25 Ağustos 2014 Pazartesi

Naz Kız'ın Hamilelik Günlüğü — 35. Hafta

Doğal Doğuma Veda... 

Evet son kontrolümüzde plasenta previa marjinal teşhisimiz baki kaldığından normal doğuma veda ettik ☹. Diyeceksiniz “derdin bu olsun”; haklı da olabilirsiniz ama inanın içimde sezeryana dair en ufak bir olumlu düşünce olmadığından oldukça üzüldüm. Ama yine de şükür değil mi? 

35. hafta kontrolümüzde oğlumuzu bu sefer ve ilk defa tüm hatları ile çok net gördük. Dil çıkardı, bi mızıklandı, genel olarak suratsız ve çok güzeldi. İlk defa sizinle de paylaşmak istedim ☺.   Kendisi 2.800 olmuş. Genel olarak muayenemiz çok olumlu geçti, bir aksilik gözükmedi. Çok ama çok hareketli, bu iyi bir şeymiş. O yüzden toplum baskısı olarak son dönemde “aa NST'ye girmiyor musun hala?” sorum da cevap bulmuş oldu. NST bebeğin iyilik durumunu kontrol edermiş. Kalp atışı ile hareketlerinin düzenine bakarmış. Bizimki maşallah gayet hareketli olduğundan 37. Haftada bakarız dedi ki zaten diğer kontrolümüz rapor da alacağımdan 37. Haftada... 

Geldik plasentanın durumuna. Maalesef çıkmamış yukarı; hala rahim ağzına 2 cm mesafede duruyor. Doktorum buna şaşırıyor; çıkacağını çok ümit etmişti ama olmadı. Bu da zorunlu sezeryan senaryosunu yine karşımıza çıkardı. Doğum için de 39. Haftanın son günü almayı önerdi. Eşim “ama süreci kendi başlatsa, yani bedeni başlatsa” diye sordu ama meğer previada bu beklenmezmiş. Herhangi bir şekilde kasılmalarım ve rahim ağzım açılmaya başlarsa onu ilk takip eden plasenta olduğundan yoğun bir kanamam olurmuş. Bunun olmamasını sağlamalıymışız. Bu sebeple bu sürecin başlamasına izin vermeden bebeği almak gerekirmiş. Bu sefer eşim de çok üzüldü. Hep en doğalı dedikçe gittikçe en doğal olmayanına muhtaç kalıyorduk. Doktoruma güveniyoruz. Herkesin “yaa doktorlar hep böyle” hikayesinin bizimki için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Hatta samimiyetle normal doğum yapamayacağımız için üzüntüsünü görebiliyorum. Ayrıca ücretinde de normal-sezeryan farkı almıyor; bu da belki bizim duygumuzu destekleyen bir durum olabilir. Şu durumda 23 Eylül günü doğum gözüküyor ama bunun nihai kararını 8 Eylül’deki kontrolümüzde belirleyeceğiz. Yani yaklaşık 4 haftam kaldı ☺. Nereden nereye değil mi? Size kocama nasıl aşık olduğumu, PID sendromlarımı, bebeğimizin olamayışını yazarken inşallah 4 hafta sonra bir müjde verecekmişim... 

Toplamda 14 kilo aldım, son 18 günde 3 kiloya yakın almışım, 600 gr.oğluş almış, kalanı ise ben! doktorum halime kızamıyor bile; ama ben de dürüstçe söyledim; bu güne kadar sağlıklı beslenmek hep içimden geldi ama artık canım pis pis yemek istiyor dedim. Karbonhidrat ve tatlı delisi oldum; yine kendimi tutuyorum ama nafile. Ama buraya kadar dikkat edip, son 4 haftada 10 kilo alırsam kendime yazık ederim. O yüzden dikkat etmeye çalışacağım; kendime söz! Bu arada Cuma günü itibari ile yıllık izne çıktım, sonra da 37. Haftaya bağlanıyor ve 16 haftalık çalışmama serüvenine geçiyorum. İş yerinde bu yıl çok yoruldum ve yıprandım; o yüzden yıllık iznimi erkene aldım; herkes bebeğe sakla dedi ama şu an benim ve aslında onun ihtiyacı var; dinlenmem, oğluma konsantre olmam, dolabını, yatağını vb işleri halletmem gerekiyor. Annem bu hafta benimle, sonra ablamın doğumu için İzmir’e gidiyor; sonra nöbeti kayınvalidem alıyor. Annem ile olacak tüm işleri bu hafta halletmek istiyorum. Sonra da kayınvalidemin yazlık evine gideceğim; doktorum izin verdi. Acilen denize girmem gerek; sadece denize girmeye aşeriyorum; sanki kuş gibi olacakmışım duygum beni heyecanlandırıyor. Ayaklarım, bileklerin akıl almaz derecede şişiyor; canım yanıyor; tüm testler temiz çıkıyor; eve gelip, ayaklarımı yükseğe dikince geçiyor; şimdi ellerim de şişmeye başladı; bir de hava malum, yanıyor. O yüzden tuzlu su iyi gelecek ümidi ile 4-5 günlüğüne gideceğiz. Hatta eşim de işlerini organize edip, yanıma gelecek. İkimize de iyi gelecek. 

İçimde inanılmaz duygular yaşıyorum; bir an öfke, bir an sevinç, genelde huzursuzluk, bilinmezliğin getirdiği birşeyler birşeyler... en çok da tahammülsüzlüğüme tahammülüm yok. Bu duygulara kapılıp, kalmamak için sürekli telkinde bulunuyorum ama nasıl anlatsam böyle bir garibim. Mutlu olamama hali gibi ama ne kadar ayıp değil mi? Yakında anne olacağım ve hayatta baba olmaktan öte bir hayali olmayan kocamı mutlu edeceğim; ama ben bir garibim. Anne olmaktan açıkca ve çok korktuğumu size şu noktada itiraf edebilirim. Tomris’in emzirme notlarını okudum, kitapları hatmettim; anne tecrübelerine kulak kabarttım; sonra yüksek doz bilgi karmaşasından hepsine veda edip, sadece emzirme noktasına adapte oldum ama şu an ölesiye korkuyorum. Ya emziremezsem; ya sütüm gelmezse; ya doğru pozisyonu kaçırıp, göğüs uçlarımı yara yaparsam; ya sezeryanda fenalaşırsam, ya çok mutsuz olursam diye diye uzuyor gidiyor. Muhtemelen hepsi normal diyeceksiniz; ama olmasın normal işte. Yoksa bu duyguları meşrulaştırıp, deliye bağlarmışız gibi geliyor. Eşim geçen gün bana sarılıp, “aaa sen süt kokuyorsun” dedi. Dünyalar benim oldu, çünkü ben de aynı kokuyu uzun zamandır alıyor ama delirdiğimi düşünmesin diye birşey demiyordum. Şimdi sürekli göğüslerimi koklayıp, sütçü diyor ☺. Böyle bir şey mümkün mü sizce? Bu konu beni azıcık panikletiyor; keşke Tomris burada olsaydı dedirtiyor ☺. 

Gelelim isim konusuna... bu konu aslında biraz dallanıp, budaklandı. Eşim babasının ismini koymayı çok istiyor; ben ise sıcak bakmıyorum. Arada bıraktım kendisini. ATEŞ ismini tehlikeli buluyor. Ömer ve Mete önerilerim de veto yedi. Şimdi kendisi TOROS adını önerdi; ara ara hoşuma gidiyor, ara ara gitmiyor ama sanırım buna razı olacağım. Ama ne zor sınavmış bu isim konusu. Bizi yordu ve azıcık üzdü. Umarım yakında br sonuca varırız. Çünkü doğumdan sonra hem Türk, hem Alman vatandaşı olacağı için bürokratik işlerimiz çok olacak. Yani doğduğunda adıyla doğmasını ümit ediyorum ☺. 

Bu hafta dolabını alacağız; salonda kitaplığımızın önüne koyacağız. Yemek masamızı şimdilik kaldırıp, oraya da beşiği koyacağız. Salon iki bölmeli; bir bölmede L koltuk ve TV var, diğerinde büfe ve masa; şimdi orası oğlumuzun gibi olacak. Bu arada Padme Hanım’ın da yatağı ve mama kapları o tarafta. Onları da zamanla, kendisini kırmadan, üzmeden bizim tarafta biryerlere alacağız ama bu çok hassas bir konu olduğundan; bebek gelmeden önce yeni yatak ile onu ödüllendirip, yerini de yeni yatakla değiştireceğiz. Kimsenin kalbini kırmak istemeyiz ☺. 

Bugün izin günümün ilk günü, pek mesudum. Annecim geldi; evi toparladık, kahvemizi içtik; şimdi yürüyüşe çıkacağız. Haftanın planı çok yoğun, evde sıkılır mıyım diyordum; pek fırsat olmayacak gibi. Özetle biz iyiyiz; inşallah daha iyi olacağız. Zihnimi biraz sakinleştirmem ve korkularımı bertaraf etmem gerekiyor. Haftaya internetin olmadığı bir yerde olacağım, size yazamayacağım. Sonra 37. Hafta kontrolüm ile inşallah iyi haberlerle karşınızda olacağız. Yavaş yavaş sona geliyoruz; size çok alışmıştım, veda etmek zor olacak. Bütün sürecime tanıklık ettiniz; bazen eski yazılardaki yorumlara bakıp, “nereden nereye” diyorum... Tek dileğim bu blogda olup, çocuk sahibi olmayı hayal eden herkes hayallerine en doğru zamanda kavuşsun... Ben bu bloga başlamadan önce öyle umutsuzdum ki, içimden bir ses bana iyi gelecek demişti. Geldi de... Çok duygusalım; yazdıkça yazasım geliyor; en iyisi burada keseyim ☺. 

Sevgiyle Kalın,

Nazlı

21 Ağustos 2014 Perşembe

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi

Herkese merhaba! 

Bu günlük bu zamana kadar okuduklarınız aksine ne başı ne sonu güzel bir günlük değil. 

  • Bu günlük belki şu an bunu okurken yatağında sırtını dönüp yatmış bir adama katlanmaya çalışan, aslında hiç değilken kendini buna mecbur hisseden bir kadına cesaret versin diye
  • Bu günlük belki de ufacık bir sebeple boşanma kararı alan ama aslında bunun o kadar kolay olmadığını ve fevri bir karar ise bunu anlasın diye 
  • Bu günlük bir anne iki kızıyla hayatta nasıl mücadeleler verir insanlar öğrensin diye ve 
  • Bu günlük asıl 19 yılı çalınmış bir genç kız içini dökebilsin diye yazılmaya başlandı. 

Çocuklar konuşmaya başladıklarından itibaren kelimelerin anlamlarını sormaya başlıyorlar. 

- Anne bu ne? 
- Anne aşk ne demek?
- Aile ne demek? 

İşte son soru benim 19 yıl boyunca cevabını bulamadığım bir soru olarak kaldı. Aile; anne, baba ve çocuklardan oluşan, toplumun temel taşı olan, çeşitleri olan bir yapıydı. Aile kavramının bir zihinde bu kadar somut kalışı, manevi yapılardan uzak oluşu beni en çok üzen, yüreğime öküz misali oturan mevzulardandı. ‘Kendi bildim bileli’ sözüyle başladı hep üzüntülerim. Bu sözcük grubu sanırım ‘olayları hatırladığım andan itibaren’ demek oluyordu bende. 

Evet, kendimi bildim bileli aile kavramını başta kendilerinde, sonra da ben de yerleştirememiş anne ve babam kavga halindelerdi. Annem çalıştığı için 3 yaşından itibaren kreşe gitmeye başladım. Ahh ahh... anneciğimle uzak kalmak zor oluyordu tabii benim için. Kreşte ‘evcilik’ oyunlarını inatla reddeden bir çocuktum. Şimdileri düşününce anlıyorum ki korkuyordum. Çocuk aklıyla biriyle evcilik oynarsam o kavgaları ben de yaşamaktan korkuyordum. Gündüzleri erkeklerden, oyunlardan kaçan, akşamı annesine sarılmayı dört gözle bekleyen 3 yaşında bir çocuktum işte... Eve geldiğimizde çok sürmeden sürtüşmeler başlardı. Hiç anlam veremedim ne çocuk aklımla ne genç aklımda. Neden kavga ederlerdi? Ne alıp veremedikleri vardı? 

Hiç unutmam (unutmayı delice istesem de) 4 yaşında anca vardım. Annemle odamda oyun oynuyoruz öpüşüp koklaşarak. Bir anda babam odaya elinde oklavayla girdi. Bu da neyin nesiydi? Babam hamur mu açacaktı? 

- Babacım bu saatte yemek mi yapacaksın?(Gülümseyerek) 

Annem durumu sezmişçesine çıktı odamdan. Anlamadım ki neler olduğunu... Çok geçmeden annemin çığlıklarını duydum. Koşarak gittim, babam annemi dövüyordu. Küçücük bedenimle araya girmeye çalışsam da nafile... Babam beni odadan çıkarıp kapıyı kilitledi. Kapının önünde katılarak ağlarken uyuyakalmışım. Kendimi asla affedemedim. N’apabilirdim o gün için hala yanıtını bilmiyorum ama affedemedim işte. Yaşadıklarını yazmak sandığımdan zormuş. 

Haftaya devam etmek üzere hoşçakalın. Hayatın tüm güzellikleri sizi bulsun! 

Sevgilerle,

Canan

19 Ağustos 2014 Salı

Zeka Gelişiminde Oyuncakların Rolü

Bu yazı zeka geliştiren oyuncaklarla ilgilidir: 

Silikon vadisinin teknoloji dehaları çocuklarını içinde akıllı telefon ve pad olmayan okullara gönderiyorlarmış diye bir yazı okumuştum. 10 yaşına gelmiş, hala bilgisayar kullanmayı bilmiyor çocuklar. Ne mi yapıyorlar? Örgü örüyorlar mesela... Ama peki zeka geliştirmek için ne yapmalı? Hangi oyuncaklarla oynatmalı? 
Lafı uzatmayacağım. Oyuncaklar zeka geliştirmiyor! Daha doğrusu, geliştirdiklerine dair bir bulgu yok. Bunu da zaten iki dakika düşünsek farkedeceğiz. Çocuğun en iyi oyuncağı kendi bedeni ve etrafındaki insanlardır. Bol hareket araştırmalarla zeka geliştirdiği bilinen tek kestirme yol. O çocuk, o bedeni kullanmalı. Özellikle kız anne-babaları, size söylüyorum: çocuk koşmalı, hoplamalı, zıplamalı. Çocuğunuzun dizi, kolları, bacakları morluk ve yara bere içinde değilse, sokaktan döndüğünde kıyafetleri hala kuru ve temizse, muhtemelen çocuğunuz yeterince hareket etmiyor. Oyuncakların zeka geliştirdiğini bir türlü gösteremiyorlar, ama hareket etmenin zeka geliştirdiğini biliyoruz. Hatta çocuklar spor yaptıktan sonra zeka testi sonuçları yükseliyor. O derece yani... Spor dedimse, hoplama, zıplama, tırmanma, çocuğu terletecek ne varsa aklınıza gelen. Bedenini ev içinde yeterince kullanması mümkün değil. Sokağa çıkmalı. Parka gitmeli. Yorgunluktan tükenmeli. Zeka geliştiren aktivite budur. Hem okul zekasını, hem bedenini geliştirir, hem de oyun sosyal zekayı geliştirir. Elimden gelse, tüm çocukları alır dışarı çıkarır, doğaya götürürdüm. 

Oğlumun ilk orman gördüğünde tam 4 saat aralıksız güldüğüne belki inanmazsınız. Kahkahalar atıyordu mutluluktan. Hangi aktivite bu kadar mutlu edebilir bir çocuğu? Çocukların oyuncaklara ihtiyacı yok aslında. Almayın demiyorum. Ben de alıyorum. Ama oyuncak basit olmalı. Ne kadar elektrikli, ışıklı, sesli ise, o kadar faydasız. Çocukları kendi haline bırakıp, oyuncak ve aktiviteye boğmazsanız, zaten onlar kendi şahsi duygusal ve bedensel gelişim hızlarına uygun oyunları kendiliklerinden buluyorlar. Ama pek çok aile bunlara dikkat etmiyor. Bir yaşına kadar (hatta çook daha uzun süre), tencere ve tencere kapağı muhteşem bir oyuncak. Kaç bebek sırtını yüzlerce liralık oyuncak yığınına dönüp, tencereyle oyunuyor? Çocuk bunu yapıyorsa, o gelişim düzeyinde buna ihtiyacı var demektir. Bunu da bize hiçbir gelişim seti söyleyemez. 

Oğlum -unuttum kaç aylıktı- bütün gün yere birşeyler atardı. Sonra onların nasıl düştüğünü, parçalanıp parçalanmadıklarını, nasıl ses çıkardıklarını incelerdi. İşte geliştirici oyun bu. Fizik kurallarını öğreniyor. Ama daha önemlisi, bir sorusu var. Bir merakı var. Ve o soruyu engellenmeden sormayı, cevabını öğrenmeyi değil, KEŞFETMEYİ öğreniyor. Bu kaşık düşünce tın yapıyor, peki tabak düşerse ne olacak? Kendine veya sizin için çok değerli birşeye zarar vermediği sürece bırakın yapsın. Çocuğu değil, çevresini kısıtlayın. Ortadan değerli herşeyi kaldırın, tehlikeli şeyleri kilitleyin, köşelere yumuşak şeyler bağlayın. Sonra bırakın çocuk yaşına uygun aktiviteyi keşfetsin. Bu aktivite size çamaşırda yardım etmek olabilir. Aralıksız dört saat boyunca koşmak olabilir. Duplo seti ile gemi filosu yapmak olabilir. Ayakkabı giymeye çalışıp, beceremeyince içli içli ağlamak da olabilir. 

Annesinin topuklu ayakkabılarıyla dolaşan, toka takmak, bebekle oynamak isteyen erkek çocuğa karışmayın. Kimse bu yüzden eşcinsel olmaz. Bunlar öğrenmenin alasıdır. Pazara gelsin sizinle, sebzeleri görsün, koklasın, incelesin. Beraber yemek yapın. Bu da tabi onu mama sandalyesine oturtup izletmek olabilir önce. Domatesleri önünde kesin. Malzemeleri tattırın. Sonra bir gün yumurtayı karıştırmasına izin verirsiniz. Birgün gelecek, yemek yapmaya başlayacak. Ama daha önemlisi, yemeği anlayacak. Denemesine, başaramamasına, üzülmesine izin verin. Tekrar denesin. Siz yapmayın. Bırakın o yapsın. Bırakın başarısız olsun. Neden mi? Araştırmalar bir şey daha gösteriyor: Hayatta en başarılı insanlar en zekiler değil, en AZİMLİ olanlar! Yani başarısızlıktan yılmayan, durmadan yeniden deneyenler. İşte bunu öğretmek gerekiyor çocuklara. Çünkü gerçek başarı, deneyerek, uğraşarak gelendir. Bu kolay değil ama. Düşecek. Yanında duracak, ama kaldırmayacaksınız. Çünkü kalkmayı öğrenmeli. Bir ayakkabıyı giymek için uğraşacak. Ben giydirevereyim diyeceksiniz, giydirmeyin. Bırakın denesin. Hiçbir aktivite bunu çocuğa öğretemez, yalnızca siz. Denemesine, yanılmasına, yılmamasına yardımcı olarak... 

Başka kimler başarılı ve mutlu oluyor? Yine araştırmalardan gidelim. Beklemeyi bilen insanlar ve bu da çocuklukta öğreniliyor. Her istediğini, hemen almaya alışan bir çocuk, mutsuz ve başarısız bir yetişkin adayıdır. Çocuklar sabırsızdır. Onlara sabrı öğretmek bizim işimiz. Önce 3 saniye beklemeleri bile başarı iken, zamanla uzun beklemeyi öğretin. Bazı şeyleri 5 dakika, bazı şeyleri ise bir hafta bekleyebilir 3 yaşında bir çocuk. Söz verin, anlayabileceği bir zaman verin ve sonra beklemesini, beklerse değeceğini öğretin. Önce bu, sonra şu deyin. Öğrenecektir. Ama ille de zeki olsun diyorsanız, şunu da bilin. Dünyanın her yerinde okula başlayan çocukların zekası düşüyor. Çünkü o soran, merak eden, koşturan, deneyen, keşfeden çocukları bir sıraya oturtup, onlara "öğretiyoruz." Gerçek öğrenme böyle olmaz. Çocuğunuz sizi yönlendirsin. 

Mesela çocuklara bir oyuncak vermişler. 7 farklı şekilde bakılabiliyormuş. Bir grup çocuğu oyuncakla bırakmışlar. Bir başka gruba ise öğretmen oyuncağın 4 farklı şekilde nasıl kullanılacağını öğretmiş. Sonra onları da bırakmışlar. Ne mi olmuş? Kendi başlarına bırakılan çocuklar, oyuncağın tüm işlevlerini keşfetmiş. Diğer çocuklar sadece 4 şekilde oynamaya devam etmiş. Bu bence eğitim sistemimizin çarpıklığının en güzel örneğidir. Çocuğunuza soru sormayı öğretmenize gerek yok. Çocuklar zaten doğal olarak savcıdan daha sorgucular. İlk yapmanız gereken şey, soru sormasına izin vermek, onu cesaretlendirmek. Çocuklarımızı rahat bırakmalıyız yani, ama başıboş değil. Soru sorduklarında, gidip beraber keşfedebilir, biz de onlara sorular sorabiliriz. Kesin cevaplar yerine, ihtimallerden bahsedebiliriz. Fikrimizi beyan ederken, "Ben buna inanyorum, ama farklı insanların farklı inanışları olabilir" diyebiliriz. Ama biz ne yapıyoruz. Çocuğun kafasının etraftan ve bizden gelen pek çok boş inanışla dolmasına izin veriyoruz. Bütün bu hazır (ve çoğunlukla yanlış) cevaplar, çocuğu sonsuza dek meraktan, araştırmaktan uzaklaştırıyor. Ama zeka da işte öyle gelişiyor. Sora sora, merak ede ede, kesin cevapları sorgulaya sorgulaya. Hadi bunun için de bir oyuncak yapsınlar! Bu denklemde oyuncakların zerre kadar önemi yok, ama siz çok önemlisiniz. Herşeysiniz. Her oyuncak sizsiniz. 

Çocuklar gözlemler, görür, sünger gibi emer. SİZ matematikten kormaktan vazgeçin. Yoksa o da öğrenecek. Siz başkalarına veya ona bağırıyorsanız, o da size bağıracak birgün. Bundan emin olun. Siz çocuğunuzu bencil yetiştiriyorsanız, birgün en büyük kazığı size atacak. Siz okuyun. Çünkü çocukların kelime haznesi ve dil kullanımı (yani zekalarının büyük kısmı), ailelerininki ile kısıtlı. Şüphe edin ki çocuğunuz sağlıklı süpheciliği öğrensin. Ama zeka ile kalmayın. Bedeninizi sevin ki, o da kendi bedenini sevsin. Güzel bir dünyaya inanın ki, o da inansın. Ona yalan söylemeyin. Dünyayı kolay, güzel bilmesin. Ama dünyada güzellikler olduğunu bilsin. Ona şevkati, saygıyı öğretin, sevmeyi, paylaşmayı öğretin. Severek, şevkat göstererek, paylaşarak. Siz ne kadarsanız, çocuğunuz muhtemelen o kadar olacak. Ama bu güzel birşey. Kendinizi geliştirebilirsiniz. Kendimi geliştirebilirim. Oğlumun olmasını umduğum insan olabilirim.

Aysuda Kölemen

17 Ağustos 2014 Pazar

Melek'in Hamilelik Günlüğü — 10. Hafta

Herkese Merhaba,

9 hafta 2 günlükken gittik kontrolümüze. Öncesinde tahlil sonuçlarımı endokronologa göstermiştim. Hamilelik için gayet uygun olduğunu söyledi. Ama en önemlisi 4 haftada bir bu tahlilleri yenilemekti. Tüm hamilelik boyunca buna dikkat etmem gerekiyor. Bebeğin ihtiyacı arttıkça kullanılan ilaçlar da ona göre artacak sanırım. Kan testimi de devlet hastanesindeki kadın doğum doktoruma göstermiştim. O tahlillerde de sorun görmedi. Özel hastanedeki doktoruma bunları anlatıp tahlilleri gösterdiğimde bazı antikor testlerini tüp bebek tedavisine başlamadan önce yaptırdığım için yenilemem gerektiğini söyledi. Artık mecburen onları yapması için devlet hastanesindeki doktordan ricada bulunacağım. Yoksa özel hastanenin soygununa kurban gitmek istemiyorum. 

Kontrolde bebeğimin boyuna göre haftası 10 hafta 1 günlük çıktı. Bu şu an için çok belirleyici olmasa da gelişiminin biraz ileriden gittiğini gösterebilirmiş. Kanama alanı küçülmüş. Gelişimi gayet iyi gidiyormuş. (Maaşallah ☺) Son 3 hafta sadece 3’er gün işe giderek dinlenmiştim. Rahmetli dedem, nur içinde yatsın, “kavun-karpuz yata yata büyür” derdi. Ben de yata yata büyüttüm sanırım bebişi ☺. Doktorum ne yaptıysan aynen devam et dedi. Kilo olarak ilk kontrolümüzdeki kiloda çıktım. (71) Bu konuda da iyi gittiğimi söyledi. Midemde sorun olmadığı için özellikle fazladan pilav-makarna gibi yiyecekleri yememe gerek yokmuş. 11-14. haftalar arasında ikili test yaptırmamı istedi. Bunun için hastanenin perinatoloji bölümündeki bir profesörden randevu almam gerekiyormuş. Detaylı ultrason ve kan testi yapılacak. 

Ben en başından beri rutin muayenelerde bir aksilik görünmediği sürece bu testin gereksiz yere yapılmasına karşıyım. Çünkü test sonucu sadece istatiksel verilere dayalı bir olasılık vermekle birlikte, anne karnında müdahale edilebilir bir rahatsızlık için de veri sağlamıyor. Ama bir yandan da hem eşim yapılmasını istiyor hem de doktorum tüp bebeklerde mutlaka yapıyoruz diyor. Özellikle de bunu anlayamadım. Zaten böyle anomalilikler olmasın diye tüp bebek tercih edilmiyor mu? Bizim oluşturabildiğimiz en kaliteli embriyolar bunlar… Ben bu konuda biraz kaderci yaklaşmayı tercih edebilirim. Bu bebek için çok uğraştım. Şuan yapabileceğim en iyi tedaviyi uyguladım. Dediğim gibi olabilecek en kaliteli embriyo transfer edildi. Allah bize bebeğimizi bağışladı. Eğer benim bebeğimde bir sorun varsa Allah benim ona bakabileceğimi düşündüğü için onu bana verdi, derim. Bebeğimin atan kalbini durdurmayı sadece istatiksel bir sonuç için kabul edemem. Kaldı ki, belki %5-10 bir risk çıktığında ise ne amniyosentez yaptırmaya cesaret ederim ne de bu düşünce ile hamileliğimde sürekli stres olmak isterim. Bence en iyisi bu testi yaptırmamak. Hele bir de sağlık sigortam olmasına rağmen tüm işlemler için ne kadar ödeyeceğimi hastaneden öğrenince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Benim için sonucunun önemli olmadığı bir test için profesör muayenesi, ultrason ve kan tahlili için toplam 1.200 TL ödemem gerekiyor. İşte bu soygunculuk değil de nedir? Ben yine devlet hastanesine ilaçlarımı yazdırmaya gittiğimde bu konuyu soracağım. Bakalım ne önerecekler. 

Ayrıca transfer sonrası kullandığım ilaçlar hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Aslında bence bunun adı “Tüp Bebekte Görünmeyen Masraflar” olmalı. Tüp bebek ilk düşünüldüğünde hemen merkezlerin paket fiyatları araştırılıyor ve buna göre bir kıyaslama yapılıyor. Her merkez ilaç fiyatı hariç, vereceği takip hizmeti için bir ücret alıyor. Haliyle her insanın vereceği reaksiyona bağlı olarak kullanılan ilaçlar değişiklik gösteriyor. Tahmini bir bütçe ile yola çıkabilirsiniz. Ama bence atlanan bir konu var. Tedaviye başladınız. Merkezin ücretini verdiniz. Size uygun ilaçlar temin edildi. 15-20 gün içerisinde kullanmanız gereken ilaçları da ödediniz. Dondurulacak embriyo varsa bunun ücretini de aldılar. Buraya kadar her şey tamam. Zaten bu süreci planlamıştınız. Peki transfer sonrası? Bana bu konuda maliyet bilgisi ya da bir tahmin verilmemişti. Ben donmuş embriyo transferi yaptığım için ilaçlara transferden 15 gün önce başladım ve gebeliğin 12. haftasına kadar devam edeceğim. Yaklaşık bir hesap yaptığımda günlük 25 TL civarında ilaç masrafım oluyor. Basit hesapla 3 ayda 2.250 TL'ye gelecek. Bu aşamada kimsenin para hesabı yapmayacağına, sadece bebeklerin sağlığını düşüneceğine eminim. Ben de böyle yapıyorum. Allah nasip eder de bebeğimiz doğunca, bu paranın o mutluluk yanında ne kıymeti kalır ki... Varsın daha çok masraf olsun, önemli değil, yeter ki sağlıklı olsunlar. Ama gebelik devam ederken yapacağınız diğer masrafları da göz önüne alıp, maddi bir kriz içine girip, gebeliğinizi stres ile geçirmemek için bu hesabı baştan yapmanın iyi olacağını düşünüyorum. 

Ben bunlardan hariç daha başka ilaçlar da kullandım. Transfer öncesi kullanılan, sadece tek seferlik ilacın ücreti 465 TL idi. Ayrıca histereskopi oldum. Bunun gibi bir sürü şey ile karşılaşabilirsiniz. Bu yazımın tek amacı var, sonradan nasıl olsa halledilir diyerek başlanan bu tedavi sizi daha derin sorunların içine sürüklemesin. Tedavi belki 1 ay içinde sonuçlansa mali açıdan daha düşük olacak ama beklemediğiniz sorunlar ile bütçenizi fazlası ile aşabilirsiniz. Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Allah herkese nasip etsin, ama plansız başlayıp sonradan sıkıntı çekmeyin. Ben geç oldu ama hamileliğimin 8. Haftasında devlet hastanesine tahlil için gittiğimde kullandığım bu ilaçları oradaki doktorun reçeye yazabileceğini öğrendim. O günden beri gidip yazdırıyorum. Zararın neresinden dönsek kardır misali ☺ Sizin de aklınızda bulunsun. Naçizane tavsiyemdir…

Haftaya görüşmek üzere,

Melek

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım