20 Aralık 2014 Cumartesi

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Bebekler Nasıl Yatırılmalı?

Yüzüstü yatmak bebek ölümü riskini en az 2 en fazla 13 kat arttırır (1) 

(bebekten bebeğe değişebilir oranlar). Bunun üç temel sebebi vardır: 
  1. Bebek verdiği karbondioksitli nefesi bu şekilde geri çekebilir ve ihtiyacından az oksijen alır. 
  2. Üst solunum yolları bu yatış pozisyonunda tıkanabilir. 
  3. Vücuttaki ısının gerektiği şekilde dağılmasını engelleyerek, aşırı hararete yol açabilir. Bu nedenlerle de ölüm riskini ciddi olarak arttırır. (2) 
Bunların yanı sıra, nefes alamama durumunda bebeğin kolay uyanması ölümü engelleyicidir. Oysa karın üstü yatan bebekler:

1. sese daha az tepki verirler 
2. tansiyonlarından ve kalp atışlarında ani düşmeler görülebilir 
3. daha uzun uyurlar, daha zor uyanırlar(evet, daha derin uyurlar ve bu anne için iyi olsa da, bebek için kötü birşey. Bebeklerin uykusunun hafif olması daha iyidir). (3, 4) 

Bebeklerin sırt üstü yatırın kampanyasının başladığı her ülkede beşik ölümlerinde ciddi bir düşüş yaşanmıştır. Ayrıca yapılan araştırmalar göstermektedir ki, sırt üstü yatırmak aspirasyon ve kusma riskini arttırmaz. (5) En doğru yatış biçimi sırt üstüdür.
Referanslar:

1. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000). Changing concepts of sudden infant death syndrome: Implications for infant sleeping environment and sleep position. Pediatrics, 105(3), 650-656. 
2. Carroll, J. L., & Siska, E. S. (1998). SIDS: Counseling parents to reduce the risk. American Family Physician, 57, 1566-1567. 
3. Sahni, R., et al. (2002). Quality of diet, body position, and time after feeding influence b . ehavioral states in low birth weight infants. Pediatric Research, 52, 399-404. 
4. Kahn, A., et al. (2003). Sudden infant deaths: Stress, arousal, and SIDS. Early Human Development, 75(Suppl.), 147-166. 5. American Academy of Pediatrics, Task Force on Infant Sleep Position and Sudden Infant Death Syndrome. (2000)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 3. Bölüm

Uzun bir aradan sonra yine yeniden herkese merhaba! 

Yazmayalı oldu biraz, Eren Kaya dürtmese belki de aklımdan çıkmıştı çünkü lanet olası hayat devam ediyor bazen iyi bazen kötü... Ama bazıları için bazen kötüler hep daha fazla oluyor ve ben o kötülüğün içinde boğulduğum bir dönemdeyim. 

Bir kardeşin geleceği müjdesini vermiştim hepinize. Evet bu benim için harika bir haberdi. Aslında şimdi düşününce bunca derdime kader ortağı etmezdim o masum meleği. Kardeşim olması her şey çözer sanmıştım. Fakat insanlar asla değişmiyor ya sevgili babam annem 4 aylık hamileyken annemi tekme tokat yine dövdü. Ahh benim annemmmm. Karnını tuta tuta yalvardı babama. İlk kez o an anladım ki kardeşimin olması da çözmeyecekti bu durumu... Ve ben yine koruyamamıştım annemi. 

Kardeşim dünyaya geldiğinde babamı çok farklı gördüm. Ona, hiç bana bakmadığı gibi bakıyordu. O zamanlar çok ama çok kıskanmıştım. Herkes bunu fazlasıyla normal karşıladı, basit bir kardeş kıskançlığı olarak anladılar. Ama öyle değildi işte. Ben kardeşimi değil de babamın kardeşime olan sevgisini kıskandım. Ona o kadar şefkatli, ilgiliydi ki çok şaşırıyordum bu duruma. Sanki benim babam değildi ve nedense o sevgiyi hep kendime de istedim. Olmadı, hala sebebini bilmem babamla asla geçinemedik. 7 yaşındaki bir çocuktan nefret edilir mi? Peki ya 7 yaşındaki çocuk babasından nefret eder mi? 

Yıllar çabuk geçti ya da şimdi yazarken bana öyle geliyor. Ama her zaman okulda,sınıfta yapayalnız kaldım. Geçimsiz, hırçın, mutsuz… Çoğu zaman bir arkadaşım, sırdaşım bile olmadı. Ailede sevgi, güven, bağlılık göremeyen ben; kendi hayatımda da bu duyguları oturtamadım yıllarca. Babamla olan ilişkimden midir bilinmez ama hayatımın her döneminde (komik gelebilir ama 5 yaşımdan beri) bir erkeğe aşık oldum. Hep birini sevme ihtiyacı, ondan güç alma ihtiyacı duydum. Körü körüne bağladım. Çok da incindiğim oldu ama yine de hep sevdim. Yaşım büyüdükçe bana karşı olan şiddet de arttı. Sebebini hatırlamadığım birçok sebepten defalarca dayak yedim. Bir keresinde karnıma tekmeler yerken gözümü araladığımda babamın öfke dolu bakışlarını gördüm. Ve o günden sonra kesin olarak emin olduğum bir şey vardı ki bu adam beni sevmiyordu. İnsan evladını sevmez mi dediğinizi duyar gibiyim ama yaşadıklarımı görmüş olsaydınız anlardınız. 

Yine bir kavga gecesiydi 4 ya da 5. sınıfa gidiyorum. Babam yine annemi hayvanca dövmüştü. Gittim yatak odasına sandalyeyi koyup dolabın üstünden valizi aldım. Eşyalarını koydum annemin. Git dedim. Git anne! Babam gördü, üstümde pijamalar yalın ayak beni de annemi de kapıya attı. Kalakaldık öyle sokağın ortasında. Ertesi gün annem komşulara yalvar yakar beni geri göndertti eve. ‘Ben bir yol bulana kadar çocuk sokakta kalmasın’ dedi. Annemin ailesi Almanya’da olduğu için yaşadığımız yerde anneme destek olabilecek kimse de yoktu, ailesi olsa bile onların da diyeceği tek şey kocana dön olurdu. Eve döndüğümde babamın nefretiyle yine karşı karşıyaydım. Beni kardeşimle beraber dağ evinde kalan bir arkadaşına götürdü apar topar. Bırakıp döndü bizi. Anlamamıştım niye böyle yaptığını. Sonradan öğrendim ki meğerse annemi tehdit etmiş, çocukları göstermem bir daha eve dön diye. 

Ben artık 7. sınıfa geldiğimde yani 13 yaşlarımda falan ipler hepten kopmaya başlamıştı. Evde kavga kıyamet eksik olmuyordu. Babam annemi kapıya atıyordu, annem polislerle kapıya dayanıyordu. Annem dayak yiyordu ve daha neler neler. Anlatmak böyle kolay gibi görünse de çok ağır şeylerdi. Deli miydi bu kadın niye ayrılmıyordu? İşte o da o kadar basit değildi. Boşanmanın sülalede kabul edilmediği, ailesinin sahip çıkmadığı, doğru düzgün eğitim hayatı olmayan ve en zayıf noktası kızları kullanılarak tehdit edilen bir kadının boşanıyorum demesi işte hiç de kolay değildi. 17 yaşında evlenip 18inde anne olmuş bir kadının hayata bir anda göğüs germesi kolay değildi. Ah benim güzel annem.

Devamını haftaya sizlerle paylaşacağım, görüşmek üzere...

Canan

12 Aralık 2014 Cuma

Aysuda'nın Çocuk Gelişim Notları — Okullarda Çocuklar Arasında Zorbalık (Bullying)

Çocuğunuz zorbalık mağduru olabilir, ya da zorbalık yapıyor olabilir. Zorbalık özellikle 7 yaş civarı ve daha sonra 12-14 yaş arası tavan yapar. Çocuklar arasında kasıtlı, tekrarlanan, karşısındakine zarar veren kelimeler ve isim takma, tehdit ve dışlama gibi diğer davranışlar zorbalık olarak tanımlanır (Bullying: What Schoold Can do, Schargel, Franklin, P.). Zorbalık farklı şekiller alabilir.

ZORBALIK TÜRLERİ 
  1. Fiziksel zorbalık: vurma, dürtme, boğazlama, saç çekme, dövme, ısırma ve aşırı gıdıklama 
  2. Sözel zorbalık:üzücü isimler takma, takılma ve dedikodu 
  3. Duygusal zorbalık: dehşete düşürme, şantaj, adını çıkarma, aşağılama, ırk, din, dil, etnisite ve algılanan cinsel yönelimi gibi kişisel özelliklerini hor görme, arkadaşlıkları manüle etme, yalnızlaştırma, dışlama ve arkadaş baskısı. 
  4. Cinsel zorbalık: yukarıda sayılanların çoğunu ve daha fazlasını içerir: teşhircilik, röntgencilik, cinsel teklifte bulunma, cinsel taciz, fiziki kontak ve cinsel saldırı dahil olmak üzere istismar. 
  5. Siber zorbalık:bu diğerlerinden farklı olarak cep telefonları ve Facebook, Twitter, Skype gibi sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla başlayan yeni bir zorbalık türüdür. Internet ve mesajlaşma yoluylabirisini rahatsız etmek, aşağılamak, hakkında dedikodu çıkarmayı kapsar. Ayrıca zorbalık ne kadar doğrudan yapıldığına göre de ikiye ayrılır: 
1- Doğrudan Zorbalık: Açık fiziksel ve sözlü saldırılar  
2- Dolaylı Zorbalık: daha az görünürdür. Tespit etmesi zordur. 
Zorbalığın meydana gelebilmesinin şartları: 

1. Birkaç çocuğun birarada olması 
2. Etrafta bir yetişkin olmaması
3. Çocukların çevrelerindeki insanları kendileri seçememesidir (örneğin okul ortamı). 

MAĞDUR ÇOCUĞA NASIL DAVRANMALI? 

a. Dikkat mağdur çocuğa çekilmemeli. Tam tersine başka tarafa çekilmeli.

b. Mağdur çocukların aileleri genellikle okula şikayette bulunmazlar, çünkü çocuk olayın büyümesini istemez. Çocuklarının isteği üzerine aileler de susabilir. Bu çok yanlıştır. Aileler ve okul, zorbalık konusunda işbirliği yapmalıdır. Mümkünse, ailelerle görüşülmeli. Durum anlatılmalı ve çocukları tekrar zorbalığa uğrarsa bildirmeleri istenmeli. 

c. Mağdur çocuğa hemen okulun ve hocalarının korumasının sağlanması gerekir. EĞER KORUMA sağlayanamayacaksa, HİÇ müdahale etmemek daha iyidir. 

d. Mümkünse psikolojik destek sağlanmalı. 

e. Arkadaş edinmesi için çaba sarfedilmeli. 

f. Öğretmenler tarafından takibe alınmalı. 

g. Asla mağdur çocuk suçlanmamalı. “Belki daha güleryüzlü/konuşkan/.. olsan, sana bu kadar saldırmazlar. Boşver, aldırma, ne olacak ki? Kendini savunsana! Ooo, beni ne döverlerdi, bir şey olmaz bu kadardan. Sen de ona bir vur.” gibi tutumlarla karşılaşmamalı. Unutmayalım ki, zorbalıkta mağdur asla suçlu değildir. 

h. Mağdur çocuğun sosyal becerilerinin geliştirilmesine çabalanmalı. 

SINIF ARKADAŞLARIYLA NASIL KONUŞULMALI? 

a. Zorbalık hakkında eğitim verilmeli. 

b. Bir olay olursa, yapılan eğitimler hatırlatılmalı 

c. Kimseyi suçlayıcı, kızgın bir ton kullanılmamalı. Sakin bir biçimde kurallardan ve kuralları kıranlara uygulanan yaptırımlardan bahsedilmeli. Daha önce yapılacağı söylenilen yaptırımlar uygulanmalı ve zorbalık yapanların uygun biçimde cezalandırıldığı diğer öğrencilere de bildirilmeli. 

d. Zorbalığa karşı duran öğrenciler cesaretlendirilmeli. 

NE YAPILMAMALI? 

  1. “Çocuk işte bunlar. Olur böyle şeyler. Erkek çocuğu, kavga edecek. Erkek adam …. Yapmaz. Kız çocukları birbirini çekiştirir. Hayat acımasızdır, hayatı öğreniyorlar, sorunu kendi aranızda halledin”, gibi şeyler söylemek ve tavırlar sergilemek zararlıdır. Yetişinlerin görevi çocukları korumaktır.
  2. Erkek çocukların kendilerini koruyabileceklerini varsaymayın. Erkek çocuklar hem fiziksel, hem de psikolojik zorbalığa biraz daha fazla mazur kalırlar. 
  3. Genellikle kızların dedikodu yaptığına inanılsa da, araştırmalarda erkeklerin de kızlar kadar dedikodu yaptığı ve erkek çocukların da sık sık dedikodu ve iftiralar nedeniyle mağdur olduğu bulunmuştur. İçerik farklı olsa da, etki benzerdir. 
  4. Öğretmenler davranışları ile farkında olmadan zorbalığa örnek olabilirler. Ayırımcı sözlerden kesinlikle kaçınılmalıdır. Bir gruba karşı önyargımız olsa da, bunu öğrencilerin önünde belirtmek çok sakıncalıdır. Sınıfta o gruptan kimse olmasa da, ayırımcılığın ve bir insanı aşağılamanın iyi bir şey olduğu mesajı verilmiş olur. 
  5. Öğretmenler asla döverek, bağırarak, iterek ceza vermemelidir. Bu yapılırsa, öğrenciler bunun doğru olduğunu kabul edecek ve şiddete özenecektir. 
  6. İki yetişkin arasında kabul etmeyeceğiniz bir davranışı, çocuklar arasında da kabul etmemeliyiz. 
  7. Her aşamada suçlayıcılıktan uzak, sakin, uzlaşmacı davranmakta yarar vardır. Zorbaların ailelerinin de, öfkeli davranabileceğini, çocuklarını savunurken okulu ve mağdur çocuğu suçlayabileceklerini, hatta saldırganlaşabileceklerini unutmamak gerekir. Öğretmenlerin ve öğrencilerin güvenliğinin tehlikeye düşecekleri ortamlar ve durumlar yaratılmamalıdır. Okul yönetimi ne öğrencileri, ne de öğretmenleri yalnız bırakmalıdır. 
  8. Eğer bir çocuğu koruyamayacak ve sonradan tekrar zorbalara teslim edeceksek, müdahale etmenin bir faydası yoktur. 
  9. Anketler tekrarlanarak ve öğrencilerle eğitimler tekrarlanarak, okulda yaşanan zorbalık olaylarında bir azalma olup olmadığı konusunda bilgi edinilebilir. Zorbalığa karşı uygulanan programdaki eksiklikler zamanla giderilebilir. Zorbalığın farkına varmak ve engellenebileceğini bilmek bile, yararlı olacaktır. 
  10. Unutmayalım ki, zorbalık azaltılabilir! Erken yaşta müdahale ile, hem zorbalık yapan, hem de mağdur olan çocuklar korunmuş olur.
Aysuda Kölemen

11 Aralık 2014 Perşembe

Gamze'nin Doğal Doğum Hikayesi

Çocuk sahibi olmayı, hatta evlenmeyi bile düşünmediğim dönemlerden beri, doğum denince tüylerim diken diken olurdu. Hiçbir şekilde normal doğum yapmayacağıma dair büyük büyük konuşurdum. Öyle ya, sancılar dayanılmaz, doğum anı işkence, doktor cart diye keser, dikişler atılır, mazallah bir de makata kadar yırtılırsın, çişini tutamazsın, zaten vajinanın yapısı da bozuluyor, eşin seninle birlikte olmak istemez ve bunun gibi pek çok korkunç "yan etkisi" varken, aklı olan normal doğurur muydu? Mis gibi sezeryanımı olur, tertemiz hayatıma devam ederdim. 

Sonra yıllar geçip, evlenip, çocuk yapma isteğimiz gündeme gelince, tekrar düşünme ihtiyacı hissettim. Bu kadar korkunç olmamalıydı, Tanrı kadın ırkını böylesine lanetlemiş olamazdı. Ben de araştırmaya başladım. Bulduğum tüm pozitif doğum hikayelerini okudum, tüm evde/suda/doğal doğum videolarını izledim. Hepsinde ağladım, güldüm, duygulandım, özendim, keyif aldım. Gördüm ki doğum korkunç bir şey değil. Sonra hamile olduğumu öğrendim, araştırmalarım daha da hızlandı. İçimde doğuma dair hiçbir korku ve endişe kalmasın istiyordum. 

Araştırmalarım sonucu doktorumu buldum, Türkiye'de yoktur sandığım doğal doğumu destekleyen bu ekiple çalışmaya karar verdim. Hamileliğim süresince doğuma hazırlık eğitimleri aldım. Yoga, nefes egzersizleri, olumlamalar, hypnobirthing çalışmaları, yürüyüşler, yüzme, perine masajı gibi doğuma hazırlıkta yardımcı olacak şeyler yaparak çok keyifli bir hamilelik geçirdim. Beslenmeme çok dikkat ettim ve günlük hayatımdan son güne kadar kopmadım.  

20 Ağustos günü, 38+3 haftalık hamile göbeğimle, pilates topum üzerinde zıplıyor ve çömelip kalkıyorken, hafif adet ağrısına benzer bir ağrı girdi. Bu ağrıya eşlik eden kasılmalar, tüm gün beni yokladı. Ama ne ağrılar dayanılmazdı, ne de kasılmalar düzenliydi. Ben hazırlık kasılmaları olduğunu düşünüp üzerinde durmadım. Akşam eşim gelince güzel bir yürüyüş yaptık, gece de hiçbir şey olmamış gibi yattık. Ben daha uykuya bile dalamadan, saat 01:00 sularında belimden başlayıp kasıklarıma doğru yayılan bir ağrı yaşadım. Bu ağrı kısa bir süre sonra tamamen geçti. Daha sonra periyodik aralıklarla geldiğini farkedince, zaman tutma ihtiyacı hissettim. Baktım ki sürekli kısalan aralıklarla gelip, 1 dakika kadar sürüp yok oluyor. Tam tarif edilen gibi ama hiç dayanılmaz değil ki? Gerçekten o korkunç doğum sancısı bu mu? 

Saat 03:00 gibi ebemi aradım ve durumdan bahsettim. Bana doğumun başladığını, kasılmalar 3 dakikada 1'e düştüğü için hastaneye gitmemi söyledi. Eşimi uyandırdım. Sakince hazırlandık. Bu esnada kasılmalar beni hafifçe zorlamaya başlamıştı. Dalga geldiğinde kollarımla duvara dayanarak kalçamla daireler çizmek çok rahatlatıyordu, bu sırada eşim de belime ters basınç uygulayarak yardımcı oluyordu. Bu şekilde evde biraz vakit geçirdik. Dalgalar daha da sıklaşınca hastaneye gitmeye karar verdik. Hastaneye vardığımızda saat 05:10'du ve ben çok zorlanmaya başlamıştım. Asla almam dediğim epidurali almaya karar vermiştim bile, odama çıkarken bunun hesabını yapıyordum :) 20 dk süren NST ve ardından ebe muayenesi ile, 8-9 cm açılmam olduğunu öğrendim. Artık epidural için çok geçti, doğum başlamak üzereydi, içime bir mutluluk doldu. Doktorum ve ekibi hastaneye geldiğinde saat 06:30'du, resmen apar topar doğumhaneye alındım. Her şey o kadar hızlı ilerliyodu ki, çok istediğim suda doğumu yapmak için havuzu kurmaya bile vakit kalmadı. Doktorum muayene etmek için beni çatala çıkardı ve şok oldu, kafası burda dedi. Hala açılmamış olan su kesemi açtı. Sonra içgüdüsel olarak istediğim pozisyonu almam için beni cesaretlendirdi. Yatağın üzerinde dört ayak üzerinde durup, bacaklarımı iyice yanlara açtığım bir pozisyonda rahat ettim. Daha sonra öğrendiğime göre, doğum için en uygun pozisyonlardan birini seçmişim. 

Sadece 4 itme sonucu bebeğim içimden balık gibi kayarak çıkıverdi. O anda yaşadığım yeniden doğuş hissini kelimelere dökmem mümkün değil. Doktorum ellerimi uzatarak bebeğimi almamı istedi. İlk defa ben dokundum ona, alıp göğsüme koydum, sımsıkı sardım ve bir daha asla bırakmadım. O kadar şaşkın, mutlu ve heyecanlıydık ki, gözlerimizi bebeğimizden alamıyorduk. Eşimle birlikte hem ağlıyor, hem kahkahalarla gülüyorduk. Gerçekten hayatımın en büyük aşkını yaşıyordum o an ve hiç bitsin istemedim. Kordondan kan akışının kesilmesini bekledik. Bu sırada biz oğlumuzla koklaşmakla meşguldük. İlk kontroller kucağımdayken yapıldı, onu bir an bile vermek istemedim. Kan akışı durunca, kordonu eşim kesti. Bu sırada bebeğim kendi kendine memeyi bulmuş, emmeye başlamıştı bile. Plasenta kolayca çıktı, 2 küçük sıyrık vardı, onlara dikiş atıldı ve odamıza gitmeye hazır hale geldik. 

Hemşireler tekerlekli sandalye getirmişlerdi. Doğum psikoloğum bana kendimi nasıl hissettiğimi sordu. İyi olduğumu söyleyince, odana yürüyerek gitmek ister misin dedi. Evet dedim. Böylece kocam, onun kucağında bebeğim ve ben; yürüyerek doğumhaneden çıktık. Odamıza yürürken, beni her gören tebrik ve takdirlerini sunuyordu. Zafer yürüyüşü! :) Şimdi doğum yapalı 1 ay geçmiş durumda. Ve ben hala doğum yaptığım o günü düşündüğümde, özlediğimi farkediyorum. O hisleri unutmak mümkün değil. Sağlığı elveren her kadının bu mucizeyi yaşaması gerektiğini düşünüyorum. 

Umarım hikayem, benim gibi pozitif hikayelerle doğum korkusunu yenen bir insana daha ışık olur. 

Sevgiler, 

Gamze

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım