıdık yüz zaten... Bir nevi arkadaş olduk onunla da. 

Embriyolardan biri o gün 5.gün olmasına rağmen blastosist evresine ulaşamamış. Blastosistten bir önceki evre morulada imiş. Diğer ikisi de ona yakın. Yani hepsi bir nevi 4.5gün embriyosuymuş. Üçünün birden tutunma ihtimali %2 ymiş. Sessizlik, birbirine bakma, düşünme, biraz gülme, biraz ağlama moduna girme, duygu gel gitleri.. Karar verebilmek için biraz yalnız kalalım dedik. “Ya hepsi tutunursa, nasıl bakarız?” İlk sorum oldu eşime. “Eğer üç çocuğumuz olacaksa ve bu dünyaya aynı anda gelmek istiyorlarsa ne yapalım bakarız” dedi ve sıcacık güldü :) Birden şu ana kadar yazarken size de hissettirdiğim tüm karamsarlık gitti ve benimde yüzüme kocaman bir gülümseme kondu. Üçüz ihtimali her ne kadar %2 olsa da ben birinin bile benimle kalmasına ve tutunmasına razıydım zaten. Tamam dedim. Gülerek transfer odasına geçtik. 

Doktorum odaya geldiğinde neye karar verdik dedi. Üçünü de istiyoruz dedim. “Üçü de bu dünyaya gelmeye karar verirse, birine bizi ikna eden embriyoloğumuz sponsor olacak. Birine torununuz olmadığı için siz sponsor olacaksınız dedim, üç numaraya da biz bakarız”. Meğer hemşireler de dahil odada kimsenin kızı yokmuş. Başladılar biri kız olursa senin olur benim olur muhabbetine... Dedim ki “Arkadaşlar pardon da sizin burada hepinizin çocuğu var, olmayan benim ve benden birini mi istiyorsunuz?”. Gözümüzden yaş gelinceye kadar güldüm tüm ekiple birlikte. Doktorum bu gülme anını fırsat bilip el çabukluğuyla ben anlamadan hazırız dedi. İçerdekiler geliyoruz diye seslendikten 2 dk. sonra işlem bitmişti.

Bugün transferin 4.günü. Bundan iki yıl önce Ekim benden aldıklarını bana geri verecek inşallah. Şimdi yazımı burada sonlandırıyorum. 

--------------------------------------------------

8 gün sonra aşağıda okuduklarınızı yazdım:

- Bana not: Umarım bu sefer Ekim beni güldürür... Hayırlısıyla. Eğer negatif sonuç çıkarsa lütfen üzülme Emel. Bir transfer şansın daha var. 

- Tekrar ben... Yazmadan önce üstte yazdıklarıma göz gezdirdim. Ne güzel şey umut :) 


- 0.1 sonucunu kan testinde alalı bugün 9.gün. 

Üzüldük mü? İlk an biraz. Sonraki günler daha çok. Ama ilkine göre %50 daha iyiyiz. Bu sefer dersimize iyi çalışmışız demek. Artık bir sonraki denemede aklımızda hiçbir şey kalmasın istiyormuşuz onu anladık. Geriye kalan 2 embriyo hakkımızı kullanmadan önce, haftaya endokronoloji bölümünden randevu aldım. İnsan hastalığım vardır ve inşallah bulurlar diye dua eder mi? Edermiş. O haftanın en güzel haberi; yola birlikte çıktığım, henüz yüz yüze tanışmadan komşu bile olduğum ve senelerdir tanıyormuş gibi çok sevdiğim bir arkadaşımın güzel haberlerini almamızdı. Kısmet, yolda yetişirim belki belli mi olur… Dedim ya ne güzel şey Umut! 

Sevgiler, 

Emel

16 Ekim 2014 Perşembe

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 2. Bölüm

Herkese tekrar merhaba! 

İlk yazımla hepinizle tanışmış olduk. Kiminiz acıma ortak olmuşsunuz bu beni fazlasıyla etkiledi, okuyan herkese zaman ayırdığı için teşekkür ederim. 

Evet fazlasıyla hızlı bir giriş yaptım ama zordu ilk yazımı yazmak. Yıllarca yaşanmışlıklarla yüzleşmek, bir de yazıya dökebilmek... Aslına bakarsanız zaten hiç gömemedim içime, unutamadım. O yüzden yüzleşmek o kadar da zamanımı almadı. Evet babam o gece hamur açmadı, aksine içimde yıllarca söküp atamayacağım derin yaralar açtı. Benim dünya güzeli annemin canı yanmıştı. Annemle konuştuğumda her ailede böyle olduğunu bunların da evliliğin bir parçası olduğunu söyledi. O an içimde buzlaşan duygular vardı. Kreşe gider gitmez arkadaşıma sordum. 

- Baban anneni hiç dövdü mü? 
- Hayır Eee hani her evlilikte vardı bunlar?? 

Olmaması benim açımdan daha iç açıcı olurdu elbet ama bu sefer de yeni soru işaretleri belirdi kafamda. Niye benim ailem? Benim suçum ne? Niye biz de mutlu değiliz? Olmuyordu, günler geçtikçe, aklım erdikçe her şey daha da gün yüzüne çıkıyordu. Babam annemi her öfke nöbetinde hırçınca dövüyordu. Bende de yıkımların başlamasıyla hayat daha çekilmez oluyordu. 

Kreşte yapılan resimlerde baba figürünün yer almayışıyla başladı ilk tepkiler. Ardından hani şu benim hiç yaşayamadığım içimdeki en büyük boşluk: ’Kızların ilk aşkı babalarıdır’. 

Bir gün annemin işi çıkmış babam kreşten almaya geldi. Onu görünce içimde anlamsız bir şeyler hissettim. Nefret demek istemiyorum, 4 yaşındaki bir bedende nefretin işi ne? Aslında başka arkadaşlarımın babası almaya geldiğinde hep uzaktan izler kıskanırdım ama benim babamın gelişi ben de sandığım bir mutluluk yaratmamıştı. Belki annemi dövüşleri, belki benle hiç ilgilenmeyişi, belki… Sebep neydi tam olarak bilmiyorum. Beraber otobüse bindik. Genelde nazlı, huysuz, bunalım modundan hiç çıkamayan bir çocuktum. Anlamsız ağlama krizlerim olurdu. Otobüste ağlamaya başladım, babam beni susturamayınca cinnet geçirme noktasına geldi. Ankara’da soğuk bir şubat günü. İndirdi beni otobüsten. 45 dakika boyunca beni hem dövdü hem yürüttü. Sokaktakiler çığlıklarıma dehşet dolu gözlerle bakıyordu ama kimse de bir şey diyemiyordu. Eve geldiğimizde annem meraktan deliye dönmüştü. Tabii o zaman cep telefonu falan da yok. Önce babama baktı sonra bana. Anlamıştı o da az çok olanları. Oracıkta yığılmışım kucağına. 

O gün o küçücük yüreğimle anladım ki bu adamı asla sevemeyecektim. Yaşıtlarım gibi babama aşık olamayacaktım. Masallardaki kahraman benim babam değildi. O günden sonra kendime bulamadığım babayı kendi kızım için hayal etmeye başladım. Elimdeki oyuncak bebeğime hep babasının nasıl olacağını anlattım. Ama her şey kötüye gidiyordu... babamı sevemedikçe hayatım zorlaşıyordu. O zamanlar bunun adı sevgisizlik değildi. Neydi onu da bilmiyordum elbette. Ama sürekli kıyaslamalar, kıyasladıkça daha da kopuşlar. Gittikçe yalnızlaşmaya başlıyordum. 

Kreşte daha huysuz daha mutsuz, geçimsiz biri olmaya başlamıştım. Annem de artık eskisi gibi oynamıyordu benimle. Babamsa zaten hiç ilgilenmezdi benimle. Bu yalnızlık dayanılmaz geliyordu. Kreşte arkadaşlarımdan birkaçının kardeşi vardı, onlar hep oynadıkları oyunları anlatırdı. Bunun verdiği hevesle ve biraz da bu yalnızlıktan kaçmak istercesine annemden kardeş istediğimi söyledim. Ama bu öyle böyle bir istek değildi. Günlerce uyumadım, yemek yemedim, yürümedim. Aklımı kaçırdığımı sanmış bile olabilirler. Ve belki hayatımızı daha da çıkmaza sokacak olan o karar alındı. Annemler bana bir kardeş yapacaklardı. Nasıl bir sevinçti bu anlatamam. Kardeş geliyor. Belki bir umut belki bir kaçış belki bir kurtuluş. 

Haftaya görüşmek üzere.

Canan

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım